25 Ekim 2014 Cumartesi

MEDENİYETİMİZİNİN MERKEZ ŞEHRİ KONYA




Bekir ŞAHİN
 

Konya; İbni Arabî, Sadreddin Konevî, Mevlâna, Bosnevî, Hadimî’lerle ilim irfan mektebidir. Medeniyetimizin merkez şehridir. Konya Okulu’nda ders veren, talim gören ecdat Anadolu’yu bizlere vatan kılmış, şehirleri yaşanabilir hale getirmiştir. Bundan dolayı Fatih Sultan Mehmed Konya Okulu’na gıpta ederek Akşemseddin’i araştırmalar yapmak üzere Konya’ya Sadreddin Konevî Kütüphanesine göndermiştir. Bu gün, bu kütüphanenin kitaplarının çoğunluğu Konya’da Yusufağa kütüphanesinde, bazıları İstanbul’da İslam Eserleri Müzesi’ndedir. Hatta Koyunoğlu Kütüphanesi’nde dahi vardır. Bunu bilen batılılar yıllardır buralardaki eserleri didik didik etmektedirler. Medeniyetimizin merkez şehri Konya’yı batılılar keşfetmiş, keşif sırası artık geçte olsa bize gelmiştir.

 

Bu cümleden olarak, Konya Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde, Konya’daki çeşitli kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde toplumun tüm kesimlerine değerler eğitimini anlatmayı amaçlayan “Medeniyet Okulu” projesin  bu alanda önemli bir başlangıç olarak değerlendirilebilir.

Konya, maneviyat erlerinin, değerlerine sahip çıkmaya çalışan insanların şehridir.

Konya’nın kültürel faaliyetleriyle herkesi kucaklayan Medeniyet Okulu projesi çok önemlidir.

 Projenin insanların değerlerine sahip çıkması ve değerleriyle geleceğe yürümesine katkıda bulanacağın düşünüyoruz.

Bu yönüyle bu çalışmanın yaygın bir şekilde Konya’dan başlıyor olması hem Konya’mıza yakışmaktadır, hem de anlamlıdır. 31 ilçemizde, tüm mahallelerimizde, okullarımızda, sokaklarımızda, caddelerimizde, kıraathanelerde, özellikle üniversitelerimizde ve diğer mekanlarda uygulanarak insanımızın tamamına ulaşması halinde başarılı olacaktır. Zaten projelerin başarı şansı, sürekli oluşuyla doğru orantılıdır.

Yine Merama Belediyemizin bünyesinde 2007 yılında kurulan, yeni Belediye Başkanımız Fatma Toru Hanımefendi’nin yeniden şekillendirdiği MEBKAM; 13. Yüzyılda Konya'da yaşamış, dünyaca bilinen ve önemli bir şahsiyet olan Sadreddin-i Konevî  ve takipçilerinin hayatını, eserlerini, ilmi ve edebi kişiliğini, düşüncelerini,  Türk ve dünya edebiyat ve kültürlerindeki etkilerini ve konumunu incelemek, araştırmak ve bu amaç doğrultusunda çalışmalarına hızlı bir şekilde başlamış olması Medeniyetimizin merkez şehri Konya’yı tarihteki konumuna  yeniden kavuşturma çabaları olarak görülmelidir.

Bu projeler ve benzeri faaliyetler sayesinde;  medeniyetimize ve değerlerimize yakışan bir bakış açısının oluşturulacağını,  ülke ve dünya barışına katkı sağlayacağını, ayrıca insanlarımızın mutluluk katsayısını da yükselteceğini ümit ediyoruz.

 

 

23 Ekim 2014 Perşembe

RODOS İZLENİMLERİ






RODOS İZLENİMLERİ
1522-1912,Sultan kanuni Süleyman döneminde binlerce şehitle fethedilen Rodos 1912‘ler de İngiltere’nin ayak oyunlarıyla Osmanlıdan koparılmaya başlanmış ve nihayet Rodos Adası üzerindeki Türk hâkimiyeti 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla, zorlama ve taraflı değerlendirmelerle, Rodos ve bağlı adalardaki 390 yıllık Türk hâkimiyetini de bitirmiştir ki,   o günün idarecilerinin aymaz tutumları sebebi ile Türkiye ye 18 km Yunanistan’a 460 km mesafedeki şehitler toprağı, bir çırpıda elden çıkarılmıştır.

