24 Eylül 2018 Pazartesi

BAHNAME


                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN


Aslında, Batı dünyasında M.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Hippokrates’ten ve M.S. 1. yüzyıl hekimi
Bergamalı Galen’den beri örnekleri bulunan; İslam tıbbında ise ‘Bâh-nâme’ genel adı ile anılan eserlerpornografik kitaplar değildir. Bugünkü anlamda ‘Androloji’ bilim alanına giren çalışmalardır.
Bunlarda estetik, özellikle kadın güzelliği, eş seçiminde göz önünde bulundurulması gereken hususlar,
beden temizliği; kozmetikler, deodorantlar ve cinsel ilişki kuralları gibi konular çağının bilgi düzeyineuygun olarak açıklanır.
   
Ortaçağ İslam tıbbında, Antik Yunan ve Roma tıbbının bilgi birikimi önce tercümelerle
aktarılmış sonra yeniden değerlendirilerek işlenmiştir. 9. yüzyıldan itibaren Arapça, daha sonraları
Farsça olarak yazılan bahnamelerin ilk Türkçe örnekleri 15. yüzyıl başlarına kadar gider.
özellikle 19.yüzyıldan sonra açık saçık öykülerin anlatıldığı bahnameler artık pornografik niteliğe bürünmüştür.

BAHNAME

Bahname; ‘cinsel arzu’, ‘cinsel güç’, ‘şehvet’ anlamına gelen Arapça ‘bâh’ ile,
Farsça ‘risale’ veya ‘kitapçık’ anlamındaki ‘nâme’ kelimelerinden oluşan bir isimdir. Günümüz tıbbındaki cinsel sorunlarla ilgili konular, klasik dönem bilim sınıflandırmalarında ayrı bir başlıkta ele alınmıştır. Dönemlerinin bilim sınıflandırmalarını detaylı şekilde sunan Taşköprülüzade (1495-1561) ve Kâtip Çelebi (1609-1657), ‘ilm-i bâh’ veya ‘ilm-i cimâ’ diye nitelenen bu ilmi, tıp biliminin dallarından birisi olarak tanıtırlar.[1]
    
   İşlenilen konuların genişliği ve bu alanın özelliği nedeniyle, Arapça ‘ilmü’l-bâh’, Farsça ‘ilm-i bâh’ gibi başlıklarla bağımsız olarak anılmış; ‘kitâbü’l-bâh’, ‘risâle fi’lbâh’ veya bâhnâme’gibi isimler bu alanda yazılan eserlerin genel adı olmuştur.

Kaleme alınan Arapça, Farsça ve Türkçe bahnamelerde dini veya tıbbi bakımdan cima (cinsel
birleşme) adabına yer verilmiş, kadın-erkek ilişkileri etraflı olarak incelenmiş, bu konuda yollar ve yöntemler gösterilmiş, her türlü yetersizlik ve rahatsızlıklara iyi gelen çeşitli ilaçların hazırlanması anlatılmış, tenasül hastalıkları, hamileliğin teşhisi, önlenmesi vb. gibi konular yanında, güzeller vegüzellikler de belirtilmiştir.
         
       Bahnamelerle ilgili vulgarize yayınlan görenler bunlara müstehcen hikâyelerin anlatıldığı
eserler gözüyle bakmışlar ve ön yargı ile küçümsemişlerdir. Gerçi bazı bahnamelerde açık saçık
hikâyeler içeren bölümlere çok geniş yer verilmiş, tedavi bölümleri daha kısa tutulmuştur.
 Hatta bazılarında pornografik minyatürler yer almıştır. Böylece yanlış kanaatlere neden olan bu hikâyeler yanında, bahnamelerde göze, kulağa hitabeden yöntemlerle birlikte, ilaçlar; hatta bilimsel değeri tartışılır büyü / sihir benzeri telkin tedavilerinden bile yararlanılmıştır.

