1 Ocak 2015 Perşembe

Topbaşzade Ahmet Kudsi Efendi



Topbaş Zade Hacı Ahmet Kudsi Efendi
(ö.. 1306/1888)
Kadınhanı ilçesinde doğdu. Doğum tarihi malum değildir. Babası Hacı Mustafa Efendi’dir. Tarikat-ı Nakşibendiye-i Hâlidiyye meşayihinden-dir. Bozkırlı Memiş Efendi’nin halifesidir.
Konya ve İstanbul’da tahsilini tamamladıktan sonra, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye giderek orada Mekke Müftüsü Seyyid Muhammed b. Hüseyin el-Kutbîve Seyyid Muhammed b. Ali es-Sunûsî gibi büyük ulemadan hadis, tefsir ve tasavvuf ilimlerini okuyarak onlardan feyz ve icazet aldı. Dört bin hadis ezberledi. Bu yüzden kendisine Seyyidü’l-Muhaddisîn unvanı verildi.
Rüyasında, “Civarımıza gel, civarımıza gel” davetiyle Hazreti Mevlâna’nın iltifatına maz-har oldu. Ailesi ve bütün yakınlarını Kadınhanı’nda bırakarak Konya’ya geldi. Mevlâna Dergâhı civarında Tamtam Sokağı’nda bir hanımın kızıyla evlenerek oraya iç güvesi olarak girdi ve böylece Konya’ya yerleşmiş oldu.
Uzun yıllar Konya’da hadis ve tefsir okuttu, halkı irşad etti. Ahmet Kutsi Efendi, on yılı aşkın Yeğenoğlu (Mecidiye) Medresesi’nde de müderrislik yaptı. 1874 yılı Salnamesi’ne göre, Sultan Selim Camii’nde 48 talebesine Şifa-i Şerif ve Buha-ri okuttu. 1876-1878 yıllarında Yeğenoğlu Medresesi müderrisidir. Zamanının kutbu olarak kabul edilen Hacı Ahmet Kudsi Efendi, aynı zamanda da meşhur bir hattattı. Hattatlığı, meşhur hattatlardan Alâiyeli Hacı Abdülgani Vehbi Efendi’den öğrendi. Birçok risale ve Mushaf-ı Şerif yazdı.
Hediyetü’l-mürtab fi Fezâili’l-Ashâb isminde yirmi fasıl üzerine yazılmış Arapça bir eseri vardır. Bu eseri Küçük Ahmet Hamdi Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
Âlim, fazıl ve kâmil bir insan olarak tanınan Ahmet Kutsi Efendi, ehl-i keşif ve keramet sahibi ve muhaddisinden bir ulu kişi olarak tanındı. Konya’da ikamet ettiği evde 1306/1888 yılında vefat etti ve Mevlâna Haziresi’nde toprağa verildi. Kabir taşı Mevlâna Müzesi’nden Sırçalı Medrese’ye kaldırılmışsa da. 2010 yılında tekrar Mevlâna Müzesi’ne getirtildi.
Merhumun vefat tarihi, Osmanlı Müelliferi’nde 1305 olarak gösterilmişse de doğrusu Zilkade 1306 (Haziran-Temmuz 1888) tarihidir. Gördüğümüz kabir taşında ki tarih de bunu teyit etmektedir.
Kabir taşı kitabesi ise şöyledir:
Hüve’l-Hallâku’l Bakî
Seyyidü’l- muhaddisîn
Sadât-ı meşayih-i Nakşibendiyeden es-seyyid
El-Hac Ahmet Kutsî el-Hâlidî
Rahimehullah-ı Teâlâ Rahmeten vasiâ
Sene: 1306.

KAYNAKLAR
– 1874, 1876, 1878 yılı Konya Salnameleri;
– Mehmet Tahir a.g.e. s. 1/250;
– Arabacı, a.g.e. s. 409; Uyar, Hattatlar, a.g.dizi yazı, 95-96/55;
– İsmail Bilgili- Ahmet Çelik, a.g.e. s. 134-135;
– Mustafa Uzunpostalcı, “Ahmet Kutsi Efendi” Konya Ansiklopedisi, 2010, s. 1/74.

Osmanlı Hanımefendisi: Müşerref Çelebi (Topbaş)

Bir 

1915 yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesinde dünyaya geldi. Doğduğu yıl, Birinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü savaş ve mahrumiyet yılları idi. Büyük dedesi, “Seyyidü’l-Muhaddisîn” ünvânı ile anılan, ezberinde kırk bin hadîs-i şerîf bulunan, beş Mushaf yazmış, hattat Ahmed Kudsî Efendi’dir. Dedesi Mehmed Hulûsî Efendi ise, dinini güzel yaşamaya çalışan, hâfızlara husûsî bir muhabbet besleyen sâlih bir kimsedir. Topbaş âilesi, tasavvuf ehli, ilim ve hayır işlerine düşkün ve islâmî hizmetlere gönül vermiş, ticâretle uğraşan bir âiledir.

Müşerref Hanım da böyle dindar bir âile çevresinde doğup büyümüştür. Babası Ahmed Hamdi Topbaş, annesi Âdile Hanım’dır. Son dönem ârif ve âlimlerinden merhum Mûsâ Topbaş Efendi ve merhum Muammer Topbaş bey, ana-baba bir erkek kardeşleridir.

Müşerref Hanım, iki yaşındayken âile Konya’dan Mercan’a (Beyazıd) hicret eder. O dönemde İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak zor yıllar yaşamaktadır. Millî Mücâdele’nin devam ettiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllardır. Müşerref Hanım, bu dönemde sekiz yaşındadır. 1920’li yılların başından itibaren Erenköy’e taşınırlar. Müşerref Hanım, burada mutlu bir çocukluk geçirir. İlkokulu bitirir. Babası Ahmed Hamdi Bey, çocuklarına Kur’ân-ı Kerîm öğretmek için evine aldığı bir hâfızı, çevresine “bahçıvan” olarak tanıtmak mecburiyetinde kalmıştır. Çünkü 1930’lu yıllar, din eğitiminin yasaklandığı, dînî eğitim vermek veya almak isteyenlerin takibe alınıp cezalandırıldığı yıllardır.

Müşerref Hanım, babasına çok düşkündür. Genç kızlık dönemine gelince, âile içinden dest-i izdivâca tâlip olanlar (kendisiyle evlenmek isteyenler) çıkınca, babası onu akrabaya vermek istemediğini söylemiştir. Çok geçmeden kerîmesini, Isparta eşrâfından kumaş tâciri Nazif Çelebi Bey’e vermiştir. Bunu duyan Müşerref Hanım:
“-Beni vermişler, öyle mi?!” diyerek hayretini ifade eder. Böylece onun hayatında yeni bir dönem başlamış olur.

1934 yılında, Müşerref Hanım, Nazif Bey’le evlenir. Düğün arabası, soğuk bir havada, onu, içinde kayınvâlide, kayınbirader ve görümcenin bulunduğu kalabalık bir konağa “gelin” olarak getirir. Kayınpederi, Medine’ye kütüphâne müderrisi olarak tayin edilmiş, bir müddet sonra da orada vefât ederek Cennetu’l-Baki’e defnedilmiştir.

İlk bebeği Nûri, 33 günlükken zaturre olur ve hayata gözlerini yumar. Yaşadığı bu ızdırabı ve hüznü hafifletmek için hâfız olmaya karar verir. Üç yıl içinde, kucağında üç çocuğu olduğu hâlde hıfzını tamamlar. Bu durum, Kur’ân-ı Kerîm’i çok seven babası Ahmed Hamdi Bey’e de çok büyük bir sürpriz olur. Bu haberi ilk aldığında sabaha kadar uyuyamaz ve sabah olunca ablalarına koşarak kızı hakkındaki iftihar ve mutluluk duygularını dile getirir. En kısa zamanda Süleymaniye Câmii’nde bir hâfızlık cemiyeti tertiplenir. Üzüntü ile sarıldığı Kur’ân-ı Kerîm limanı, ona “hamele-i Kur’ân” olma tâcını giydirmiştir. Onun giydiği bu taç, hayatının çeşitli safhalarındaki imtihan, sıkıntı ve üzüntülerini hafifleten bir derman olmuş ve Rabbine karşı tevekkül ve teslimiyetini arttırmıştır.

Müşerref Hanım’ın Nazif Bey’le evliliğinden beş kız, iki erkek evlâdı dünyaya gelmiştir.
Nazif Çelebi Bey, dînî esaslara riâyet eden, Türk örf ve âdetlerini hayatına tatbik etmekte çok titiz bir insandı. İlim Yayma Cemiyeti’nin kurucularındandı. İşletme Fakültesi mezunu idi ve iyi Fransızca konuşurdu. Yok edilmeye çalışılmış ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş Osmanlıca ve Hat Sanatı’nı canlandırmak için elinden geleni yapmıştır. Kendi âilesini, evlatlarını, çevresindeki gençleri Osmanlıca öğrenmeye ve Hat sanatını canlandırmaya teşvik etmiştir. Müşerref Hanım da, beyinin bu gayretlerine elinden gelen katkıda bulunurdu. Osmanlıca dersleri verir, öğrencilerine kitap alımı hususunda destekte bulunur, şahsî hayatında da günlüklerini hep Osmanlıca tutardı. O da eşi gibi, genel kültüre, güncel hâvâdislere ve çeşitli ilimlere düşkündü. Atlas inceler, roman okumadan uyumaz, son dönemde hastayken bile başucundan kitapları eksik olmazdı.

Nazif Bey’in hat ilmine merak ve teşviki sayesinde, meşhur hat üstadlarından Halim Özyazıcı, 1952 yılı Ekim ayından itibaren, konaklarına gelip gitmeye ve isteyenlere ders vermeye başladı. Müşerref Hanım, bu esnada 45 yaşındaydı ve kızları Nükhet, Güzide, Melike, Sütude ve Nuriye ile gelini Mesude Hanım onunla birlikte hat dersleri meşk etmeye başladılar. Hattat Halim Bey, güleryüzlü, şakacı, çocuklarla samimi ve derslere itina gösteren bir beyefendi idi. 1964 yılında, Halim Bey’in bir trafik kazası ile vefâtının ardından, bu hat dersleri, Hattat Hamid Aytaç Beyefendi ile devam etmiştir. Müşerref Hanım, icâzeti olmamakla beraber, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal’ın “Son Hattatlar” adlı eserinde zikredilmiştir. Mahmud Kemal, eserlerinden örnekler vererek, onun çalışmalarını takdir etmiştir.

O, ömrü boyunca şiar edindiği tevâzuyu bu konuda da göstermiş ve bir gün bile kendisini “hattat” olarak vasıflandırmamıştır. Fakat hocasının izni ile hat dersleri vermeye başlamıştır. Son dönemde âilesinden üç tane hattat hanım yetişmiştir. Seksen altı yaşına kadar yazmayı sürdürmüş ve bu esnada pek çok hanıma hat dersleri vermiştir. Hattat Hilâl Kazan, Nermin Şişmanoğlu ve yeğeni Sâre Çizmecioğlu, onun tedrisatında yetişmişlerdir.

Yeğenlerinden Âdile ve Hümeyrâ Hanımlar, Erenköy’den Süleymaniye’ye sabah altıda hat dersine giderler, Müşerref Hanım daha önceden odunları sobaya atarak kahvaltı sofrasını hazırlar ve onları güler yüz ve mütebessim bir çehre ile karşılardı. Kahvaltıyı müteâkib yemek odasında hat dersine başlanır, bir kısmı vapurda aceleyle yazılmış derslerin kontrolüne geçilirdi. Kimin kalem, mürekkep ve kâğıt gibi ne ihtiyacı varsa, burada temin edilirdi.

Müşerref Hanım, insanları çok seven, müsafirperver, kapısı her zaman açık, küçükten büyüğe herkesin hâlini hatırını soran, hizmet ehli, eski zaman terbiyesi ile büyümüş müstesnâ bir hanımdı. Eşinin haberli habersiz gelen misafirlerine karşı her zaman büyük bir tazim ve sevgi ile hizmet ederdi. Konakta hiçbir zaman misafir eksik olmazdı; kâh üniversite öğrencileri, kâh Ramazan’larda her gün ağırlanan tanrı misafirleri, kâh Süleymaniye Câmii’ni gezmeye gelen turistler… Konağın bu hâli, bir dergâhı andırıyordu.

Hizmet ve sabır, Müşerref Hanımın hayatının ana unsurlarıydı. Misafirlerine, âilesine, yeğenlerine nezâketle davranır, kâl ile değil, hâl ile örnek olurdu.

