Seyyid Mahmud Hayrani Hazretlerinin Soy Seceresi




Seyyid Mahmud Hayrani Hazretleri İmam Musa-i Kazım soyundan gelmektedir. İmam Musa-i Kazım’ın evlatları’nın isimleri aşağıda sıralanmıştır:
1-Kazım
2-İsmail
3-Cafer
4-Harun
5-Hasan
6-Hüseyin
7-Ahmed
8-Hüseyin
9-Abdullah’il Ekber
10-İshak 11-Abdullah
12-Zeyd
13-Hasan
14-Fazl
15-Selma
16-Hatice
17-Aişa
18-Emine
19-Hesene
20-İbrahim’al-Mükerrem Mücab (Hacı Bektaş Veli ile Mahmud Hayrani’nin atası)
21-Aişe
22-Seleme
23-Meymune
24-Ümmü Gülsüm
25-Ayn-i Ali
26-Zeyn-i Ali
27-Ali bin Musa Rıza (8. İmam)

On İki İmamlardan yedincisi olan İmam Musa-i Kazım’ın oğlu Seyyid İbrahim’al- Mükerrem Mücab, Seyyid İbrahim’al- Mükerrem Mücab’ın oğlu Seyyid Musa Sani, Seyyid Musa Sani’den üç evlat dünyaya geldi; ilki İbrahim Sani, ortancı evladı İbrahim Mükerrem, üçüncü evladı İbrahim Mücab’dır. İbrahim Sani’nin evladı Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir. İbrahim Mücab İran ve Irakta ki dedelerin atasıdır. İbrahim Mükerrem’in bir oğlu vardır, adı Seyyid’tir. Seyyid’in oğlu Seyyid Mahmud Hayrani’dir.


Eğer ki soy şeceresini daha ayrıntılı ele alacak olursak şöyledir:
1. İbrahim Peygamber
2. İsmail Peygamber
3. Adnan
4. Muet
5. Nizam
6. Muzer
7. İlyas
8. Mudrike
9. Muzeyme
10. Kenan
11. Nezer
12. Malik
13. Fikri
14. Galip
15. Ceviyi
16. Kaap
17. Mekki
18. İzulap
19. Kusay
20. Abdulmenaf ile Abdulsemes bunlar ikiz ve yapışık olarak dünyaya geldiler, kılıç ile birbirinden ayırdılar. Abdülmenes’ten Ebusufyan ve onun oğlu Maviye dünyaya geldiler. Abdülmenaf’tan Haşim, Haşim’den Abdulmutalip dünyaya geldi.
1. Haris
2. Ebu Talip
3. Ebu Lehep
4. Gaydak
5. Mukavim
6. Dirar
7. Zübeyir
8. Abbas
9. Hamza
10. Abdullah, Abdullah’tan 571 de Hz Muhammed dünyaya geldi. Ebu Talip’ten Hz. Ali 598 de Kâbe’de dünyaya geldi. Hz. Muhammed’den Hz. Fadime dünyaya geldi. 624 de Hz. Ali Hz. Fatma ile evlendi. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’dan İmam Hasan ve İmam Hüseyin dünyaya geldiler. İmam Hasan’dan evlat kalmadı hepsi Kerbela da şehit oldular. İmam Hüseyin’den İmam Zeynel Abidin, İmam Zeynel’den İmam Muhammed Bakır, İmam Muhammed Bakır’dan İmam Caferi Sadık, İmam Caferi Sadık’tan İmam Musa-i Kazım, İmam Musa-i Kazım’ın 37 evladı dünyaya geldi.13 kız 24 erkek. Birinci oğlu İmam Rıza Şah Horasan, İmam Rıza’nın oğlu İmam Muhammed Taki, İmam Muhammed Taki’nin oğlu Ali’yyün Naki, İmam Naki’nin oğlu İmam Hasan-ül Ali Askeri Gazi, İmam Askeri’nin oğlu İmam Muhammed Mehdi Sahip Zaman, işte bunlar imamlardır.
Seyitlere gelince İmam Musa-i Kazımın Diğer evlatları