Çıkış ki ne çıkış, medreseler-kütüphaneler-hanlar-hamamlar-mezarlar ve EN ÖNEMLİSİ memleket EVLADININ oralarda boynu büküklüğe-garibanlığa-hor ve hakir görülmeye TERK-İ, O GÜNE kadar kendilerine insan muamelesi gösterdiğimiz, Hristiyan’ı Yahudi’si Yunanı vesairesi, tam bir katliam ve kıyım harekâtıyla adadaki TÜRK mührünün sahibi bütün Müslümanları hayattan diskalifiye ederken, TÜRKİYE artık “Yurtta Sulh Cihanda Sulha” bürünerek karaları bağlamıştı başına.
Yıllar yıllar,2014 Konya bölge yazma eserler bölge müdürü Bekir beyin davetine icabetle, NÜ’nden Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ, SÜ’den Doç. Dr. Caner Arabacı, Yazar Abdurrahman Dilipak ve Ben Marmaris’ten Rodos’a geçiyoruz, 30 Eylül cumartesi…
Rodos: bende Rus gibi bir çağrışımla, sanki bir Gavuristan diyarını çağrıştırıyordu, hoş SSCB zihin dünyamızda Rus’u çağrıştırırken oralarda ki asimilasyona rağmen Türk devletlerinin ortaya çıkışını da gördüğümüz gibi, feribot kıyıya yaklaşırken yunan bayrağı dalgalanmasına karşılık minare ve camii kubbelerini görmeye başlıyorsunuz.
Hep içimde bir sancıdır Osmanlı diskalifiye edilirken TASFİYE de rol alanların, DIŞARIDA Kİ oyun kurucularına nispet İÇERİDEKİLERİN kraldan çok kralcı oluşları.
Rodos’a ayak basıyorsunuz, her taraf Şehit kanı, toprak şüheda kokuyor, minareler tahribata yıkımlara rağmen EZANSIZ lıklarına rağmen kalanlarıyla DİRENİYOR âdete, neredesiniz ey Türkler diye!
Resim yazısı ekle
Türk’e bir açıklama düşmek istiyorum, Rodos’ta asimilasyon ve tasfiyeye rağmen adı da olsa “Müslüman” siz iyi vatandaşsınız, ama Türk Müslümansanız” radikal Müslümansınız”!
Biliyorsunuz hamam bizim kültürümüzün ürünüdür, Avrupalı  “Türk hamamı” diye adlandırır, hamamın hamam kısmı duruyor Türk yazısı karaya boyanmış.
Ne paşalarımız ne âlimlerimiz yatıyor buralarda bir görseniz.
Mescit işyeri olmuş, mezar taşını nasıl yaptıysa ecdat, yediği kazmaya-küreğe darbeye rağmen adeta elini böğrüne koymuş, alttaki yatan da sanki elleriyle tutuyor taşı ve taş öylece direniyor, ”ben buradayım ”diye. Hem de bu mezar taşları İstanbul –bursa mezar taşları gibi sarıklısından kavuklusuna…
Eşi Süheyla Kargınlıoğlu ile birlikte 57 yıldır Murat Reis Camisi ve külliyesinin bekçiliğini yapan 84 yaşındaki Şaban Kargınlıoğlu Alzheimer hastası, Türkiye’den geldiğimizi anlayabiliyor, ”ben memleketimi seviyorum ”derken gözpınarları nemleniyor, 
Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi, Rodos Kalesi içinde, Orologiou Meydanı, Nu.44'te yer almaktadır. Günümüzde kütüphane vakfı, Yusuf Kıbrıslı tarafından idare edilmekte(bu kardeşimiz Rodos’a indiğimiz andan itibaren fisebilillah REHBERLİĞİMİZ ÜSTLENMİŞTİR), vakıf mütevellisi ise Cengiz Argoşe'dir.
Kütüphane Fethi Paşa'nın, İstanbul'dan getirttiği kitapla zenginleştirilmiştir. Kütüphanenin bulunduğu mahallin yakınına vakıf olarak bir rüştiye mektebi ve saat kulesi ile bunlara gelir temin eden 14 dükkân vardır.
         Avlusunda Kur'an'ı Ker ‘im okumak için inşa edilmiş olan iki bina, Hafız Ahmet Ağa'nın babası Hasan Ağa tarafından 1797'de yaptırılan bir çeşme ve bir kuyu bulunmaktadır. Ayrıca, Rodos'ta Osmanlı döneminde inşa edilmiş ve günümüze ulaşmayan çok sayıdaki yapının kitabeleri sergilenmektedir. Avlu kapısı üzerinde kütüphanenin inşa kitabesi bulunmaktadır.
Kütüphane binası, dikdörtgen planlı olup; iki odası bulunmaktadır. Odaların üzerleri yarım küre biçiminde iki kubbe ile örtülüdür. Yapıya beş basamaklı bir merdivenle çıkılmaktadır. Girişteki mekân okuma salonu, diğer bölüm ise kitap deposundan meydana gelmektedir. Kütüphanedeki el yazması kitaplarla ilgili sayısal veriler şu şekildedir:
Ahmet Ağa kütüphanesinin vakfiyesi Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi ve Konya’daki Yusuf ağa Kütüphanesiyle benzerlikler göstermektedir. Bu vakfiye bu günkü modern kütüphaneciliğin birçok özelliğine sahiptir. Bu günkü manada güvenlik görevlileri dahi vardır. Ahmet Ağa kütüphanesindeki kitapların hiçbir şekilde ödünç verilemeyeceğini Kütüphanede bulunan kitapların ciltleri eskiyenlerinin yeniden ciltlettirilmeleri ve kütüphane binalarının tamirinin, vakfın artan gelirlerinden karşılanacağı bu vakfiyede belirtilmiştir.
 Ahmet Ağa Kütüphanesi de, tatil günü Cumadır. Ahmet Ağa'nın vakfiyesinden, bu kütüphanede ibadet ve dinî faaliyetlere de büyük ölçüde yer verdiğini görmekteyiz. Bu kütüphane o günden bu güne sosyal içerikli birçok Faaliyette bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir. İçerisinde sakalı şerifin(SAĞOLSUNLAR bizim için sakalı şerif-i açtılar hürmet ve edeple öptük) ve büyük zikir tespihinin bulunması da dikkat çekmektedir.
        Dini bayramlarda bayramlaşmanın burada yapılıyor olması, aşure pişirilerek buradan dağıtılması, yılda bir milyon beş yüz civarında ziyaretçisinin bulunması anlamlıdır. Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi halen, Rodos Türklerinin önemli bir buluşma ve toplanma mekânıdır.
YUSUF Bey VE SAYGIĞER EŞİ bizlerden muhabbetlerini eksik etmediler.
Başkonsolosumuz Hakan AYTEK Beyefendiden de gereken ilgi alakayı gördük.
Lakin alışkın olamadığım bir yönüm yanım vardır, benim… Devlet-i Aliye’mizin Resmi-i yüzüyle hiç barışık olamamışımdır HEP... SİYASİ yorumumda tarafsızlığımı koruyarak partililikten çok uzak BİR ŞEYİ İFADE ETMEDEN GEÇEMİYECEĞİM… Maalesef 2003’lere kadar buralara DEVLET BÜYÜKLERİMİZ AYAK BASMAMIŞLAR ilk defa ABDULLAH GÜL BEY GELMİŞLER… Sonra AHMET DAVUTOĞLU BEY, ONLARIN buralara ayak basışları sitayişle anlatılıyor, işin doğrusu Eski ve Yeni Sayın Cumhurbaşkanlarımız ve şimdiki Başbakanımız GİBİ yüzü HAKKA VE HALKA DÖNÜK LİDERLERE hem TÜRKİYE de, hem Türkiye DIŞINDA hasret kalmıştık, ÇOK ŞÜKÜR KAVUŞTURANA…
ŞİMDİ ihtiyaç NE Mİ? İÇTE ve DIŞTA YÜZÜ HAKKA VE HALKA DÖNÜK BÜROKRATLAR BEKLİYORUZ BÜYÜKLERİMİZDEN!
Dini dünyamızda ise durum maalesef içler acısı, Müslüman aile, çocuğuna NASIL HÜSEYİN BARAK OBAMA adın vermişse, adı HÜSEYİN olan bu çocuk, dünyasını dizayn ederken Hristiyan’sa Hristiyan, Yahudi’yse Yahudi GİBİ olmuşsa, Ahmetlerin Mehmetlerin Ayşeler ve Fatmaların SADECE isimleri KALMIŞ.
Anlatmak ve yazmakla bitemez RODOS!  RODOS bir OSMANLI KENTİ ve TÜRKİYE’LİLERİ BEKLİYOR HASRETLE!
                                                                        Araştırmacı-Yazar
                                                                  