       İslam tıp tarihi boyunca bu alanda yazılmış ve klasik literatürde kendisine yer bulmuş eserlere ve yazarlarına göz atıldığında konunun ne derece önemsendiği hakkında bir fikir verebilir. Çağının ünlü sahhafı İbnü’n-Nedim (ö.849)’in El-Fihrist’inde, hikâye ağırlıklı olmak üzere Fars, Hint veYunan kaynaklı 13 kitabın adı belirtilmektedir.

Fakat bunların içeriği hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bununla beraber, ünlü filozof Aristoteles (ö. M.Ö. 322)'in. Galenos (131-200) öncesi tabiplerden Efesli Rufus (ö.ll7)’un makale tarzındaki Kitâbü’l-Bâh'ları, Koka Shastra’nın Lezzetü’n Nisâ'sı, Galenos'un Kitâbü’l-Bâh, Risâle fi’l-Cimâ, Esrâru'r-Ricâl ve Esrâru’n-Nisâ'sı çeviriler
yoluyla İslam dünyasında bilinmekteydi.[2]

Bu alanda birçoğu makale ve risale şeklinde olmak üzere müstakil kitap yazanlar ve eserleri
arasında şu isimler sayılabilir: [ A: Arapça, F:Farsça, T: Türkçe]

1. Câbir b. Hayyân (ö.815), Kitâbü’l-Bâh (A)
2. Cebrail b. Buhtîşû* (Ö.828), Kitâbü’l-Bâh (A)
3. İbn Füleyte (Ö.845), Rüşdü ’l-Lebîb ilâ Mu‘âşereti’l-Habîb (A)
4. Muhammed b. Hassân en-Nemelî (Ö.859), Kitâbü’l-Bâh, Bercân ve Hubâhıb (A)
5. Ebu tshak el-Kindî (Ö.867), Kitâbü’l-Bâh (A)
6. Huneyn b. İshak (ö. 873), Esrâru’l-Felâsifefi’l-Bâh (A)
7. Kuşta b. Lûkâ el-Ba'lebekkî ( 873’te sağ), Kitâbü’l-Bâh (A)
8. İsa İbn Mâsse ( 9. yy.), Kitâbü ’l-Cimâ (A)
9. Muhammed b. Ali el-Hârezmî ( 9. yy.), Kitâbü’l-Bâh mimmâ Vada’a’l-Felâsifetü’lHukemâ li-Sâdâtihim (Yunancadan çeviri) (A)
1 Şehsuvaroğlu, B. N., “Osmanlı Padişahları ve Bahnameler”, Eczacılık Bülteni, c. III, S. 9, 1961 (Ayrı
baskı); Özcan, A., “Bahname”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s.489-490.2
2 Taşköprülüzade, Ahmed b. Mustafa, Miflahu's-Se'âde ve Misbahu's-Siyâde, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut 1985, c.I, s.326; Katip Çelebi, Mustafa b. Abdullah, Keşfu’z-Zunûn ‘an Esâmiyi ‘l-Kütüb ve ’lFunûn, Maarif Matbaası, Ankara 1941, c.I, s. 318-319.3
3 Mesela şahsi koleksiyonumda 16 pornografik resim içeren geç dönem (19. yy.?) bir bahnamenin
fotokopisi vardır.
4 İbnü’n-Nedîm, Muhammed b. İshak, el-Fihrist, Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut1997, s.381-382.
5 İbnü’n-Nedîm, age, s.353; İbn Ebî Usaybi Usaybi'a, Ahmed b. Kasım, Uyûnü’I-Enbâfi Tabakâti’lEtıbbâ, Dâru Mektebeti’l-Hayat, Beyrut trz.,s. 57,105; Katip Çelebi, age, c. 11, s. 1401; Şeşen,
Ramazan ve diğerleri, İslami Tıp Yazmaları Kataloğu, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi,
İstanbul 1984, s. 160-161, 164.
Sayfa 6
10. Muhammed b. Ebû Bekr er-Râzî ( ö. 932), Kitâbü’l-Bâh ve Menâfi‘uh ve Madârruh ve
Müdâvatüh
(A) (F ve T çevirileri var)
11. Yahya b. Adiy el-Mantıkî (ö. 975), Kitâb fi Menâfi’i’l-Bâh (A)
12. İbnü’t-Tabîb Ali b. Nasr el-Bağdâdî ( ö. 987), Cevâmi'u’l-Lezzât (A)
13. İbn Sînâ (ö. 1037), Risâle fi’l-Bâh ve Ürcûze fi’l-Bâh (A)
14. İbn Mendeveyh Ali el-Isfahânî (ö. 1048), Risâle fi’l-Bâh ve Esbâbih (A)
15. Ali b. Rıdvan el-Mısrî (ö. 1061), Makale fi’l-Bâh (A)
