29 Temmuz 2015 Çarşamba

NASREDDİN HOCA YAZMALARI VE BAZI ÖZELLİKLERİ






                                                     Bekir ŞAHİN*
Hikmet ve nükte dehası, güldürü ustası, bilgi, zirve şahsiyetlerden biri olan Nasreddin Hoca 13.yy.da Anadolu’da yaşamış sevenleri tarafından ‘da mezarı türbe haline getirilmiştir. Asırlardır bu türbe sevenlerinin ziyaretgâhı olmuştur. Fıkraları da Türk insanının pratik zekâsını ve espri anlayışını yansıtmaktadır. Yaşadığını kabul ettiğimiz 13. yüzyıldan günümüze kadar artan bir ilgi, bilgi ve sevgiyle taşınan Nasreddin Hoca fıkraları günümüzde inanılmaz sayılara ulaşmıştır. Ona ait olan olmayan hatta olmaması gereken fıkralar da hocaya mal edilmiş ve bunlar yazma eserlerde de yer almıştır.
     Günlük hayatta bunları anlatmak, yazmalarda yer vermek bir zenginliğin yanında, kirliliği de beraberinde getirmiştir. Bunun sonucu olarak da Nasreddin Hocanın temsil ettiği kimlikle asla bağdaşmayan fıkralar onun adına anlatılmış, onun adına yazılmıştır. Bunun altında hocamızın temsil ettiği inanışa karşı olumsuz duygular yatmaktadır.[1]
  “Yazma eser” kavramı;  bizzat el ile yazılarak oluşturulan her türlü kitap, risale, muraka’, mektup, levha için ortaya konulmuş bir terkiptir.Arapçada “Mahtût” ,batı dillerinde ise “manuscript “ olarak karşılık bulmaktadır.[2] Bugün “el yazma eser” kavramı kâğıt üzerine yazılan kitap belge olarak algılanmaktadır. Aslında yazılı dünya tarihinin başlangıcından matbaanın bulunmasına, hatta matbaanın 1726’da İbrahim Müteferrika’nın ilk baskı kitabının gerçekleşmesine kadar, yaklaşık 1000 yıl el yazması eserler üretmişiz. Bu eserler, birçok konuda birinci dereceden kaynak olarak görülebilmektedir.  Hocayla ilgili yazmaların en eskisi  hocanın ölümünden yaklaşık 300 yıl sonra istinsah edilmiştir. Yazmaların çoğunda tarih bulunmadığı gibi müstensihler de belli değildir.
1-  Nasreddin Hoca Yazmalarının İsimlendirilmesi:
Nasreddin Hoca fıkralarının toplandığı yazma kitapların pek çoğuna 'letaif' derinilmiştir. Letaif; 'latife' sözcüğünün çoğuludur. Güzel duygular uyandıran sözler, şakalar anlamına gelmektedir.Tarihte farklı müelliflere ait pek çok  letaif isimli eser vardır.
Hocaya ait letaifleri diğerlerinden ayırmak için kitabın adına 'Letaif-i Hoca Nasreddin' ya da 'Letaif-i Hoca Nasreddin Rahmetullahı Aleyh' vb. ilavesini yapmışlar.
Ayarıca yazma eserlere şu isimler verilmiştir: “Hikayat-i Kitap-ı Nasreddin” “Hikayat-ı Nasreddin Hoca”, “Hikayat-i Hoca Nasreddin[3]”, Hikayet-i Nasreddin Hoca[4], “Letaif-i Hoca Nasreddin Efendi”. “Letaif-i Hace Nasreddin Aleyhirrahme;[5]”,  “Mecmua-i Letaif,.”[6] “Menakıb-ı Nasreddin Efendi:[7]”,” Nasredin Hoca, Hikâye Molla Nasredin.”
2-Hikayelerin Anlatımı:
Yazmalar ve taş baskılarda -Arap harfleriyle Türkçe- fıkra anlatımına şöyle giriliyor:
“Raviyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsâr ve muhaddisan-ı rûzgâr öyle rivayet iderlerki hâce Nasreddin rahimehullahi aleyh efendi bir gün...”
Bundan  Nasreddin Hoca fıkrası anlatımının giriş formeli (Giriş kalıp sözleri) olduğunu da görüyoruz.  Bunlar sözlü geleneğin kalıplarıdır. Masal anlatmaya başlarken Anlatıcının masallara "bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" Ozanların öykülere "gahi Arzu, gahi Kamber, gahi Mecnun, gahi Leyla, öyle ya, her aşığın bir ahı varmış" girizgahıyla başlaması gibi.
Fıkralar anlatılmaya başlarken “ Haza Hikâyet-i  Nareddin” şeklinde başlayan yazmalara rastlanmıştır. Yine yazmaların bazılarında “Hikâyet” kelimesi fıkraların başına kırmızı mürekkeple yazılmıştır.
Yazmalarda metinler genelde harekesizdir. Basit dil ve anlatım tarzına sahiptir. Ancak  Mustafa Can Polat özel kütüphanesinde bulunan Letaif nüshasında müellif sanatsal  bir dille yazmaya özenmiştir. Farsça ve Arapça sözcükleri kullanmanın yanında sık olarak Farsça tertiplere yer verilmiştir.