                                                                           Mustafa Erol


BİR MEDENİYETİN TASFİYESİNDE VAKIFLAR

                                 BİR MEDENİYETİN TASFİYESİNDE VAKIFLAR
      Türkiye cumhuriyetini şekillendiren kadro yeni yönetim şeklini yapılandırırken vakıfları tasfiye yoluna gitmiştir. Yalnız bu tasfiye basit manada vakıf anlayışına yapılan bir operasyon değildir, ESASATA ,”BİR MEDENİYETİN TASFİYESİDİR” yapılan hareket.
      Dine bakışları böyle olursa, vakıf ne olur ki, diye şu örneği aktarmak yerinde olur. Falih Rıfkı Atay’ın hatırat-ı:-”M Kemal paşanın son dileği ezandan başka ibadetleri de Türkçe olarak yaptırmak ve Türk kafasını Arap kafası köleliğinden kurtarmaktı. Türk ocağına gittiğimiz gün, Kuran-ı Türkçe ye çevirme konusunu açmıştı, orada bulunan Kazım Karabekir, şöyle dedi:-Kuran-ı azimüşşan Türkçeye çevrilemez, Paşa hazretleri, dedi. Paşa:-niçin çevrilemez efendim? Bu sözünüz kuranın manası yoktur, demektir, dedi. Karabekir:-Hayır efendim ama mesela ”elif-lam-mim ”ne diyeceğiz buna? Paşa:-ne demektir ”elif-lam-mim? Karabekir:-meçhul efendim… Paşa:-öyleyse karşısına bir sıfır koyar çevirmeye devam edersiniz.(Atatürkçülük nedir. shf 47-48,1966,ist)
      18.asırda başlayıp kesintisiz devam eden yenileşme hareketlerinin öncesin de, hiçbir fikri hazırlık ve araştırma yapılmadığı için, ortadan kaldırılan müesseselerin yerine yenileri konulamamış batılı bazı yazarların ifadesiyle, cumhuriyetin reformcuları KÖTÜ olmayan eski düzeni yıkmışlar, fakat onun yerine kendi başıboş iradelerinden başka bir şey koyamamışlardır”(tytç vakıf müessesi, shf 552),bu durum, BATININ BEKLEDİĞİ HUSUSLARIN TAHAKKUKUNA, buna karşılık, BİZİM TOPLUMUMUZDA HUZURSUZLUKLARA ve devletin yeniden yapılaşmasında kargaşaya yol açmıştır. (Nazif Öztürk, Türkiye yenileşme tar. Vakıf müessesi, shf 552).                                                                        
      Bu dönemde vakıfların idaresinde yolsuzluklar artmış, yenilerin oluşturulmasında ise menfaate dayalı bazı hilelere sapılmıştır. Bu tasfiye operasyonunda 1926-1972 sadece vakıflar genel müdürlüğü eliyle 2997 si cami,316 sı medrese,207 si sosyal hizmet,380 i müteferrik, toplumda 3900 vakıf hayrat eser satılmıştır. Vakıfların Hayri ve sosyal bir hizmet kuruluşu olma özelliği devre dışı bırakılarak, dini çevrelerle ilişkisi kesilerek, EKONOMİK bir kuruluş haline getirilmeye çalışılmıştır.(vakıflar genel müdür.  Kayıtları)
     Tüzel kişiliklere, azınlık ve yabancılara gayr-ı menkul edinme hakkı veren kanunlarla, hukuk dışı bazı uygulamalarla vakıf taşınmazları Gayr-i Müslimlerin eline geçince, Tanzimat ile devletin bu ülkede yaşayan herkesi eşit görme MÜSAMAHASINDAN yararlanan azınlıkların güçlenmesi, yeni hak taleplerine ve onların dış destekle de bağımsızlıklarına kadar gitmiştir.
    Azınlık hakları SÖZ KONUSU OLUNCA devletin adının değişmesi hiçbir şeyi değiştirmemektedir.
     Cumhuriyetle yürürlüğe konan kanunlar ile vakıf sular- mezarlıklar,  vakıf arazilerin büyük kısmı BELEDİYELERE, mektep ve zaviyeler özel idarelere, medrese-kütüphane-türbe ve müzeler  (maarif)milli eğitime, şehir içi vakıf arsa ve araziler imar müdürlükleri ve belediyelere, akar ve hayratı aynı köyde bulunan  vakıflar, köy tüzel kişiliklerine, toprak reformu uygulamalarında vakıf arazi-zeytinlik-incirlik-fındıklıklar- topraksız köylere ve muhacirlere, şifahane-hastana vs. olan yerler sağlık bakanlığına dağıtılmıştır. Vakıfların esaslı arazileri de cüzi bir bedelle valiliklere terk edilmiştir.
     1926-1972 tarihleri arasında,  KONYA’ da   71 mescit,9 cami,20 camii arsası,35 mescit arsası,1 türbe,2 türbe arsası,2 medrese,3 teneşirlik,1 medrese arsası,5 tekke-zaviye-dergâh,11 tekke-zaviye-dergâh arsası,2 imaret arsası,1 çeşme-sebil arsası,11 vakıf akaratı satıldı.(age, Öztürk)
      1939-1945 arasında, asker koğuşu-mutfak-yemekhane-erzak ve hayvan yemleri muhafazası için depo-sığınak ambar-ahır gibi kullanılan mescit ve medreseye yüzlerce örnek mevcuttur.
      1926-72 arasında YIKILAN-SATILAN 3000 civarındaki camii ve mescide karşılık kilise ve manastır sayısı 3 ü arsa olmak üzere 6 tanedir.(age)
    Konya Anberreis Camii, önce erkek lisesi deposu-sonra yatakhane olarak 1936 ya kadar kullanıldı. Cuma ve bayram namazlarında dolu diğer günlerde cemaat az diye satım kararına valilik ve vakıflar müdürlüğünün ısrarlı itirazları ile kurtulmuştur. (1936 v.i m.530-494)
    Konya’da TESPİT EDİLEBİLEN yaklaşık 65 CİVARINDA MEDRESE MEVCUT, SATILAN VE YIKILANLAR arasında dikkat çeken akıbetleri ile birkaçı;
   1-İnceminare medresesi(1922 silah deposu, yıkılmaktan bir gayr-i Müslim’in etkin bürokrasisi ile kurtuldu)
   2-Kadıkalemşah medresesi: Arapoğlu makası ve kilise karşısı; yıkılıp Fahrettin paşa parkı yapıldı, şimdi özel mülk
   3-Nizamiye nalıncı medresesi: 1927 de yıkıldı, şimdiki tekel binası
   4-Muiniye medresesi: İl Sağlık müdürlüğü
   5-Ataiye medresesi: Selçuk otel civarı
   6-Islah-ı medaris, paşa dairesi: Merkez bankası
   7-Hacı Ahmet Ağa medresesi: Köprübaşı karakolu
   8-Molla cedit medresesi: Mevlana katlı otopark
   9-Yağmuroğlu Mehmet Efendi medresesi: Ziraat bankası
   10-Ziyaiye medresesi: WC, Şerafettin camii yanındaki(Caner arabacı-vakıflar).
          İstisnalar bir tarafa, OSMANLI VE TÜRKİYE vakıfları arasında isim benzerliğinden başka örtüşen bir yön kalmadı.    Eski vakıfları gerçek ve tek kişiler kurardı. Günümüzde birden fazla insan bir araya gelerek vakıf kuruyor. Eski vakıflar kurbet kastı (Allah'a yakınlığı ve rızasını kazanmak)ile kurulurdu, şimdilerde sosyal ekonomi veya hoşgörü şirketi amacıyla kuruluyor. Eskiden vakıflar, alınmamak, satılmamak, miras olunmamak üzere, menafii ibadullaha ait olmak (toplum ve insanlık yararına) kaydıyla Allah'ın mülkü hükmünde bir malın belli bir amaca tahsisi ile kurulurdu. İslâm hukukunda mevcut olan bu manevî derinliği, yeni hukuk sistemine taşımak mümkün olmadığı için günümüzde vakıfların kuruluşu da şekil şartına bağlanmıştır. Bu şekil şartını yerine getiren ve Türk Medeni Kanunu hükümlerine uyan herkes vakıf kurabilmektedir.
        Eski vakıflar veren kuruluşlardı, şimdikiler alan, para toplayan vakıflar. Bu bozulmaya son dönemlerde bir de kamu bünyelerinde kendi üyelerine menfaat sağlamak üzere kurulan vakıflar eklendi. Temelde vakıflar kanununun yetersiz kaldığı noktalarda, imkânı olan kimselerin devreye girerek, kamuyu desteklemek ve hiç bir ayırım yapmadan toplumun bütün kesimlerine hizmet götürmek üzere kurulması gereken, rızaya dayalı sosyal ve kültürel kuruluşlardır. Şimdilerde bu vakıflar kamuya destek vermek şöyle dursun, kamu mallarını çeşitli yönlerden kendilerine kanalize eden ve insanlara yardım yapma yerine, o kurumda işi olan vatandaşlardan zoraki tahsilat yapan bir görünüm sergilemektedir. Batılılaşma ve yenileşme dönemlerine kadar, şart-ı vâkıf ke nassış-şârî (vakıf kuran kimsenin vakfiyede öngördüğü kurallar, Allah'ın koyduğu kurallar gibidir) hükmü uyarınca vakfa Allah'ın mülkü hükmünde bir emanet olarak bakılırdı. Vakfiyeler, vakıfların anayasasıdır. Günümüzde vakfiyeler, uygulanabilir hukukî metinler olma özelliğini tamamen kaybetmiştir.
    Şimdi, toprak meselesi ve buna hükmetme meselesinde, gücü-iktidarı-idareyi-siyaseti YÖNLENDİREN VE YÖNETENLERİN vahiy almaları mümkünsüzlüğünden hareketle, nefisleri-menfaattarı-hırsları ile toprak ve mülk edinme meselesinde,18O derecelik birbirine ters bir anlayışla şekillenen, Osmanlı idare sisteminden Türkiye idare sistemine GEÇİŞTE, vakıf! GERÇEKTEN bizim inancımıza göre şekillenen VAKIF mıdır sorusunu sormak gerekmez mi? “VAKIFLAR tahsis olmalıydı, SİLDİK.”(Caner arabacı) Şimdi, bu cümleyi cumhuriyetin şekillenmesine EMEĞİ geçenler bilmiyor mu ya da görmemişler miydi, şekline dönüştürürsek, MUTLAKA farkındaydılar, istismar-suistimal-iltimas-kokuşmuşluk-köhnemişlik, lakin YETKİ SERHOŞLUĞU-İKTİDAR GÜCÜ, tek parti fikrine ve siyasetine intikal eden dar ve nispeten mütecanis bir kadro!
      Bu kadronunda “dini hassasiyetleri güçlü değildi, DİNİN ÖĞRENİLECEĞİ makamlarda: ÖRNEK:1-1951 de Türkçe ezanın mimarlarından hafız ALİRIZA SAĞMAN ‘ın itirafı ”azim ve pür dehşet bir sel önünde, bir koca” kütük olamadık, saman çöpü olduk”,2-Elmalı merhum: ”eğer biz bu makamlarda durmasaydık, TAHRİBAT DAHA GÜÇLÜ VE ÇOK OLACAKTI, derken, mesela 4 ŞUBAT 1933 tarih ve 360/128 sayılı yazıda DİB RİFAT börekçi:
    “TÜRKÇE EZAN OKUMAMAMA DA EN UFAK BİR MUHALEFET İRTİKÂP EDECECEKLERİN KAT’İ VE ŞEDİD MÜCAZATA MARUZ kalacakları”, genelgesi dikkate alındığında, BU DURUMDA idiler.
                                                                                                            