16. Yahya b. Cerîr et-Tikrîtî ( 1079’da sağ), Kitâbü’l-Bâh (A)
17. Semûel b. Yahya el-Mağribî (ö. 1174), Nüzhetü’l-Ashâb fi Mu’âşereti’l-Ahbâb (veya:
Nüzhetü’l-Ahbâb ve Mu’âşereti Zevi’l-Elbâb) (A)
18. (Ebû) Zeyd Hibetullah et-Taberi (veya; el-Basri) (11. veya 12.yy.), Bâhnâme = Tuhfetü’lMülûk (F) (T çevirisi var)
19. Abdurrahman b. Nasr eş-Şeyzerî ( ö. 1193), El-îzâh fi Esrâri’n-Nikâh (A) (F ve T
çevirileri var)
20. İbn Meymûn el-Kurtubî (ö. 1204), Makâle fi’l-Cimâ (A)
21. Kemâlüddîn Muzaffer el-Humusî (ö. 1215) Makâle fi ’l-Bâh (A)
22. Sedîdüddîn Mahmud eş-Şeybânî (5. 1238) El-Ferîdetü’ş-Şâhiyye ve ’l-Kasîdetü ’l
Bâhiyye, Şerhu ’l-Ferîde ve Muvaddıhatü ’l-İştibâh fi Edviyeti ’l-Bâh (A)
23. Şerefîiddîn Ahmed b. Yusuf et-Tîfâşî (ö. 1253), Rucû’u’ş-Şeyh ilâ Sıbâh fiı ’l-Kuvveti
‘ale ’l-Bâh (A) (F ve T çevirileri var), Kâdimetü ’l-Cenâh fi Âdâbi ’n-Nikâh ve Risale
fimâ Yahtâcu ileyhi ’r-Ricâl ve ‘n-Nisâ fi ’sti’mâli ’l-Bâh (A)
24. Nasîruddîn et-Tûsı (ö. 1273), Kitâbü ’l-Bâhi ’ş-Şâhiyye ve ’t-Terkîbâtü’s-Sültâniyye =
Bahname-i [Pâdi]Şâhi (F) (A ve T çevirileri var)
25. Yahya b. Sa‘d ( 14. yy.dan önce), Menâfi’u’n-Nâs (F)
26. Ömer b. Muhammed el-Hüzelî (ö. 1310), Ahvâlü ’n-Nikâh (A)
27. Abdullah b. Muhammed et-Tîcânî ( 131 l’de sağ), Tuhfetü’l- ‘Arûs ve Nüzhetü ’n-Nüfûs
(A)
28. Kemâlüddîn Muhammed b. Ahmed ez-Zemelkânî (ö. 1327), El-Minhâc fi Te ‘allukâti ’l-
İylâc (A)
29. Necmüddîn Mahmud b. İlyas eş-Şîrâzî (ö. 1330), Risâle fi’l-Bâh (A)
30. Ali b. İshak (I.Murad dönemi: 1360-1389), Kitâbü ’l-Bâh (T)
31. Nizâm-i Münşî el-Fârisî ( 1423 ’te sağ), Genc-i Esrâr (F)
32. Muhammed b. Esenboğa el-Argûnî ( 1492’de sağ), Rüşdü’l-Lebîb ilâ Mu ‘âşereti ’l-Habîb
(A)
33. İsmail b. Şihâbüddîn ed-Dimaşkî ( 15. yy.), Kitâbü’d-Dirâye fı’t-Tevellüd ve ’t-Tenâsül
ve’l-Bâh (F)
34. İbn Kemal Paşa ( ö. 1534), Züheru’l-Büstân fi Ma'rifeti Ahvâli ’l-Bâh mine ’l-İnsân (A)
35. Taşköprülüzade Ahmed b. Mustafa (ö. 1561) Münyetü’ş-Şübbân fi Mu4âşereti ’n-Nisvân
(A)
36. Abdullah b. Muhammed ed-Der‘î (ö. 1572) er-Ravdu ’l-Yâni ‘fi Ahkâmi ’t-Tezvıc ve
Âdâbi ’l-Mecâmi’ (A)
37. Haşan b. Abdürrahîm (III.Murad dönemi: 1574-1595) Bahname (T)
38. Hakîm Nizâmüddîn Ahmed (17. yy.) Bâhiyye (F)
39. Sâliküddîn Muhammed el-Hamevî (17. yy.) Haceletü ’l-Arâis (F), Mecmau ’n-Nefâis (A)
40. İbrahim b. Muhammed el-Mağribî (ö. 1658) Kitâbü’l-Bâh (A)
41. Ebu Talib el-İsferâyînî ( 17. yy.dan önce) Risâle der Bâh (F)
42. Kâtipzade Mehmed Refi (Ö. 1769) Bahname = Risâle-i Bâh ve Habel (T)
43. Hakîm Sûretî (ö. 1787) Ferhaîü ’l-Mir at (F)
44. Rûşenü’d-Devle Mahzar b. Muzaffer ( 1764’te sağ) Hulâsatü‘l-‘Ayş-i ‘Âlemşâhî (F)
45. Mesıhu’l-Mülk Feth Ali b. Hakîm Hikmetullah Han (ö. 1890) Risâle fi ’l-Bâh (A)
46. Ali Ekber el-Gîrevânî ( 1869’da sağ) Sürûr-i Efzâ (F)
47. Muhammed Sadık Mümtaz Ârifî ( 19. yy.) Kîmyâ-yi İşret (F)
48. Muhammed b. Mustafa el-Ma‘addı (?) Kitab-ı Mücâma 1â (T)
49. Şemsüddin Muhammed eş-Şîrâzî (?) Kuvve-i Bâh (F)
50. Tabip Muhammed (?) Lezzetü 'l-Ayş-i Nâsırşâhî (F)
51. Mir Muhammed Han Nebûrî (?) Risâle der Kuvve-i Bâh (F)