Bir kısım mecmualarda her anlatının ayrı bir başlığı vardır. Kullanılan başlıklar: “Latife” ve “Hikâyet”tir. Yazmalarda yer alan bir kısım fıkraların Nasreddin Hoca’nın yaşadığını var saydığımız dönemden önceki kaynaklarda da geçtiği tespit edilmiştir. [8]
Yazmalarda geçen fıkralarda cümle düşüklüklerine, imla hatalarına çokça rastlanmaktadır.  Bazı yazmalarda küfürlerin açık açık yazılması, edebiyat ve bilimsellikten uzak amartör müellif ve müstensihler tarafından kaleme alındığı izlenimini de vermektedir. Bunlar halk kitaplarıdır.
Günümüz insanı işe el atınca sözlü geleneğin kalıplarını kaldırıp atmıştır. Bu gün unutulan bu gelenek tekrar hatırlanmalıdır.
Nasredin Hoca yazmalarının unvan sayfasında bablara ayrılarak sınıflandırma yapılırken bir kısım yazmalarda sadece fıkra sayısı yazılmış, bazılarında ise hiçbir sınıflandırmaya gidilmemiştir.
Türkiye’nin sayılı yazmabilimcilerinden olan Günay Kut “Nasreddin Hoca Hikâyeleri Yazmalarının Kolları Üzerine Bir Deneme” adlı makalesinde, Nasreddin Hoca hikâyelerinin derlenirken sınıflamaya tabi tutulmuş  on altı yazma ile iki matbu nüshası arasında şecere çıkarmıştır. On altı yazma nüshanın tanıtılıp birbirleriyle ve iki matbu nüshayla mukayese edildiği makalenin sonunda, bu şecerenin şeması ile nüshalarda bulunan toplam 327 hikâye ve bulunduğu yerler tablo hâlinde verilmiştir.[9]
     Üzerinden yaklaşık 700 yıl geçmesine rağmen Nasreddin Hoca’nın ömrü boyunca kendisine maledilmiş fıkralar ve kendisi hakkında yapılan incelemeler hala tamamlanmış değildir.
     Nasreddin Hoca fıkralarının ilk olarak nerede ve nasıl derlendiği konusuna kesin bir cevap vermekte oldukça zordur. Öyle ki ülkemizde bulunan yazmalar  bile son 300 yıla aittir.
3- Yazmaların Sayısı
Nasredin Hoca Yazma nüshaları hakkında son yıllarda yapılan derli toplu incelemelerden biri A. Esat Bozyiğit tarafından “Nasreddin Hoca Bibliyografyası Üzerine Bir Deneme”  adlı eserle ortaya konmuştur. Eserde, o tarihe kadar tespit edilen 33 Nasreddin Hoca yazma nüshası hakkında bilgi verilmektedir. Bu eserin ardından Günay Kut, “Nasreddin Hoca Hikâyeleri Yazmalarının Kolları Üzerine Bir Deneme” adlı çalışmasında söz konusu yazmaların sayısını 37’ye çıkarmış, ayrıca yazmaların kollarına ve akrabalık ilişkilerine dair önemli tespitlerde bulunmuştur. Pertev Naili Boratav da yazma Nasreddin Hoca nüshalarına ilişkin 32 nüsha sayısını vermektedir (Boratav, 1996: 41). Günay Kut, “Nasreddin Hoca Hikâyeleri: İran-Şiraz Millî Kütüphanesi No. 70/7H” adlı diğer bir çalışmasında da Nasreddin Hoca hikâyelerine dair yazmaların sayısını o güne kadarki yeni tespitlerle 41 olarak belirlemiştir . Konu üzerindeki çalışmalarıyla tanınan diğer bir araştırmacı da Mustafa Duman’dır. Mustafa Duman, Nasreddin Hoca yazmalarına ilişkin “Nasreddin Hoca Kitapları Açıklamalı Bibliyografyası (1480-2004)”nda, “Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası” adlı kitabında da 9 nüsha ilavesiyle Türkiye ve farklı ülkelerdeki toplam 68 yazma nüshanın künyelerini kaydetmektedir .
Yazmalarının Türkiye ve Türkiye dışında, geniş bir sahada yayılım gösterdiği görülmektedir. Nasreddin Hoca yazmalarının yer aldığı  ülkeler ve nüsha sayıları şöyledir: Almanya (4), Avusturya (2), Bosna-Hersek (1), Hollanda (2), Fransa (14), İngiltere (12), İran (1), Kazakistan (1), Macaristan (3), Polonya (3), Özbekistan (2), Rusya (3).
     Bugüne kadar ele geçen belgelerden hareketle en eski yazmanın içinde 43 fıkranın bulunduğu, 1571 Tarihli “Hikayat-i Kitap-ı Nasreddin” adlı eser olduğu söylenmektedir. Oxford’da bulunan bu eser Hüseyin isimli bir kişi tarafından istinsah edilmiştir.
 Fıkra sayısı günümüze gelindikçe -özellikle taş baskı döneminde- üçer beşer çoğalmakta, hurufat/matbaa teknolojisi devreye girdiğinde ise sayı yüzlerle ifade edilir hale gelmektedir. Bu gün bu sayı -Mustafa Duman'ın "Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası" kitabında olduğu gibi- binleri geçmiş durumdadır.

