26 Aralık 2016 Pazartesi

KONYALI “HATTATLAR” ÜZERİNE MEHMET ZEKİ DOLBAY’IN MAKALELERİ










MEHMET ZEKİ DOLBAY’IN MAKALELERİ
Ahmet ÇELİK

1295/1879’da Konya’da doğan Mehmet Zeki Dolbay, Hadimli Hacı Mehmet Efendi’nin oğludur. Annesi Hatice Vahide hanımdır.
Mehmet Zeki Bey, İl Milli Eğitim Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan Özlük dosyasında kendi elyazısıyla doldurduğu evrakta şöyle demektedir:
“İsmim Mehmet, mahlasım Zeki’dir. Mahlasımla yad olunuyorum. Pederim Konya Vilayeti Mahkeme-i Ticaret Reisi iken vefat eden Hacı Mehmet Efendi’dir.
Konya vilayeti Şemsi Tebrizi Mahallesi’nde 15. hanede 30 Ramazan 1297/ 4 Eylül 1295 (miladi 16 Eylül 1879) tarihinde Salı günü doğdum.
Konya’da biraderim Mehmet Sabit Efendi’den mekatib-i ibtidaiyye(ilkokul) ve rüşdiyede(ortaokulda) okunan bi’l-cümle durusla(derslerle birlikte) mantık tahsil ederek Konya Daru’l-muallimin(öğretmen okulun)’adehaletle müretteb olan ulum ve fununu talim ve müddeti muayenesi zarfında şahadetname ahzine (diploma almaya) muvaffak oldum. Yine bu sırada biraderimden Meani, Akaid ve Fıkh-ı şerifi okudum. Türkçe ve Farisi tekellüm(konuşma) ve kitabet (yazma) eyler arabiyeyi anlayıp tercüme ve tahrir(yazma) ederim.”
1313’te Konya Daru’l-muallimin’den mezun olduktanöğretmenlikhayatına atılan Mehmet Zeki Bey sırasıyla;
Kaş kazası ilk mektep başmuallimliği (20.9.1314- 15.4.1315)
Isparta rüştiyesi muallimi sanisi (12.5.1315-19.08.1318),
Isparta idadisiDin Kültürü, Arapça, Farsça,Tarih ve Coğrafya dersleri öğretmenliği (19.8.1318–1.12.1325),
Niğde(11.12.1325-28.3.1331),
Nevşehiridadisi(1.4.1331-1.6.1335),
Konya İmam Hatip MektebiTarih Coğrafya öğretmenlikleri (2.5.1341-15.6. 1341)ve
Konya Köprübaşı Mektebi(22.4.1928- 23.02. 1935’e kadar) başmuallimlerinde bulundu ve en son adı geçen okulda görevli iken vefat etti. Eşi Fatma Hanım’a 1 Mart 1935 tarihinden itibaren 18 lira 90 kuruş dul aylığı bağlanmıştır.
Özlük dosyasındaki bir nota göre: “İdari işlerde muvaffakiyet gösteremediğinden Maarif Vekâleti’nin 12.3.1933 tarih ve 42.209 no.lu emri ile uhdesinden başmuallimlik alınarak muallimliğe nakledilmiştir.” denilmektedir.
Nevşehir İdadisi’nde görevli iken istifa ederek Konya’ya döndü. Bu arada bir müddet ticaretle meşgul olan Mehmet Zeki Bey, Konya Halkevi’nde çalıştı. Babalık, Yeni Fikir ve Selçuk gibi gazetelerde halk edebiyatı ve hattatlarla ilgi yazıları yayınlandı.
Afif Evren bir yazı dizisinde onu şöyle tanıtır:
“M. Zeki (Dolbay) Kon­ya matbuatında, (Babalık) gazetesi sütunlarında uzun yıllar imzası görülmüş emektarlardandır. Öğretmenlik, tüccarlık yapmış, bir yandan da yerli ve taşralı halk şairlerinin hayatlarını, mahalli gelenek ve görenekleri, Konyalı hattatları, köylü fıkra­larını sık sık yazmış bir zattır. Derlediği ve yaz­dığı fıkralarda (Karaboğa) takma adını kullanırdı, şişman, esmer, dolgun yüzlü, şakacı bir vatan­daştı. Türkiye ve dolayısıyla Konya matbuatında, Ürgüp’teki Peri Baca­larından, mağaralardaki freskli Bizans kilisele­rinden ilk defa bahse­den odur ve yazısı Ba­balık gazetesinin Mem­leket Tetkikleri sütun­larında çıkmıştır. O ya­zısında (Mekke’ye giden Yuanis) efsanesinden de bahseder.
Zeki Bey, nasıl olduğu gibi görünmüş ve konuşmuşsa yazılarını da öyle yazmıştır. Yazı dili çok sadedir. Az okumuş bir adam bile anlayabilir. Yıllar bo­yunca derlediği, tespit ve neşrettiği (halk bil­gisi) ile (Konya Halki­yatı)na sürekli olarak hizmet etmiştir, Özel kitaplığında bir hayli yazma eser, cönk bulunduğunu söylerdi. Vefa­tından sonra ne olmuş­tur bilmiyorum.
Zeki Bey, tarihi ko­nularla da ilgilenirdi. Kısa aralıklarla on beş yıl yazmıştır diyebili­rim. Yanılmıyorsam, topladığı Sille halk ve saz şairlerine ait bilgi­ler Konya Halkevi ta­rafından kitap halinde çıkarılmıştır. Bende (folklor-halk bilgisi) sevgi ve alakasını uyan­dıran rahmetli Zeki beydir. Aynı zamanda babacan, dürüst ve te­miz bir zattı.”
Mehmet Zeki Dolbay23 Şubat 1935’de Konya’da vefat etti.24 Şubat 1935 tarihli Babalık Gazetesi onun vefat haberini şöyle vermektedir: “M. Zeki Kültürlü Bir şardaş daha kaybettik. Köprübaşı İlkokulu muallimiM. Zeki’yi de kaybettik. Konya’nın kültür hayatında sayılı varlıklardan biri olan bu sevimli ve değerli sima evvelki gün rahatsızlanmış ve gözlerini ebediyen kapatmıştır. M. Zeki, memleketin irfanen yükselişiiçin çalışanlardan biri idi. Kendisini muhitine tanıtmış ve sevdirmişti. Elliyi geçkin yaşta hayata gözlerini kapayan Zeki’nin gazetemizde birçok yazıları çıkmış matbuata da hizmetleri dokunmuştur.
Merhumun cenazesi dün saat onikide Şems Mahallesi’ndeki evinde kaldırılarak dostlarının, meslektaşlarının ve halkın gözyaşları arasında ebedi istirahatgahına tevdi edilmiştir. Aile efradının, meslektaşlarının teessürlerine iştirak ederbaşlarınız sağ olsun deriz.”
Musalla Kabristan´ında Gömeç hatun Türbesi karşısındaki mezar taşı kitabesi şöyledir:
“Konya´nın Değerli Büyüğü,
Hacı Mehmet oğlu, Mehmet Zeki Dolbay,
Burada yatıyor, yaşamasını okumak,
Okutmak, öğrenip, öğretmekle geçirdi,
Ulusu için çok yazılar yazdı,
Adını saygı ile an, Tanrı onu uçmağı ile
Yargılasın...”   Doğumu: 1880 Ölümü: 23/02/1935
Mehmet Zeki Bey’in, 17, 19 Temmuz,15 Eylül, 5 ve 25 Ekim 1927 tarihli Babalık gazetesinde“Konya’da Hat, hattatlarTezhip ve Ciltçilik Sanatları Üzerine”makaleleri yayınlanmıştır.Bu makalelerinde Mehmet Zeki Bey,son dönemde yaşayan:
1. Kadızade Hacı Hamdi Efendi,
2. Hacı Mahmut Efendi,
3. Mustafa Rüşdü Efendi,
4. Mahbub Efendi,
5. Ahmet Rüşdi Efendi,
6. Ali Vehbi Efendi,
7. Osman Hamdi Efendi,
8. Hacı Mahmud Zeki Efendi
9.Şems Dedesi Hacı Ahmet Efendi
10.Mustafa Fehmi Efendi ve
11. Hacı Ali Rıza Efendi
12. Osman Haki Efendi
13. Çulluk Hafız Mehmet Efendi
isimli Konyalı 13 hattathakkındaçok değerli bilgiler vermektedir. 
Makaleler, latin alfabesinin kabulünden önce olduğu için Osmanlıca olarak yayınlanmıştır. Konyalı Hattatlarınıtanıtmayı amaçlayan bu makaleler  “Eski Sanatlarımızdan: Hattatlık, Teclid Ve Tezhib”, “Eski Hattatlarımız” ve “Hattatlarımız” gibi isimler taşımaktadır. 
Kaynaklarda Mehmet Zeki Bey’in 25 Temmuz 1927 tarihli Babalık gazetesinde geçen (ve elimdeki Babalık arşivinde mevcut olmayan) “Eski Hattatlardan Abdülgani Efendi” adlı makalesine ise ulaşamadım.
Konyalı hattatlara ilgi ve dikkat çekmesi açısından Mehmet Zeki Bey’in makaleleri Veli Sabri Uyar’ın Konya Halkevi Dergisinde yayınladığı “Hattatlar Armağanı” adlı çalışmasından yaklaşık 20 yıl önce kaleme alması ve bu işi başlatması açısından oldukça önemlidir.