Ramazanlarda konağa, kamyonetle yiyecek içecek gelir, her gün iki-üç yatılı misafir bulunur, bahçeye dahî sofralar kurulurdu. Selâm veren içeriye girer, bahçedeki sofrada iftarı beklerdi. Gece kalan misafirler için büyük bir hizmet aşkı ile sahurlar hazırlanırdı.

Yine Ramazan aylarında hâssaten iki hatim indirilirdi. Müşerref Hanım, gündüzleri okuduğu mukabelenin yanı sıra, ertesi gün okuyacağı cüzü, çalışma bâbından bir gece evvelinden hazırlardı.

Hâfızlığa çalıştığı yıllarda ise, sabah namazından sonra uyumaz, hocası gelinceye kadar ezberini hazır ederdi. Eşi Nazif Bey’in konak içinde kurdurduğu zil sistemi sâyesinde, ev ahâlisi erkenden uyanırdı. Nazif Bey, çocukları alıp sabah namazına Süleymaniye Câmii’ne giderdi. Eve döndüklerinde çocuklar, hazırlanmış kahvaltı sofrası ve sobanın üzerinde kızartılmış mis gibi kokan tereyağlı ekmeklerle karşılanırdı.

Müşerref Hanım, eşinin iş hayatına da evden yardımcı olur, bazen sabahlara kadar çalışarak onun muhâsebesini tutardı. Efendisinin titizliğine rağmen, onun bir dediğini iki etmez ve onu çok severdi. Kendisini, eşinin, insanların ve Kur’ân-ı Kerîm’in hizmetine vakfetmiş bir insandı.

Hayatı boyunca oldukça dindar bir insan olan Müşerref Hanım, Mehmed Zahid Koktu Hazretlerine intisabı ve İzmirli Zehra Hanım ile tanışmasından sonra daha çok mânevî hayata meyletmişti. Kendisini, “âhiret kardeşim” olarak vasıflandırdığı Zehra Hanım, Bediüzzaman’ın öğrencilerindendi. Zehra Hanım’la tanışmasını müteâkib daha mazbut ve daha münzevî bir hayat sürmeye başlamıştı. Âdeta “halk içinde Hak’la beraber” bir hayat sürüyordu. Bu tanışmanın ardından Zehra Hanım, 10 yıl gibi uzun bir süre, Müşerref Hanım’la beraber bu konakta kaldı. Bazen gece yarılarında başlayan sohbet ve ibâdetler, sabahlara kadar sürerdi. Üç öğün Zehra Hanımın odasına yemek gittiği hâlde, o bazen çok az yemek yer, bazen de hiç yemezdi. Müşerref Hanım, onun yemek istemediği zamanlarda odasına gidip bizzat yedirdiği de olurdu.

Zehra Hanım’la olan mânevî ahbablıkları, Müşerref Hanım’ı çok yönlü şekillendirdi. Bir gece, bütün ziynet ve takılarını toplayarak etrafındaki fakir ve gariplere dağıttı. Daha sade bir kıyafete büründü. Tam 27 sene boyunca, üç ayların tamamını oruçlu olarak geçirdi. O, genellikle yatağında uyumaz, evin girişindeki küçük odada seccadesinin üzerinde kıvrılır, ağlayarak zikreder, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih eder ve ibâdetle meşgul olurdu.

Süleymaniye’de şu anda Suffa Vakfı’na âit olan konakta, Çelebi’lerin toplantı ve sohbetleri bitmezdi. Devrin ileri gelen ilim, fikir, sanat ve siyâset erbâbı bu toplantılara büyük bir iştiyakla katılırdı. Buraya katılanlar arasında İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Sabahaddin Zaim, Nevzat Yalçıntaş, Fatin Rüşdü Zorlu, Ömer Nasuhi Bilmen, Şeref Güzelyazıcı, Hasan Basri Çantay, Necmeddin Erbakan, Dr. M. Hulûsî Baybal, Celal Ökten, İ. Hami Danişmend ilk akla gelenlerdir.

Her şeyin fânî olduğu bu dünyada, Çelebi âilesinin işlerinin bozulmasıyla beraber konak hayatı da sona erdi. O hareketli, canlı, sesli, kalabalık konak derin bir sessizliğe gömüldü. Müşerref Hanım’ın imtihanları, bununla da sınırlı kalmadı. Çocuklarının ayrılıkları, evliliklerinin nihayet bulması ve 1977 yılında konaktan ayrılmak zorunda kalmaları, onu ve eşi Nazif Bey’i derinden sarstı. Konağı süsleyen eşya, levha ve mobilyaların hepsinin Haseki’deki eve sığmaması sebebiyle bir kısmının elden çıkartılması, bütün âile fertlerini hüzne boğdu.

Nazif Bey, şeker hastasıydı. 1988 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Âile, bunun üzerine Erenköy’e taşındı. Müşerref Hanım, çocukluk günlerinin geçtiği Erenköy’e yine gelmişti. Erenköy’deki kardeşlerine daha yakın, ama geçirmiş olduğu mesut günlere daha uzak bir şekilde, sabır, tevekkül içinde yaşama azmi devam etti. 1995 yılına, yani 80 yaşına kadar hat dersleri vermeyi sürdürdü. Öğrencilerine hat dersi verirken, bir yandan da bizzat hazırladığı limonata, kurabiye gibi ikramlarla gönüllerini alırdı.
2007 yılında, 92 yaşında vefat etti. Son günlerine kadar okumaya, kendini geliştirmeye devam etmişti. İlk çıktığı günden itibaren Altınoluk dergisinin takipçilerindendi. Her yıl, günü gelmeden ücretini gönderip aboneliğini bizzat kendisi yeniletir ve dergi ulaşmadığında takip ederdi.
 
Cumhuriyet döneminin ilk hanım hattatı olan Hâfız Müşerref Hanım, sayılamayacak kadar çok güzel vasfı ve kıymetli eserlerini evlatlarına, öğrenci ve dostlarına bıraktı. Daima İslâm’ın güleryüzü, sabır ve hizmet ehli, çalışkan ve örnek ruhu, sâliha ve mütedeyyin hayatı, sâdeliği, edebi, nezâketi oldu. O, güzel bir kul, güzel bir insan, güzel bir eş ve güzel bir anne idi. Ruhu şâd olsun. Cenâb-ı Hak, mekânını cennet eylesin. Âmin.
 
Sare Çizmeci


TOPBAŞZÂDE Musa Efendi (Musa Topbaş)


Musa Topbaş 1917 (1333) yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesinde dünyaya geldi. Tüccârândan Ahmed Hamdi Efendi’nin oğludur. Büyük dedesi Topbaşzâde Ahmed Kudsî Efendi, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî hulefâsındandı. Babasının işi sebebi ile İstanbul’a yerleştikleri için Mûsâ Efendi’nin çocukluğu ve hayatı İstanbul’da geçti. İlk eğitimine Erenköy’deki Fransız mektebinde başladı, daha sonra Nuruosmaniye’deki İnkılap Lisesinde devam etti. Orada iki yıl kadar okuduktan sonra ayrıldı. Ailesinin dînî bir eğitim almasını istemesi sebebiyle, Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan Kur’an ve din dersleri okudu. Bir ara Âyân Meclisi âzâsı Mustafa Âsım Yörük Hoca’dan eski usülde Arapça ve dînî bilgiler aldı. Prof. Angel isimli bir Mûsevî’den dört beş yıl kadar özel Fransızca dersleri gördü. Fransızca’sını bu dilden tercüme yapacak seviyeye getirdi. Nitekim onun imzâsıyla yayınlanmış bir Fransızca kitap da bulunmaktadır. Küçük yaşlardan itibâren güzel sanatlara özellikle hüsn-i hatta meraklıydı. Hattat Hâmid Aytaç’dan hatt dersleri aldı. Hatt ile meşgul olduğu dönemde oluşturduğu zengin hatt koleksiyonunu tasavvuf yoluna girince “kalbimi meşgul etmesin” düşüncesi ile çevresindeki hatt meraklılarına dağıttı. İlim ve hizmet özellikleri ile tanınan Topbaş âilesi, âilenin İstanbul’daki ilk büyüğü Ahmed Hamdi Efendi’den itibâren dînî ve ilmî muhitlerin destekçisi oldu. Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Âyân âzâsı Mustafa Âsım Efendi gibi âlimlere maaş tahsis ederek sıkıntılarını gidermeye çalıştı. Daha sonraki dönemlerde ailenin büyükleri İlim Yayma Cemiyetinin kuruluşunda ve hizmetlerinin devâmında müessir rol oynadı.

Mûsâ Efendi gençlik yıllarında Bekir Hâkî Efendi, Ali Yektâ Efendi ve Ömer Nasûhî Bilmen gibi devrin önemli âlimleri ile görüşür, ziyâretlerine giderdi. İstanbul’a geldiği zamanlarda Bediuzzaman Said Nursî’ye de arabasıyla hizmet ettiğini kendisi anlatırdı.

Sultanhamamı’nda babası Ahmed Hamdi Efendi ile başladığı ticarî hayâtını, kardeşleri ile sürdürdü. Daha sonra kardeşleri ile tekstil sanayine yöneldi. 1970 yılına kadar fiilen ticaret ve sanayiin içinde bulundu. Tasavvufî ifadesiyle “halvet der-encümen” temel esası çerçevesinde iş hayatı ile mânevî hizmetleri birlikte yürüterek “el kârda, gönül yarda” ilkesini kendi hayatında fiilen gerçekleştirdi. 1970 yılından sonra sanayi ve ticaret işlerini oğullarına devrederek kendisini tamamıyla hizmete verdi. Vâkıa yine de ticarî hayattan bütünüyle kopmadı. Kardeşi ve oğullarının yönettiği fabrikasının üretimi ve ticârî işleri ile yakından ilgilenirdi.

Mûsâ Efendi’nin hayatında en büyük değişiklik Ramazanoğlu M. Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra gerçekleşmiştir. Kendisi ile ilk defa 1950 yılında Bursa’da tanıştı. Bu tanışmadan sonra zaman zaman Sami Efendi’nin ziyaretine gitse de esas intisabı 1956 yılındadır. Kendisi manevi tecrübesini ve intisabını şöyle anlatır: “Muhterem Üstâdımızın huzûr-i âlîlerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malumatım yoktu. Bize evrad verecekler yapacağız, o kadar sanıyordum. Manevi terakkî gibi şeyleri bilmiyordum. Maneviyatı zâhirî ders gibi telakki ediyordum… Oysa kalbe kuvvetli bir aşk aşısı yapılıyor. Sâlik zeki ve anlayışlı ise onun farkına varıyor, kıymetini biliyor ve o hali muhâfaza ile terakkî ediyormuş”.

Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra hizmete ve insanlığa bakışı daha derin bir anlam kazanan Musa Efendi 1980 yılında Erkam Yayınlarının kurulmasına öncülük etti. 1986 yılında da Altınoluk dergisinin çıkarılmasına ön ayak olduğu gibi, aynı yıl Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdayi Vakfının kuruluşuna maddî ve mânevî katkılar sağladı.

Kendisi başlı başına bir müessese ve vakıf gibiydi. Hayır hizmetlerinin her türü için ayrılmış fonu vardı. Kitap, yetimler, hastalar, cami ve okul yapımı için ayrılmış tahsisatı bulunurdu. Bu fonlardan her birini bir seveni vasıtasıyla yürütür ve kendisi de kontrol ederdi. Kitap fonunu kitap almaya mali gücü olmayan, okumaya meraklı kişilerle pek çok insanın istifade edebileceği kütüphaneler için kullandırırdı. Yetimler fonunu ebeveyninden birini kaybetmiş okumaya istidadlı, bilhassa hafız gençler için tahsis ederdi. Nitekim Bosna-Hersek zulmünün devam ettiği günlerde bu savaşta ebeveynlerini kaybeden Boşnak çocukları için bir yetimler yurdu tesisine öncülük etmiş, ancak bürokratik engeller sebebiyle maalesef bu yetimler Türkiye'ye getirilememişti.

Hasta ve ilaç fonunu ise hastanelerde parası olmayan hastalara ilaç, ameliyat ve tedavi masraflarına katkıda bulunmak üzere sarf ettirirdi. Cami ve okul inşaatı için de özel bir fonu bulunur, bunu da camisi ve okulu bulunmayan yer ve yöreler için ayırırdı.