    Bazı letaif ve mecmuaların içinde geçen Nasredin Hoca fıkraları da vardır. Bunlardan tespit edile bilenleri şunlardır;
1 – Nasreddin Hoca’dan söz eden en eski yazma eser Ebu’l_Hayr er-Rumi tarafından yazılan ve Fatih’in oğlu Cem Sultan’a sunulan Saltukname’dir. Bu eserde iki fıkra vardır.   Ebu’l-Hayr er-Rumi, Saltukname, 889 H. (1473),449 Sayfa, Edirne’de abadi kâğıda nesih hatla yazılmış, Kütüphane memuru Rakıp Önen tarafından Bor kütüphanesine bağışlanmış olan kitap şimdi Konya Yazma Bölge Müdürlüğü kütüphanesinde bulunmaktadır. Daha önce Topkapı sarayı kütüphanesi Türkçe yazmalar bölümünde 1612 envanter numaralı yazma bilinmekteydi.
2 – Mehmed Gazalî ve Eseri: Bursalı müellifin Dariü’l-Gumûm Raifu’l Humûm adlı eserinde bir kısmı müstehcen Nasreddin Hoca fıkraları vardır.[10]
3 – Nasreddin Hoca’dan söz eden eski kaynaklardan birisi de Güvahi’nin 1527 yılında yazdığı “Rendname” de Nasreddin Hoca adı verilerek üç fıkrası anlatılmaktadır. Ye kürküm ye…” ve “Peşin parayı gördün de...” Diye başlayan fıkralar Hoca’ya ait olmamakla beraber onunla ünlenmişlerdir.[11] Adı geçen eser sadece atasözlerimizin en zengin kaynaklarından biri değil, aynı zamanda Nasreddin Hoca fıkralarını içeren bir kaynak durumundadır. Bu kaynak 16.yy.’ da Nasreddin Hoca fıkralarının halk arasında yaşadığını göstermektedir.[12]
4 – Basîrî ve Eseri: Letaif adlı eserinde 2 fıkra yer alır.
5 – Lâmiî ve Oğlu Abdullah’ın Eseri: Mecmuâü’l-Letaif’te 5 fıkra metni vardır.
6 – Bayburtlu Osman ve Eseri: Kitab-ı Mir’at-ı Cihan adlı eserinde 784 veli arasında Nasreddin Hoca’dan da bahseder. Eserde fıkra yer almaz.
7 – Taşlıcalı Yahya’nın Eserleri: Gencine-i Râz’da bir fıkraya yer verir.Usul-nâme adlı eserinde de yine bir fıkra yer alır.
8 – Muhyî-i Gülşenî ve Eseri: Menakıb-i İbrahim-i Gülşeni adlı eserde bir fıkra yer alır.
9 – Nev’izade Atayî ve Eseri: Sohbetü’l-Ebkâr adlı mesnevisinde bir fıkraya yer verir.
10 – Evliya Çelebi ve Eseri: Akşehir’i anlatırken Hoca ve mezarı hakkında bilgi verip bir de fıkraya yer verir.
11 – Kaygusuz Abdal ve Budalname: İki fıkraya yer verir.
12 – Niyazi  Mısrî: Hatıralarını anlattığı yazmada bir fıkra yer alır.
13 – Riyazî Mehmed Efendi: Riyâzü’şu’arâ adlı tezkirede Nasreddin Hoca’dan bahseder.
14 – Yusuf Nâbi: Tuhfetü’l-Haremeyn’de Hoca’dan söz eder.
15 – Âşık Çelebi: Meşâirü’ş-Şuara adlı eserinde Timur’la ilgili peştamal fıkrasının Ahmedî ile Timur arasında geçtiğinden söz eder.[13]
     Lami-i Çelebi’nin (Ö1.1532) “Letaif” inde Nasreddin Hoca’nın adı verilerek 3 fıkrası, adı verilmeden de 10 fıkrası anlatılmaktadır[14].
          Nasreddin Hoca’nın fıkraları 11.yy.dan sonra yazılı kaynaklara geçmiş 16.yy. da ise Hocanın fıkraları derlenmiş ve yazma kitaplar haline getirilmiştir.
     Bu yazmaların sayısı; en son tespitlere göre 59’dur.[15] Son görüşmelerimizde Sabri Koz ve Mustafa Duman  yazma sayısının 70’ i bulduğunu ifade etmişlerdir.