 

ESKİ SANATLARIMIZDAN: HATTATLIK, TECLİD VE TEZHİB


1. KADIZADE HACI HAMDİ EFENDİ

Konyamızın en eski ailelerinden, nadir yetiştirdiği hattatlarından birisi de Kadızade Hacı Hamdi Efendi’dir. İlmiyle amil olan, tabiat-ı şiiriyesi bulunan meşayihten imiş. Sülüs, nesih, talikte mükemmel üstat imiş. Sicillat-ı mehakimde mevcut vakfiyelerin birçoğu kendi kalemindendir. Pek mükemmel müzehheb (tezhibli) Mushaf-ı şerif, delail(ü Hayrat)lar, Mevlana hazretlerine olan medhiyesi, iyiliğini gördüğü paşalardan birine söylediği el yazısıyla kasidesi aileleri nezdinde mahfuzdur. Bu zat birçok kimseleri yetiştirdiği gibi kendi oğullarından Hacı Mehmed Efendi, Mustafa Rüşdü Efendileri de hattat etmiştir. İlmiyle hattatlığıyla şeyhliğiyle pek ziyade şöhret alan Bozok (?) evlatları kendisinden sonra Hamdizadeler diye de şöhret almıştır.
Hacı Mehmet Efendi’nin bazı mescitlerde ve aileleri nezdinde kıymettar yazıları olduğu gibi mahdumları Hacı Mahmut Efendi, Abdülkadir Efendi, Hacı Ali Efendi de mükemmel hattat imişler.

2. HACI MAHMUD EFENDİ

Hacı Mahmud Efendi, güzel sese malik makama aşina, sol ile yazar bir zat imiş. Senelerce sıbyan muallimliği yapmış, pek çok şakirt(öğrenci) yetiştirmiştir. Yazdığı Mushaflar bu gün ellerde mevcut olduğu gibi nesihle yazdığı kıymettar bir Delail-i Şerif’i de biraderzadesi (kardeşinin oğlu) Abdülkadir Efendi’dedir.
Bu zatın mahdumları(oğulları) mütekaid(emekli) mirlivalardan Hamdi Paşa, Erzincan sermühendisi Said Bey hattat bulunuyorlar.
Hacı Mahmud Efendi’nin biraderi Abdülkadir Efendi merhumla Hacı Ali Efendi’nin de aileleri nezdinde(yanında) birçok güzel yazıları vardır.
Hacı Ali Efendi’nin mahdumu Urfa Muallim(öğretmen) Mektebi, Edebiyat-ı Arabi, Farisiye muallimi Abdülkadir Efendi’nin de güzel yazıları varsa da hattatlığı terk etmiştir.

3. MUSTAFA RÜŞDÜ EFENDİ

Hacı Hamdi Efendi’nin diğer oğlu Mustafa Rüşdü Efendi de en değerli hattatlarımızdandır. Hattın tekâmül ettiği zamanlara ait gayet güzel itina ile yazdığı müzehheb(tezhibli) bir Mushaf-ı Şerifi İstanbul’da Keçecizadeler’den Reşat Fuad Bey’in kütüphanesindedir.
Burada Selimiye Camii’nde bazı yazıları olduğu gibi Müzehane’de de levhaları vardır.
Şeyh Sadreddin Konevi Kütüphanesi’nde bulunup eski, pek kıymettar olduğundan baş son müzehheb sahifeleri kesilip çalınan Mushaf-ı Şerifi’nin noksan sahifeleri de yazısına göre yazmış, ikmal edilmiştir.
Biraderzadesinin oğlu olan tüccardan Hacı Ragıb Efendi yedindeki(elindeki) “el-Kâsibü habibullah” (Anlamı: Çalışan, Allah’ın sevgilisidir.)içerisine Sure-i Fetih sığdırılan besmele-i şerif, “şifaü’l-cinan, kıraatü’l-kuran” (Anlamı: Canların şifası, Kuran okumaktır.) levhaları pek değerli eserlerdendir.
Oğlu tarafından söylenilen:
“Hamdizade Mustafa Rüşdi de oldı bi-nişan” mısraı vefatı tarihini gösterir.

4. MAHBUB EFENDİ

Bu zatın oğlu Mahbub Efendi’yi İstanbul’da nadir yetişen hattatlar meyanında sokmak lazımdır. Konya’da göze çarpan her levha kendisine ait olduğu gibi Şerafeddin, Aziziye, Kapu Camilerinin,Türbe Mescidi’nin, Isparta’da Çelebiler Mahallesi Mescidi’nin insanın seyrine doyamadığı en güzel yazıları da kendisinindir. Pek güzel bir halk edebiyatı şairi idi. Darulhadis Medresesi tamir edildiğinden tamirine dair kendisinin yazdığı ve ince talikle pek mahirane bir surette yazdığı manzume-i tarihiyesi elan Daru’l-hadis içinde muallâktır. Son mısraı:
“Behişti âsânı ihya oldı bu Daru’l-hadis ya Hû” dur.
Mahbub Efendi’nin şişe içerisine yazdığı bir yazısı Hamza Dedezade Tüccar Hasip Efendi’dedir.
Mahbub Efendi, nakkaşlıkta, hakkaklıkta mahir idi. Yazısını yazdığı camilerin nakkaşlarını da kendisi yapmıştır. Nakışlar Üçüncü Ahmed’in zamanına ait nakışları andırır. Pek çok talebesi vardır.
Alâeddin Camii’ni yazan ve nakışlarını yapan meşhur hattatlarımızdan Topçuzade (Mehmet) Arif ve lisemiz Arabî muallimi fazılı Abdullah Atıf (Tüzüner) Efendiler bunlardan başka Adil Efendi, Alaş İmamzade, Ahmed Efendi, Milli Kütüphane memuru İsmail Zühdü Bey yetiştirdiği meşhur hattatlardandır.