Kaynak: İlter UZEL,Tuhfetü l-Müteehhilîn. Evlilik Armağanı. Kebigeç , s.5-20.



[1] Taşköprülüzade, Ahmed b. Mustafa, Miflahu's-Se'âde ve Misbahu's-Siyâde, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut 1985, c.I, s.326; Katip Çelebi, Mustafa b. Abdullah, Keşfu’z-Zunûn ‘an Esâmiyi ‘l-Kütüb ve ’lFunûn, Maarif Matbaası, Ankara 1941, c.I, s. 318-319.3
[2] İbnü’n-Nedîm, age, s.353; İbn Ebî Usaybi Usaybi'a, Ahmed b. Kasım, Uyûnü’I-Enbâfi Tabakâti’lEtıbbâ, Dâru Mektebeti’l-Hayat, Beyrut trz.,s. 57,105; Katip Çelebi, age, c. 11, s. 1401; Şeşen,
Ramazan ve diğerleri, İslami Tıp Yazmaları Kataloğu, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi,
İstanbul 1984, s. 160-161,

17 Eylül 2018 Pazartesi

Yazma Eserler Sıkıştırılmış Mikro Medeniyetlerdir


Resmi görevinin ilk yıllarından bugüne kadar kitaplar ve kütüphanelerle hemhal olarak hayatını devam ettiren Yazma Eserler Bölge Müdürü Bekir Şahin ile son dönemlerde değeri yeniden gündeme gelen yazma eserlerimizi konuştuk. Söyleşimizin kimi yerinde Bekir Şahin hocamızın yazma eser tasavvurunu, kimi yerinde de yazma eserlerin ilginç kaderini tecrübeleri eşliğinde dinlemiş olduk.