Hastalar ve yaşlılar onun merhametini en çok celbeden kesimdi. 1987 yılında evlerinden ve yuvalarından olmuş yaşlı ihtiyarlar için: "Bunlar haklarında Allah'ın üff bile demeyin buyurduğu kimselerdir." aslında bunları evlerimizde barındırmalıyız. Madem bunu yapamıyoruz, öyleyse onlara yuva sıcaklığında hizmet verecek huzur yurtları kurmalıyız, demiş ve Hüdayi Vakfına bağlı olarak tesis olunan huzur yurdunun kuruluş masraflarını bizzat kendisi ve yeğenleri karşılamıştı. Yoksul hastalar için bir poliklinik ve bir hastane açarak onların acılarını paylaşmak arzusundaydı. Bu maksatla gerçekleştirilen polikliniğin açılışında onun yüzündeki mutluluk ve heyecan herkesi sevindirmişti. Polikliniğin hizmetlerini takib için zaman zaman ziyârete gelmesi ve hizmetleri görmesi ona hazz veriyordu.

İnsanların gençlik çağlarından itibaren güzel alışkanlıklar kazanmasına özen gösterirdi. On beş yıl kadar önce Topbaş âilesinin çocukları için bir özel eğitim başlatmış ve onlara harçlıklarından infâk ve hediye için mutlaka pay ayırmalarını söylemişti. Hattâ onların bu iş için bir defter tutmalarını ve harçlıklarından infâka ayırdıkları miktarı yazıp kendisine göstermelerini çocuk rûhunun anlayıp algılayacağı bir üslûpla öğretmeye çalışmıştı.

Onun şefkat ve merhameti sessiz ve derinden her türlü ehl-i derde ulaşırdı. Şairin dediği gibi: "Dert çok, hemdert yok, düşmen kavî, tâli' zebun." düşmanın zalim, derdin çok ve talihin yaver gitmediği zor zamanlarda onun şefkat eli Hızır gibi yetişirdi. Hem de adını vermeyen isimsiz bir kahraman olarak. Yakın dönemlerde Afganistan ıstırabını, Bosna sancısını, Çeçenistan sıkıntısını, Kosova sızısını ve Filistin acısını yüreğinde hissedip himmetini esirgemeyen oydu. Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek'teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu sırada o, büyük bir meblağ uzatmış ve: "Bir dostun buraya verilmek üzere fakîre emâneti!" diyerek takdim etmişti. Orada bulunanların çoğunda, verilen bu paranın meclise gelmemiş bir şahsın gönderdiği yardım intibaı uyandı. Ancak onun emanet dediği kendi malı, dost dediği de Allâh'tı...

Endonezya'da ekonomik sıkıntıyı istismar eden Batılı bazı devletlerin misyonerler aracılığıyla oralara girmesi ve kiliseler inşa ederek Hıristiyanlığı yaymaya çalışması söz konusu olduğunda "Şimdi dil bilen insanlar olsa da oralara gönderilebilse.." diyerek teessürünü ifade etmişti.

Yaptığı hizmetlerin faili imiş gibi görünmesinden rahatsız olur, maslahat gereği kendisi ile alakalı bir şey anlatacağı zaman daha çok meçhul sîgası kullanırdı. "..şöyle şöyle yapıldı, filan yere gidildi" derdi.

Onun üzerinde çok durduğu meselelerden biri de günümüzün en yaygın hastalığı olan ferdiyetçi yaşamaktı, içtimâîleşme zarûretine verdiği önemdi. Sohbetlerinde dâimâ Hz peygamberin ashab-ı kirama sorduğu “Bugün Allah için bir yetim başı okşadın mı? Bir hasta ziyaretine gittin mi? Bir cenaze teşyiinde bulundun mu?” hadisini sık sık gündeme getirirdi. Her sene örf haline getirdiği toplu düğünlerde birçok gencin mutlu bir aile yuvası kurmasına vesile olur, bu gençlere maddi olarak da yardımda bulunurdu. Ayrıca hem Türkiye’de hem de Medine’de Ramazan aylarında iftar sofraları kurdurur, iftar sevincini Müslümanlarla paylaşırdı.

O, Hakk'ın cemâl sıfatına mazhar bir güzel insandı. Hem surette, hem sirette güzeldi. Hâli, kâli ve ahlâkı ile mükemmeldi. Yaradanına açık gönlünde, herkese yer vardı. Nebatattan hayvanata, oradan insanlara ulaşan bir sevgiydi bu. Her türlü güzelliğin çiçek açtığı gönlünde çiçeklerin ve güzellik timsali güllerin ayrı bir yeri vardı. Onları şefkatle seyreder, sevgi ile büyütürdü. Evinin bahçesindeki kediler ve köpekler bile ayrı bir şefkate mazhardı. Birbirlerinin hasmı olan bu iki cins, ondan gördükleri şefkatle husumeti unutmuşlar, adeta kardeş olmuşlardı. Kedi ile köpeğin birbirlerini yaladıkları onun bahçesinde çok görülmüştür.

Ona göre tasavvuf demek sadece ibadet hayatı manasına gelmezdi. İnsanlığa ve canlılara hizmet onun hem hayatında hem de terbiye sisteminde muazzam bir ehemmiyete sahipti. Fakir fukaranın hasta olanları için açılmasına vesile olduğu Hüdayi kliniğine hastalığı sebebi ile bedenen hizmet edemediği için üzülür: “-Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi.

Musa Efendi’ye göre tasavvufun gayesi kalbi olgunlaştırmak ve insanı Hakk’a vâsıl eylemektir. “Tasavvuf bir derya, çok dereceleri var. Mesela, kalp, ruh, sır hafi, ahfa diye gidiyor, muhabbetle bitiyor. Ama o kâfî mi? Hayır kafî değil. İlla Fahr-i Kainat Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmak, edebiyle edeplenmek. Yani her an Cenab-ı Hak’la beraber olabilmek”.

Tasavvufun aslı istikamet üzere olmaktır. Çok insan istikamet ehlidir ama onlara keramet verilmemiştir. Aksine bazen de istikamet ehlinin daha alt seviyesinde bulunanlardan keramet sadır olabilir. İstikamet Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek, ahlakî bakımdan durumunu düzeltmektir.

Musa Efendi hizipçiliği kalp eğitimi almamış, noksan kalmış insanların bir hastalığı olarak görürdü. Kalp olgunlaşmış olsa ne hizipçilik kalır, ne de Müslümanlar arasında ihtilaflar. Bir güzel herkes birbirini bağışlayıverir. Diyelim ki hayırlı bir iş var; “Efendim illa ben” yok. Kabiliyetli ise ona bırak, sen de onun muavini gibi çalış. Yani yol sarih. Herkes onu yapamıyor. “Ene” mani oluyor. Ama tasavvufun tam zevkini alanlar müstesna. Ayrıca ona göre hizmete giren kimse şöhretten kaçınmalıdır. İslam yolunda yapılan bazı fedakarlıklar insanı gurura sevk etmemelidir.

O, mânevî yolun bütün büyükleri gibi ne dünyâyı ne ukbâyı istedi. Sadece Allâh'a yöneldi. Cümle lezzetleri ifnâ ederek, gerçek lezzetin mârifetullâh olduğunun idrâki içinde yaşadı. Hiçbir meşguliyet, onu Hakk ile beraber olmaktan alıkoymadı. Âhıret amelini dâimâ dünyâ ameline takdim etti. Gönlü, nisan yağmuru damlalarından iri inciler peydâ eden sedefler gibiydi.

Son günlerini büyük hastalıklar içinde geçiren Musa Efendi’nin en zor zamanlarında bile dilinden sadece Allah kelimesi dökülmüş, böylece zikir terbiyesinin en güzel örneğini sunmuştur. Ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üst üste geldi. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlarla ıstırap, halsizlik ve dermansızlıktan konuşamaz hale gelmişti. Buna rağmen bütün gücüyle "Allâh, Allâh..." diye zikir hâlindeydi. 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezanları okunurken Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Mustafa Kara, Musa Efendinin vefatına şöyle tarih düşmüştür.

Gönül bu, iki hece
Esrarlı bir bilmece
Tarihin üçler dedi
Vâh "ŞAM-I HATM-İ HÂCE"

Hayatın mânâsını bilir sahib-i iz'an
Kalblerin esrarını çözer sahib-i ihsan
Bir ney çıkıp söylesin vefatın tarihini
İki anahtar lâfız, işte "HUZUR VE İRFAN"

Musa Efendi’nin ömrünün son demlerinde hasta yatağında ara sıra gözünü açıp yakınlarıyla göz göze geldiği anlarda dudaklarından dökülen bazı sözleri:

-Bütün mahlûkatı sevdim. Hayvânâtı, nebâtâtı sevdim. Her şeyi, herkesi sevdim. Bir insan yanlış söylese de onu yine sevmek lazım. Allah düşmanları müstesnâ.

-Hizmetle yorulan hizmetle dinlenir.

-Merhamet her şeyin başıdır.

-Dünya da boş, ukbâ da; illa Hakk’ın rızâsı.

ESERLERİ:

Musa Efendi’nin bütün Eserleri, İstanbul’da Erkam Yayınları tarafından ve Sâdık Dânâ müstear ismiyle yayınlanmıştır.

1- İslâm Kahramanları üç ciltlik bir eserdir. Birinci cildi Hz. Peygamber ve ashâbının cesâret ve kahramanlıklarını, ikinci ve üçüncü ciltleri ise Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaşayan kahramanları anlatır.

2- Altınoluk Sohbetleri beş ciltlik bir eserdir. Altınoluk Dergisi’nde aylık olarak yayınlanan makâlelerinin toplanmış hâlidir. Zikir, istikâmet, sabır, şükür, edeb, tevbe, misâfirperverlik, Allah için sevmek, güzel ahlâk, merhamet, hizmet, ana-baba hakkı, cömertlik, tevekkül, temkîn ve telvîn, gözyaşı, çocuk terbiyesi gibi ahlâkî ve tasavvufî konulardaki yazılardır.

3- Sultânü’l-arifîn eş-Şeyh Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Mürşidi Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Efendi’nin hayatı, ahlâkı ve tanıyanların dilinden bazı hâtırâlarını ihtivâ eden bir eserdir.

4- Allah Dostunun Dünyasından - Hacı Musa Topbaş Efendi ile Sohbetler Ömrünün son yıllarında kendisi ile yapılan ve peyderpey Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan röportajların bir araya getirilmiş şeklidir. Hayatı ve dünya görüşü ile ilgili en mühim bilgiler bu eserde bulunmaktadır.


Bu eserler hâricinde küçük cep boyu hâlinde yayınlanan Âhiret Hazırlığı, Tasavvuf -Mârifetullah, Hizmet İnsanı ve Âile Seâdeti isimli eserler Altınoluk Sohbetleri adıyla yayınlanan makâlelerden seçilmiş olup yeni ve müstakil eser değildir.