Yazma Eser Geleneği Açısından Değerlendirilmesi:
El yazması eserlerde bir gelenek haline gelmiş olan birebir istinsah Nasreddin Hoca yazmalarında görülmemektedir.
 Nasreddin hoca yazmalarında eserin unvan sayfasında geleneksel yapıya uygun olarak , besmele, hamdele salvele ve sebebi telife pek rastlanmamaktadır. 
Ancak Nasreddin Hoca fıkralarının derlendiği yazma eserlerden  Floransa Riccardiana Kütüphanesi 204 numarada kayıtlı olan nüsha istisnadır:
Kalın, beyaz kâğıt kapaklı bir cilt içerisinde bulunan nüsha, toplam 15 varaktır. Harekeli nesih hatla, her yaprağı 17 satır olarak, siyah mürekkeple kaleme alınmıştır. Başlık, “Hikâyet” adı altındaki alt başlıklar, bazı özel isimler ve vurgulanmak istenen kimi kelimeler kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Cilt kapakları ve hikâyelerin yazıldığı yapraklar aynı kağıt özelliğindedir. Nüshada müstensih(derleyen) adı ve istinsah tarihine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur.
Nüshanın 1b-15b yaprakları arasında 48 hikâye yer almakta ve başında “Hâzâ Kitâb-ı Nasreddîn Hoca Rahmetullâh” (1b) başlığı bulunmaktadır. Başlığın devamında sözlerine “besmele” ve “Elhamdü li’llâhi ‘alâ külli hâl [havvil] hâlenâ ilâ ahseni’l-hâl ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ nebiyyihi Muhammedin ve âlihi ve ashâbihî ecma’în” dua cümlesiyle başlayan müstensih, hikâyelere geçmeden önce bazı bilgiler vermektedir. İlk olarak: “İşbu kitâb merhûm ve magfûrun leh Hoca Nasreddîn rahmetu’llâhi ‘aleyh rahmeten vâsi’aten hazretlerinün makbûl hikâyelerin ve ma’kûl letâiflerin bildürür.” (1b) sözleriyle eserde Nasreddin Hoca latifelerinin derlendiği belirtilmektedir.
Yazmaların Kitap Sanatları Açısından  İncelenmesi:
     Hikayat-ı Nasreddin Hoca, Diyanet İşleri Bakanlığı kütüphanesinde bulunan eser; no: 731’de kayıtlıdır. 1212 H (1797-98),tarihinde istinsah edilmiştir. 24 yaprak olan yazma. 20x14,5 ve 15,5x10cm. Ebadındadır. Yazmada 60 fıkra vardır.
Nasrettin Hoca konulu el yazmalarından sadece bir tanesi tezhipli olup bu yazma 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl başı olarak tarihlenmiştir.
Nesih hattını çevreleyen tezhip geç dönem özelliklerini göstermektedir. Hat sanatının zirve yaptığı 19. Yüzyılda tezhip sanatı gerileme göstermiş birçok eser müzehhipler tarafından tezhiplenmemiştir. Ancak yazmaların zahriye hatime gibi gereken kısımları bu dönemde çoğunlukla alelade tezyin edilmiştir.
Nasrettin Hoca fıkralarıyla ilgili bu eserde mihrabiye şeklinde olan bu tezhip renk ve kompozisyon açısından sanatsal bir gayeden çok bir formun devamı için yapılmıştır. ( Geleneği devamı için)
Eserde bakır oranı yüksek düşük kaliteli altın kullanılmış ve bu zamanla yeşil bir renk almasına neden olmuştur. Cedvel, iplik ve kuzudan oluşan çerçevenin üst kısmında dendanlarla pafta oluşturulmuş, tığlar gelişi güzel yapılmıştır. Hemen altında arasuyu yapılan kısımda kalın fırça darbeleriyle V şeklinde doldurulmuştur. Kullanılan renkler yine dönem özellikleni gösterir durumdadır. Altın üzerine kırmızı ve siyah fırça darbeleriyle iptidai bir desen oluşturulmuştur.
Hat Sanatı Bakımından Değerlendirilmesi:
1- Tezhipli Eser: Eserin yazı cinsi nesihtir.  Eser açık zemin üzerine metin kısmı siyah mürekkep kullanılarak ve söz başlıklarında yer  yer  kırmızı (lâl) mürekkep kullanılarak yazılmıştır.
     Nesih  yazı  hattının başlangıcı 9. Yy  başlarında.  İbn-i  Mukle ,  İbn-i  Bevvab ve Yakut- El Mustasîmi  ile nesih yazı hattı gelişmiştir. Osmanlı dönemi hattatı Şeyh Hamdullah ile nesih yazı hattının gelişmesi devam etmiş ve günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır. Nesih yazı daha çok Mushaflarda kullanılırken levhalarda ve yazma eserlerde de kullanılmıştır. Eser de kullanılan nesih yazı hattı nesih yazı ölçülerine çok bağlı kalınmayarak dönem özelliklerine göre  çok titizlikle yazılmamıştır. 

 2-     Floransa Riccardiana Kütüphanesi 204 numarada kayıtlı olan nüsha;
Eserin yazı cinsi nesihtir.  Eser açık zemin üzerine metin kısmı siyah mürekkep kullanılarak yazılmıştır. Eserin  1707 yılında yazıldığı tespit edilmiştir. Dönem özelliklerine göre  kıyaslanacak olursa yazı kurallarına çok bağlı kalınmaksızın bozuk bir yazı hattı ile yazılmıştır.