 

5. AHMET RÜŞDİ EFENDİ

Konyamızın en eski ve asil ailelerinden yetişen Türk harsına(kültürüne) ince zarif sanatlarına hizmet eden hattat, şair, ediplerimizden birisi de müderrisinden Abdulfettazade Mehmet Efendi oğlu Hafız Ahmet Rüştü Efendi’dir. 1210/1795 tevellütlüdür. Mihmandar Mahallesiahalisindendir. Konya medreselerinde okumuş fudeladan meşhur müftü İsa Efendi’den icazet almış, yazıyı Kastamonulu meşhur hatta Mustafa Hilmi Efendi’den öğrenmiştir.
Uzun müddet Şems Mahallesi, sıbyan mektebinde hocalık yaparak pek çok şakirt yetiştirmiştir.
İlim ve fazlı, zühd ve takvası, sa’y ve gayreti, ahlak-ı hamidesi olduğundan bütün memleket eşrafının çocukları kendisinden okurmuş, adına “Ayan Hocası” derlemiş. Tabiat-ı şer’iyesi varmış. Yazarlık olsun ki bütün eş’arı telef gayb olmuştur. Yalnız merhum refikası hanıma yazdığı şuzişli mersiyesiyle, Musalla’daki kabir taşında kazdırdığı edebiyatı kalmıştır.
Ellerde, aileleri nezdinde değerli yazıları levhaları vardır. 1268/1851’de hatt-ı nesihle yazdığı tezhib ve teclid ettirdiği bir Mushaf-ı Şerifi Kapu camiindedir.

6. ALİ VEHBİ EFENDİ

Oğlu Ali Vehbi Efendi yetiştirdiği hattatların en ileri gelenlerindendir. Babasından başka Giritli hattat Şükrü Efendi’den yazı yazmış icazetname almıştır. Bu da 1270/1853 tevellütlü(doğumlu)dür. Celi, nesih, talik, kufi yazılarında maharet-i kamilesi vardır.
Ellerde, yeğeni Gazezzade Nuri Efendi’de çok değerli levhaları vardır. Talik yazısındaki mahareti çok fazladır. Bu zat hem mücellit hem de mühezzib olduğu gibi varlığıyla iftihar olunur ulema, fudela, üdeba-ı şuaradandır. Mükemmel bir divan teşkil edecek kadar Türkçe, Arapça, Farsça ebyat-ı eşarı(şiirleri), hece vezniyle söylediği manzumeleri ve çocuğuna söylediği pek nahif ninnileri ve bazı tarihleri yedimde mevcuttur.
Konya medreselerinde mebusu muhterememiz Naim Hazım Bey Efendi’nin dedeleri Naim Efendi’den okuduktan sonra Kırkağaç’a giderek Kayacıklı Osman Efendi’den icazetname almıştır. Matbu “Sure-i Asr”, “Sure-i Kevser”, “Sure-i Feth” ve “ehassul-havas ala Sureti’l-İhlas tefsirleri” olduğu gibi gayri matbu “Tuhfe-i Vehbiye” bir de naziresi olduğundan bazı ahbapları ve bilenleri künyesine “Vehbiyi Sani” derler.
Yine Abdülfetttahzadeler’den olan Namdar Rahmi, Sadreddin Rahmi beylerle amcazade olurlar.  Her ne kadar tedkik ve tetetbuatımız hattatlık mühezziblik mücellitlik üzerine ise de numune olmak üzere Nuri Efendi hanesinde kendi el yazısıyla kızı Safiye Hanım için nesihle yazdığı söylediği şu tarihi yazmayı münasip gördüm:
Dü çeşmim nergis-i nûrum bi hamdillah malu’ etti
Huda bir duhter-i cennet safa bahşiyle şâd etti
Muammer eylesun Rabbim, cihan durdukça var olsun
Hazeran ger şükr olsun sevindirdi ebeyni
Aceb mi çıksa Rumice cevahirle olur tarih
Safiye’m hûb cevher çün cemal makale ayni
Dedi Vehbi cevahirle müzeyyen oldu tarihi
Cümle güherin mütedevr odur ve lü’lüü gayri
***
Diğer yeğeninin oğlu Rüşdi Efendi için söylediği tarih:
Niyeti sala için fark bil de bir kadekesa biz
Konya’ya duhulumüzdaki baş mı yakalandığınız
Dilbe kav ir etmiş eydin Rüşdi’nin tarihini
Sad hazeren bi şumar tarihi dai dedeniz
Vakt merhunesi gelince yüz bin söylesek
Necmi geldi Vehbi yazdı iş bu tarihiniz

7. OSMAN HAMDİ EFENDİ

Konyamızda yetişen Türk harsına(kültürüne) ince sanatlarına hizmet edenlerden biri de Müzehane’deki İkinci Mahmud’un emriyle Konyalı Eşari Mehmet Vehbi Dede’nin Hafız Divanı Şerhi’ni yazan müzehhib teclid eden Ahmet Şükrü Dede’nin oğlu Osman Hamdi Efendi’dir.  Babası gibi hem hattat, hem müzehhib, hem mücellid etmiş. Babasından öğrenmiş ve Sille hocalarından merhum Hacı İsmail Efendi’den okumuş icazetname almış her iki ayda bir Mushaf yazarmış. İtinayla yazdığı tezhib ve teclid ettiği büyük kıtada bir Mushaf-ı Şerifi Kapu camiindedir.
Ferid Paşa merhuma yazdığı “Menakıb” Mevlana Türbesi’ndedir.
Osman Dede’ye yazdığı “Mushaf-ı Şerifi” Müze’dedir. Ziyaret edildiğinde derece-i mahareti anlaşılır. Ellerde ve aileleri nezdlerinde değerli yazıları vardır.
Konya İstanbul matbaalarına pek çok yazılar yazmıştır. Vefatı 1323/1905’dedir. Aziziye caddesinde tüccar Ahmet Efendi oğludur.

8. HACI MEHMET ZEKİ EFENDİ

Şehrimizde yetişen değerli hattatlardan harsımıza(kültürümüze) hizmet edenlerden birisi de Hacı Mehmet Zeki Efendi’dir. Alaiyeli Efendizade hattat Memiş Efendi mahdumu hattatHüsnü Hamdi Efendi’nin oğludur.
1233/1817tevellütlüdür. Şems Mahallesi ahalisindendir. Konya’da İrfaniye Medresesi’nde okumuş, yazıyı babası Hamdi Efendi’den öğrenmiştir.
Siyakat, ta’lik, celi, sülüs, nesih, divan, rik’a yazılarda mehareti kamilesi(tam bir yeteneği) vardır. 1255/1839’de Konya Evkaf Baş Kâtipliğine, bir müddet sonra sırası ile arazi memurluğuna, müfettişliğe, ticaret mahkemesi riyasetine, cihad komisyonuna, belediye riyasetine(başkanlığına),  Niğde Vilayeti a’şar müdürlüğüne tayin olunmuş 1296 senesi Ramazan bayramının ikinci günü (19 Eylül 1879) vefat etmiştir.
Merhum pek çok Mushaf, Delail(-i Hayrat), Şifa, Enam-ı şerif, levhalar yazmış ve pek çok kimselere de yazı hocalığı yazmıştır.
İtina ile yazdığı, İstanbul mühezziblerine tezhip ettirdiği Mushaflardan birisi Eski Konya Valilerinden Hacı Ali Paşa’da, birisi de kendi damadı Abdülvahid Çelebi Efendi’de, birisi de oğlu Ragıp Efendi’dedir.  Vefatında satılıp umur-u hayriyesine sarf edilmek üzere yazdığı üç Mushaf vefatından sonra satılarak vasiyeti mucibince umur-u hayriyesine sarf edilmiştir.
Merhum musikişinas, ney üflemekte mahir, ashabı hayr ve hasenattan bir zat idi.
Şems Dedesi Hacı Ahmet Efendi başlıca yetiştirdiğihattatlarımızdandır.