                                                                                                                        MUSTAFA EROL                
                                                                                                                                                                                                


                                                                                                                   
















11 Ekim 2014 Cumartesi

TARİHTE BÜYÜK DEĞİŞİMLER

Mustafa USLU



Tarih ilmi, her ne kadar mâziyle ilgilense de asıl maksadı geleceğe ışık tutmak ve yön vermektir.  Geçmişte kurulmuş olan büyük devletler ve medeniyetlere bakıldığında başarılarının altında, tecrübeler hazinesi olan tarihten yararlanmaları yatmaktadır. Çünkü geçmişte yaşamış olan toplum, devlet ve medeniyetlerin yükseliş, gerileme ve çöküş sırları bu gizemli bilimin derinliklerinde bulunmaktadır. Tarihin bu tecrübelerinden yararlanmak ve onu kılavuz edinmek ise istikameti doğru olan bir yolda koşar adımlarla ilerlemekten gayri bir şey olmayacaktır. Ancak yine de tarihe, “her tarih, kesin tarihtir” demeden, sorgulamalı bir bakışla yaklaşılmalıdır.
Her geçen gün yırtılan takvim yapraklarıyla yaşlanan zamanın, bünyesinde de değişim ve dönüşüm kaçınılmaz olmuştur. Tarihteki değişim ve dönüşümlere en büyük örnek ise zihni değişimlerdir. Önemli olan, bu değişim ve dönüşümlerin hangi kanallarla gerçekleşmiş olduğudur. Tabandan tavana olan ve sağlam adımlarla ilerleyen bir gelişim mi? Yoksa tepeden indirme bir yöntemle gerçekleştirilen değişim mi?
Ne yazık ki, bizler tepeden inme değişimlere mazur kalmış tarih öğrencileriyiz. Çünkü günümüzde ki tarih kitapları, belirli bir politikanın ürünü olarak önümüze sürülmektedir. Nitekim ilkokuldan üniversite eğitimine kadar okutulan Yakın Tarih (Cumhuriyet Tarihi) kitaplarına bakıldığında bile içeriğin değişmediği, sorgulamacı bir bakışın gelişmediği ve sadece seneden seneye dillerinin ağırlaştırılğı kitaplar görülmektedir. Tarihin babası olarak Herodot’un bilinmesi bile tepeden inme tarihe en büyük örnek olacaktır. Çünkü bu anlayış, tarih ilmini kısa bir zaman dilimiyle sınırlamak demektir. Peki, bu Herodot’tan önceki tarih bilimcilerini yok saymak değil midir? Yine, skolastik düşünce zamanlarında kilise odalarında din adamlarının yazdığı, kilisenin mührünün basıldığı ve bu şekilde itiraz bile edilemeyen, sorgulanamayan tarih kitaplarını nereye koyacağız?
Bir başka indirgemeci değişim ve dönüşüm ise, Dünya tarihine hep Londra ve Paris’ten bakılmış olmasıdır. Bu durum olaylara tek pencereden ve taraflı bakmamıza sebep olmuş ve böylelikle bizlerin yaptığı da tarih bilimi olmaktan çıkıp politikaya dönüşmüştür. Batının bizlere öğretmeye çalıştığı, ilerlemeci bir tarih anlayışı vardır. Bu anlayışa göre ilerleyen tarihle birlikte toplumlar, devletler ve medeniyetler her zaman bir ilerleme ve gelişme içerisindedir. Bu anlayış, insanlarda kendinden önceki kuşağın daha az medeniyete sahip olduğu kanısını uyandırmaya çalışır. Ancak tarihe bakıldığında, bir Mısır-Hitit arasında imzalanan anlaşmanın içerisinde “Tarım ve altın ticareti yapabiliriz. Ayrıca benim toprağım senin toprağın, senin soyun benim soyumdur” maddesinin geçmesi, 21.yy da olmamıza rağmen asırlar önceki medeniyete ne kadar uzak olduğumuzu bizlere göstermektedir.
Tarih biliminde yapılan üç hata bulunmaktadır.
·         Tarihle gerektiğinden fazla övünmek
·         Tarihe gerektiğinden fazla takılıp kalmak
·         Tarihte geçen değer yargılarına gereğinden fazla boğulmak
Sürekli geçmiş başarılarla inşa edilmiş bir tarih bilgisinden gerekli dersi çıkaramayız. Geçmişteki hatalarımızı göremez ve böylelikle geleceğimize dair doğru adımlar atamaz, tökezleriz. Tarihi olduğu gibi kabul etmemeli, eleştirel yaklaşmalı ve sorgulamalıyız. Yine geçmişe fazla takılı kalıp bugünü unutmamalı ve günün şartlarına göre gerek ekonomik, gerek siyasal ve sosyal hayatımıza önem göstermeli, günü iyi kullanmayı bilmeliyiz.