KÜTÜPHANELERİMİZİ TANIYALIM: HASAN ÖZÖNDER ÖZEL KÜTÜPHANESİ

Bekir ŞAHİN
Hasan Özönder, kütüphanesini 1965 yılında kurmaya başlar. İmam Hatip’te okurken hocalarının zaman zaman yaptıkları konuşmalar kendisinde bir kitap merakı uyandırmıştır.
Evleri Mevlâna Türbesi’nin önünde, meşhur ifadeyle “türbe önünde” idi, o nedenle gözünü açtığında camileri, türbeleri, kütüphaneleri görürdü. Bu kültürel çevre kendisine, kütüphane kurma yönünde çok etkili olmuştur.
İmam Hatip Okulu’nda okurken hocalarının tavsiye ettiği kitapları piyasadan buldukça alırdı. İlk aldığı kitap “Mefkûreci Muallim”adlı kitap olmuştur. Daha sonraları fikir kitapları da almaya başlar.. İlerleyen zamanlarda ise bunu bir üst kademeye taşıyarak Arapça, Farsça, Osmanlıca eserler temin eder. 
O zamanlar Mevlana Türbesi civarında Aziziye caddesinde sahaf Abdurrahman Efendi vardı. O kadar çok kitabı vardı ki dükkana sabah geldiği zaman tabureyle kapısının önüne otururdu. Çünkü içerisi kapıyı açamayacak kadar kitapla doluydu. Kendisine kitap sorulduğunda; “Evladım aradığınız kitap var ama şimdi bulamam, gelin vereyim derdi." 
Özönder daha sonra bir Konyalı olarak Konya kitapları üzerinde yoğunlaşmaya başlar, Konya ile ilgili çıkan hemen hemen her kitabı temin etmeye çalışırdı.
Lisedeyken Yaşar Gökçek isimli tarih öğretmeni Özönderin kitap sevgisinin zirveye çıkmasında önemli rol oynamıştır. Evinde, öğrencilerine özel dersler veren Gökçek; Kompozisyon, fikri konular hakkında sohbetler yapar, konuşmalar icra ederdi. Kütüphanesini öğrencilerine incelemeleri için fırsat verirdi.
Özönder, Günlerden bir gün yine Yaşar Bey’in evine gider. Kütüphanede ki kitapların hepsini indirilmiş, yere inşaat tuğlası gibi üst üste yığılmış olarak görür. Yaşar beye bunun sebebini sorar. Yaşar Bey şu cevabı verir; “Belli bir yaştan belli bir seviyeden sonra artık fazla kitaba ihtiyacım olmadığını düşündüm. Benim yaşım altmışa geldi öğretmenliğim de sona erdi. Bugünden sonra evimde sadece Kuran-ı Kerim ve bir hadis kitabıyla yetinmeye karar verdim. Bu düşünceyle kitaplarımın hepsini satmayı düşünüyorum”.
Bu sözü işitince Özönder Utana, sıkıla ben alabilir miyim? diye sorrar.
Hoca; “Gayet tabii canım gibi sevdiğim kitaplarımı, sevdiğim talebemin alması beni memnun eder, teselli eder” cevabını alınca Özönder sevinçle, hocam ne kadar yapıyor tutarı der.
Yaşar Bey; “1930 ve 1940’ların kitapları var. Ortaokul dönemimde 110 kuruşa almıştım. Aldığım parayla değerlendirdim hepsi 1200 lira yapıyor. Kütüphane alınması için gerçekten külfetli bir miktar. Sen alırsan 100 lira hediye edeyim. Sana 1100 lira olsun” der.
O gün sevinerek evime dönen Özönder akşam babasına sıkılarak durumu açar. Babası da da ikna olur. Kitapları alma kararını hocasına bildirir. Hocası 100 TL daha olmayayım 1000 Tl olsun der. İlk toplu kitap Özender’in kütüphanesine böylece dahil olur.
Alınan Kütüphane; tarih, edebiyat, kültür ağırlıklı bir kütüphanedir. Bu durum kendisini, edebiyat kültür, sanat konusuna yönlenmesine de vesile olur.
Hocalarının tavsiyeleri ile kitap almaya devam eder.
Özellikle Ankara’da Hacı Bayram Veli Caddesinde ki Kayserili bir sahaftan çok değerli eserler alır. Kütüphanesi her gün biraz daha zenginleşir. 
Daha sonra İstanbul Beyazıt’ta ki sahaflarla yakından temas kurmaya başlar. Özellikle Nail kitapevi, 11 numaralı bir dükkânda İsmail Acar’dan çok kıymetli eserler temin eder. İsmail Acar Bey’in, çok değerli eserlerin satıldığı bir dükkânı vardı. İstanbul ziyaretlerinde onu da ziyaret eder kitaplarını gözden geçirir, dilediği kitapları alırdı. İsmail Bey bu dükkân benim değil senin, ne kadar kitap istiyorsan al götür, eline para geçtikçe havale ile de gönderirsin. Yalnız ikamete teslim diye yaz ki parayı tahsil için saatlerce gişe de beklemeyim, dükkana getirsinler diye de espri yapardı.
Zaman içinde İstanbul’un meşhur sahaflarından Ekrem Karadeniz, Muzaffer Uzak Hoca, Necati Efendi zatlarla tanışa Özönder onlardan branşına ait eserler alarak kütüphanesini zenginleştirir.
Bir taraftan diğer taraftan kültüre , bir taraftan da sanat eserlerine dair kitapları almaya devam ediyordu. Yüksek lisans öğrenci iken İslam Tarihi dalını seçince bir İstanbul seferinde İslam Tarihine dair İsmail Bey ve diğerlerinden ne kadar tanınmış eser varsa satın almak suretiyle kütüphanesine İslam tarihi alnında da eserler girmeye başladı.
Bu gün bunlar kütüphanede ayrı bir rafta varlıklarını ve hizmetlerini sürdürmektedir. Daha sonra Sanat Tarihi ve İslam Medeniyetini tercih ederek, kitap teminimi bu yönde de devan ettirir.
O zamanlar, çok enteresan kitapçılar vardı. Mesela, Konya’da Hüseyin Efendi vardı. Bugün domates, biber, patlıcanın satıldığı üç tekerlekli el arabalarına kitapları doldururdu. İmam-Hatip Okulu ve İslam Enstitüsü civarında satış yapardı. Bu kütüphanede buralardan satın alınan pek çok kitap vardır.
Bunlar genelde kanaatkâr insanlardı. Öğrenci bütçesine uygun fiyatlarla öğrencilere kitaplar satarlardı.
Koyunoğlu Kütüphanesi ve Müzesini belediyeye bağışladığı gün İzzet Koyunoğlu Bey’e sormuşlar; “Üstadım bu kütüphaneyi bu müzeyi nasıl meydana getirdin?” O da şu cevabı vermişti. “İhlâs ve samimiyet olunca el getirir, yel ggetirir. Ama insanın kalbi dürüst olmadıkça el götürür, yel götürür” demişti. Onun gibi Hasan Özönder de samimi merakıyla el getirmekle yel getirmekle kütüphanesini zenginleştirir.
Hasan Özönder’in babası kütüphane genişleyince, altı bodrumlu üstü antreli geniş bir salon olarak kütüphaneye inşa ettirir. Oralara raflar temin ederek kütüphanesini yerleştirir.
Bundan 15 yıl önce Meram yaka da bir arsaya iki katlı ev yaptırır. Üçüncü kattaki yaklaşık 100 m2 genişliğindeki bir mekâna raflar yaptırmak suretiyle bugünkü kütüphanesinin ortaya çıktığını görüyoruz.
Özönder bu günkü kitaplarının miktarını bilmiyor. Zaman zaman kitaplarının sayısını soranlara şu cevabı verir; “Kitaplarımın sayısını bilmiyorum, eliniz boşsa siz sayın bende öğreneyim. Neden? çünkü onları saymaya benim vaktim olmuyor, o saymayla geçireceğim vakti okuyarak geçirmeyi tercih ediyorum. Aradan bunca zaman geçti hala ne kadar kitap var bilmiyorum”.
Kitaplarının yanında kütüphanede çok zengin bir slayt arşivi, fotoğraf koleksiyonu var. Slayt arşivi on iki bin slaytı içermektedir, on bin kadar da fotoğraf var. Konulara göre zarflara yerleştirilmiş, aran konuya dair fotoğrafları hemen kolaylıkla bulma imkânına sahiptir. 
Ayrıca kütüphanemde A’dan Z’ye alfabetik olarak dizilmiş dosyalar halinde bilgi zarfı, koleksiyonu vardır. A’dan başlayıp, Z’ye kadar devam eden zarflar içerisinde İslam tarihi, İslam kültürüne dair, Konya’ya dair, Konya yapılarına dair bir çok dosyalanmış zarflardan oluşmaktadır.
Özönder, Hocası Süheyl Ünver’den aldığı feyizle, bilgi fişleri, planlar, kitabeler dosyalar halinde düzenlemiştir. 
Bugün Konya ansiklopedisinin bazı maddelerini bu dosyalarımın içinden yazmışımdır. O kadar enteresan maddelerdir. 
Aslanlı Kışla, Ağra, Atlı Tramvay gibi çok marjinal maddeleri yazılırken en ufak bir sıkıntı çekmeden bilgi dosyalarından faydalanılarak yazılmıştır.
Kütüphanede Özönder’e özel imzalanmış önemli kitaplarda bulunmaktadır. 
Konya’ya dair yayımlanmış kitapların hemen hemen tamamı bu kütüphanede bulunmaktadır. 
Hasan Özönder Kütüphanesini su şekilde düzenlemiştir:
Kapıdan girince sol tarafta en yukarıda Türk Tarihi, Orta Asya Tarihi; altında Selçuklu Tarihi; onun altında Osmanlı Tarihi vardır. Onunda altında Dinler Tarihi vardır. Ondan sonraki duvarda yer alan raflarda ise, Konya’ya dair kitaplar, Türk-İslam kültürüne dair eserler yer almıştır. Onun devamı olan raflarda ise şehirler tarihi vardır. Her gittiği , şehirde yayınlanmış eserleri araştırarak kütüphaneye kazandırmıştır.
Sadece ülkemizle sınırlı değil yurtdışında da oraları tanıtan kitapları alınmıştır. Mesela, Halep ve Kazalar, Halep’teki Camiler, Kahire’deki camilere dair çok güzel eserler vardır.
Sanat Tarihi kitapları gelir. İstanbul Tarihi kitapları, öbür duvara geçtiğimizde tercüme-i hal,biyografik eserler Arapça’dan tutun Osmanlıcaya kadar bütün eserler buraya yerleştirilmiştir. Hz. Mevlana’ya dair eserler bulunur. Son rafta Atatürk ve Cumhuriyet Tarihi eserler yer almıştır.
Kütüphanedeki eserleri güvendiği kişilere vermekten haz duyan Özönder bu hususu ,bir zekât, sadaka olarak telakki etmektedir.
Kütüphanesinde bulunan kitapları okuyup okumadığını soranlara kırmadan şu cevabı verir: “Senin bahçen var mı? Var, bağın var mı? Var, bağında dünya kadar üzüm var sen bunların hepsini yiyecek misin? Her gün bir salkım koparırsın. Bizde her gün bir kitabı gözden geçirmek suretiyle değerlendirmeye çalışıyoruz.”






KADINHANI MAHALLELERİNİ TANIYALIM
Turgutlu Mahallesi(Tekkenişin, Dirginli (Dirinli), Hacıvelili):

Mahalle; aslı Arapça “Hulul” kelimesinden “girilen yer” anlamında kavramlaşan bir terimdir. Şehirler mahallelerden, mahalleler sokaklardan oluşur. Bu oluşum medeniyetleri meydana getirmiştir. Bizim medeniyetimizin en küçük, fakat önemli nüvesi mahalledir. Mahalle; sınırları mukimlerince çizilen güvenlik alanlarıdır. Camisi, medresesi, okulu, çeşmesi, kuyusu, parkı, bakkalı bulunan insanların bütün ihtiyaçlarını karşıladığı ortak dünyanın adıdır.
Bir mahalle bize; tarihi, geleneği, kişileri yaşanmışlıkları, unutulanları hatırlatır.
Kadınhanı kadim medeniyetlere ev sahipliği yapan, Selçuklu ile İslamlaşan, Osmanlı ile gelişen, Cumhuriyetle de hayatiyetini devam ettiren bir ilçedir
Kadınhanı’nın bugünkü etnik yapısı, esasen 1722 yılında gerçekleşmiştir. Osmanlı, bölgenin zamanla harap olması ve nüfusun dağılması dolayısıyla, Karaman Livası dahilinde bulunan Bozulus Türkmenlerinden Oğulbeyli’nin Hacılu, Karamanlu, Abdurrahmanlu, Dirinlü ve Karasarnık Cemaati reayalarını Kadınhanı’na yerleştirerek, bölgeyi ihya etmiştir.

Bugünün Kadınhanı’na baktığımızda Türkmen iskânın izlerini açıkça görebiliriz. Karamanlı, Dirinli, Tekkenişin, Çavundur, Karahalilli, Hacıpirli, Hacı Mehmetli, Hacı Muratlı, Hacı Velili, Karahisarlı gibi Türkmen menşeli mahalle isimleri, bugün hala bilinmekte ve kullanılmaktadır.

 Seçim öncesi 9 mahalle varken 6360 sayılı yasa gereği mahalle sayısı 50’ye çıkmıştır.