1. İmam Musa Kazım
2. Seyit Mehmet
3. Seyit İbrahim Mücab
4. Seyit Hasan
5. Seyit Mehmet Sani
6. Seyit Mehdi
7. Seyit Hüseyin
8. Seyit İbrahim Us Sani
9. Seyit Mehmet Halis
10. Seyit İsak
11. Seyit Musa-ı Sani
12. Seyit İbrahim Sani oğlu Hacı Bektaş Veli
13. Seyit Mahmud Hayrani
14. Hacı Kureyş ( Büyük Kureyş )
15. Seyyid Kıl
Hacı Seyyid Kureyş’in, Seyyid Kıl adında bir oğlu vardır. Eşi genç yaşta ölmüştür. Hacca gittiğinde mısırlı dul bir kadını eş olarak almıştı ve beraberinde getirmiştir. Bu kadının ilk evliliğinde iki oğlu vardır. Bu evlatlarını beraberinde getiriyor. Bu çocuklar Seyyid olmayıp, halk arasında “Mısırlıoğulları” denilirler. Bu çocuklar yaş itibariyle Seyyid Kıl’dan büyük oldukları için, Seyyid Kıl’a eziyet ediyorlardı. Seyyid Kıl da bu eziyet yüzünden Tunceli’ye hicret etmiştir.

Seyyid Kıl, Abdal Musa kızı ile evleniyor ve dört çocuğu dünyaya geliyor: Zeli, Celi, Aşkar ve Seyyid Haydar (Düzgün Baba) bu dördü de sır oluyorlar. İkinci hanımı olan Lolan’lı bir kızı Seyyid Kıl’a veriyorlar bundan altı oğlu dünyaya geliyor.

1. Seyit Kıl
2. Seyit İsmail
3. Seyit Mav
4. Seyit Dursun
5. Seyit Rıza
6. Seyit Kamil
Seyyid Kâmilin oğlu Seyyid Kureyş’tir ki buna Küçük Kureyş derler. Küçük Kureyş’in: Hüseyin-Gazi-Gülüm-Ali adında dört evladı vardır. Bu evlatlardan Kureyşan ocağı dört kola ayrılmıştır. Gaziyan’lar, Aliyanlar, Gülümler, Hüseyinler ve bunlardan devam eden Kalyanlar, Hemolar, Çinolar, Kudanlar Tunceli’de kaldılar ve Anadolu’nun her yanına dağıldılar.

MEVLANA AŞIĞI SEYYİD MAHMUD HAYRANİ

(?- 1268)

Muhyiddin tarafından M. 1475’te yazılan “ Hızırname” isimli el yazması menakıbnamede, Seyyid Mahmud Hayrani, devrin velileri içinde sayılır. Manzum olan bu kitabın “Beyan-ı Cemm’iyet’i-kübra ve Sohbet-i Evliya” faslında şu isimler sayılır: “Seyyid Mahmud Hayrani, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Melik Gazi, Sultan Şuca, Emir Seyyid, Sultan Veled, Fakih Ahmed, Şemsi Tebrizi, Selahaddin Zerkob, Seyyid Sarı Saltuk”…
Bu kitapta, bu ulu kişiler birbirlerinin mürşidi gösterilmiştir.
Mevlana dergâhına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan Velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani’dir. Hayrani, Harran’dan Anadolu’ya göçmüş ve Konya’ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana’nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır.
Mevlâna’nın aşk kapısına tapulandıktan ve ondan feyz aldıktan sonra, "destur" istemiş; Akşehir'e giderek, orada "inziva"ya çekilmişti. Yüreğinde kaynayan aşk volkanı O’nu rahat bırakmamış, aşkla dağlara düşmüş, bir süre başıboş dolaştıktan sonra, meczup bir halde yine Akşehir’e dönmüştür. Mevlâna, çok sevdiği ilâhi sırlarla bezenmiş bu coşkun dervişini sık sık sormuş, O'ndan haberler almış, habercilerle hal ve hatırını sormuştu.
Yine bir gün Akşehirli Şeyh Sinaneddin Konya'ya gelerek Mevlâna'nın ziyaretinde bulunmuştu. Mevlâna O'na:
— Ne var. Ne yok. Seyyid Mahmud'umuz ne halde? Diye sormuştu. Şeyh Sinaneddin:
— Onu tilki gibi sacı sakalına karışmış bir halde, bir köşede pinekler gördüm. Sizin âleminize gözleri kapalıydı.