3-  Elmalı Nühası
Eserin yazı cinsi rik’a dır.  Eser açık zemin üzerine metin kısmı siyah mürekkep kullanılarak yazılmıştır. 
      Rik’a  yazısı 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra  Osmanlılar'da Divan-ı Hümayun'da belli kurallara bağlanmış ve ana çizgileriyle beliren bir karakter kazanmış­  bir yazı olarak bilinmektedir.  Eserin 1876 yılında yazıldığı tespit edilmiştir. Dönem özelliklerine göre kıyaslayacak olursak dönem özelliklerini çok yansıtmayan  eser , rik’a yazı hattı kurallarına çok bağlı kalınmadan yazılmıştır. Bu yazı çinisinin rik’a olduğunu anlamamıza etken sebeplerden biri hareke kullanılmadan yazılmış olması ve diğer unsur ise harf bünyelerinin bağlanma şekli bize bu yazının rik’a olduğunu kanıtlamaktadır.
4-Süleymaniye Nüshası:
Eserin Yazı cinsi divani yazı hattıyla yazılmıştır. Eser açık zemin üzerine metin kısmı siyah mürekkep kullanılarak yazılmıştır. 
     Divani yazı  11.-12. yüzyıllarda İran’da doğmuş ve 16. yüzyıla kadar divanlarda kullanılmış olan ta‘lik yazısından alınan ilham üzerine Türk hattatları tarafından icat edildiği bilinmektedir. Osmanlı idari teşkilatında özellikle resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar  bu yazı çeşidi ile yazılmıştır. Eserin divani yazı çeşidi olduğunu anlamamızı çanaklı harfler ve harf birleşimlerinin kendine has kuralları ispat etmektedir. Talik yazısını andıran tavır da yazıda mevcuttur.             
          Sonuç olarak;
 Medeniyetimizin gülen ve güldüren yüzü Nasreddin Hocayla ilgili, yazmaların daha fazla olduğunu düşünüyoruz. Ancak bunların bir kısmının şahısların ellerinde bulunduğunu tahmin etmekteyiz.
           Nasreddin Hoca zamanında ve ya ölümünden kısa süre sonra yazılan “ külliyat ” mahiyetindeki eserlere bu güne kadar rastlanmamıştır. Akşehir’in Timur tarafından işgali sırasında ortadan kaldırıldığı sanılmaktadır.[16] Bu görüşte çok kabul edilir görülmemektedir. Böyle önemli bir şahsiyetinin kitaplarının Akşehir’le sınırlı kalması düşünülemez.
           Yazmalarda hocayla alakası olmayan birçok hikâye yer almaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi en eski yazma Hocanın ölümünden yaklaşık 300 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu da yazmalarda geçen fıkraların titiz bir şekilde ayaklanmasını gerektirmektedir.
  Genelde yazmaların tarihi ve müstensihi belli değildir.
Nasreddin Hoca yazmalarının kayda değer sayıdaki kısmının yurtdışında bulunması ve farklı ülkelere dağılmış olması dikkat çekici
Kimi nüshalarda göze çarpan müstehcen içerikli fıkralar yanında fıkraların başındaki ve sonundaki kimi farklılaşmalar ile fıkra birleşmeleri ve ayrışmaları bu nüshada da mevcuttur.
Nasreddin Hoca yazmalarının bugüne kadar ortaya konan nüshalarla sınırlı kalmayacağı kuşkusuzdur. Bu durum, Türkiye dışında daha fazla sayıda Nasreddin Hoca yazmasının bulunmasından hareketle, konuya ilişkin çalışmaların yurtdışındaki kütüphanelerde titizlikle sürdürülmesinin gereğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, Nasreddin Hoca araştırmalarına katkısı bakımından yazma eserler kadar Türkiye’de ve Türkiye dışında yayımlanmış eski harfli basma eserlerin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir.[17]
            Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü Kütüphanesi’nde “ Nasreddin Hoca Belleği ” adı altında bir bölüm açılmış olup ülkemizde ve değişik ülkelerde bulunan Nasreddin Hoca’yla ilgili yazma eserlerin dijital kopyaları toplanmaya başlanmıştır. Bunların araştırmacılar tarafından günümüz Türkçesine çevrileceğini ümit ediyoruz.
 Bütün yazmalar incelenerek şecereleri çıkartılıp akrabalık bağları ortaya konulmalıdır.
Bu yazmaların çoğunluğu menakıpname oluşturma gayretiyle derlendiği kanaatine varılmıştır.
Dinleme zahmetinde bulunduğunuz için teşekkürlerimi arz ederim.