Turgutlu mahallesi ise, bu kadim medeniyetlere ev sahipliği yapan ilçemizin en eski mahallesinden birisidir. Bu mahallenin eski isimleri; Tekkenişin, Dirginli, Hacıvelili olarak geçmektedir.
Taşhan’ın burada yer alması, Selçuklu devrinden kalma eserin barındırması buranın Selçuklulardan beri bir yerleşim merkezi oluğunu ortaya koymaktadır.
Turgutlu mahallesi Karakaya, İstiklal, Doğanlar, ve Ünveren mahalleleriyle çevrilidir. Kadınhanı’nın en eski ve mûtena mahallesinden biridir. 
Tekke cami bu bölgenin içinde yer almıştır.
Mahalle adını Karanmanoğlu döneminin önemli şahsiyetlerinden Turgutoğullarından almaktadır.
Tarihi eserler, Çeşmeler, Kuyular ;Hacı Talha’nın çeşmesi, Taşanın orada kuyular vardı.
Yukarı cami Turgutlu cami vardır. Turgutlu camisini diğer adı Tekkenişin idi.
Küçük mescit tekkenin yanında idi. Daha sonra burası yıkılmıştır.
Cumhuriyet devri gelince, Mahallenin odaları vardı. Aileler birer hafta sırayla bakarlardı. Odanın altında misafirlerin hayvanlarını bağlayacağı ahır yer almaktaydı.
Bugünkü Tekke Camiİnin önünde şadırvanın olduğu yer Turgut Oğullarının odasıydı. Oraya tahta merdivenle çıkılırdı. Tekkeler kapatılınca bakımsızlıktan viraneye dönene Kerpiçten bir yapı olan oda yıkıldı. Tekkelerle birlikte Ömer Bey zaviyesi vardı. Topbaşlar. 62-63’te Tekke camisini yaptırdı, onun hattı da hattat Hamit Aytacın, Mimarı da Sami Efendinin damadı Ömer Kirazlı idi. Bu caminin Türkiye’de önemli bir yeri vardır.
Tekkenin haziresisinde önemli şahsiyetler yatmaktadır: Mehmed Hulusi Efendi, Mûsâ Topbaş Efendinin baba tarafından dedesidir. Mûsâ Efendi ise anne tarafından dedesidir. Bu durumda Mûsâ Efendi, Mûsâ Topbaş Hazretlerinin hem büyük amcası, hem de dedesi olmaktadır. Muhtemelen kendilerine Mûsâ isminin verilmesine sebep de, annesi Âdile Hanımefendinin kendi babasının ismini yaşatma arzusudur. Ahmed Kudsî’nin kızı Ümmühan Afife Hanım ise, Turgutoğlu Ömer Tekkesi sernâzırı Osman Efendi ile evli olduğundan, vefatında Tekke Camii haziresine defnedilmiştir.

Hatırladığımız esnaf ve zanatkarlar: Destici, Şükrü, Mehmet vardı. Battalın kuyu vardı. Ramazand su içilirdi. Semerci Mustafa vardı.Terzi Hamdi vardı, Mehmet vardı.
Kazım Hoca vardı. Ondan evvel Turgutlu Caminin imamı Mehmet Gürbıyık hoca idi. Kürt sait vardı. Onlar davul klarnet çalardı. 
Turgutlu mahallesi cadde ve sokakları:
Adnan Menderes Sokak, Akdere Sokak, Ara Sokak, Aziziye Sokak, Beyazıt Sokak, Bükreş Sokak, Eğri Sokak, Embiya Sokak, Erenler Sokak, Fırat Sokak, Gölbaşı Sokak, Göller Sokak, İhsaniye Sokak, İncesu Sokak, İncirli Sokak, İnönü Caddesi, İstanbul Caddesi, Kalkan Sokak, Kılıç Sokak, Konak Sokak, Kuşkonmaz Sokak, Merkez Sokak, Okul Sokak, Prof Dr. Halil Cin Caddesi, Salih Büyükcam Sokak, Selimiye Sokak, Şeyh Şamil Sokak, Yamaç Sokak, Zambak Sokak.
Lakaplar ve aileleri; eskiden soyadı yoktu ve insanlar değişik lakaplarla unvanları vardı. Sonradan her ne kadar soyadı kanunu çıkıp yaygınlaşsa da Turgutlu gibi eski mahallelerde konum-komşu hala eski lakaplarıyla anılırdı. Mahallede herhangi bir evin içinde oturanları tarif eden lakaplar vardı ve soyadından daha meşhurdu. Özellikle yaşlılar için daha kolay maruf bir kullanımdı.
70’li 80’li yıllara kadar Turgutlu mahallesinde bir ucundan başlayıp öbür ucuna kadar şimdiki gibi apartman olmayıp kerpiç duvarlar çevrilmiş bahçeli bir iki katlı toprak evler vardı. Genellikle üstünden yuvaklaları görünen toprak damlar vardı. İşte bu evlerin sahipleri soyadlarıyla değil de, lakaplarıyla anılır, tarif edilirdi.

Turgutlu Mahallesi Tekkenişin aileler
   Eski adıyla Tekkenişin yeni adıyla Turgutlu Mahallesinin en bilinen aileleri ve Aynı zamanda Turgutoğlu Ömer Bey Zaviyedarları olan  Turgut Oğullarından;  Ödükler, Hacı Bakılar, Turhanlar, Beyazıtlar, Hademeler ve  Keçebaşlar. Bundan 80-90 yıl önce   Hacı bakılar’dan Hacı Ahmet, Mehmet, Mustafa ve Baki vardı Ahmet’in oğlu  şişman Ali ve Osman vardı.
   Turgutoğlu Ömer Bey Zaviyedarlık beratında (Sultan 3.Selim,M.1794) da bahsi geçtiği  gibi Hacı Ahmet oğlu Bayezit öldüğünde üç tane oğlu oluyor. Birincisi es-seyyid Hacı Mehmet, ikincisi Es-seyyid Osman, üçüncüsü ise es-seyyid Ali. Es-Seyyid  Osman’ın(Lakap olarak eskiden Köse Osmanoğulları, günümüzde Ödükler olarak bilinen aileler) oğlu Bekir’den de Mevlüt, Hüseyin, Seyit Ali ve Bekir adlı 4 oğlu ve 1 kızı oldu. Osman oğlu Seyit Ali’nin de Şükrü ve Ismahan adlı 2 çocuğu oldu.  Şükrü’nün de   Seyit Ali, Hüseyin, İlyas ve Fadimana adlı 4 çocuğu vardı. Bunlardan Seyit Ali Küçüködük halen 89 yaşında ve hayatta olup Firdevs,Şükrü,Beyhan,Mustafa,Faruk ve Hakan isimli 6 çoçuğu olup bunlardan ikisi Kadınhanı Faik İçil MYO eski Müdürü Prof.Dr. Mustafa Küçüködük ve Prof.Dr. Şükrü Küçüködük’dür. Şükrü oğlu Hüseyin Küçüködük’ün  Kur.Alb.Şeref, Alb.Şükrü, Ayhan, Ferhan, Erol ve Dilek adlarında 6 çocuğu  oldu.  Ismahan’ın ise Abdullah ve Fadimana adlı 2 çocuğu oldu. Şükrü kızı Fadimana(Atlı)’nın Yüksel,Ali, Vacide,Fikriye ve Hüseyin adlı 5 çocuğu oldu.Şükrü oğlu Alb. İlyas Küçüködük, akraba ailelerden Hacı Bakıların kızı ve Erhan Turgutlu’nun ablası Neriman Hanım ile evlenerek Ali Şükrü ve Neslihan isimli 2 çocuğu oldu.
Bekir oğlu Mevlüt’ün; Mehmet,Mustafa,Havana,Elifana ve Ayşe adlı 5 çocuğu oldu. Bunlardan  Mehmet(Manifaturacı)’in 4 çocuğu oldu. Bunlar; Yaşar,Rahime, Nefise ve Naci’dir. Yaşar(Manifaturacı)’ın  Saadet, Saime, Fazilet, Hamiyet ve Mehmet Nuri adlı 5 çocuğu oldu. Mehmet Nuri halen Kadınhanı Belediye Başkanlığını sürdürmektedir. Rahime’nin Dr.Aliye,Naciye ve Feride isimli 3 çocuğu oldu. Nefise’nin Dr.Mehmet Kara ,Ecz. Fatih Kara ve Betül adlı 3 çocuğu oldu. Naci’nin Mehmet,Serhat ve Hilal isimli 3 çocuğu oldu. Mevlüt oğlu Mustafa’nın Mevlüt ve Fadene adlı 2 çocuğu vardır. Mevlüt’ün; Mustafa,Ahmet,Mehmet,Necla,Neriman ve Nuran adlı 6 çocuğu vardır. Fadene’nin ise Remziye,Necmiye,Ahmet ve Murat isimili 4 çocuğu oldu. Mevlüt kızı Havana’nın Seyit Ahmet, Saat,Rahime,Hatice, Selime ve Şerife isimli 7 çocuğu oldu. Şerife ise Kadınhanı’nın meşhur hocalarından  rahmetli Seyit Ali Büyükyılmaz ile evlenerek Nadire, Nazire, Vesile, Hacı ve Naci isimli 5  çocuğu olmuştur. Mevlüt kızı Elifana’nın İbrahim,Veysel, İhsan ve Musa isimli 4 çocuğu oldu, Mevlüt kızı Ayşe’nin ise Melahat isimli bir kızı olmuştur.
 Bekir oğlu Şehit  Bekir’in Halil,Hasibe ve Halime adlı 3 çoçuğu vardı.Oğlu Halil’den İhsan, Lütfü, Hacı Bekir isimli 3 oğlu oldu.. İhsanın 2 oğlu, 2 kızı vardı Halil, Süleyman, Fadime, Gülay’dır. Bunlardan Halil  isimli oğlu Kadınhanı Belediye Başkan Yardımcısı Halil Özcan’dır.Lütfü’nün 7 çocuğu oldu. Bunlar Kerim, Abdullah, Mehmet,Necla,Fatma,hatice,Lütfiye^dir. Hacı da İzmir’de ikamet ederken orada 4 çocuğu oldu. Bunlar Mehmet,Uğur,Ayşen ve Fadimana’dır.Şehit  Bekir kızı Hafize ise Tekkenişin ailelerden delialilerden Mübaşir Ali Tekin ile evlenerek  Seyit,Mustafa, Melahat ve Neriman adlı 4 çocuğu oldu. Hafize oğlu Seyit’in Ali,Ersin, Ömer Faruk, Aynur ve Hafize isimli 5 çocuğu oldu. Hafize oğlu Mustafa’nın Ülfet,Cengiz,Nuri ve Üikü isimli 4 çocuğu oldu. Hafize kızı Melahat’ın Dr.Galip Şef ve Dr.öznur Köylü adlarında 2 çocuğu oldu.Hafize kızı Neriman’ın Fevzi, Müzeyyen,Kemal ve Recep adlarında 4 çocuğu oldu. Şehit Bekir kızı Hasibe’nin Selim ve Behzat isimli 2 çocuğu oldu.


Her evin adam boyundan fazla dışarıdan içeriyi göstermeyen bahçe duvarları ve onun arkasında bir hayat vardır. Evin ahalisi serbestse çıkar, yemeğini yer, çamaşırını yıkar, turşusunu kurar, salçasını çıkarır, kurutmalığını hazırlar, hatta sıcak yaz günlerinde leğende çocuklarını çimdirirdi. Hiçbir mahrumiyet endişesi olmadan hayatta hayatı sürdürürdü.
Hayatın içinde, havuzu, çeşmesi, asması, elması, eriği, örtmesi, çardağı, kümesi, ahırı, samanlığı, kurnası, aşenesi, örtmesi vardı. Tavuğu, kazı, ördeği sokakta özgürce dolaşırdı.
Erişte keser, bulgurunu pişirir gavurgasını kavurur, kuskusunu yapardı. Sokaklarında düdük çalan gece bekçiler dolaşırdı. Mahallenin delisi, velisi, topçusu, kuşçusu vardı.
Yoğurdun mayası, yemeğin; yağı, tuzu, biberi salçası bittiğinde komşudan istenirdi. Ekmek evde yapılır, etrafa kokusu yayılır, yapılan pişirilen ekmekten, bulgurdan komşulara da dağıtılırdı. Temeli taştan üstü kerpiçten örülmüş bir veya iki katlı düz damandan evler vardı. Toprağı sıkıştırılır yerine göre makat yatırılır, tuz atılır veya özel çorak toprak getirilerek dama serilirdi. Özel yapılmış kar kürekleriyle damlar kürünürdü. 
Tezekler kışa hazırlık olarak yapılır, sobalarda, ocaklarda yakılırdı.

KADINHANI İLÇESİ VE TOPBAŞ AİLESİ

Sarayönü ilçeleri ile Ilgın’a bağlı bazı köyleri de içine almaktadır. Konya ve civarının fethi esnasında büyük başarılar gösteren Said adındaki bir beyin tasarrufuna verildiği için, Saideli ismini almıştır[1]. Said Bey, kendi adını verdiği Said Karyesi’ne yerleşerek, bölgeyi idare etmiştir. Arşiv vesikaları da, Saideli’ne bağlı Said Karyesi’nin varlığını doğrulamaktadır[2].
Kadınhanı (Hatun Köyü), başlangıçta Saideli’ne bağlı bir köydür. İsmini, Danişmendoğullarından Muzafferüddin Mahmud’un kızı ve Selçuklu Hükümdarlarından Keykâvus ve Keykûbat’ın anneleri olduğu tahmin edilen Râziye Hatun’un, 1230 yılında yaptırdığı kışlık kervansaraydan almıştır. Zamanla Kervansarayın çevresine yerleşen Oğuzların Kınık, Bayat, Savur, Afşar ve Çavundur boyları, “Kadınhanı”nı oluşturmuştur[3]. Bu nedenle Kadınhanı için başlangıcından bugüne Türkmen yerleşim merkezidir denilmektedir.