9. ŞEMS DEDESİ HACI AHMET EFENDİ
Hacı Ahmet Efendi’nin ta’likteki mahareti(yeteneği) diğer yazılarından fazladır. Bu da uzun müddet Sadreddin, Fahreddin, Saffet, Abdülvahid Çelebilerin hizmet-i kitabetinde, Şems Dedeliği’nde,İstinaf Mahkemesi Azalığı’nda bulunmuştur.
Mahdumları Selahaddin ve Hacı Rıza efendilerde yazıyı kendi öğrenmiştir.
Selahaddin Efendi’nin ta’lik yazı ile beraber “Menakıb-ı Mevlana”sı, Hacı Rıza Efendi’nin de yazdığı Şemsi Tebrizi hazretlerinin iki hırkasından biri esbak Şeyhülislam Sahib Molla Efendi’de, biriside burada mahdumu Siraç Kazım Efendi’dedir

10.MUSTAFA FEHMİ EFENDİ

Nesih, celi, ta’lik, divani gibi hutut-u mütenevviada(çeşitli hat yazılarında)  ecille-i kalem ve harsımıza(kültürümüze) hizmet eden Konyalı bir hattatımızdır.
Mahbub Efendi ile birlikte icazet almıştır. Her ikisinde üstadı Mahbub Efendi’nin pederi Hamdizade Mustafa Rüşdü Efendi’dir. 1254/1838 tarihinde Gilisralızade Hüseyin Efendi’nin sulbünden(soyundan) Konya’da tevellüt etmiştir.
Konya, İstanbul medreselerinde okumuş ve müftü esbak Karahafız Mustafa Efendi’den ikmali nüsah ederek ahz-ı icazete(icazet almaya) muvafık olmuştur.
Esnay-ı tahsilinde(eğitimi sırasında) elde ettiği hakkaklık, hattatlık, saatçilik gibi sanatları sayesinde zamanını zevk ile geçirmiş ve bir aralık Mevlevi tarikatına girerek sikke giymiştir.
1311/1893 tarihinde tahsil senelerine gelmiş olan çocuklarını okutmak için maa-aile(ailesiyle birlikte) Konya’dan ayrılmış ve İstanbul’da temekkün etmiştir(yerleşmiştir).
Musikiye olan meyl ve istidadı ahiran inkişaf ederek o yolda da maharetini göstermiş ve bilhassa erbabı ihtisas arasında kidaye-i nayedan dermişti. Hazreti Ali’ye fart-ı muhabbeti(aşırı sevgisi) ile maruf idi. Yalnız bu hususta mutaassıp görünen arkadaşı Mahbub Efendi ile aralarında sebk eden(geçen) latifeleri meşhurdur.
Mahbub Efendi Aziziye Camii şerifindeki aşere-i mübeşşerenin (cennetle müjdelenen on kişinin) isimlerini yazdığı sırada bir musahabe(sohbet, konuşma) arasında hiddet ederek Hazreti Ali’nin ismini yazmayacağına yemin etmiş ve bunu kemal-i zevk(büyük bir zevkle) ve hutut ile Mustafa Efendi ikmal(tamam) etmiştir.
Ezvak-i hayatiyenin her nev’ini görüp geçiren demlerinde o kadar ıyadane sarılmıştır ki bu hareketi eski halini bilenlerin hayretini mucip olmuştur.
İstanbul’da böyle zahidane, pek ziyade mütevaziane bir sa’y ile imrar-ı hayat etmekte olan Mustafa Efendi 1320/1902 tarihinde terk-i hayat etmiş ve Edirne Kapısı civarındaki kabristana defn olunmuştur. Mahdumu muhteremi Konyamızın yeni mebusu Hüsnü Bey efendinin nezdinde elyevm kıymetli yazıları mevcuttur.

11. HACI ALİ RIZA EFENDİ

Son zamanlarda şehrimizde yetişen hattatlardan biriside Çopurkadı namıyla anılan Hacı Ali Rıza Efendi’dir.
Konya’nın Ahmet Fakih Mahallesi’nde Ekincioğlu Seyyid Ahmet Efendi mahdumudur. 1260/1844’de doğmuş, ilk tahsilini ikmal ederek kadılığa heves etmiş, burada bir heyet huzurunda imtihan vermiş, evrakı imtihaniyesi İstanbulca kabul edildikten bazı kazalarda kadılık yapmış sonra Konya Mahkeme-i Şer’iyesi İkinci Kâtipliğine tayin edilerek uzun müddet tarih vefatı olan 1323/1905 tarihine kadar burada ifayı vazife eylemiştir. Başlıca mahareti ta’lik yazısındadır.
Torunu ilk tedrisat müfettişi Remzi Bey yed’inde(ellerinde, yanlarında) levhaları vardır. Merhum taassubun aleyhinde hoş sohbet, rind-meşreb, ehli aşk bir zat idi.

12. OSMAN HAKİ EFENDİ

Çok değerli hattatlarımızdandır. 1210/1795’deSille’de doğmuştur. Babası Kadı Rüşdü Efendi dedesi de Hace Hakkı Efendi’dir. Baba dedesinin her ikisinin de tabiat şiirleri ve birçok gazelleri vardır.
Osman Haki Efendi, Sille’nin mahalle mekteplerinde okumuş, ta’lik yazıyıbabasından öğrenmiş ve babasının ÜsküpKadılığı’nda bulunduğu sırada ÜsküplüŞeyh Şaban Efendi’den de hem ders okumuş, hem de yazı yazarak icazetname almıştır. Sülüs, nesih, ta’lik, divan yazılarında meharet-i kamilesi vardır.
Pek çok Mushaf, kitap, levhalar yazmış, birçok kimselere yazı hocalığı yapmıştır.
Yazı yazarken nasıl yazdığına bakanlara öfkelenir ve “Yazayım da yıl on ay bakasın!” dediğini söylerler. 1235/1819 ve 1245/1829tarihinde yazdığı iki Mushaf-ı Şerifi Türbe Kütüphanesi’ndedir.  1266/1849 senesinde 65 yaşında olduğu halde Sille’de vefat etmiştir.
Başlıca yetiştirdiği hattatlardan Mehmet b. Ali namında bir zatın 1284/1867’de yazdığı bakır tezhipli meşin üstü bezeli bir Mushaf-ı Şerifi yine Türbe Kütüphanesi’nde mevcut ise de bu zatın terceme-i haline dair bir malumat elde edilememiştir.

13. ÇULLUK HAFIZ MEHMET EFENDİ
Şehrimizde yetişen hattatlardan harsımıza hizmet edenlerden biriside hem hattat hem mühezzib hem mücellit olan hafız Mehmet efendidir. “Çulluk Hafız” namıyla anılır.
Hoşhevan Saatçi Mahallesi ahalisindendir. 1190/1777tevellütlüdür. Tahsili Konya’dadır. İyi mantık bilir, edebiyatlada uğraşır. Sahi, mükerrem, iyi sedaya malik, vücüh-u Kuran’a vakıf hatimile teravih namazı kıldırır bir zat idi. Tahtatepen Mahallesi Sıbyan Mektebinde muallim ve mahallesindeki mescitte imam bulunurdu. Hututu mütenevvie-i milliyemizde meharet-i kamilesi vardır. Pek çok kitap, eczay-ı şerife, Mushaf,Delail, Enamlar, levhalar yazmış,tezhip teclid etmiş, pek çok imam, hafız, hattat yetiştirmiştir.
Mektepte kendisine gelen hediyeleri fakir çocuklarına ve mahallesindeki fakirlere dağıtırdı. En iyi esvap ve kürkleri giyer, temiz müşekkel-pesend, heybetli latifeci bir zat idi.
Hamdizade Hacı Mahmud ve Hacı Ali Efendiler kendisinden okumuşlar ve ayrıca yazı icazetnamesi almışlardır. 1280/1863’de vefat etmiş, o zamanın büyükleri cenazesinde bulunmuşlardır. Garipler Mezarlığı’nda metfundur. “Hafız”imzalı bazı gazelleri varsa da tetkikat ve tetebbuatımız yazı üzerine olduğundan gazellerinden numune göstermedik.