DİNİN DÜŞMANLARI


                                                                                                                            Mustafa USLU


Dinin karşısında üç azılı güç bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, dinin yaşamdan çıkarılması gerektiğini savunan ve bu bağlamda çalışmalar yapan Pozitivist ve Marksist anlayışıdır. İkincisi, dinin içini kurutan, ruhunu, manasını boşaltan ve inanana sadece posasını bırakan kapitalizmdir. Üçüncüsü ise, diğerkâmlıktan uzak, nefsini düşünen, egosunu tatmin etmeyi kendisine görev bilen bir “Ben Nesli”nin peydahlanmasıdır.
Pozitivizm ve Marksizmin çanağında şekillendirilmeye çalışılan sistemler (eğitim, ekonomi, sağlık...) din mefhumuna her zaman mesafeli durmuştur. Nitekim klasik sosyolojide din “geri kalmış toplumlara özgü olup kentleşmeye ve modernizme düşman bir olgu” olarak tanımlanmıştır. Hatta yeri gelmiş din, “afyon” olarak görülmüş, yeri gelmiş “gericiliğin müsebbibi” olarak nitelendirilmiştir. Dinin yerini ilmin, bilimin alması gerektiği vurgulanmıştır. Dinin hayattan, fikir dünyasından ve yaşama alanlarından çıkarılmasıyla meydana gelen boşluğu ise bilimle, ahlaki kurallarla, maddi doyumlarla giderilebileceği savunulmuştur. Ancak teknolojinin gelişmesine ve dinin bir numaralı düşmanı diyebileceğimiz kapitalizmin artmasına rağmen din varlığını ve dirliğini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Dinin her zaman ve her koşulda yerini ve ağırlığını koruması nihayet bu sistemlerin de dikkatini çekmiş üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.
Peki, dinin varlığı neden bitirilememiştir?
 Bunun iki temel nedeni bulunmaktadır. İlki, dinin ortadan kaldırılması halinde yerine konulabilecek toplumsal bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Devlet kontrolünün olmadığı, insanların görmediği bir yerde bile bireyin bir kötülüğü yapmasına engel olan, sahip olduğu dini ve ahlaki değerlerden başka bir şey değildir. Toplumsal bütünlüğü ve sıhhati, bireylerin aşkın varlığın gücüne olan inançları ve ona olan bağlılıkları korumaktadır.
İkincisi ise, kapitalizmin ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlardaki maddi boşluğun giderilebilmesine rağmen manevi boşluğun giderilememesidir. Manevi boşluğu sadece ve sadece din giderebilecektedir.
Dinin varlığı bu iki nedenden dolayı kaldırılamadığı için geriye yapılacak tek şey kalmıştır. Dinin içini boşaltmak. Bunu yapabilmek için de şüphesiz en güçlü silah olan kapitalizm kullanılacaktır.
Kapitalizm ilk olarak o efsunlu bakışlarıyla tüketmeyi sevdirdi. İnsanlar tüketerek doyuma ulaşacağını(!) öğrendi kapitalizmden ve durmadan harcadı bu yüzden. Ancak “harcayarak doyuma ulaşacaksın” vaatlerine bir türlü ulaşılamadı. Çünkü her harcamanın karşılığında insanlar inançlarına olan bağlılıklarını ve samimiyetlerini sattı. Kendisini bataklığa çeken bu ticareti yaparken de kaybettiğinin farkına bile varamadı.
Bizler, “Müslüman güçlü olmalı” nasihatini yanlış anladık, harcadıkça güçlü olacağımızı sandık. Harcayabilmek için yeri geldi değerlerimizi bile harcamaktan kaçınmadık. Tevazu emreden bir dine mensupken fildişi kulelerimizi inşa ettik. Artık altın kaplama kapı kollarıyla açtığımız süit umre odalarında, Kabe’nin bilmem kaç kat üstünde arar olduk ilahi huzurumuzu. Yazın plajlara gittiğimiz son model jeepimizle kışın hayr yapma yarışlarına katıldık. Havuzlu villalarımızda girmeye başladık itikâflarımıza. Modaya ayak uydurmadan olur mu diye tesettür defileleri düzenlemeye başladık. Yürürken üzerinde beş bin lirayı taşıyan ablamıza gıpta ile baktık. Kısacası, kapitalizmin o kanlı dişleri arasında parçaladık biz inancımızın özünü.
Daha sonra da, Tanrı inancının ortadan kaldırılması, ahiretle ilgili kavramlar üzerinde düşünülmemesi, bunun yerine dünya hayatının kendisine odaklanılmasının daha yararlı olacağını, maddeye bağlılığın artırılması ve dini, yaşama alanlarından çıkarılması gerektiğini savunan sekülerizmle tanıştık. Tanışmakla da kalmayıp ona inandık, parıltısına aldandık.
Artık, dinin Allah ile kul arasında olduğunu, dini kural ve gerekliliklerin her zaman ve her yerde bulunmasına, yaşamımızın her anını şekillendirmesine gerek olmadığını, dini esnekliklerin kişiyi daha özgür ve çağdaş yapacağını söylemeye başladık. Dinimizi yaşamaktan utandık, utandırıldık.
Kuran’ı hayat rehberi olmaktan çıkardık. Hayatımızın her anına karışmasın diye elimize almayıp duvarlara astık, tozlanmasın diye kılıflara sardık. Nasıl evleneceğinden nasıl boşanacağına, mirası nasıl paylaşıp yakınlarına nasıl davranacağına, komşun açken tok dahi yatamayacağına yani hayatın her anına karar veren bir dünyevi kitap olan Kur’an’ı, bu dünya da yeri yok,  ahretlik bir kitaptır o, toprak altına gireceğimiz gün açarız, henüz erken yaşlanınca kılarız diye hayatımızdan çıkardık, İlahi emirlere karşı üç maymunu oynadık.
Peki, ne yapılmalı?
Müslümanın ilk düşmanı nefsi, harp meydanı da kalbi olmalı. Daha sonra da bu iki azılı düşmana karşı imanla kuşanmalı. Dini yok sayan, gericiliğin sebebi olarak gören sistemlere ve tüketerek doyuma ulaşırsın vaatleriyle inancımızı, samimiyetimizi, ihlasımızı tüketen kapitalizme karşı Muhammedi bir duruş sergilenmeli. Ve son olarak da dini yaşama şeklimiz, Rıza-i ilahiyi yaşam gayemiz olarak bilmeliyiz.


3 Ekim 2014 Cuma

RODOS HAFIZ AHMED AĞA KÜTÜPHANESİ

Burada bulunan Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesiyle ilgili  TİKA ve Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı destekli uzun çalışmalar gerçekleştirdiniz. Bu kütüphaneyi okuyucularımıza tanıtır mısınız.?

Tarihî Rodos Kalesi içerisinde, diğer birçok Osmanlı döneminden kalma cami, hamam, imaret, medrese vb. eserlerin de bulunduğu bir bölgede yer alan Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’nin etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir avlu içerisinde kubbeli mimariye sahip 18. yüzyılda yapılmış taş bir binadır. İki bölümden oluşan binanın arka tarafı kitap deposu, ön tarafı ise okuma ve sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Depo kısmında kitapların ahşap dolaplar içerisinde camlı-kapaklı raflarda muhafaza edilmektedir. Sonradan kütüphaneye gelen kitaplar dışında vakfa ait olan bütün kitapların deri üzeri ebru kâğıt kaplı mahfazaları içinde bulunmaktadır.
Kütüphane avlusunda yer alan vakfa ait evde yaşayan vakıf mütevelli vekili ve aynı zamanda kütüphane görevlisi Yusuf KIBRISLI bu kitapları eşiyle birlikte gözü gibi korumaktadır. Depoda iklimlendirme gayet güzel, iki adet klima ve bir adet nem toplama cihazı bulunmaktadır.Merkezî sisteme bağlı kapalı devre kamera sistemi ve alarm bulunmaktadır.