DEVAMI İÇİN TIKLATINI→http://www.okurdergisi.com/yazma-eserler-sikistirilmis-mikro-medeniyetlerdir/#respond

Bu Tokmaklar

Kim bilir bu tokmaklardan ne sesler çıkar? Bu kapıları kimler açar? Bu kapılardan kimler geçer idi? Sesi duyan kapıyı açar, Tokmağı vuran içeri geçer idi. Tokmaklarımız sessiz Kapılarımız dostsuz ,
Evlerimiz misafirsiz kaldı.
Bekir Şahin 16/09/2018
https://pbs.twimg.com/media/DnP4ryfX4AE3xMo.jpg:large

3 Eylül 2018 Pazartesi

Eski Dünya Yeni Dünya

Bekir ŞAHİN
Bizler kimilerine göre şanslı bir nesil, kimilerine göre bahtı kara bir ne­siliz. Kim ne derse desin, nasıl yo­rum yapılırsa yapılsın; biz, mutlu­luk arayan bir nesiliz. Ayrıca eski dünya ile yenidünyayı gören bir nesiliz. Bir za­manlar bizim dünyamızda her şey doğaldı, ye­diğimiz ekmek türüm türüm kokardı. Meyvele­rimiz kurtlu idi ancak kimyasal ilaçlardan uzaktı. Sebzelerimiz hormonsuzdu, suyumuz klorsuz­du, buna rağmen mikropsuzdu. Teneffüs ettiği­miz havamız temizdi.
Tavuklarımız, horozlarımız özgürdü, sokaklar­da gezip dolaşır, akşam olunca kümeslerine dö­nerlerdi. Yumurtalarında bir lezzet vardı. Sığırla­rımız köy meydanında toplanır, bir çobanın eş­liğinde otlarlar, akşam olunca da ahırlarına dö­nerlerdi. Koyunların kuzuların melemesi, inekle­rin böğürmeleri akşam şenliğinin habercisiydi. Danalar kuzular emişirler, inekler koyunlar sa­ğılırlardı. Sütler pişirilir, yağa, yoğurda, peynire dönüştürülürdü. İşler zevkli, ürünler lezzetli idi. Çobanlar merhametli, hayvanlar masum ve ita­atli idi.
Çiftçi Besmele ile tarlaya tohumunu atar, Mahsul yine Besmele ile toplardı. Tarlalar sabanla, pullukla sürülür, ekinler orakla, tırpanla biçilirdi. Biçilen ekinler desteler haline getirilir, desteler yığın olur, yığınlar harman ye­rinde katara dönüşürdü. Katarlar düvenle sürü­lerek tınas olur, tınaslar yabalarla savrularak de­neler samandan ayrılırdı. Sonra kalburla gözerle ceplenir, telislere doldurularak ambarlara bes­mele ile konurdu. Öşürü ihmal edilmezdi.
Fırıncı Besmele ile hamuru yoğurur ve fırına saldı. Yiyen Besmele ile onu yerdi.. Zinciri görebiliyor musunuz? Devridâim yasası böyle işliyor. Yemek pişirirken tevhidler okunan evlerden mezuniyet törenlerinde yüzlerine pasta yapıştıran, ekmek atan toplum olmaya başladık.