Kaynaklar:
Afif Evren, Yeni Konya, 28 Temmuz 1960
Ali Işık, “Dolbay, Mehmet Zeki”, Konya Ansiklopedisi, Konya 2012
Babalık, 15 Eylül 1927
Babalık, 17 Temmuz 1927
Babalık, 25 Ekim 1927
Babalık, 29 Temmuz 1927
Babalık, 5 Ekim 1927
Babalık, 27 Teşrinievvel 1927
Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü Arşivi
Mehmet Ali Uz, Konya Kültürüne Hizmet Edenler, Konya 2008, s. 39-40
Selçuk Es, Büyük Konya Ansiklopedisi, Koyunoğlu Müzesi
Yeni Konya 27 Mart 1972 (Selçuk Es)






22 Aralık 2016 Perşembe

KONYANIN KISA TARİHİ


A ) İlk çağlarda Konya
  Konya yöresinde bulunan Çatalhöyük’te yapılan kazılardan anlaşıldığına göre iskân M.Ö.7000 yılına kadar inmektedir. Paleolitik yani taş devrine ait eserlere şimdilik rastlanmamıştır. Neolitik, yani cilâlı taş devri, diğer devirlere nispetle daha yaygındır. Hem Beyşehir-Çukurkent köyü höyüğünde hem de Konya Alâeddin Tepesinde ve diğer sınır höyüklerde bu devre ait kalıntılara rastlanmıştır[1]. Arkeolog J.Mellaart’ın Çumra ya bağlı küçük köy civarındaki Çatal höyükte 1961 de ele geçirdiği buluntular Konya yöresi tarihinin M.Ö.7000 yılına kadar götürmektedir. Neolitik çağı Kalkolitik çağ takip eder. Anadolu’nun bir çok yerlerindeki höyükler bu devre aittir. Bakır çağına ait höyükler de oldukça yaygındır. Proto-Hitit ve Hititlerle bu çağ en verimli devresini yaşamıştır[2]
  Konya uzun zaman Hititlerin hâkimiyeti altında kaldıktan[3]  ve bu egemenliğin M.Ö.1200 yılında çökmesinden sonra da Hitit tesiri Güney-Doğu Anadolu da yaşamaya devam etmiştir. Konya – Ereğli – İvriz kabartmaları bu devrin örnekleridir. Bir müddet de Konya Frigler hükmetmişlerdir. Hitit egemenliğine batıdan gelerek son veren Frigler M.Ö. VIII. Ve VII. Yüzyıllarda Konya yı önemli bir frig şehri yapmışlardır. Alâeddin Tepesi kazılarda bol miktarda Frig çanak çömleğine ve kalın bir frig İskânına rastlanmıştır. Artık bu devirde Konya nın ismi bugünkü söyleyişe yakın olarak Kawania’dır[4].
  Friglerin önemli bir şehri olan Konya, Kimmerlerin Friglere son vermesinden sonra Lidyalıların eline geçti. Bir müddet Lidya hâkimiyetinde kaldıktan sonra, Lidya kralı Kreusos ( M.Ö. 561–554 ) zamanında, Anadolu’nun büyük bir kısmı ile beraber Konya da Persler’in eline geçmiş ve Anadolu satraplığı içinde kalmıştır.13 Bu tarihten büyük iskenderin ana doluyu istilâ ettiği tarihe kadar ( M.Ö.333) Anadolu birlikten mahrumdur. Burada bağımsız Valilikler kurulmuştur. Bu valilerden birisi olan sard, yani ( Lidya sadrapı ) II. Darius’un oğlu Cyrus, Anadolu’yu baştanbaşa geçerek Konya ya gelmiş ve burada üç gün oturmuştur. Burası Frigya nın son şehri idi[5].
  Konya, Büyük İskenderin doğu Avrupa ile Batı Asya ve kuzey doğu Afrika’yı birleştirmesinden sonra gelişmeye başladı. Çünkü Konya bu üç istikameti birleştiren en önemli yol üzerinde bulunuyordu. Anadolu Selçuklularının Konya’yı başkent yapmış olmaların sebebi de, orta Anadolu’da doğu ve batıya giden büyük yol üzerinde bulunmasıyla ilgilidir[6].
  Roma çağındaki gelişmeler, Konya’yı çağının önemli bir şehri yapmıştır. Artık bu devrede Konya İkonium adı ile Likaonya bölgesinin en önemli şehirlerinden birisi olarak görülür. Kuzeyde Galatia, doğuda Capadocia, güneyde; Cilicia, Pamphilia ve Antiochia, batıda Phrygia ve Psidia bölgeleri ile çevrili bulunan Likaonya M.Ö. I. Yüzyılda Phrygia nın bir kısmı ile birlikte Cilicia ( Kilikya ) eyaletine katılmıştır. Diğer taraftan Amyntas M.Ö.40. yıllarında bu bölgede kurduğu krallığına İcanium’u merkez yapmıştı. Amyntas’ın ölümünden ( M.Ö.25) sonra Konya Romalıların Provincia Galatia sına dâhil edildi. M.S. 41 de şehrin adı Roma imparatoru Claudius adına izafetle “ Claudiconium” oldu. II. Yüzyılda Hadrianus, Konya’yı bir roma kolonisi yapmış ve bundan sonra adı sikke ve kitabelerde “ Colonia Aeila Hadriana Augusta İconiensium” şeklinde geçmiştir[7]. Konya ilk hristiyan devrinde de önemli bir yer işgal eder. Pisidia Antiokheia sında ( Yalvaç ) bir havra da vaaz vermekte olan, Havarium dan Pavlus (St. Paul) , 47 yıllarında, barınamayınca İconium’a gelmiş ve burada vaazlarına devam etmiştir[8].
  Roma imparatoru büyük Theodosius, memleketi iki oğluna verdiğinden onun 395 yılında ölümüyle devlet ikiye bölündü. Merkezi İstanbul olan Bizans İmparatorluğu Likaonya bölgesi ile Konya ya hâkim oldu. İstanbul un Doğu Roma Merkezi olması ile M.Ö. III. Yüzyıldan beri Anadolu’da başlayan canlılık bozulmaya başladı. Batıda, Efesos’a yönelen ve üzerindeki şehirleri canlandıran yollar ehemmiyetlerini tamamıyla kaybederek adî köy yolları derecesine indiler[9]. Fakat Konya, sadece Efesos’a değil İstanbul’a giden yolların üzerinde olduğu için varlığını sürdürdü.
b) Orta Çağlarda Konya
  Bizans döneminde Konya’nın adı İconium ve Coniyeh olarak okunmaktadır. Şemseddin Saminin Kâmüsü’l-Alâm’ında Konya hakkında verdiği bilgiye göre, güya Konya şehrine bir Ejderha musallat olur, kadın ve kızları yer. Nihayet Jüpiter’in oğlu Persiyus ejderhayı öldürerek halkı bu belâdan kurtarır. Halkta ona olan şükranlarını belirtmek için şehrin bir kapısı üzerine Persiyus’un bir resmini koyar. Resim demek olan “ ikon” dan dolayı şehre ikonium adı verilmiştir.
c) Anadolu Selçukluları Devrinde Konya
  Türklerin Anadolu da Konya şehrine ilk gelişleri 1069 yılında olmuştur. Malazgirt zaferinden iki sene önce geçen bu olayda, tahkimatı pek iyi olmayan Konya’yı yağma ederek geri döndüler. Bu seferler düzensiz olup keşif ve ganimet maksadı ile yapılıyordu[10]. Fakat Konya kesin olarak Malazgirt zaferinden sonra fethedildi. Anonim Selçuknameye göre Konya ve Gavale Kalesi Süleyman şah tarafından alınmıştır[11]. fetihle alâkalı olan bir türk rivayetine göre ise Atatürk kız Lisesi arkasında şimdi bir tekkesi bulunan Ali Gav , Konya’nın asıl fatihi olarak bilinir. Çünkü Konya Kal’asının bir türlü düşürülmemesi üzerine öküz postuna bürünen Ali Gav, sığırları içinde gizlice kaleye girmiş ve gece kapıyı açarak kalenin ele geçirilmesini sağlamıştır[12].
  Konya’nın kesin olarak ne zaman fethedildiği belli değildir. Ancak Uzluk, Anonim Selçuknamede ki dipnotta bu tarihi 1079 olarak belirtmiştir[13]. Osman Turan, Anadolu Selçuklu Devletinin 1075’de kurulduğunu ve ilk başkentinin İznik olduğunu kaydeder[14]. Lâkin bu devletin kuruluşunu birkaç sene sonrası olarak gösterenler de vardır.26 İ.H.Konyalı ise hemşehrilik sâiki ile olsa gerek Anadolu Selçuklu Devletinin Konya olduğunu kaydeder. Bununla beraber 20 Haziran 1097 de Dorileon ( Eskişehir) önlerinde yapılan savaşın kaybedilmesi üzerine I.Kılıç Arslan (1092-1107) Konya’yı başkent yapmış (1097) , şehir devletin yıkılışına kadar bu özelliğini korumuştur[15].28
  I. Kılıç Arslan’ın 14 Haziran 1107 yılında Habur nehrinde boğulması üzerine Anadolu Selçuklu devleti ikinci defa sultansız kaldıktan sonra Kılıç Arslan’ın oğlu Şehinşah (1110-116) Konya da tahta oturdu. Fakat diğer kardeşi Mesud Danişmendoğulları’nın yardımıyla idareyi ondan Konya’da devraldı. Haçlı seferlerinin yaptığı tahribat ve moral çöküklüğü I. Mesud (1116-1155) ve onun oğlu II. Kılıç Arslan zamanında düzeltilmiş, Selçuklular bu dönemde kuvvetlenmişler, diğer Türk beyleri ve özellikle Danişmenoğullarını itaat altına almışlardır. Bu dönem Selçuklu devletinin köklenip güçlenmesinde etkili olmuştur. Bilhassa II. Kılıç Arslan devrinde Konya’nın etrafına ribatlar yapılmış ve böylece hem yolcuların barınmaları ve hem de korunmaları sağlanmıştır. Bu imar hareketine oğulları ve torunları zamanında da devam edilmiştir. Özellikle Konya-Kayseri yolu üzerinde kervansarayların sayıları çoğalmıştır[16].