Vakıf kitapları arasında nadir olarak nitelendirilebilecek nüshaların ve kitap sanatları bakımından değerli eserlerin olduğunu görüyoruz. Üzerinde kütüphane mührü bulunan kitapların, konularına göre gruplandırılmış olup, dağılım şu şekildedir;
          Kur’an-ı Kerim 17 , Tefsir 74, Kıraat 9, Hadis 111, Fıkıh 120, Mevâiz 22,  Meân-i          ve’l-Beyan 18,Edebiyat 41,Tarih 41, Kelam 49, Feraiz(Miras Hukuku) 14, Usul-ü Fıkıh(Fıkıh Metodolojisi) 22,Tasavvuf 45, Lügat 32, Siyer 22, Astronomi 24,Tıp 21, Nahiv 43, Sarf 17, Felsefe-Mantık-Hey’e 55 adettir. Orijinal demirbaş defterine kayıtlı toplam kitap sayısının 797  adet olduğunu görüyoruz. Kütüphanede vakıf kitapların dışında 450 adet kayıtsız yazma kitap  Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü uzmanları tarafından Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi envanterine kaydedilmiştir.
Kütüphanede, 1928 öncesi nadir matbu eser kategorisine giren kitap sayısının 982 , 1928 sonrası 119 muhtelif matbu kitabın bulunduğu; bu duruma göre 1240 yazma eser, 1101 matbu eser olmak üzere toplam 2348 kitabın bulunduğu görülmektedir.
 Ayrıca kütüphanedeki bir kolinin açılarak yapılan tasnif sonucunda 1910-1930 yılları arasında yayımlanmış çeşitli gazeteler de bu kütüphanenin önemli dermesi arasındadır:             1926-1928 yıllar arasındaki Rodos’ta haftalık olarak yayımlanan Selâm Gazetesi’nin kitaplaştırılmış olarak 15 cilt halinde, 1911 yılına ait Paris’te Osmanlıca olarak yayınlanan İkdam Gazetesi ve  Hakimiyet-i Milliye, Tasvir-i Efkar, Tevhid-i Efkar, Vakit, Akşam, Sebilü’r-Reşad, Esas Muhafazakar, Hilal-i Ahmer, Ahenk, Afitab, Zümrüd-i Anka, Söz, Yeni Gün, Köy Hocası, Papağan, Karagöz, Antalya, Sırat-ı Müstakim  isimli gazete ve mecmuaların bazı sayılarının olduğuna şahit oluyoruz.
Kütüphanede bulunan el yazması kitaplar tek tek incelenerek; Hafız Ahmed Ağa  Kütüphane mührünü taşıyan yazmalar orijinal demirbaş defteri ve sınıflandırmaya sadık kalınarak TÜYATOK (Türkiye Yazmaları Toplu Kataloglama Sistemi) standartlarına göre tespitleri yapılmış; kitapların dış ve iç ölçüleri, yazı, kağıt, cilt ve sanatsal özellikleri kayıt altına alınmıştır. Bekir Şahin ve Faruk Ağartan tarafından hazırlanan katalogun Arapça metinleri de Zahit Tığlı tarafından yazılarak basımı için TİKA’ya teslim edilmiştir. Ümit ediyoruz ki kısa sürede basılır.  Kitapların başlangıç-bitiş bölümleri ile hat, tezhip ve cilt özellikleri açısından sanatsal değer taşıyan kısımlar dahil tüm eserler e-kitap haline getirilmiştir. Çekilen toplam poz sayısı yaklaşık; 300.000 dir. Tarihî bir külliyenin parçası olarak bilim ve kültür tarihimiz açısından çok önemli bir koleksiyona sahip olan Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’nde bir dizi çalışma yapılarak hem mevcut eserlerin daha iyi şartlarda muhafazası hem de bilim dünyası ve araştırmacıların hizmetine sunulmasına ortam hazırlanmıştır.
İsteyen araştırmacılara kütüphane tarafından kitapların dijital kopyaları verilmektedir.
 Bu çerçevede; tarihî ve turistik bir ada olan Rodos’ta özellikle yaz dönemi yoğun  turist ziyareti olmaktadır. Yaklaşık ziyaretçi sayısı Konya Mevlana Müzesine yakındır. Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’nin de  büyük ilgi gördüğü bilgisinden hareketle  kütüphanenin Türk tarih ve kültürünü tanıtacak belge ve tertibatlarla zenginleştirilmesi ve sürekli irtibatın sağlanması gerekmektedir.

Siz Rodos’a çok gittiniz. Orada kaldınız çalışmalar yaptınız. İlk gittiğinizde gördüğünüz tarihî eserler ile son gördükleriniz arasında fark var mı?

İlk gittiğimizde (2009)  bir cami hariç hepsi kapalı ve perişan haldeydi. İkinci gittiğimizde Süleymaniye Camii’nin restorasyonu yapılıyordu. Süleymaniye Medresesi etrafında sanki yıkılsın dercesine arkeolojik kazılar yapılmaktaydı. Recep Paşa Camii adeta harap edilmişti. Bu gidişimizde Turistik amaçlı ve kısa sürelide olsa tüm camilerin iki günlüğüne ziyarete açıldığını gördük, Recep Paşa Camii’nin de restorasyonunun başlanmış olduğuna şahit olduk. Karınca hızıyla da olsa bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Süleymaniye medresesi etrafındaki kazı durdurulmuş. Soydaşlar, bu medresenin tekrar Türk okulu olarak açılmasını dört gözle bekliyor. Çünkü burası 1972 ‘ye kadar Türk okuluydu. Burada ders görenler hatıralarını anlatıyor.

Murat Rei’si ziyaret ettiğimizde; Diyarbakır dahil pek çok bölgeden insanımızla birlikte Giray Han da burada yatıyor. Çok yakın zamana kadar buradan bizim donanmamıza bağlı savaş gemileri 5 pare top atarak Murat reisi selamlarmış, gemilerimiz Murat reisi selamlamak için korna çalarmış. Bu önemli mekân önceki gittiğimizde şarapçıların, esrarcıların mekânı idi. Neyse ki şimdi, eskisine göre biraz temizlenmiş ama yine de türbenin hali yürekler acısı. Daha önce sağlam olan iki türbe tamamen yıkılmış. Mezar taşları bir bir yok olmaya başlamış.Bunu görünce” Burası yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor mu?” diye düşünmeye başladık.

Ümit ederiz ki başlanılan güzel çalışmalar kısa sürede bitirilir, İnsanlığın ortak mirası kültürel değerlere sahip çıkılır, buralara el atılır. Her şeye rağmen düne göre çok güzel gelişmeler var. Hiç değilse konsolosluğumuz, dış işlerimiz düne göre çok şey ile ilgileniyor, ama daha fazla ilgi gerekiyor. Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, TİKA ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı önemli çalışmalar yapıyor ama, daha fazlası gerek. Adada Türk Tarih Kurumu, TDK da gelip eserlerimize sahip çıkmalı. Vakıflar da. Diyanet de burada olmalı.










1 Ekim 2014 Çarşamba

ABLA VE DOSTLARININ DİLİYLE AHMET DAVUTOĞLU


 Okula yürüyene kadar çizmeleri çamur içinde kalan Davutoğlu Seçimi kazanmış başbakan olarak okulda çamurlu çizmeleriyle konuşma yapar. Bir müddet arkadaşları kendisine ‘Çamurlu Başbakan’ diye isim takarlar. 


Bir beşer olarak Ahmet Davutoğlu kimdir? Sorusuna akraba ve dostlarından cevap aradık.

 


Torosların zirvesinde Tıbbi Türkmen kasabası kasabası.. Baba Mehmet Davutoğlu ticaretle uğraşan ilme ve öğrenmeye önem veren Anadolu insanıdır. Eşi Meymune Hanım Konya’nın insanı saran güzelliği barındırmakla kalmayıp iki kız çocuğundan sonra bu Taşkent kasabasında muhabbetli aileye 1959 yılının şubat ayında bir de erkek evlat verir ve adını Ahmet koyarlar. Anadolu’nun bu samimi kasabası Ahmet Davutoğlu kimliğini kazandıran en önemli mekan. Davutoğlu ailesi Meymune hanımın vefatından 1 yıl sonra İstanbul’a yerleşir. Eğitiminin ilk 4 yıl süresini Hacı Süleyman Bey ilkokulunda geçer bu dönemde Kuran-ı Kerim dersleri de almaya başlar. Bahçelievler’e taşınınca ilkokulu orda bitirir. Oğlunla ordu, kızınla oba olasın koç koç oğlanlar ardına düşe dünyalar ayaklarına gele herkes sana akıl danışa. Dualarıyla büyür


12 yaşında yazdığı kompozisyon yıllar sonra hocası aracılığıyla babasına gönderildiğinde Ahmet’in büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiği cevap şaşırtmaz; ben ne olursam olayım ülkeme milletime faydalı bir insan olayım.


Türk ve Alman öğretmenlerin bir arada olduğu İstanbul erkek lisesindedir artık. Okumayı çok seven Davutoğlu’nun öyle ki bu özellik hocalık ünvanını kazandırır ona 1977 liseyi birincilikle bitirir. Ardından Boğaziçi Üniversitesinin yeni başlatılan çap uygulamasını birincilikle bitirir, siyaset bilim ve ekonomi bölümünü 1984 yılında mezun olur. Aynı yıl Kamu yönetiminde yüksek lisansa başlayan Davutoğlu eşi Sare Hanımla tanışır ve evlenir. Aile apartmanına gelin gelen Sare Hanım bu aileyi dört evlat verir siyaset bölümü ve uluslararası ilişkiler bölümünde doktorasını yaptıktan sonra 1990 yılında Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi yardımcı doçent olarak çalışmaya başlar ve ailesi ile oraya yerleşir. Malezyeda üniviersite siyaset bilimi ve ekonomik  bölümünü kurarak 1993 yılında bu bölümün başkanlığını yürütür ve doçent ünvanını alır. 1995-1998 yılları Marmara üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünde göreve başlar. Doğulu bir akademisyen olmayı, batılı bir akademisyen olmaya tercih eder Davutoğlu. 1999 yılında Beykent Üniversitesi Prof. Dr. olarak görevine devam eder.