*Konya Yazma Eserler Bölge Müdürü.
[1] Saim SAKAOĞLU, Nasreddin Hoca fıkralarından seçmeler, AKÇAĞ Yayınları, Ankara 2005,s.13.
[2] Süleyman Mollaibrahimoğlu, Yazma Eserler Terminolojisi, İstanbul 2007,s.17.
[3] Hasan Özdemir, ”1 Nasreddin Hoca’yla ilgili İki Latife Mecmuası”, I.Milletler arası Nasreddin Hoca Sempozyumu Bildirileri, HAKAD Yayını, Ankara, 1990, s. 287-302.
[4] Günay Kut, “ Nasreddin Hoca Hikayeleri Yazmalarının Kolları Üzerine Bir Deneme ”, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, II. Cilt Halk Edebiyatı, HAGEM Yayını, Ankara, 1992, s.153-189 Yazmanın tanıtımı için bkz.: M. Sabri Koz, “ İncelenmiş Bir Nasreddin Hoca Yazması ve Buradaki Fıkraların Üç Eski Basma ile Karşılaştırılması ”, I. Milletlerarası Nasreddin Hoca Sempozyumu Bildirileri, HAKAD Yayını, Ankara, 1990, s.209-224.
[5]Şükrü Elçin, “ Nasreddin Hoca’nın Latifeleri: Letaif-i Hace Nasreddin Aleyhirrahme ”, Türk Dili, s.533 (Mayıs 1996), Ankara, s.1233-1239.
[6] Köprülüzade Mehmet Fuat, Nasreddin Hoca Naşiri, İlyas,1918, İstanbul s.338.
[7] Yazmanın tanıtımı ve 1837 İstanbul baskısı Letaif ile karşılaştırılması için bkz.: Mustafa Duman, “ Yeni Tespit  edilen bir Nasreddin Hoca Yazması: Menakıb-ı Nasreddin Efendi ” Pertev Naili Boratav’a Armağan, (Hazl: Metin Turan ). Ankara, 1998,s.192.
[8] Hasan Özdemir, “Nasreddin Hocayla İlgili İki Letaif Mecmuası”, 1. Milletler Arası Nasreddin Hoca Sempozyumu Bildirileri ,Ankara 1990, s.209-224.
[9] Günay Kut,Acâibü’l-Mahlûkât-Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları II (Yay. Haz. Fatma
Büyükkarcı Yılmaz), İstanbul 2010. XXX+482 s.21.
[10] http://www.acikogretimedebiyat.com/4-doenem-2/halk-masallar%C4%B1/647-halk-masallar%C4%B1-4-%C3%BCnite-%C3%B6zeti.html
[11]  Mustafa DUMAN Tarih ve Toplum, Cilt 11 s 143-144 İstanbul 1989.
[12] DİA, cilt: 32; sayfa: 410.
[13] http://www.acikogretimedebiyat.com/4-doenem-2/halk-masallar%C4%B1/647-halk-masallar%C4%B1-4-%C3%BCnite-%C3%B6zeti.html.
[14] Lami Çelebi, Letâif, 232x150-152x100mm ebadında, sarı renkli ipek kâğıt üzerine rika hat ile Ahmet Remzi Dede el- Mevlevi tarafından yazılmıştır. Teklif tarihi 953 H. (1546)dır. Sırtı gri renkli cilt bezi ile kâğıt kaplı karton cilt içerisinde 12 satır,232 sayfadır. Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğer Kütüphanesinde, Prof. Dr. Nazif UZLUK koleksiyonu içerisinde yer almaktadır.
[15] Mustafa DUMAN Nasreddin Hoca Kitapları Açıklamalı Bibliyografya (1480-2004), İstanbul 2005,s.13-21.
[16]  Köprülüzade Mehmet Fuat, Nasreddin Hoca Naşiri, İlyas, İstanbul 1918, s.338.
[17] Süleyman Eroğlu,”Floransa Riccardiana Kütüphanesi’nde Elyazma Bir Nasreddin Hoca Kitabı”, Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:13, Sayı:1, Mart 2015, s.468-481.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

GÖNÜL COĞRAFYALARINDA BAYRAM ETMEK


Bekir ŞAHİN




GÖNÜL COĞRAFYALARINDA BAYRAM ETMEK

Küdüs’te Ramazanını son günlerini eda etmek  ve bayramı burada yaşamak en büyük arzumuzdu. İnsanlar ile sıla-ı rahim eyleyebilmek için vurduk kendimizi yollara. Kudüs’te bayram yapmak, bayramlaşmak üzere yollara düştük.

Uçağımız İstanbul Sabiha Gökçen havaalanından havalandıktan yaklaşık bir saat kırk beş dakika sonra Tel Aviv Ben Gurion Uluslararası Hava alanına iniyor. Pasaport kontrolü için sıraya giriyoruz. Ancak hiçbir medeni ülkede  görmediğiniz bir muamele ile pasaport kontrolünden geçiyoruz. Sabırsızlıkla hareket ederek özel bir  araçla Kudüs’e doğru yola çıkıyoruz.