Mevlâna bu sözlere sadece gülümsemiş, hiçbir şey söylememişti. Şeyh Sinaneddin, birkaç gün sonra Akşehir'e dönmüş. Seyyid Mahmud'u çarşının ortasında uyur görmüştü. Yanına yaklaşarak ayağıyla dürttü. Gözlerini açan Seyyid Mahmud karşısında Şeyh Sinaneddin'i görünce:
— Ey Sinaneddin. Biz, hür insanların sultanı Mevlâna'mızın devrinde tilki olmayı canımıza minnet biliriz. Ama sen daha bunu anlayamamışsın. Dedi ve tekrar uykusuna daldı.

Şeyh Sinaneddin hayretler içindeydi. Tekrar Konya'ya geldiği zaman Mevlâna ona:
— Âlemde kalbi uyanıklar çoktur, bilinmez, demiş ve ateşli gazellerinden birini okumuştu.

Seyyid Mahmud Hayranı vefat ettiği zaman Mevlâna çok üzülmüştü. Akşehirliler ona güzel bir türbe yaptırdılar. Mezarının üzerine de ahşap işleme bir sanduka yerleştirmişlerdi. Sandukanın üzerine Mevlâna'nın halk arsında beğenilen en güzel gazelleri yazılmıştı.
Seyyid Mahmud Hayranî'nin Akşehir'deki türbesi, daha sonra yapılan Mevlâna Türbesine örnek olmuş, belki de her ikisi aynı mimarın elinden çıkmıştır.
Mevlâna hayranları, yüzyıllar boyunca Konya'da Mevlâna Türbesini ziyaret ettikten sonra. Karaman'daki Mevlâna'nın annesine ait Mader-i Mevlâna Türbesini, Akşehir'deki Seyyid Mahmud Hayranı Türbesini de ziyareti gelenek haline getirmişlerdir. Seyyid Mahmud Hayranî. Kaynağını Mevlâna’dan alan bir cezbenin devrinde timsalidir.
SEYYİD MAHMUD HAYRANİ
VE
HACI BEKTAŞİ VELİ

Bektaşilik düzeninin en muteber kabul ettiği “Vilâyetname” kitabında, Seyyid Mahmud Hayrani Hazretleri iki yerde anılır. Birincisi, bir menkıbe olan aslana binip ele yılanı alıp gitmesi, diğeri de Hacı Bektaşi Veli’nin cenaze namazını kılmak üzere toplananlar arsında gösterilmesidir. Buda şunu gösteriyor ki Hacı Bektaş-i Veli, Seyyid Mahmud Hayrani’den önce vefat etmiştir.

Mevlana Celaleddin-i Rumi ve diğer uluların yaptıkları gibi Seyyid Mahmud Hayrani’de kendine “rehber” olarak Hacı Bektaş veli’yi edinmiştir. Soy itibari ile de Seyyid Mahmud Hayrani ve Hacı Bektaşi Veli Oniki İmamlardan İmam Musa-i Kazım torunlarındandırlar. Hacı Bektaşi Veli ve Seyyid Mahmud Hayrani arasında geçen “Atlıkaya” kerameti, asırlardır halk arasında anlatılmakta ve eski yazılı eserlerde yer almaktadır. O nedenle buraya da yazma gereği duydum.

Akşehir’de bulunan Seyyid Mahmud Hayrani bir arslanın üzerinde, elinde kamçı gibi kullandığı bir yılan ve yanında üçyüz Mevlevi dervişle Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret amacıyla yola çıkar. Haberi alan Hacı Bektaş Veli, “Bu kimse canlı varlıklara binmiş geliyor, bizde cansıza binelim.” der. Kızılca Halvet yakınında bir kızıl kaya vardır. Hacı Bektaş, kayaya tırmanır ve yürümesini buyurur. Taş, bir kuş biçimini alarak yola düşer. Seyyid Mahmud Hayrani, bir erin cansız kayaya binmiş, altındaki kaya kuş gibi uçup geldiğini görünce, Hacı Bektaş Veli’nin hikmetine hayran kalır. Seyyid Mahmud Hayrani “Er nazarında küstahlık ve edepsizlik etmişiz.” diyerek, derhal aslandan inip, yılanı elinden salıverir. Tekkeye toplanırlar. Dervişler birbirleriyle görüşürler. 300 tane dervişin hepsi de Hünkâr’ın ayaklarına düşerler. Tüm dervişler, Tekke kayanın önünde saf bağlayıp cem oluştururlar. Yeme, içme, sohbet, muhabbet ve semah yaparlar. Bir hafta boyunca bu şekilde devam ederler. Birbirlerine mürşit olurlar ve musahip kardeşi olurlar. Rivayet odur ki; Hayrani ismini Seyyid Mahmud’a ona olan sevgisinden ötürü Hacı Bektaş Veli vermiştir.