Kadınhanı’nın bugünkü etnik yapısı, esasen 1722 yılında gerçekleşmiştir. Osmanlı, bölgenin zamanla harap olması ve nüfusun dağılması dolayısıyla, Karaman Livası dahilinde bulunan Bozulus Türkmenlerinden Oğulbeyli’nin Hacılu, Karamanlu, Abdurrahmanlu, Dirinlü ve Karasarnık Cemaati reayalarını Kadınhanı’na yerleştirerek, bölgeyi ihya etmiştir[4]. Bu çerçevede Saideli kazasına tabi Kuyucak, Ortaviran, Kara İsmail, Çeltik, Kızılcagöl mezraları, harap ve hâlî (boş) olup sahiplerine menfaati olmadığından, yeniden imar ve iskanı yapılmış ve Kadınhanı’ndaki Oğulbeyli cemaatinin ziraatlerine tahsis edilmiştir[5].

Türkmen iskânı, bina ve cami-i şerif yapılması suretiyle imar edilen Kadınhanı, Konya’ya bağlı nahiye iken, aynı yıl müstakil ilçe yapılmıştır[6]. İlçe olduğu dönemde dış desteğe ihtiyacı olduğu anlaşıldığından, beş yıl sonra tekrar Konya sancağına bağlı nahiye olmuştur. Bu sefer de, yöre insanını tanımayan Konya Sancağı’nda görevli kişilerin, zaman zaman halka zulümleri dolayısıyla, 1780 yılında tekrar müstakil ilçe yapılmıştır[7].

Bugünün Kadınhanı’na baktığımızda Türkmen iskânın izlerini açıkça görebiliriz. Karamanlı, Dirinli, Tekkenişin, Çavundur, Karahalilli, Hacıpirli, Hacı Mehmetli, Hacı Muratlı, Hacı Velili, Karahisarlı gibi Türkmen menşeli mahalle isimleri, bugün hala bilinmekte ve kullanılmaktadır[8].

Burada Kadınhanı tarihi açısından büyük önem arzeden şu hususun altını çizmekte de fayda vardır: Kadınhanı, hac ve ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde bulunması sebebiyle bölgenin güvenliği büyük önem arzetmiş ve bu itibarla, bir taraftan îmar ve iskânına ehemmiyet verilirken, diğer taraftan da buraya yerleştirilen cemaatlere “Derbendcilik” vazifesi verilmiştir.

“Derbendlik müessesesi”, Osmanlı Devleti’nde seyahat emniyetinin sağlanması için oluşturulmuş bir güvenlik birimidir. Âdeta mahallî karakol vazifesi görmüştür. Bu sebeple, derbendcilik vazifesi verilecek kişiler, mahallinde oluşturulan eşrâf ve görevlilerden oluşan komisyonlar vasıtasıyla, belli kriterler aranarak hususi bir itina ile seçilmişlerdir. Böylelikle bu vazifeyi taşıyamayacak nitelikteki insanlar, derbendlerde barındırılmamıştır.

Derbendlerin diğer önemli bir rolü de ıssız yerlerin şenlendirilmesi, yani iskana açılmasında vasıta olmasıdır[9].

Şer’iyye sicillerindeki kayıtlarda yer alan Sultan II. Mahmud (1808-1839)’un “hatt-ı humâyunu”ndan (10 Rebiu’l-evvel­ 1224­/­1809) anlaşıldığına göre, Kadınhanı, Sultan III. Ahmet (1703-1730)’ten itibaren sürekli gündemde tutulan önemli bir derbenddir[10]. Bu bilgiler ışığında denilebilir ki, 1722 yılında Kadınhanı’na iskan edilen Oğulbeyli cemaatine, bu iskânla birlikte, derbendcilik vazifesi de tevdi edilmiştir. Bu vazife gereği, bölgenin güvenliğini temin etmek, kervanların ve hac kafilelerinin sâlimen geçişini sağlamak karşılığında vergiden de muaf tutulmuşlardır. Bu görev verilirken, Kadınhanı’nda ikamet eden ahali içerisinde “meçhul” (kim olduğu bilinmeyen) ve “sû-i hal” (karakter ve şahsiyet zaafı) olanlar tespit edilmiş ve kefili olmayanlar bölgeden ihraç edilmiştir[11]. Bu tarihten sonra Kadınhanı, Osmanlının son dönemlerine kadar “Kadınhanı Derbendi” olarak bilinegelmiştir.

Topbaş ailesi ecdadından kendisi hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en büyük kişi, Topbaşzade Mustafa Efendi’dir. Mustafa Efendi, sû-i hâli görülenlerin Kadınhanı derbendinden çıkarıldığı dönemde, hüsn-i hâliyle meşhur olmuş önemli bir şahsiyettir. Hicrî 1255, mîlâdî 1839 tarihinde vefat etmiş ve tapusu kendisine ait olan Ilgın yolu üzerindeki kabristana defnedilmiştir. Mezar taşında hüsn-i hâline işâret edilmiştir.

Topbaşzâde Mustafa Efendi’nin mezar taşı kitabesi şöyledir:

Fî 10 Receb sene 1255

1. satır: Bu merhumun hüsn-ı ahlakını …(silik okunamadı)

2. satır: ki rahmet kıl ana ………(silik okunamadı)

3. satır: ve hüve’l-hallâku’l-bâkî el-merhûm el-mağfûr Topbaşzade

4. satır: Mustafa Efendi ruhuna el-fatiha.

Topbaşzâde Mustafa Efendinin mahdûmu, el-Hâc eş-Şeyh Ahmed Kudsî Efendi, Osmanlı dönemi ulemâ ve meşâyıhından meşhur bir zattır. 1817 yılında Konya’ya bağlı Kadınhanı ilçesinde doğmuş ve ilk tahsilini de burada yapmıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, memleketinde tahsilini tamamladıktan sonra Hicaza gitti. Orada Mekke müftüsü Muhammed b. Hüseyin el-Kutbî (v. 1280/1864)’den fıkıh, hadis ve tefsir; meşhur muhaddis ve sûfî es-Seyyid Muhammed b. Ali eş-Şilefî es-Sünûsî (v. 1276/1859)’den de hadis ilmi tahsil etti.

Hicazda belli bir seviyeye eriştiğine kanaat getirince, memleketine döndü. Bir gün rüyasında “Civarımıza gel, civarımıza gel!” davetiyle Hz. Mevlana’nın hususi iltifatına nail oldu. Bu olaydan sonra, Konya’ya Mevlânâ dergâhının yanında bir eve[12] yerleşerek uzun yıllar tedris ve irşad işleriyle meşgul oldu.

Hadis ilmine karşı ileri derecede bir ilgisi vardı. Hatta 40 bin kadar hadis-i şerif ezberinde olduğu için kendisine “Seyyidü’l-muhaddisîn” ünvanı verilmişti.

Hat sanatında da üstün bir kabiliyeti vardı. Bu istidâdını, Alanyalı Hacı Abdülkadir isimli bir hattattan aldığı derslerle geliştirdi. Bir çok risale ve 5 ayrı Mushaf yazmıştır.

Tasavvuf ilmini ise o civarda Memiş Efendi diye tanınan Bozkırlı Muhammed Kudsî Efendiden (v. 1269/1852) tahsil etti ve ondan hilâfet (şeyhlik icâzeti) aldı[13].

Ahmed Kudsî Efendi, ömrünün sonlarına doğru 29 Zilkâde 1292/27 Aralık 1875 tarihli beratla “Mecidiye” ismiyle bilinen “Yeğenağa Medresesi”ne müderris olarak tayin edildi[14]. Tayin beratında “Seyyid Hacı Ahmed Kudsî Efendi” namıyla anılmıştır ki, buradaki “Seyyid” ifadesi, Mûsâ Topbaş Efendinin de beyanına göre muhtemelen hürmet için kullanılmıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, bu medresedeki müderrislik vazifesini 1887’de kendi isteğiyle bırakmıştır. Vazifeyi bırakmasında son zamanlarda artan rahatsızlıklarının etkili olduğu söylenebilir.

Ahmed Kudsî Efendinin “Hidâyetü’l-Mürtâb Fî Fezâili’l-Ashâb” isimli Arapça eseri, 1875 yılında İstanbul’da basılmıştır. Bu kitap, daha sonra “Peygamberimiz ve Ashâbı” adıyla Erkam Yayınları tarafından da tercüme ettirilip yayınlanmıştır (1986). Müellifin daha başka eserlerinin de olduğu ifade edilmiş ise de bunların nüshalarına ulaşılamamıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, 14 Zilhicce 1306/1888’de Mevlana türbesi yakınındaki evinde vefat etmiş ve Mevlânâ dergâhının bahçesine defnedilmiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan yeni düzenlemeler esnasında, mezar taşı Sırçalı Medresesine kaldırılmıştır[15]. Mezar taşı kitabesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

Huve’l-bâkî

Sultânu’l-ârifin

Senedu’l-muhaddisin

Sâdât-ı meşâyıh-ı Nakşiyyeden

Es-Seyyid el-Hac Ahmed el-Kudsî

El-Halidî rahimehullahu

Teâla rahmeten vâsiaten

Sene zilhicce 1306

Vefâtıyla ilgili o zamanın mahallî basınında çıkan şu haberler de onun faziletini beyan eder mahiyettedir:

“…Konyamızın vesile-i tefeyyüz ve mübâhâtı sayılan, ulemâ-i benâm ve fuzalâ-i izâmdan, şerefyâb-ı intisâbı bulunduğu tarikat-i âliye-i Nakşibendiyyenin mertebe-i hilâfetini ihrâz etmiş, aşk-ı Mevlâ ve zühd ile muttasıf olmuş meşâyıh-ı zevi’l-ihtirâmdan Topbaşzâde Hacı Ahmed Kudsî Efendi, sinn-i muazzezleri yetmişi mütecaviz bulunduğu hâlde, mübtelâ oldukları habs-i bevl keyifsizliğinden şifâyâb olamayarak şehr-i hâlin 14. Salı günü akşama karib saat 11 raddelerinde tâir-i rûhu, cihân-ı fânî, lâne-i mihnet-firâşını terk ile sûy-i gülşen-i Kudsiyâna tayerân ve makam-ı illiyyîni kendisine âşiyân etmiştir.

Merhum müşârun ileyh ahlâk-ı hamîde ve hisâl-ı bergüzide ashâbından, harikulâde bir hafızaya mâlik, her fende bâhusus fenn-i hadiste mahâret-i kâmile kesbetmiş ilim ve kemal erbabından bir zat-ı muhteremdir[16].

Ahmed Kudsî Efendi’nin bizim bilebildiğimiz dört çocuğu olmuştur. Mehmed Hulusi, Mustafa İsmet, Mûsâ İzzet ve Ümmühan Afife. Bugün Topbaş soyadını taşıyan aile, Mehmed Hulusi Efendi’nin, Büyüktopbaş soyadını taşıyan aile de Mustafa İsmet Efendi’nin soyundan gelmektedir[17].

Mehmed Hulusi Efendi, Mûsâ Topbaş Efendinin baba tarafından dedesidir. Mûsâ Efendi ise anne tarafından dedesidir. Bu durumda Mûsâ Efendi, Mûsâ Topbaş Hazretlerinin hem büyük amcası, hem de dedesi olmaktadır. Muhtemelen kendilerine Mûsâ isminin verilmesine sebep de, annesi Âdile Hanımefendinin kendi babasının ismini yaşatma arzusudur. Ahmed Kudsî’nin kızı Ümmühan Afife Hanım ise, Turgutoğlu Ömer Tekkesi sernâzırı Osman Efendi ile evli olduğundan, vefatında Tekke Camii haziresine defnedilmiştir.