 

Öğleden sonra Kudüs’e ulaşıyor ve Mescid-i Aksa’ya adım atıyoruz.  Bu arada her köşede nöbet tutan İsrail askerlerinin kontrol noktasından kısa bir sorgulamadan sonra geçiyoruz.   İsrail bu sene Kadir gecesi için yasağı kaldırmış. İşgal edilmiş Filistin topraklarının her yerinden; başta Gazze, Ramallah, Batı Şeria, Nablus kentleri olmak üzere Halil ve Eriha’dan yüzlerce Müslüman bu mukaddes mekâna akıyor. Yaklaşık 400.000 Filistinli pek çok islam coğrafyasından gelen kardeşlerimizle  144 dönümlük alanda  yek vücut oluyoruz.

 

Mescid-i Aksa’da akşam ezanıyla birlikte su ve hurmayla oruçlar açılıyor. Arkasından akşam namazı. Yatsı ezanıyla birlikte yatsı namazı,  20 rekat hatimle kılınan teravih namazı.. Aralarda salâtü selamlar. Kısa bir uyku, sonra başlayan Kıyâmu’l-Leyl namazı Sahur yeniyor, sonra ezanla birlikte sabah namazı eda ediliyor.

 

 Burak Mescidi o muhteşem anın hatırasını taşıyor.  Kütüphanesi gençlerle dolu. Osmanlı İslam yazmaları araştırıcılarını bekliyor. Kitap şifahaneleri yorgun ve bitkin düşmüş ecdat yadigârı eserlere yeniden can veriyor. İtalya’da eğitim almış restoratörler çalışıyor. tek eksikleri  geleneğe uygun cilt yapacak mücellit yokluğu. ,

Filistinli kardeşlerimiz evlerini ve sofralarını açıyor bize. Türk kardeşlerim, buralar taşıyla toprağıyla sizin. Buraları yalnız bırakmayın, bize destek olun, güç verin diye adeta yalvarıyorlar. Sultan Abdülhamid Han ve Recep Tayyip Erdoğan ve Necmettin Erbakan isimlerini hayır ve gururla yadediyorlar..   Türkiye’deki sıcak siyaseti yakından izlediklerine şahit oluyoruz. Kudüs’te Osmanlı Eserleri üzerine doktora yapmış Dr. Nâcih Davud Bey, bize rehberlik yapıyor. Osmanlı eserlerin ibıkmadan usanmadan zevkle tanıtıyor. Kütüphanede 50-60 kişilik bir gurupla  Osmanlı’nın torunları diyerek bizi tanıştırıyor. Hülasa; filistinde inanılmaz bir krediye sahip olduğumuza şahitlik ediyoruz.


Biz Kudüs’ü ilk kıblemiz olarak sevdik, Küdüs-ü Şerif olarak isimlendirdik .Kudüs’te yaşayan insanları gördük ki, ecdadımızın sevgisini, hoşgörüsünü ve adaletini arıyor.
Kudüs Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için önemli bir coğrafyadır. “Müslümanlar için Mescid-i Aksa’da bulunan Kubbet-üs Sahra, Yahudiler için Ağlama Duvarı, Hırstiyanlar için Doğuş Kilisesi kutsal olup, bu üç din için büyük öneme haizdir.
Gökyüzüne en yakın şehir olarak nitelendirilen Kudüs’te; Süleyman, Davut, İshak, Yakup peygamberler dahil 200 peygamberin mezarının burada bulunmaaktadır. Hz. Yusuf’un kuyusunu oradadır. Herhalde bu kutsal topraklara ayağı değmemiş peygamber yoktur. Hz. İsa’nın Kıyamet (Kamame) Kilisesi’nde doğduğuna inanılıyor. Ağlama duvarına yakın bir yerde 10 emir tabletlerinin bulunduğu ve saklandığı rivayet ediliyor. Bir diğer rivayete göre de; İsa’nın çarmıha gerildiğinde akan kanlarından bir tas kanın Ahit Sandığı’nda saklandığına inanılıyor. Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethettiği zaman Cuma namazını Kıyamet Kilisesi’nin içinde değil, dışında kıldığını ve bu kıldığı yere de Hz. Ömer Mescidinin inşa edildiğini biliyoruz.

.Her yönüyle önemli bu coğrafyada bayramların bir başka olacağına inanıyorduk. Ve biliyorduk ki;
Bayramlar ertelenemez. Bayram ibadetlerden bir ibadet. Bayram benden bana gelen değil, bayram benden ötekine giden, benden sana giden bir yol. Dolayısıyla erteleme hakkımız yok. Değiştirme hakkımız, küçümseme hakkımız hiç yok.
Bayramı bayram bilmek. Asla kaybetmememiz gereken duygudur.  Bayramı bayram bileceğiz. Yetimin, dulun, hastanın, dertlinin, mazlumun, madurun bayram yapması bizim bayramı bayram bilme şuurumuzda gizli.
Bayramlar ikram ettiğimiz tebessüm ve hürmet ile bizi bir yerden bir yere götürüyor. Yoksa ne bindiğimiz uçaklar ne son model otobüs ya da otomobillerin ruhumuzu bir yere götürme kapasitesi yok.
Sılayı rahim sadece ana baba ziyareti ile sınırlı değilmiş meğer. Unuttuğumuz ama unutulmadığımız kardeşlerimiz ile birlikte olmak, bayram sevincinin unutulmaz tatlarından bir tat idi. Osmanlının torunları diye dedemizin mirasını yedik oralarda. Bol bol Abdülhamid'e fatihalar okuduk. Osmanlının köhne zamanında bile oralara neler bıraktığını en önemli toprak değil gönüller fethettiğini gördük. Fethedilmiş gönüllerin gönül dostluğuna şahitlik ettik. Her bayramı ayrı bir gönül coğrafyasında gönül dostlarıyla beraber gönül dolusu bayram yapmaya ne dersiniz sevgili dostlar
Bayram Ne tatil demek nede boş telaş demek. Bir yük hiç değil. Şükrünü eda edebileceğimiz tam bir nimet Bizden sonraki kuşağa da bunları aktarabiliriz. Emek verilmeden ne aile ne de değerler yaşatılır.