                Beykentte görevdeyken bir telefon alır, Ben 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel cumhurbaşkanı Davutoğlundan Türkiye üyesi bulunduğu Mişel komisyonuna gönderilmek üzere Kıbrıs meselesi üzerine bir rapor yazmasını ister. Davutoğlu 2 ay içerisinde rapor yazar ve teslim eder. Böylece yıllardır anlattığı  meseleleri uygulamaya başladı.  Stratejik  derinlik kitabıyla adını duyaran Ahmet Davutoğlu; Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğanı çok iyi tanımaktadır.
Bu kısa özgeçmişten sonra  Abla gözüyle kardeş Ahmet Davutoğlu'nu  hiçbir kelime ekleme ve çıkartma yapmadan okuyalım:

“Onur ve gurur kaynağımız, başbakanımızınız canım kardeşim Ahmet Davutoğlu;

 Ablam 10, ben 6, Ahmet 4, küçük kardeşim 2 yaşında iken annemizin vefatı ile başlayan bir hayat öykümüz var. Annemiz Taşkent’te çok sevilen, merhametli hayat dolu bir insanmış. Ben ve Ahmet küçük olduğumuz için annemizi hatırlamıyoruz ama Taşkent’te onunla yaşayan insanlar büyük bir övgü ile bahsederler. Bir sene sonra babam, ikinci annem ile evlenir ve biz akabinde İstanbul’a taşınırız. İstanbul’da Fatih semtine yerleşiriz. Evimiz, Gelenbevi Ortaokulun tam karşısında, Fatih camiine çok yakındı. Çocukluğumuz bu okulun bahçesinde, caminin avlusunda oynayarak geçti. Fatih’te Hacı Süleyman Bey ilkokulda önce ben, daha sonra da Ahmet öğrenim hayatına başladı. Babam ilkokul mezunu olmasına rağmen çok ileri görüşlü, sosyal bir insandı ve bizim eğitimimizi en iyi şekilde tamamlamamız için elinden geleni yapardı. Okula başlamamızdan bir sene sonra, okul Aile Birliği Başkanı olarak okulumuzda görev almıştı. Öğretmenlerimiz ile çok samimi iletişimi vardı, sürekli derslerimizi ve aldığımız notları takip eder, eksiklerimizi tamamlamamız için gayret gösterirdi. Yaz tatilinde de bize yakın olan başka bir caminin hocasından özel olarak Kurân-ı Kerim eğitimi alırdık. Hocamızla da halen görüşür ziyaretine gideriz. Ahmet, daha bu çağlarda ilken çok akıllı ve başaralı idi; dersleri hemen anlar, yorum yapar, pratik cevaplar verirdi.

Bizim ikimizin arasında yaş farkı az olduğu için hem kardeş, hem arkadaştık; bu halen aynı şekilde devam etmektedir. Daha sonra Fatih’ten Bahçelievler’e taşındık. Babam ve amcamın ortak toptan tuhafiye üzerine işyerleri vardı. İşleri çok da iyi gidiyordu. Bahçelievler’de karşılıklı iki daire villa ev satın aldılar. Bu arada dedemizi kaybetmiştik, babaannemiz bizim yanımızda kalırdı. Yazında Taşkent’e gider orada kışlık özel yiyecekler hazırlardı. Sonbahar ’da onun gelmesini dört gözle beklerdik.

Babaannemiz Taşkent’te Hacı kızı diye anılan çok muhterem ve ağzı dualı bir insandı, her gün sabah okula giderken babaannemiz elini muhakkak öperdik. Hepimize dua ederdi. Ama Ahmet onun için çok özeldi ve duası da çok özel olurdu. “ Oğlunla ordu, kızınla oba olasın, koç koç oğlanlar ardına düşe. Dünyalar ayağına gele herkes sana akıl danışa Ahmedim” diye her gün dua ederdi. Şimdi de bu duanın kabul edildiği gayet net bir şekilde görülüyor.

Ahmet ilkokulu bitirince o zaman zaten yoktu dershaneye dahi gitmeden kendisi Anadolu Lisesi imtihanına girdi ve İstanbul Erkek Lisesini kazandı. Bütün hocaları Alman olan bu liseyi kazanmakta, okumakta çok zordu.  Ama zoru şimdiki gibi başaran kardeşim o zaman da gayet rahat bir şekilde de başardı. Yazısı ve resmi pek güzel değildi onun da çözümü bendeydi ben yazılarını temize çekerdim, resimlerini yapardım.

Bu arada ikinci annemizden de 3. kız kardeşimiz dünyaya geldi. Biz hiç bir zaman iki anneden kardeş olduğumuzu hem kendi içimizde hem de dış dünyaya hiç hissetmedik, hissettirmedik. Babam aile içinde de dışında da sevgi dolu, birleştirici ve çok yapıcı bir insandı. Biz de 7 kardeş bu şekilde büyüdük, halende öyle devam ediyoruz. Ahmet, Bakan olup hayatı doğru yazılması gerekmeseydi bu böyle devam edecekti. Ayrı anneden kardeş olduğumuz bilinmeyecekti.

Zihnimde kalan en büyük hatırası: Ben liseyi bitirip üniversiteye sınavına  beraber gitmiştik. Sınav o zaman iki aşamalı oluyordu ara iznimde beraber Ahmed’in ilkokul öğretmenine ziyarete gitmiş onunla sohbet etmiştik. Ben üniversite sınavında çok istediğim bir bölümü kazanmıştım. Bekleme aşamasında evlenip Konya’ya yerleşmiştim. Kardeşim her zaman “hayatımın en zor günüydü arkandan çok ağlamıştım” der.

Ahmet lise hayatından sonra Boğaziçi Üniversitesini kazanır. Uluslararası ilişkiler ve Siyaset Bilimini beraber okuyup başaralı bir şekilde bitiren ilk öğrenci olur.

En büyük hayali, okumayı çok sevdiği in “hoca” olup öğrencilere ders anlatmaktır. Bunda da çok başarılı olur kısa zamanda Profesör olur, ama önüne yeni kurulan “AK PARTİ” YE GİRMESİ ISRARLA İSTENİR. İstek çok olunca, dayanamaz hem hocalığıma devam edeyim, hem de danışmanınız olayım diyerek çözüm bulur. İleriki safhalarda hocalığını yapamaz hale gelir ve Allah onu adım adım siyasete girmesini nasip eder. Önce bakan şimdi de Başbakan olur. Artık Başbakanımız ve eşi Sare Hanım “Madem Allah bize bu kutsal görevi nasip etti, bu vazifemizi en iyi şekilde yapmak bizim borcumuzdur” derler. Çünkü eşi Sare Hanım gelinimiz eşinin arkasında tam destek veren, çocuklarını mükemmel büyüten aile etrafına sahip çıkan hepimizin herkesin çok sevdiği bir kişidir ve onun desteği her zaman güç vermiştir. Bundan sonra da verecektir.

Şu anda karşılaştığım insanlar, aldığım telefonlar çok mutlu gururlu olduğu yönünde ve herkes mutluluktan ağlıyor. Biz zaten ailesi olarak, her zaman onunla gurur duyduk.