Hacı Mehmed Hulusi Efendi, 1848 yılında Kadınhanı’nda dünyaya gelmiştir. Babasından aldığı terbiye ile yeterli bir dînî bilgiye sahiptir. Dinini güzel yaşamaya çalışan ve özellikle hafızlara karşı hususî bir muhabbet besleyen sâlih bir kimsedir. Hatta kızı Zâhide Hanıma 15 yaşına kadar Kur’an öğretemeyince, mânen mes’ul olurum endişesine düşerek, onu Keçebaşzâde Hafız Mustafa Efendi’ye[18] nikâhlamış ve kızına Kur’ân-ı Kerim öğretmesini kendisinden istemiştir. Yöre halkı tarafından çok sevilen ve sayılan bir zattır. Fakir ve kimsesizleri koruyan, varlıklı ve oldukça cömert bir kişiliğe sahiptir. Yaşadığı dönemde içme suyu sıkıntısı çeken Kadınhanı’na[19] 14 km uzaklıktaki bir mesafeden her gün yüz adam çalıştırarak yaptırdığı kanalla su getirmiş ve beş mahalleye yaptırdığı beş ayrı çeşmeyle büyük bir hizmet sunmuştur. Sadece bu iş için malvarlığının yarısını harcadığı rivayet edilmektedir[20]. Bu çeşmelerden birisi, hâlâ Hacı Muratlı Mahallesinde bulunan Topbaşzâdelerin evlerinin bulunduğu sokaktadır. Çeşme üzerindeki kitabelerde şu bilgilere yer verilmektedir:

Sağdaki ifade: Nusret-i İlahiye

Soldaki ifade: Çeşme-i Nûriye sene 1304 (1888)

Ammerahû el-Hac Mehmed Nuri bin Ahmed Kudsî ufiye anhuma[21].

Hacı Mehmet Hulusi Efendi vefat ettiğinde, veresesine beş hane, onbir dükkan, iki bahçeli ev, iki mağaza, bir arsa, bir bağ ve bir bahçe olmak üzere toplam 22 parça gayrımenkul bırakmıştır. Bunlardan bir hane, bir mağaza ve iki dükkanı kendisi satınalmış, diğerleri tapu kayıtlarının ifadesiyle “eban an ceddin” yani babadan oğula miras yoluyla intikal etmiş mallarıdır[22]. Babası Ahmed Kudsî Efendi’nin sürekli ilim ve irşadla uğraştığı bilinen bir gerçek olduğuna göre, bu malların bir çoğunun dedesi Topbaşzade Mustafa Efendi’den intikal ettiği söylenebilir. Görüldüğü gibi Topbaş ailesi, tasavvuf ehli, dinî ilimlere ve hayır işlerine düşkün, İslami hizmetlere gönül vermiş, ticaretle uğraşan, hem kesesi hem de gönlü zengin bir Türkmen ailedir.

Mehmet Hulusi Efendi, tapu kayıtlarına göre 1320/1904[23], Şeriyye Sicillerine göre 1322/1906[24], mezar taşına göre de 1325/1909 yılında vefat ederek Kadınhanı’na defnedilmiştir.

Mehmed Hulûsi Efendinin Kadınhanı’ndaki mezar taşı kitabesi şöyledir:

Hüve’l-bâkî

Tarîkat-ı Aliyyye-i Nakşibendiyye-i Halidî’den ve Muhaddisînden Topbaşzade el-Hâc Ahmed Kudsî Efendi mahdûmu eşraf ve hanedandan el-Hac Mehmed Hulûsi Efendi rızaen lillah el-fatiha. Sene 1325.

Hacı Mehmed Efendinin varisleri, oğlu Ahmed Hamdi Efendi, kızları Muhlise, Sabire ve Zahide ile, zevceleri Hafize ve Rukiye hanımlardır.

Mehmed Hulûsi Efendinin oğlu ve Mûsâ Topbaş Efendinin babası Ahmed Hamdi Efendi de, âilenin dirâyetli ve ileri görüşlü bir büyüğüdür. 1298/1881 yılında Kadınhanı’nda doğmuştur.

Muhtelif vesilelerle yaptığı evliliklerden sekiz erkek ve sekiz de kızı olmuştur. Bunlardan Ziya ve Abdullah isimli iki oğlu ile, Fatma, Sıddıka ve Hatice isimli üç kızı, çeşitli sebeplerle küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.

Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre, Ahmed Hamdi Efendi, dirâyeti, cömertliği ve ferâsetiyle, çocukları ve aileleri arasında iyi bir ülfet ve saygı oluşturmuştur. Kardeşlerin birbirleri arasındaki sevgi ve saygı da her türlü takdirin üzerindedir. Annelerden hiçbiri, çocuklara karşı üvey evlât muamelesi yapmadığından, onlar da çocuklardan dâima hürmet görmüşlerdir. Hatta Mûsâ Efendi Hazretlerinin üvey annesi Şerife Hanıma karşı gösterdiği ilgi, sevgi ve hürmet, bir çok evlâdın öz annesine karşı yapamayacağı güzelliktedir.

Ahmed Hamdi Efendi, ailesiyle birlikte 1917 yılında Kadınhanı’ndan İstanbul’a göç etmişlerdir. Başlangıçta Aksaray-Lâleli semtine yerleşmiş olmalarına rağmen, daha sonra ahlâkî kaygılar sebebiyle Anadolu yakasında bulunan Erenköy’ü ikâmetgâh edindiler.

O, dindar ve cömert kişiliği ile ün salmış meşhur bir tüccardı. Eminönü Sultanhamamı mevkiinde manifaturacılık yapardı. İş yeri, aynı zamanda vakıf gibi çalışırdı. Hatta özel bir aşçı tutarak sürekli çorba kaynatır, açları ve misafirleri doyururdu.

Tekke ve medreselerin kapanması neticesinde işsiz ve muhtaç duruma düşen ilim ve irfan ehlinin de hâmiliğini üstlenmişti. Onlara her ay düzenli olarak yardımda bulunurdu. Cömertliği ve güzel ahlâkı ile temâyüz etmesi neticesinde, etrafında kendisine karşı ayrı bir sevgi ve hürmet oluşmuştu. Nitekim çocukluk yıllarında zaman zaman kendilerinin yanında bulunan Mehmet Haydaroğlu Bey şunları anlatır:

“Ahmed Hamdi amcamla, dedem Ali Haydaroğlu, birbiriyle çok samimî idiler. Ahmed Hamdi amcamız Konya’ya gelince, dedemlerde kalır, biz de İstanbul’a gidince, onun evine misafir olurduk. Hatta bize özel bir daire tahsis ederdi. Bir defasında Ahmed Hamdi amcamızın Konya’ya geleceğini haber almıştık da bütün bir mahalle olarak ciddi bir hazırlık yapmıştık. Mahalle halkı tüm sokakları süpürmüş ve su ile yıkayıp pırıl pırıl yapmıştı. Herkeste ona karşı sevgi ve saygı vardı”.

Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, babası Ahmed Hamdi Efendinin ciddi bir hayranıydı. Hatta denilebilir ki, Mûsâ Efendi, hayata bakışını, tertip, düzen ve disiplinini büyük oranda babasından tevârüs etmiştir. Buna mukabil, babası da Mûsâ Efendiyi çok severler, hatta yurtdışı seyahatlerinde bile çoğu zaman onu hep yanında götürürlermiş. Bu sevgi ve ilgi sebebiyledir ki Mûsâ Efendi, merhum pederlerinden çok bahsederlerdi. Buyururlardı ki:

“Babam hakikaten çok bilgiliydi. Zâhiren bir mektep diploması yoktu; ama âlimlerle ülfet ede ede bilgi sahibi olmuştu. Bütün ömrü hocalarla geçti. Bir kere dedem Mehmed Hulusi Efendi değerli bir insanmış. Büyük dedem Ahmed Kudsî Efendi öyle. Amcam Mûsâ efendi kuvvetli bir dervişmiş. Babam, onların arasında yoğrulmuş.

Merhum Pederim, ilmiye sınıfı müzakere ve mübâhase ederlerken hep onların yanında bulunur ve onları dinlerdi. Yani zâhiren bir titri yoktu; ama her şeye cevap verebilirdi. Babamın bütün ömrü sıkıntı içinde geçmiş. Mâli vaziyeti fazla iyi değildi. Buna rağmen vazifeden atılan değerli insanlara hep hizmet etmek, onların mali vaziyetini temin etmek için gayret gösterirdi. Onların hepsine maaş bağlamıştı. Her gün sabah, onu tedarik etmek için biz evden saat altıda çıkardık. Babam da bir saat sonra, yedide çıkardı. Bastonuna dayana dayana işe gelirdi. Dönüşte de öyle. Yani şahsî masrafı hiç yoktu meselâ. Taksi bir liraydı; yok ille trenle gelecek. Haydarpaşa’da vapurdan inecek, oradan trenle Erenköy’e gelecek. O kadar da iktisada riayet ederlerdi. Ama para verilmesi icap eden yerde de sel gibi dökerlerdi.

Bütün ömrü hizmetle geçti. Bilhassa misafire hizmet etmekten büyük zevk alırlardı. Bir günde bilmem kaç tane yatak yaparlarmış. Hatta âbimler çoğu zaman babamın yüzünü göremezlermiş. Misafirler zaman zaman babamı evin uşağı zannederlermiş.

Vâlidemle babam arasında edeb, saygı ve sevgi vardı. Babam biraz sert gibi görünüyordu; ama o kadar da yumuşaktı. Cenâb-ı Hak ona bir vakar vermişti. Herkes korkardı. Hâlbuki yumuşak, merhamet deryası bir insandı. Çocuklarına karşı çok şefkatliydi. Ailesine karşı da öyle.

Allah için göz yaşı akıtan üç bahtiyar bilirim. Bunlardan biri de muhterem pederim Hacı Ahmed Efendi idi. Hicaz sülehasından âlim kâmil, Türk muhibbi, sahib-i edep Cafer Fakih Efendiyi her ziyaret ettiğimde hasbihal arasında buyururdu ki:

“Pederinizi çok severdim. Mescid-i Nebevi’ye girer ve çıkıncaya kadar da hep ağlardı, hep ağlardı”.

İlâhî emirlere sımsıkı sarılmaya çalışır ve azimetle amel ederdi. 1943 senesinde, şirpençe çıbanından muztaripti. Sonunda ameliyatla şifaya kavuşması düşünüldü. Erenköy’deki evlerinde bir ikindi vakti, operatör Mehmed Bey, yardımcısı ile bu vazifeyi ifâ ettiler. Bizleri odaya almadılar. Takriben yarım saat ve yahut kırk dakika kadar sonra, odada yüksek sesle konuşmalar oldu. Bizler telâşlandık, acaba beklenilmeyen bir şey mi oldu, diye.

Ameliyat muvaffakıyetle neticelenmiş, fazla kan zayi etmesi bakımından operatör hemen yatıp istirahata çekilmesini istemişti. Buna gönlü razı olmayan merhum pederim, o ıztırabının en şiddetli anında, «Hayır, olamaz; ben ikindi namazımı kılmadan yatamam», diye diretmiş, doktor ne kadar ısrar etse de fayda vermemişti. Sonunda odaya leğen ve ibrik temin edildi. Abdest almış ve namazını kılmıştı. Sonra biz odaya girdiğimizde, o acısının tesiriyle uykuya dalmıştı.

Kendilerinin bu sağlam imânları neticesi pederim Hacı Ahmed Efendi, memleketi olan Kadınhanı’nda namaz içinde âhirete intikal etmiştir”[25].

Ahmed Hamdi Efendi, tasavvufa da ilgi duyardı. Zeynelâbidîn isminde Konya’da ikâmet eden bir zata intisap etmişti. İstanbul’a gelince de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi devrin ileri gelen âlimleri ile tanışmış ve onlarla dost olmuştu. Hatta Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi ve Yozgatlı Müderris İhsan Efendi[26] ile de arkadaşlık derecesinde bir yakınlıkları vardı. Nitekim merhum Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi, yayınlanan hatırâtında bu konuya geniş bir şekilde yer vermiştir[27].

Ahmed Hamdi Efendi, memleket meselelerine karşı da duyarlı bir insandı. İttihatçıları pek sevmezdi. Bu sebeple İttihatçılar tarafından ciddi bir şekilde takibe alınmıştır. O da belli bir süre (bir buçuk yıl kadar) Almanya’da bulunmak sûretiyle ortamın yatışmasını beklemiş, sonra da ülkeye geri dönmüştür. 1944 yılının Eylül ayında da 63 yaşında iken Kadınhanı’nda vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Mezar taşı kitâbesini, meşhur müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın kardeşi Hattat Mahmud Yazır Efendi yazmıştır.

Mezar taşı kitabesi şöyledir:

Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî

Topbaşzade el-Hac Muhammed Hulusi Efendi mahdumu ashâb-ı birr u ihsandan Hacı Ahmed Hamdi Efendi ruhuna rızaen lillahi el-fatiha.