  İlk haçlı seferinde müthiş bir yağma ve tahribata uğrayan Konya[17] bir kere de III. Haçlı seferinde Friedrich tarafından tahrip edildi. 18 Mayıs 1190’da Konya kal’ası önünde yapılan savaşı kazanan Alman ordusu, surları aşarak çarşıları yağma etti, pek çok insan öldürüldü. Nihayet Sultan’la yapılan anlaşmadan sonra haçlılar Kilikya’ya geçtiler[18].
  Bu hadiseden sonra II. Kılıç Arslan Konya’yı imar etmiş, bir köşkle Alâeddin camii içindeki türbeyi yaptırmıştır.
  II. Kılıç Arslan’ın ölümünden sorma en küçük oğlu I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196) birinci defa olarak Konya’da hükümdar oldu ise de ağabeyisi II. Rükneddin Süleyman Şah (1196-1204) Konya’yı kardeşinden deviralarak hakimiyeti ele geçirdi. Onun genç yaşta ölümü üzerine (1204), yerine oğlu III. Kılıç Arslan geçti. Takriben sekiz aylık saltanatının sonunda I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211) ikinci defa Konya’da tahta çıktı[19].
  Fakat Keyhüsrev’in İmparator Alexios’un kışkırtmasıyla, İznik imparatoru Theodore Laskaris ile yaptığı Alaşehir savaşında şehit olması üzerine (1211) i cenazesi Konya’ya getirilerek babasının kümbetine defnedildi[20]. Yerine oğlu I.İzzettin Keykavus (1211-1220) geçti. Böylece Selçuklu tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu. Ülkenin Bizansla olan sınırında yarım yüzyılı aşan bir sulh devri görüldü. Keyhüsrev’in oğulları döneminde selçulu siyasi gücü en yüksek derecesini buldu. Keyhüsrev’in güneyde Antalya’yı fethinden (1207) sonra, I.İzzettin Keykavus da 1214’de Sinop’u ele geçirerek ticaretin kuzeyde ve güneyde ferahlamasını sağladı. Fakat onunda genç yaşta vereme tutularak ölmesi üzerine Konya tahtına hayatını bağışladığı kardeşi I. Alâeddin Keykubat (1220-1237) geçmiş oldu. “Uluğ Keykubad” olarak anılan ve Anadolu Selçuklu devletinin en büyük sultanı bulunan bu hükümdar zamanında ülkenin dış siyasi ehemmiyeti tamam olmuş ve içeride memleket imarı, bilim ve diğer alanlarda büyük bir gelişme başlamıştır. Bu arada Alâiye nin fethi ( 1223) ve diğer limanların fethedilmiş olması Selçuklu ülkesinin iktisadi gelişmesini bir hayli etkilemiştir.
  Bu sıralarda Şeyh Şahabettin-i Suhreverdi[21] Konya’yı ziyaret etmiş ve saltanül-ulema bahaüd-din Veled ve oğlu Hz Mevlana gibi büyük mutasavvıflar da yine onun zamanında Konya’ya teşrif etmişlerdir. Ayrıca sultan bir çok Anadolu şehirlerinin ve Konya nın etrafına sur çevirttirmiş, Beyşehir gölü civarında Kubâdâbâd, Kayseri civarında Kubâdiye saraylarını yaptırmıştır. Yarım kalan Alâeddin tepesindeki eserleri ve Kılıç Arslan Köşkünü de yeni baştan yaptırmıştır. Kendisine baş kaldıran Beyleri Kayseri’de bertaraf ederek devlet otoritesini esaslı bir şekilde sağlamıştır. Konya, Alâeddin Keykubat devrinde ihtişamının en yüksek derecesine ulaşmıştır. Bir daha da tarih boyunca bu derece mamurluğa kavuşmadı[22].
  Bu bakımdan ülkesini zirveye ulaştıran “ Uluğ Keykubad’ın 1237 yılında vakitsiz ölümü üzerine yerine büyük oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237–1246) geçti. Bunun önemi, ülkenin önce iç, daha sonrada dış tehlike ile savaşmasıyla geçti. Zamanında Sa’deddin Köpek adlı bir emirin kışkırtması ile tecrübeli bazı devlet ileri gelenleri öldürülmüş, bundan korkan bazı devlet adamları Eyyubiler’e sığınmışlardır[23]. Bu kargaşadan ve Moğolların önünden kaçanların meydana getirdiği karışıklıktan doğan Baba İshak isyanı (1240) bastırılmış, fakat ne yazık ki Alâeddin Keykubad’ın en çok korktuğu şey gerçekleşerek 1243 yılında Selçuklu ordusu, Moğol kumandanı Baycu Noyan’a yenilmiştir. Bu sebeple ülkenin askeri gücü, büyük bir darbe yemiştir[24]. Bundan sonra Anadolu ancak vergi karşılığında Moğol istilasından kurtulabilmiştir. Fakat II.Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1246 yılında ölümüyle yerine büyük oğlu II.İzzettin Keykavus ( 1246-1249;1249-1254;1257-1259;1259-1262) geçti ki henüz daha çocuktu. Diğer kardeşleri II. Alâeddin Keykubat ve IV. Kılıç Arslan’ın naipleride 1249’dan sonra saltanata iştirak ettiler. Böylece Konya’da üç çocuk sultan; II.İzzettin Keykavus, II.Alâeddin Keykubat (1249-1254) ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan ( 1254-1257;1259-1262 ve müstakil olarak 1262-1266) tahta oturdular[25]. Bu üç kardeşin idarelerini zamanın en büyük devlet adamı Celâleddin Karatay sağladı. Sahib ata Fahreddin Ali ile birlikte aldıkları yararlı tedbirler sayesinde devletin çökmesi geciktirildi. Bu devlet adamları Konya’da çok kıymetli sanat eserleri bıraktılar.
  Celâleddin Karatay’ın ölümünden sonra II. İzzettin Keykavus idareyi tek başına ele alarak Moğollara karşı mücadeleye başladı. 1256 yılında Moğolların Anadolu Genel Valisi Baycu Noyan üzerine yürüdüyse de Sultanhanı önlerinde yapılan savaşta yenildi. Bu savaşta kadı İzzetinde ölenler arasında idi. Buradan hareket eden Moğol ordusu Konya’yı kuşattı. Fakat şehir halkının tedbirleriyle Konya yıkılmaktan zor kurtuldu. Bu arada Konya Kal’ası nın bazı kuleleri yıktırmıştır[26]. Anonim Selçukname, İbni Bibi’ye uygun olarak Konya’nın kurtuluşunu Nizameddin Ali bin İl-Almış’ın dört katır yükü ağırlığında altın ve mücevherat götürerek şehri satın almasına atfeder. Baycu şehrin iç ve dış surlarındaki bütün burçlarının derhal yıkılmasını emretti. Fakat sultanların türbesi ( Künbed hane-i salâtin) ihtiva eden iç surlara dokunulmaması rica ve niyaz edildikten sonra yalnız dış surların burçları tahrip edildi.
IV. Kılıç Arslan’ın yerine henüz küçük olan oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1266–1284) geçti. Artık bu zamanda ülkenin ve dış güvenliğini İlhanlı ordusu sağlıyordu.
  Selçuklu idaresinin “ Uç “ Türkmenleri ile münasebetlerini olumsuz bir şekle sokması ve Anadolunun İlhanlı idaresine girmesi, XIII. Yüzyılın ortalarından itibaren bir kısım Türklerin ve bilhassa bunların içinde Karamanoğulları[27]’nın güçlenmelerine yol açtı. İşte III. Keyhüsrev zamanında Karamanoğlu Mehmet Bey Muineddin Süleyman Pervanenin idamı , Memlük sultanı Baybars’ın Kayseri’ye kadar gelmesi ve Sultan ile sahip ata Fahrettin Ali’nin çekişmeleri gibi karışıklıktan istifade ile 1277’de Konya üzerine yürümüş ve burada sağlam bir şekilde tutunmak için Cimri ( Gıyaseddin Siyavuş)’yi ortaya çıkarmıştı.
III. Gıyaseddin Keyhüsrev 1283 yılında Moğollar tarafından Erzincan’da öldürülmüştür. Bunun üzerine tahta II: Gıyaseddin Mesud ( 1284–1286 ve 1302–1310) oturdu. Bu devrede İlhanlı baskısı daha da arttı. Asayiş ve huzur günden güne bozuldu. Âsi Moğol Beyleri Anadolu’yu viraneye döndürdüler. Moğol hükümdarı gazan Han, II. Mesud’u Hemedan’a çağırarak burada tuttu. 1298’de Anadolu’ya hükümdar olarak III. Alâeddin Keykubat (1298–1302)’ı gönderdi. Alâeddin yanında Moğol Beyleri ile gelerek Konya’da tahta oturdu. Fakat emirlerin yer yer yaptıkları isyanlar karşısında tutunamayıp Diyarbakır’a kaçtı. Tekrar Konya ya gönderilmişse de yolda Ürgüp’e kaçmış ve yakalanarak İsfahan’a sürülmüştür. Orada öldürüldü. Onun yerine Mesud ikinci defa tahta çıktı. Fakat varlığı ile yokluğu bir olan bu Sultan’ın ölümü ile Anadolu Selçuklu devleti de son buldu.
  Konya’da bozulan güvenliği Ahi lideri sağlamaya çalışmışlar, ancak Karamanoğulları bu gibi kimseleri bertaraf ederek Konya’ya hâkim olmuşlardır. Bu devirde Konya, Karamanoğullarının başkenti olmasına rağmen kültür şehri olarak varlığını devam ettirdi.