Türkiye’nin, dünyanın, ailesinin, duası arkasında oldukça inşallah çok güzel hizmetlere imza atacak insanların, insanlığın umudu olmaya devam edecektir. CANIM KARDEŞİM.” Bu sözler karşısında bize sadece “ Âmin” demek düşüyor.

Dostlarının diliyle bir beşer olarak Ahmet Davutoğlu:

Ona göre koltuk, makam, bakanlık geçici; hocalık ise bakidir. Başarılar elde etmesi değiştirmemiştir onu. O sofrasında kuru ekmekle bulamaç çorbası isteyen tevazu sahibi hocadır.

1994’ün sonları, 1995’in başları Malezya’dan geldiğinde Konya’da ilk konferansı Fuar Kültür Merkezin de verir.  Stratejik derinliğin anlatıldığı konferansıyla Konya’ya Baktığımızda aidiyet duygusuyla  bu program gerçekleşir. Bunu ailesine aidiyet, ilçesine aidiyet, şehrine Konya’ya aidiyet kendi kültürümüze kendi değerlerimize aidiyet bunu her zaman her alanda görebilirisiniz. Birinci sıradaki özelliklerinden; ne zaman fırsat bulsa tabiri caizse eli kanda olsa Konya’ya gelir. Taşkent’e uğrar ve buradaki mezarlıktaki yakınlarını ve  Hacı Fettah mezarlığındaki annesini mezarını ziyaret eder.

                Sayın Başbakanımızın güven oylamasından üç gün önce, güven oylaması olur olmaz Konya’ya geleceği haberi ulaşır. İl Başkanı Ahmet Sorgun :  “Sayın Başbakanım, bir sonraki ki hafta gelinde iyi bir hazırlık yapalım daha coşkulu daha kalabalıkla buluşturalım der. Söylediği şey aynen şöyledir: Ben söz verdim, güven oylaması olur olmaz ilk gideceğim yer Konya’dır. Eğer arada mecbur kalırım başka bir yere gidersem bu sözü yemiş olurum “ der.

Mütevaziliği bir başka özelliğidir. Gerçekten dünyaca tanınan o küçük dev adam o akademik unvanları ödüllerin sahibi hiç o değil gibidir.  Büyük insanlar meyveli ağaca benzerler, meyve artıkça olgunlaştıkça dalları yere eğilir ve insanlar istifade eder.




Ahmet Sorgun bir hatırasını söyle naklediyor: Sayın Başbakanımız: Çok mütevazi bir insan. Böyle olunca birlikte olduğu insanı hiç yormaz, bedenen yorulursunuz kendisiyle ama zihniniz dinlenir. Örnek veriyim 2011 seçimleri gereği Akşehir’deyiz miting ve ya toplantı yaptık. Yukarda Hıdırlık’a çıkacağız yemeğe bakan geliyor olunca yolu kesmişler, araçları salmıyorlar. Gelin damat geliyor arabaları bırakmış yürüyorlar. Bizde araçtayız bakanla. görümcelerden biri serzenişte bulunuyordu; “Bakan geliyor diye. Bizim arabalarımızı almadılar yürümek zorunda kaldık .” diye homurdanıyordu. Bizde duyduk. Damat bakanın yanına bindi, gelin hanım öne bindi. Durumdan rahatsızlığını dile getiren Görümce tanıdıklarını telefonla aradı; koşun, gelin bakan arabasına bindi, bizde fotoğraf çekinelim. Hemen 2 dakika önceki havaya bakın 2 dakika sonraki havaya bakın. Sonra hepsi yukarı geldiler yukarıdaki yemek yenen mekana bakan beyle fotoğraf çekindiler.

Bir diğer özelliği bilgeliği yani bu ülkenin, bu toprakların yetiştirdiği hem doğuyu hem batıyı bilen, gerçekten nadir insanlardan daha en son 10 ağustosta cumhurbaşkanlığı oyunu kullandı. Ankaraya geçerken bilim merkezinde grup vardı.  Amerika’da Hamza Yusuf diye bilim adamı var her yıl dünyanın bir ülkesinde öğrencilerini topluyor rıhle diye bir grupları var. Bilim grubu  20 gün 1 ay kadar kalıyorlar. Hem klasik eserlerimizi mevcut şartlarda tabiri caizse kendi değerlerimizi asrın idrakine söyletmeye çalışan biri olarak gördüm. Sayın Başbakanımızdan bir ders yapmalarını istediler. 1,5 saat çaplı entelektüel insanlığın başından alıp bugüne kadar getirdi. Dinleyiciler sinek uçsa duyulacak şekilde hayranlıkla takip ettiler orada başka Davutoğlu görüyorsunuz.

Yorulmak nedir? Bilmeyen bir enerjiye sahiptir. Gazeteci Kendisine sorar: Bu kadar yorgunken önemli telefon görüşmesi yapmanız gerekirse ne yaparsınız?  Cevap manidardır; “ Ben o zaman vücudumdan talepte bulunurum bana 2 saat kadar daha mühlet ver. Bunu Cenab-ı Hak lütfediyor bedenim bunu bana verir” der. Siz kendinizi nasıl formatlarsınız öyle. Elhamdülillah bitmek tükenmek bilmeyen enerji söz konusudur. Allah zaman içinde zaman yaratandır. Zamanın bereketi böyle ortaya çıkıyor.
Feraset sahibi İlkokul öğretmeni Müzeyyen Kızanlıklı kendisinden ‘Türkiye’de demokrasi ve seçimler" ille ilgili bir oyun yazmasını ve oyunda da başbakan rolünü oynamasını istedi.   Okula yürüyene kadar çizmeleri çamur içinde kalan Davutoğlu Seçimi kazanmış başbakan olarak okulda çamurlu çizmeleriyle konuşma yapar. Bir müddet arkadaşları kendisine ‘Çamurlu Başbakan’ diye isim takarlar. 

O'nu bilen tanıyan herkes: Bilgeliğini, efendiliğini, içtenliğinii, vakarlı duruşunu ve mazlumların gözyaşları kadar yumuşak yüreğini, vefakarlığını samimi bir şekilde ifade etmişlerdir. Daha sayılamayacak kadar önemli özelliklere sahip olan  Sayın Başbakan’ımıza dua ediyoruz: “ Allah'ım başbakanımızı otuziki dişten’ dilimizi koruduğun gibi koru ve muhafaza et.” Amin

 BEKİR ŞAHİN 
 


 

 

ÖZCAN, İSMAİL


     


(d.21.02.1959 )

 Güneysınır İlçe Belediye Başkanı

Karasınır’da doğdu. İlk ve Ortaokulu Karasınır’da, Liseyi Adana İmam Hatip Lisesi’nde, fakülteyi Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu.

 1985 yılında Ordu Gölköy İmam Hatip Lisesi’ne meslek dersleri öğretmeni atandı. Sırası ile Çumra Karasınır Lisesi, Erzincan Fatih Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Kulu İmam Hatip Lisesi, Güneysınır Çok Programlı Lisesi’nde Din Kültürü ve Meslek dersleri öğretmeni olarak görev yaptı.

İdarecilik hayatıa Güneysınır İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü olarak başladı. Daha sonra Konya Meram  Zafer İlköğretim Okulu ,Konya Meram Mehmet Beğen İlköğretim Okulu ve Konya Karatay Ticaret Meslek Lisesinde Müdür Başyardımcısı görevlerinde bulundu .30 Ekim 2013 tarihinde görevinden istifa ederek Güneysınır Belediye Başkanlığı için Adalet ve Kalkınma Partisinden aday adayı oldu.30 Mart 2014 tarihinde yapılan mahalli seçimlerinde Güneysınır Belediye Başkanı seçildi. Evli ve beş çocuk babasıdır.

Görev yaptığı süre içerisinde Eseder, Ribat Eğitim Vakfı, Milli Gençlik Vakfı, Milli Türk Talebe Birliği’nde ve Akıncılar STK larında görev yaptı.

BEKİR ŞAHİN

                                                                                                              

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...