SEYYİD MAHMUD HAYRANİ ZAVİYESİ VE VAKIFLARI

Seyyid Mahmud Hayrani hakkında belgesel nitelikte olan kaynaklardan bir tanesi de Ankara Kuyyud-ı Kadime Arşivi’ndeki kayıtlardır. Bu kayıtlara göre, şimdiki türbesinin civarında zaviyesi ve müştemilatı vardır. Bugün hala zaviyeye ait olduğu sanılan binanın temelleri ve mimari parçaları mevcuttur. İbrahim Hakkı Konyalı “Akşehir Tarihi” adlı eserinde, 1920 yıllarında zaviyenin taç kapısının olduğunu, daha sonra yıkıldığını belirtir. Cleman Huart “Mevleviler Şehri Konya” adlı eserinde, zaviyeye ait binaların ayakta kalan kalıntılarından bahseder.

Bugün bile halk arasında Ferruhşah Mescidi’ne, Seyyid Mahmud Mescidi denir. Ankara Kuyyud-ı Kadime Arşiv’indeki Fatih Sultan Mehmet devrine ait kayıtlardan, Karaman ilinin vakıflarını tespit eden Müslihiddin Akşehirli’nin tespit ettiği eski defterlerde M.1476 tarihli şu yazı vardır:

“Vakf-ı zaviye kutb-el bedala fi el-zaman Seydi Mahmud Hayran teğmetallahu el-malik el-menan ve esküne. Fi aliy-i arif el cenan. Der nefes-i Akşehir meşihat der tasarruf Necmed-Din an evladı Seyyid Mahmud Hayran mecüküm vacib el ezan. Vakf-ı Kadim.”

Aynı Arşiv’deki M.1500 yılında, II. Beyazıd adına Akşehir evkafını tespit eden İl Yazıcı Defterinde zaviye hakkında şu yazı yazılmıştır:
“Vakf-ı zaviye kutb-el bedal-i Seyyid Mahmud Hayran der nefsi Akşehir meşihat-ı der tasarruf mevana Kasım Çelebi ve mitevelli-i mezkûr mea berat-ı padişaha-i âlem penah azze nasrehu.”

M.1584 tarihinde III. Murat adına Akşehir’deki vakıfların defterini yapan Mevlana Mustafa ibn-i Ahmet de, bu zaviye vakfı için şunları yazmıştır:
“Vakf-ı zaviye-i Seyyid Mahmud Hayran der nefs-i Akşehir.”

Yukarıdaki arşiv kayıtlarına göre Seyyid Mahmud Hayrani’nin büyük bir zaviyesinin olduğu anlaşılıyor. Bu kayıtlara göre, bu zaviyenin mütevellisi Fatih zamanında, evlatlarından Necmeddin Ahmed’dir. Bu kayda göre zaviyenin gelirleri şunlardır:

1-Akşehir’deki bağlı Bayındır köyü.
2-Üyük köyü.
3-Akşehir’deki Dizdar Hamamı hissesi.
4-Engilli köyünün yarısı.
5-Bürcek köyü.
6-Kadı Zeyneddin tarlası.
7-Hafız Pınarı’nın yanındaki tarla
8-Kara Aslan köyündeki Hacı Ballı Tarlası.
9-Gözpınarı köyündeki tarla.
10-Akşehir Debbağlar Çarşısındaki dükkânlar.



SEYYİD MAHMUD HAYRANİ TÜRBESİ

Sultan Dağlarının eteklerinde, şehir merkezinden biraz yüksekçe bir yere, Seydi Mahmud mahallesine kurulmuştur. Son yıllarda, çok katlı apartmanlar arasında kaybolmuştur. Türbenin inşaa tarihi yoktur. Ancak yapının mimari özelliğine göre, Selçuklular zamanında sur içinde yapılmıştır. Yan yana inşa edilmiş muhtelif binalardan oluşmuştur.