d) Karamanoğulları Devrinde Konya
  Karamanoğlu Mehmet Bey’in Cimri olayı sırasında öldürülmesi üzerine idareyi Güneri Bey alarak Eşrefoğulları ile birlikte tekrar Konya önünde göründüler. Bunun üzerine 1286 yılında Moğollar Larende şehrini yıktılar. Dağlara çekilen Güneri Bey 1299’da ölünce yerine Mehmed Bey’in kardeşi Mahmut Bey geçmiş ve Selçuklu-Moğol mücadelesine devam etmiştir. Ölümünden sonra yerine geçen Yahşi Bey zamanında Moğol ( İlhanlı ) hükümdarı Ebu Said Bahadır Han tarafından Anadolu’ya gönderilen Emir Çoban’la savaşlar yaptı. Bu zamanda Anadolu Selçuklu devleti yıkılmış ve Konya’ya Emir Çoban sahip çıkmıştı. Yahşi Bey’in ölümü üzerine yerine Mahmut bey’in oğlu İbrahim Bey geçti[28].
  Karamanoğulları’nın Konya’ya kesin olarak yerleşmeleri, Emir Çoban’dan sonra isyan eden oğlu Timurtaş Noyan’ın 1327 yılında Memlûklara sığınmasıyla mümkün olmuştur.
  Karamanoğlu İbrahim Bey 1333 yılında kardeşi Halil Bey lehine emirlikten ayrılmışsa da, bir müddet sonra tekrar karaman tahtına oturdu. Ölümünden sonra yerine oğullarından Fahreddin Ahmed Bey geçti. Moğollarla yapılan bir savaşta şehit düşünce yerine Burhaneddin Musa, ondan sonra da Halil Bey’in oğlu Alâeddin Ali Bey hükümdar oldular.
  Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey zamanında Osmanlılar ile ilk münasebetler başladı. I.Murad’ın kızı Nefise Melek Hatun, Alâeddin Ali Bey ile evlendi. Böylece iki beylik arasında akrabalık kurulmuş oldu. Fakat bu durum aradaki dostluğu sağlayamadı. I.Murad’ın rumeli’de olmasını fırsat bilen Karamanoğlu Osmanlı topraklarına girince Murad Gazi Konya’yı kuşattı ( 1387)[29]. Fakat Gazi Sultan Murat Han, kızı Nefise Melek Hatun’un yalvarması üzerine şehre girmekten vazgeçti.
  Fakat I. Murad’ın Kosova’da şehit olması üzerine yeniden bazı yerleri almaktan geri durmadılar. Ancak Yıldırım Beyazid’in süratle Konya üzerine gelmesi üzerine Alâeddin Ali Bey Taş-ili’ne kaçtı. Yıldırım Konya’ya girmiş olmasına rağmen, Alâeddin Ali Bey yeniden af edilerek Akşehir ve Beyşehir Osmanlılarda kalmak kaydıyla Konya kendisine verilmiştir. 796 H. / 1394–1395[30].
  Yıldırımın Niğbolu meşguliyetinden istifade ile yeniden faaliyete geçen Ali Bey, Sarı Timurtaş Paşa’yı esir ederek Konya’ya götürülmesi üzerine Yıldırım Bayezid büyük bir ordu ile (800 H. 1397–1398) Akçay’da Karaman ordusunu bozarak Konya’yı ele geçirdi. Ele geçirdiği Alâeddin Ali Bey’i de Timurtaş Paşa eliyle öldürdü[31]. Sultan Bayezit kız kardeşiyle çocuklarını Bursa’ya göndererek Karaman topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı topraklarına ilhak etti.
  Ankara Muharebesinden sonra Karamanoğlu II. Mehmet Bey’in topraklarına sahip çıkmasıyla Osmanlı Karaman çekişmesi yeniden başladı. Karaman oğlu Mehmet Bey 1414’de Bursa’yı yağma edince, Çelebi Mehmet Konya üzerine yürüyerek Karaman ordusunu dağıttı. Fakat padişah Konya önünden ayrılır ayrılmaz başlayan Karaman ayaklanmasını Bayezit Paşa bastırdı ve Mehmed Bey’i de yakaladı. Ancak yeniden affa uğrayarak Konya kendisine bırakıldı[32].
  Bu sırada Mısıra kaçan II. Mehmed Bey’in kardeşi Bengi Ali Bey Memlukların yardımı ile Karaman tahtına çıktıysa da Konya, Mehmed Bey’in oğlu İbrahim Bey’e bağlı kalmıştır. İbrahim Bey zamanı, Karamanlılar’ın en parlak devrini teşkil eder.
Mehmed Bey’in oğlu İbrahim Bey, II. Murad’ın himayesinde idi. Sultan Murad, Hamid-ili’ni Osmanlılara vermesi şartıyla İbrahim Bey’i Konya tahtına oturtarak kız kardeşiyle de evlendirmişti. Fakat İbrahim Bey, II. Murad’ın Rumeli’deki meşguliyetinden faydalanarak Beyşehri’ni zapt edince (1437), Sultan II. Murad, üzerine yürüdü ve Konya’yı aldı. Bununla beraber İbrahim Bey, karısının ve Mevlâna Hamza’nın yalvarmaları ile canını zor kurtardı.(1437)[33].
  Fakat 1442’den Macarlar ile yeniden harp başlayınca İbrahim Bey de Osmanlıların Anadolu’daki topraklarına saldırdı. Bunun üzerine II. Murad, Karaman Beyi aleyhinde kesin olarak aldığı fetva ile harekete geçti. Karaman şehirleri yıkıldı. Taş-ili’ne çekilen İbrahim Bey ile ağır şartlarla sulh yapıldı[34].
  İbrahim Bey’in ölümünden (1463) biraz evvel oğullarından Pîr Ahmed Bey’in bu hareketini kardeşi İshak Bey kabul etmedi. Bu yüzden aralarında mücadele başladı. Ahmed Bey Osmanlıların desteğini kazanmak için Beyşehir’i ve Akşehir’i onlara teslim etti. Buna rağmen hem Akkoyunlular ve hem de Venediklilerle el altından anlaşma yaptı. Bunu duyan Fatih Sultan Mehmed harekete geçti.
  Pîr Ahmed Bey, yardıma gelen Turgutoğulları ile Fatih’i karşıladı. Konya Kal’ası önünde yapılan kanlı savaşta mağlup olan Pîr Ahmed Bey Lârendeye kaçtı. Fatih, Mahmud Paşa’yı onu takiple görevlendirerek, kendiside Konya’yı 872 H./1467 yılında kesin olarak Osmanlı sınırları içine almıştır. (Sadrazam) Mahmud Paşa’yı yerinden eden ve kendisi sadrazam olan Rum Mehmed Paşa Konya ve Lârende’de pek çok katliam ve zulüm yapmıştır[35].   
e) Osmanlılar Devrinde Konya  
  Osmanlılar Karamanoğullarının topraklarını bir eyalet olarak idareye başladılar. İlk Vali olarak da Şehzade Mustafa tayin edildi. İshak Paşa ve Gedik Ahmed Paşa ile Karaman fethini Şehzade Mustafa tamamladı. Fakat 1474 yılında Niğde yakınlarında Bor pazarında vefat edince yerine Sultan Cem gönderildi ki henüz 15 yaşında bulunuyordu. Ondan sonra II. Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Abdullah ve onu takiben Şehzade Şahinşah valilik yapmışlardır. Şehzade Şahinşah’ın ölümü üzerine Beyşehiri’de bulunan oğlu Mehmed Şah Çelebi Konya’ya vali olmuştur. Şehzade Ahmed, 1511 yılında Konya’ya geldi ve Mehmed Çelebi’nin elinden Konya’yı alarak hapsettirdi. Fakat babası II. Bayezid’in ricası üzerine serbest bırakılmıştır. Yavuz Sultan Selim tahta geçer geçmez Mehmed Çelebiyi boğdurarak yerine Hemden Paşayı Konya valisi yaptı[36].
  Artık bu devirde Konya bölgesinde huzur ve güven sağlanmıştır. Bu arada Yavuz Sultan Selim birkaç kere Konya’ya gelmiştir. İlk ziyareti 1512–1513 yıllarından sonra, ikinci defa Şah İsmail üzerine giderken, Konya’ya gelmiş ( 24 Nisan 1514 ) ve altı gün oturmuştur. Son olarak 1516 yılında Mısır seferi sırasında uğramıştır. Bu ziyaretlerde Hz. Mevlâna dergâhında onarımlar yaptırmış, dervişlere sadaka dağıtmış, Dutlu denilen yerden içme suyu getirtmiştir. Ayrıca Konya’da arazi ve nüfus sayımı yaptırmıştır[37].
  XVI. yüzyıl içinde Konya Osmanlı devletinin en önemli bir vilâyeti ve Osmanlı-Suriye ana yolunun mutlaka uğrak verdiği bir durak olmuştur. Şehir surların dışına taşarak gelişmiştir. Pek çok seyyah Konya’yı ziyaret etmiştir[38].   