Doğum tarihi 1297

Vefat tarihi 30 eylül 1360

Ketebehu Mahmud Yazır gufire lehu

Mûsâ Efendi Hazretleri geniş bir akraba çevresine sahiptir. Sâbire, Zâhide ve Muhlise adında üç halası vardır. Veysi ağabeyi genç yaşta vefat ettiğinden (1936) onunla fazla bir beraberliği oluşmamıştır. Ancak Nûri ve Hulûsî ağabeyleri ile uzun yıllar birlikte olmuş ve onların güzel hâllerini daima gıpta ile yâdetmiştir. Kendilerini, babasından sonra baba vekili olarak görmüş ve onlara daima sevgi ve hürmet göstermiştir. Zaman zaman ağabeyleri Nuri ve Hulûsi Beylerin cömertliklerinden, ibâdet hayatlarından ve hassasiyetlerinden bahsederler ve onların bu güzel hâllerinin güzel bir son nefese vesile olduğunu şöyle anlatırlardı:

“Ağabeyim Nûri Bey, Eyub Sultan Camii’nde Cuma namazı kılınırken dünyaya veda etmiştir. Diğer ağabeyim Hulûsi Bey ise evinde kelime-i tevhid getirerek dünyasını değiştirmiş, ebedîyet âlemine göç etmiştir”[28].

Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, Aliye Aydın, Sıddıka Çallı ve Fatma Keçebaş ablalarını da sık sık ziyaret eder, hâl ve hatırlarını sorardı. Anne-baba bir Müşerref Çelebi ablasını da hiç ihmal etmezdi. Bu ablası, iki çocuk annesi iken hafız olmuş, Cumhuriyet döneminin ilk “kadın hattat”ı olma şerefine nail olmuş yetişkin bir hanımefendi idi. Üç kızı ile birlikte birçok kimseye ömrünün sonuna kadar bu sanatı öğretmiştir. Osmanlı konak geleneğini, kocası Nazif Çelebi ile birlikte itinâ ile sürdürmüşlerdir. 2007 yılında 92 yaşında iken vefat etmiştir[29].

Mûsâ Efendi yine anne-baba bir kardeşi olan Muammer Topbaş Bey’i de çok sever ve takdir ederlerdi. Muammer Efendi, özellikle son zamanlarında Mûsâ ağabeyine karşı ayrı bir muhabbetle bağlanmıştı. Uzun yıllar birlikte iş yapmışlardı. Başta “İlim Yayma Cemiyeti” olmak üzere pek çok hayır kuruluşunda hizmette bulundu. 1965’ten sonra yaklaşık iki yıl süre ile “Bâbıâli’de Sabah” isimli gazeteyi çıkardı. İlim ve irfan ehlini çok sever, sık sık evinde ikramlarda bulunurdu. Gözü yaşlı ve yufka yürekliydi. Sohbetten, yârenlikten ve dostluktan çok hoşlanırdı. Mûsâ Efendi Hazretlerinin “Ailede en sehavetlimiz Muammerdir” iltifatına mazhar olacak kadar cömertti.

Ali Ulvi Kurucu Bey’in anlattığına göre, Muammer Bey’in 1975 yılında işi bozulduğunda, İlim Yayma Cemiyeti’nden arkadaşı olan Fehmi Bilge Bey’in kendisi hakkında söyledikleri, onun cömert kişiliğine en güzel bir şekilde şahitlik etmektedir. Fehmi Bey, vefatına yakın felç olmuştu. Oğlu Mustafa Bilge anlatıyor:

“Bir akşam eve geldim. Babamı ağlar buldum. Üzüldüm.

«−Babacığım, ağrıların, acıların çok mu arttı?”» diye sordum. Babam dedi ki:

«−Hayır oğlum, kendime ve acılarıma ağlamıyorum. Muammer Bey’in işi bozulmuş ona ağlıyorum. Çünkü analar bir Muammer daha doğuramaz. Biz onunla yirmi yıldan fazla İlim-Yayma’da çalıştık. O en çok verenimizdi, en az konuşanımızdı ve kapıya en yakın oturanımızdı. Böylesi bulunur mu?»

Muammer Topbaş Efendi, 18 Temmuz 1994 Pazartesi günü, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur[30].

Mûsâ Efendi Hazretlerinin en küçük kardeşi ise Abidin Topbaş Bey’dir. Bugün Topbaş ailesinin hayatta olan biricik amcasıdır. Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, özellikle son zamanlarında kendisiyle hem güzel bir kardeşlik, hem de bir dostluk ilişkisi içindeydi. Hemen her gün kendisiyle görüşmek isterdi. Abidin Bey de ona hem bir baba, hem bir dost, hem de bir mürşid-i kâmil olarak bağlanmıştı. Âilenin bu muhterem büyüğüne Yüce Rabbimizden sıhhat ve afiyet içinde uzun ömürler niyaz ederiz.

Ali Ulvi Kurucu Hocaefendinin, büyük âlim ve müderris Yozgatlı İhsan Efendiden naklettiği şu sözlerle konuyu bitirmek istiyoruz:

“Ahmed Hamdi Topbaş ve ailesi, oğulları Nuri, Hulusi, Mûsâ, Muammer ve Abidin Beyler; dua almış bir ailedir. Böyle, erkeği, kadını, büyüğü küçüğü Allah yolunda olan namazlı, abdestli, zekâtlı, faziletli bir aile zor bulunur. Birçok asil aileler var­dır da, amelin, takvânın, İslâm terbiyesinin kesilmeden devam etmesi, ailelerde zor oluyor. Bunlarda ise devam ediyor. Bunlar, Avrupa’ya gitmekten çok, Hicaz’a, Harem-i Şerif’e gelmeyi sever­ler. Her sene de gelirler...”[31]

[1].       Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. 25.

[2].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5888, s. 107; MF: 5820, s. 210.

[3].       Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. 25-26.

[4].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5936, s.53, 141.

[5].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5926, s.16.

[6].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5926, s.17.

[7].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5938, s.24.

[8].       Kadınhanı’nın eski ve yeni mahalle isimleri için bkz: Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5936, s.44; MF: 5937, Poz:47 ; Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. .33-34.

[9].       “Derbend” hakkında bilgi için bkz. Yusuf Halacoğlu, “Derbend”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), IX, sh. 162-164.

[10].      Bkz. Konya Şer’iyye Sicilleri Defter No: 102 MF: 5976, sh. 142.

[11].      Konya Şer’iyye Sicilleri, MF:5936, s.141. Bu sicildeki ifadeleri aynen aktarıyoruz: “Hân-ı mezkûrda sâkin olan kesândan bazıları, meçhul ve sû-i hâl ile ma’ruf iken, bu makûle derbende teskîn olanların iskanlarında itaati ve kefili olmayanların kefilleri alınıp, kefili olmayıp itaat üzere olmayanları hân-ı mezkûrdan ihrac olunmak üzere mukayyed olmakdan nâşi, cemaat-i mezbûre reayaları öteden berü mefruzü’l-kalem maktû’ü’l-kadem min külli’l-vücuh serbest olup…”

[12].      Bu ev, şu anda Mevlana Müzesi bahçesindeki Ahmet Eflaki Dede Türbesi olarak bilinen yerdedir. Bilgi için bkz. Prof. Dr. F. Nafiz Uzluk, “XIV. Yüzyıl Mevlevi Şairlerinden Eflaki Dede’nin 600. ölüm yıldönümü dolayısıyla Ahmet Eflaki Dede”,Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları: 188, 1961, s. 283-284.

[13].      Memiş Efendi, Mevlânâ Halidî Bağdâdî’nin halifelerinden olup Şam’da medfun bulunmaktadır.

[14].      Vakıflar Genel Müdürlüğü, 149. Şahsiyet Defteri, s. 104, sıra 914’de Ahmed Kudsi Efendinin h. 1292, milâdî 1875 yılında “Kurt” nam mahalde vaki “Yeğenoğlu Medresesi”ne (Yeğenağa Medresesi olarak da biliniyor) müderris olarak tayin edildiği ve daha sonra da bu görevi kendi isteğiyle bıraktığı kayıtlıdır.

[15].      Hayatı için bkz. İsmâil Paşa el-Bağdâdî, Hidâyetü’l-Ârifîn, V, 193; Ömer Rızâ Kehhâle, Mu’cemü’l-Müellifîn, II, 179; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 250 (İstanbul-1333 Matbaa-i Âmire); Caner Arabacı, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri 1900-1924, sh. 409-410 (Konya 1998); İsmail Lütfi Çakan, “Ahmed Kudsî Kadınhanî”, DİA, II, 97; Vakıflar Genel Müdürlüğü, 149. Şahsiyet Defteri, s. 104, sıra 914; Mehmet Ali Uz,Baha Veled’den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Mayıs 1993, s.108.

[16].      “Konyamızın feyz ve iftihar vesilesi sayılan, meşhur âlim ve yüksek şahsiyetlerinden, Nakşibendiyye tarikatında hilâfet makamını elde etmiş, aşk-ı ilâhî ve zühd hasletleri içinde hayatını geçirmiş mânevî büyüklerimizden Topbaşzade Ahmed Kudsî Efendi, 70 yaşın üstünde bir ömür sürmüş ve prostat rahatsızlığından şifâya kavuşamadığından, içinde bulunduğumuz ayın 14’ünde bir Salı günü akşam vaktine yakın (o gün kullanılan saate göre) saat 11 civarında onun ruh kuşu, fânî âlemin keder ve sıkıntı dolu yuvasını terk ederek, kudsîlerin gül bahçesinin tarafına doğru uçmuş ve yüce ruhların makamını (makâm-ı illiyyin) kendine mesken edinmiştir. Merhum, güzel ahlâk ve üstün meziyet sahibi kimselerdendi. Harikulâde bir hafızası vardı. Her ilim dalında ve özellikle de hadis ilmi sahasında kemâle ermiş bir zât-ı muhteremdi”. (Bkz. Ahmed Kudsî Kadınhânî, Peygamberimiz ve Ashâbı (Ter. Erol Ayyıldız), Yayınevinin kitap ve müellif hakkındaki takdim yazısı.)

[17].      1904 Kadınhanı Nüfus Kütügü, s. 130, Hacı Muratlı Mahallesi 1 ve 2 no’lu haneler.

[18].      Ahmet Hamdi Efendinin eniştesi olan Keçebaşzade Hafız Mustafa Efendi, ölmeden önce Topbaşzade Mustafa Efendi’nin yanına gömülmesini vasiyet etmiş ve oraya defnedilmiştir.

[19].      Kadınhanı, belli aralıklarla içme suyu sıkıntısı çekmiştir. Konya Şer’iyye Sicilleri,MF:5940, s. 91’de H.1196 yılında Kadınhanı Ağası es-Seyyid Hasan Efendiye, içme suyu sıkıntısı çeken Kadınhanı’na Kestel nam mahalden içme suyu getirmek için bütün masrafları üstlenmesi şartıyla emr-i şerif verildiğinden bahsedilmektedir.

[20].      Bu bilgi, yöre halkı ve aile içinde birçok kimse tarafından rivayet edilegelmektedir.

[21].      Bu ifade, «Bu çeşmeyi Ahmed Kudsî Efendinin mahdûmu Hacı Mehmed Nûri yaptırmıştır –Her ikisi de ilâhî affa mazhar olsunlar!-» anlamındadır. Bu bilgiden öğrendiğimize göre Mehmed Hulusi Efendi’ye yakınları ve sevenleri tarafından «Nûrî» lakabı da verilmiştir.

[22].      Kadınhanı İlçe Tapu Müdürlüğü, 6 no’lu Tapu zabıt defteri, s.55-57.

[23].      Kadınhanı ilçe Tapu Müdürlüğü, , 6 no’lu Tapu zabıt defteri, s.56.

[24].      Konya Şer’iyye Sicilleri, MF:5990, s.123.

[25].      Bkz. Allah Dostunun Dünyasından Hacı Mûsâ Topbaş Efendi İle Sohbetler (Hazırlayan: Erkam Yayınları) sh. 33-36; Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 73-74; Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 131-132;

[26].      Yozgatlı İhsan Efendi, 1925 yılında Mısıra gidip orada yetişen ve birçok öğrenci yetiştiren âlim bir zattır. Bugün İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu Bey’in de babasıdır. Hakkında geniş bilgi için bkz. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstaz Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1, sh. 329-393.

[27].      Bkz. M. Ertuğrul Düzdağ,Üstaz ALİ ULVİ KURUCU Hatıralar 2, s. 29-36.

[28].      Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 132.

[29].      Bkz. Zaman Gazetesi AİLEM Eki, 8 Haziran 2007, sh. 14-19.

[30].      Bkz. Altınoluk Dergisi, Ağustos 1994, sh. 32.

[31].      M. Ertuğrul Düzdağ, Üstaz Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, sh. 35.
KAYNAK:http://www.musatopbas.com/index.php/hayat/kadinhani-ilcesi-menu/91-kadinhan-ilcesi

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...