Türbenin içindeki sandukalar İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne götürülmüştür. Sandukadaki tarih, türbenin yapılış tarihi olarak kabul edilir (H.667-M.1268). Daha sonra XV. yüzyılda bu zaviye ve bilhassa türbe, önemli ölçüde tamir, tadil ve ilaveler görmüştür. Bugünkü eserin üzerinde bulunan kitabeden ve bazı izlerden bu anlaşılmaktadır. Zaviye, XVIII. yüzyıldan sonra önemini yitirmiştir. Zaviye ve müştemilatı harap olmuş, yıkılıp yok olmuştur. Bu külliyeden günümüze bir türbe, bir mescit ve toprak altında kalmış bir hamam kalmıştır.

Selçuklular zamanından beri doğuyu batıya bağlayan eski ve önemli kervan yollarından birinin üzerinde bulunan Akşehir, zaman zaman yerli ve yabancı seyyahların, ilim ve sanat adamlarının uğradığı yer olmuştur. Fakat bunların eserlerinde zaviye hakkında yeterli bilgi verilmemiştir. Türbenin mimarisi hakkında detaylı incelemeyi Yük. Müh. Mim. Dr. Yılmaz Önge yapmıştır. Mimari yönden hazırladığı yazısı, 1975 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü Röleve ve Restorasyonu dergisinde yayınlanmıştır.

Türbe dört köşe bir temel üzerinde yapılmıştır. Bunun üzerine içi yuvarlak, dışı mahruti küçük kubbe kemerler yerleştirilmiştir. Tuğla kesimler rengârenk çinilerle süslenmiştir. Gövde on sekiz dilim olup tuğladan yapılmıştır. Tuğlanın üzerleri çinilerle kaplı imiş. Gövde üzerine yedi dilimden oluşan meşhur çadır kubbe yerleştirilmiştir. Çinilerle çok güzel Arapça veciz ve sözlerden oluşan kitabeler vardı. Şimdi bu çinili kitabelerin hepsi de dökülmüş, yerlerinden sökülmüştür. Sadece okunabilen birkaç satır kalmıştır. Güney tarafındaki mor zemin üzerinde mavi ile yazılmış şu satırlar okunabiliyor:
“Amele Ahmed İbn-i Abdullah bin Asli” (Çevirisi: Asilzade Abdullah oğlu Ahmed yaptı.)

Türbe kapısı üzerindeki mermer üzerine yuvarlak grifit Osmanlı neshi ile yazılmış tamir kitabesi şöyledir:
“Allah
Enr tecdiden haza et-türbe el mutahbarat
Al mutaharra el mahdum el-azim selate’l-evliya Seyyid
El-sadat el mu’id binea rabbel-arzın vel sevat
Seyyid Muhyid-Din bin Seyyid Ali bin Seyyid Muhyid-Din bin Seyyid Mahmud
Rahmetullahü aleyhim. Fi şuhur sene: isne ve aşere ve semani mie.”
Bu kitabeye göre, türe H.912/M.1409 tarihinde Seyyid Mahmud Hayrani’nin torunu Seyyid Muhyiddin tarafından tamir edilmiştir.
Seyyid Mahmud Hayrani Türbesindeki Mezar Kitabeleri:

Türbenin içi boştur. Hiçbir mezar belirtisi yoktur. Sadece betonlanmış bir zemin vardır. İbrahim Hakkı Konyalının yazdığı “Akşehir Tarihinde” bu konu hakkında şu bilgiler verilmektedir:
“Eskiden türbenin içinde üç, bir rivayete göre de dört sanduka vardı. O tarihlerde Konya’da oturan Alman Konsolosu’nun umum müdürü Hügnen, demiryolu memurlarından Efkargan ismindeki bir Ermeni’ye bu sandukaları çaldırtmış ve Almanya’ya gönderirken yakalanmış. Sandukalardan üç tanesi kurtarılarak 12 Mart 1914 tarihinde İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne konulmuştur. Sandukalardan birinin de, Hacı İbrahim Türbesi sandukalarıyla birlikte Almanya’ya kaçırıldığı ve Alman müzelerinde olduğu tespit edilmiştir.”

İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan sandukalar Seyyid Mahmut Hayrani, Seyyid Necm’ü-Din Ahmed ve Seyyid Ali’ye aittir.


Seyyid Mahmud Hayrani’nin Sandukası:

İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde 193 numarada kayıtlıdır. Ceviz ağacından yapılmış, devrinin en güzel sanat eseridir. Üzerindeki işlemeler, devrinin sanat özelliğini yansıtır. Sandukanın buyu 2 metre, eni 0,78 metre, yüksekliği 0,94 metredir. Üzerindeki yazılar çok nefis bir nesih ile yazılmıştır.

Seyyid Mahmud Hayrani ile kardeşi Necm’ü-Din Ahmet, oğulları ve torunlarının sandukaları üzerinde yazılı bulunan deyimlerle vecizeler, Seyyid Mahmud Hayrani’nin eserlerinden alınmıştır. Hal böyleyken, sonraları, Seyyid Mahmud Hayrani’nin eseri bulunan bu deyimlerle vecizelerin bir kısmı, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin oğlu Sultan Veled tarafından “Mevlana Mesnevisi”ne aktarılmıştır.

a) Sandukanın Baş Tarafındaki Kitabe:
Seyyid Mahmud Hayrani’ye ait bulunan sandukanın baş tarafındaki kitabe üç satırdır.
Kad tevki el-merhum mağfur şehid said kutb- el Evliya
Seyyid ve senedi Seyyid Mahmud bin Mesu’ud Rahmallehü aleyhe
Rahmete vesate. Fi sene: Seba’a ve Sittiyn ve sitte mie el viciri.
(Çevirisi: Velilerin kutbu mutlu şehid merhum ve mağfur senedim ve efendim Seyyid Mahmud bin Mesu’ud. H.667/M.1268 yılında vefat etmiştir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.)
Bu kitabedeb öğrendiğimize göre, Seyyid Mahmud Hayrani, 1268 yılında vefat etmiş ve babasının adı Mes’ud’dur. O yıllarda Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Sadrettin Konevi sağ idiler. Selçuklu tahtında ise III. Gıyaseddin Keyhüsrev vardı.


b) Sandukanın Sağ Tarafındaki Kitabe:
Kitabenin çevirisi şöyledir: Dünya ahiret ehline, ahiret de dünya ehline haramdır. Dünya fena, yok olma evidir. Ahiret beka darıdır. Dünya lâşedir. Onu isteyen kelptir.
Bunun altında, “Sen sanırsın ki aslanlar da köpekler gibi kapı arkasında ölürler. Birbirinin canı olan âşıklar, birbirinin uğrunda canlarını verirler. Âşıklar daima Allah’a doğru yükselirler. Münkirler cehennemin alt tabakasına doğru giderler.”

c) Sandukanın Sol Tarafındaki Kitabe:
Çevirisi: Aşk kılıcı ile öl ki, ebedi ömre kavuşasın. Hayatta olanlar bu aşk kılıcının diriltici kokusunu alamazlar. Hayatta iken taat ve ibadetten kendine yeni bir elbise yap. Ölüm üstünden dirilik elbisesini alınca çıplak kalır, rezil olursun. Dostum, eğer ebedi dirilik istiyorsan ölmeden evvel öl. İdris peygamber böyle bir ölümle öldüğü için, bizden evvel cennete kavuştu.

d) Sandukanın Ayak Tarafındaki Kitabe:
İki satır, nesih ile yazılıdır.
Haza türbet-el mudahlara kutb-ül evliya Seyyid el sadat
Seyyid Mahmud bin Mesu’ud Rahmallehü aleyhe.
(Çevirisi: Bu mudahtar türbe, velilerin kutbu, efendilerin efendisi Mesud oğlu Seyyid Mahmud’undur. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.)