     



[1] Remzi Oğuz Arık, Ankara-Konya-Eskişehir Yazılıkaya Gezileri, Ankara 1956, s. 15–20.
[2] Mehmet Önder, Mevlâna Şehri Konya, Konya 1962, s. 8.
[3] Sedat Alp, “Karahüyük Hafriyatı”, Türk Arkoloji Dergisi,  S. I, Ankara 1956, s. 10.
[4] Önder, Konya, s. 11.
[5] Besim Darkot, “Konya”, İslâm Ansiklopedisi, C. IX, s. 842.
[6] Önder, Konya, s. 12.
[7] Mükerrem Usman, “İconium Sikkeleri”, Anıt Dergisi, S. V, Konya 49, s. 25.
[8] Önder, Konya, s. 489.
[9] W. M Ramsay, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası,  s. 77.
[10] M. Atlan Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara 1962, s.262.
[11] Feridun Nafiz Uzluk, Anadolu Selçuklu Tarihi, C.III, Ankara 1952, s.23
[12] Süheyl Ünver, “Yetmiş Yıl Önce Konya”, Belleten, C.XXXI, Ankara 1967.
[13] Uzluk, Anadolu Selçuklu, s. 23.
[14] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s.54.
[15] Önder, Konya, s. 18.

[16] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, İstanbul 1979, s. 167.
[17] İbrahi Hakkı Konyalı, Abidelerle Konya Tarihi,  Ankara 1997, s. 48.
[18] Konyalı, Abidelerle Konya, s.58.
[19]Turan, Selçuklular Türkiye,  s. 266.
[20] İbni Bibi, El Evamir’ül-Ala’iye Fi’l-Umur’il-Ala’iye (Selçuk Name) I, çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1996, s. 93.

[21] İbni Bibi, El Evamir’ül-Ala’iye Fi’l-Umur’il-Ala’iye (Selçuk Name) I,  s. 93.
[22] İbni Bibi, El Evamir’ül-Ala’iye Fi’l-Umur’il-Ala’iye (Selçuk Name) I,  s. 93.
[23] İbni Bibi, El Evamir’ül-Ala’iye Fi’l-Umur’il-Ala’iye (Selçuk Name) I,  s. 190–191.
[24] Turan, Selçuklular Türkiye,  s. 436.
[25] Turan, Selçuklular Türkiye,  s. 441.
[26] Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar, Ankara 1958, s. 70.
[27] Konyalı, Abidelerle Konya, s. 70.
[28] Önder, Konya, s. 30.
[29] Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih , (haz. İsmet Parmaksızoğlu), C. I, Anakara 1999, s. 168.
[30] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. III, Ankara 1993, 296.
[31] Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, s. 297.
[32] İsmail Hami Danışmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I, İstanbul 1971, s. 172.
[33] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlular, Ankara, 1984, s. 25.
[34] Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, s. 27–28.
[35] Konyalı, Abidelerle Konya, s. 111.
[36] Önder, Konya, s. 36.
[37] Muzaffer Erdoğan, “Yavuz Sultan Selim Döneminde Konya”, Anıt, S. 15, Konya 1950, s. 45.
[38] Mehmet Önder, Seyhatnamelerde Konya, Konya 1948, s. 10–37.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...