OSMANLI’NIN ADALETİ VE HOŞGÖRÜSÜ
Kudüs’ün Osmanlılar tarafından 1517’de fethedildi ve buraya “Lâilahe illâllah İbrahim Halilûllah” kitabesinin asıldı. Bütün dinlerden insanların Filistin’de 400 yıl barış ve huzur içinde yaşadığına dünya şahit oldu. Osmanlı, 1917’de Kudüs’ü teslim ederken, kutsal mekânların zarar görmemesi için savaş yapmadan teslim ediyor. Osmanlı, Kudüs’ü ve Filistin’i terk ederken ardında çok önemli izler bırakıyor. Mescitler, çeşmeler, mezar taşları, sosyal yapılar hâla dimdik ayakta. Bunan yanında Osmanlı dönemine ait 400 yazma eser ve 1 milyon belge Filistin’de arşivlerde bulunuyor.” Ayrıca Meccid-i Aksa kütüphanesinde yüzlerce yazma eser  ve yazma eserlerin tamiri için kitap şifahanesi faaliyetlerini devam ettiriyor.
Kudüs’te yaşayan insanların dün olduğu gibi bugünde ecdadımızın sevgisini, barışını, hoşgörüsünü ve adaletini aramaktadır. Ecdadımız oraları terk ettiğinden beri Filistin’de kan ve barut kokuları orayı işgal ediyor. İsrailliler tarafından Filistin’de yaşayan Müslümanları tecrit eden Utanç ve nefret duvarı, yüzlerce kilometreyi bulmuş durumda. Berlin duvarı yıkılıyor ama hala İsrail’in çektiği kin duvarları ayakta duruyor.

 Sanki Filistin İsraili’in kontrolünde açık bir hapishane gibi. Aksa’nın 10 kapısında İsrail askerleri nöbet tutuyor.  Sevinç ve hüzün birlikte harmanlanıyor bu topraklarda.  Yeşil kimlik taşıyan ve yeşil plakalı otomobiller “sakıncalı” olarak Kudüs’e giremiyorlar.

 İsra ve Mi’raç üssü ve  ümmetin ortak mirası olan Kudüs’ü boynu bükük bırakmamak amacıyla yaptığımız bu beş günlük ziyaret dolu dolu geçti.
Bayramları bayram bilerek, bayram kokusunda, bayram tadında ve lezzetinde doyasıya yaşamak ve bir gün özgür Kudüs’te buluşmak dileğiyle…

 
 
 

Dursunbey’in “Sarı Hoca”sı ve Posta Treni’ndeki Kur’an kompartımanı

Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde her gün, her yerde, her vesileyle Sarı Hoca’ya rahmet okunur.
Sarı Hoca, bitmeyen bir destandır. İman ve Kur’an destanı. 1939’da geldiği Dursunbey’de, vefat ettiği 1981 senesine kadar hiç durmadan, duraklamadan ilim ve irfan dağıttı insanlara, onları Kur’an’ın aydınlığında irşad etti, sayısız hafız yetiştirdi. Vefatından 34 sene sonra bugün hâlâ yetiştiriyor. Yeni yetişen hafızların önlerindeki rahle, Sarı Hoca’nın rahlesidir zira. Okunan, hıfzedilen her âyet, Sarı Hoca’nın ecrini arttırıyor inşaallah.
Geçenlerde Mehmet Aycı’dan işittim, mest oldum: Sarı Hoca, Kur’an’ın yasak olduğu ve medreselerin jandarma hücumuna uğradığı “Milli Şef” döneminde, Dursunbey-Tavşanlı Posta Treni’nde kompartıman kiralayıp, orada yol boyunca talebe okuturmuş.
Düşünenize:
– Hafızlığını nerede yaptın?
– Dursunbey-Tavşanlı Posta Treni’nde.
Ne güzel, ne derin bir direniş hikâyesi. Biri çıkıp bunun filmini yapmalı.
Rahman Allah’tan sonsuz rahmet diliyoruz Sarı Hoca’ya. Bu vesileyle Dursunbey’e bin selam.

DUT AĞACI KABUĞUNDAN ÜRETİLEN SEMERKANT KAĞIDI

                                                                                                                              Bekir  Ş...