Seyyid Mahmud Hayrani’nin Kardeşi
Seyyid Necm’ü-Din Ahmed’in Sandukası

İstanbul da bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde muhafaza edilen ve 191 numarada kayıtlı bulunan sanduka, ceviz ağacından yapılmış olup, Seyyid Mahmud Hayrani’ninki kadar iyi muhafaza edilememiştir. Gerek sandukada, gerekse tabutunda yer yer çürümeler ile kırılıp yok olmalar görülmektedir. Sandukanın boyu 2, babalarıyla beraber yerden yüksekliği 1.98, ayaklarının yerden yüksekliği 0.17, babaların üstten taşan kollarının yüksekliği 0.20, eni 0.68 metredir. Sağındaki ve solundaki üçer müstatilden birincilerin boyu 0.52, enleri 0.30, üçüncülerin boyları 0.57, enleri 0.30 metredir. Sandukanın baş tarafındaki alt ve üst çerçevelerde çiçekli ve hendesi şeklinde 0.55 metre uzunluğunda zeminler üzerinde birer satırlık yazı vardır.

a) Sandukanın Sağ Tarafındaki Kitabe:
Sandukanın sağ tarafındaki birinci müstatilde yazılanların çevirisi şöyledir:
“Ey âşık, başka mahlûkların bulunmadığı gök altında meleklerle berabersin. Lamekan badelerini iç, afiyet olsun. Suret gözü ruhların meclisini göremez. Kulağı dilsizin nüktelerini duyamaz.”

b) Sandukanın Sol Tarafındaki Kitabe:
Sol taraftaki kitabenin çevirisi şöyledir:
“Hayatta iken başka ve ebedi bir hayata kavuşmak istiyorsan, ölümde ebediyet arıyorsan kendiliğinden fani ol ki, hak ile beka bulasın.

Ey Veled… Bu gece sus, çünkü uyku zamanı oldu. Kalanını kervan kalktığı zaman yarın söyle.

Ölümün sırrını kavrayan âşıkların sevgilileri önünde ölmeleri şeker gibi tatlıdır. Çünkü Elest Bezminden dirilik suyu içenlerin ölümleri de bambaşkadır.

İnsan her ne kadar melekten ilerde ise de, onun aşksız ölümü, adi bir ölümdür.”


c) Sandukanın Ayak Tarafındaki Kitabe:
Sandukanın ayak tarafındaki kitabede dört satırlık yazı vardır. Çevirisi şöyledir:
“Bu türbe Tanrı’ya erişenlerin kutbu, dünyayı hiçe sayarak çok eskilerin ve sonrakilerin ilimlerine kendisini veren, dinin, hakkın ve milletin yıldızı Mesutzade Ahmed’indir. Tanrı onu mağfiretiyle örtsün. Ölüm Tarihi: H. 649 (M. 1252) yılıdır.

d) Sandukanın Sol Tarafındaki Kitabe:
Tabutun sol tarafındaki kitabenin çevirisi şöyledir:
“Âşıklar için korku yok. Öldükten sonra mezarda dirilmekte yok. Ölümün suretini koyunların ayaklarını bağlayıp yatırma haline benzer. Ölüm âşıkları sevdiklerine kavuşturur. Âşık olmayanlar fasıktırlar. Ölüm onlar için mühliktir.


Merhamet yalın ayak gezer bu dağlarda
Tabanlarını sıcaktan çatlayan
Çakmak taşı kayalar keser
Bir türkü söyler Kürtçe
Dokuz - onbir nöbetinde Mehmet Çavuş
Yamaçlarında çiçekler açan dağları anlatan
Ben ağlarım Türkçe...
Yakup,
On bir yaşında,
Denizi hiç görmemiş hayatında.
Bir salkım üzüme uzanır gibi
Sevmiş yeryüzünü
Yeryüzünün de onu sevmesini beklemeyerek.
Uzatır bana daldan koparttığı üzümleri.
Hoşçakal der giderken Kürtçe
Ben saçını okşarım onun Türkçe

Alıntıdır


Yorumlar

suleyman dedi ki…
Bu yorum yazar tarafından silindi.
suleyman dedi ki…
Seyyid Mahmud Hayrani Türbe kitabesinde Seyyid Mesud'un oğlu olduğu yazılıdır. Büyük baba Kureyş Seyyid Mahmudu'l-Kebir 1141 doğmuştur. Seyyid Mahmudu'l-Kebir ile seyyid Mesud arasına 30 yıl Mesud İle Hayrani arasına da 30 yıl koyarsak, Hayrani'in 1200-12001 yıllarında doğduğu anlaşılmaktadır ki bu da Seyyid Mahmud Hayrani'in Seyyid Mesud'un oğlu,Seyyid Mahmudu'l-Kebir'in torunu olduğu anlamına geliyor.

Popüler Yayınlar