Bizler kimilerine göre şanslı bir nesil, kimilerine göre bahtı kara bir ne­siliz. Kim ne derse desin, nasıl yo­rum yapılırsa yapılsın; biz, mutlu­luk arayan bir nesiliz. Ayrıca eski dünya ile yenidünyayı gören bir nesiliz. Bir za­manlar bizim dünyamızda her şey doğaldı, ye­diğimiz ekmek türüm türüm kokardı. Meyvele­rimiz kurtlu idi ancak kimyasal ilaçlardan uzaktı. Sebzelerimiz hormonsuzdu, suyumuz klorsuz­du, buna rağmen mikropsuzdu. Teneffüs ettiği­miz havamız temizdi.
Tavuklarımız, horozlarımız özgürdü, sokaklar­da gezip dolaşır, akşam olunca kümeslerine dö­nerlerdi. Yumurtalarında bir lezzet vardı. Sığırla­rımız köy meydanında toplanır, bir çobanın eş­liğinde otlarlar, akşam olunca da ahırlarına dö­nerlerdi. Koyunların kuzuların melemesi, inekle­rin böğürmeleri akşam şenliğinin habercisiydi. Danalar kuzular emişirler, inekler koyunlar sa­ğılırlardı. Sütler pişirilir, yağa, yoğurda, peynire dönüştürülürdü. İşler zevkli, ürünler lezzetli idi. Çobanlar merhametli, hayvanlar masum ve ita­atli idi.
Kenarda köşede; çarşıda, pazarda mescit deni­len küçük, kerpiçten mekanlar vardı. Minarele­ri tıkızdı. Maaşlı imam ve müezzinleri de yoktu. Kapıları kilitlenmezdi. Günün her saatinde yol­cu, mukim herkes namazlarını burada kılabilirdi. Yazın çocuklara namaz sure ve duaları öğretilir­di. Elifba ve Kuran buralarda öğrenilirdi. Mevlit okunur, hatim duaları yapılırdı.
Maaşlı imam ve müezzinleri bulunmazdı. İşin ehli imamlık yapar, isteyen kamet getirirdi. Za­manla bu mescitler yıkıldı; zevkten, sanattan uzak, devasa camiler yapıldı. Maaşlı imamlar, müezzinler atandı. Giderleri kamu kaynakların­dan ödenmeye başlandı. Adeta resmi daireler haline geldi. Belli saatlerde açılıp kapılarına kilit­ler vuruldu. Cemaat azaldı lüks ve debdebe ar­tırıldı.
Bankanın yolu bilinmezdi; devlet çeşmesi denir, suyu içilmezdi. Hatta önünden koşarak geçilirdi. Kredi kartları yoktu ama karzıhasen müessese­ si harıl harıl işlerdi. Herkes birbirine güvenir, kü­çükler sevilir, büyüklere saygı gösterilirdi.
Yollar tenha sakin ve sessizdi. Su şırıltısı, kuş cı­vıltısı, kağnı gıcırtısı ve ataraba çarpanası sesle­ri müzik sesinden daha etkiliydi. Ne trafik kazası haberleri duyardık ne korna sesleri. Park sorunu, hava kirliliği nedir bilmezdik.
Çocukluğumuzda süper- hiper marketler yoktu. Bakkallar, çerçiler vardı. Boyalı ne idüğü belir­siz yiyecekler de bilmezdik. Halkalı şekerler, ke­çiboynuzu, leblebi, kuru üzüm vazgeçilmez yieceklerimizdendi. Gazoz, ayran, şerbet, süt ni­telikli içeceklerimizdendi. Çerçiden, bakkaldan alışverişimizi parayla değil, yumurtayla arpayla buğdayla yapardık.Sokaklarımızda çerçiler, Çarşafçı kadınlar,Yaymacı amcalar Horoz şekeri, Dondurma satan abiler, kulunç ezen, yeri geldiğinde oynayan, dans eden ayılar vardı.
Belki bunlar ilkel uygulamalardı. Ama biz ço­cukları sevindiriyordu. Sevincin ilkeli, çağdaşı yobazı, geri kalmışı, olur mu? Bilmem, belki de olur.
Evimizde televizyon yoktu; radyo, telefon zen­ginlerin lüksüydü, cep telefonu henüz icat bile edilmemişti; bilgisayar, internet, çetleşme, sa­nal görüşme-tanışma henüz hayal bile edilemi­yordu.
Enflasyon, kriz, borsa, dolar, euro, istikrar, istik­rarsızlık, köşe dönme, rant, küresel sermaye keli­meleri lügatimize girmemişti.
Biz bulgur pilavını tahta kaşıkla yedik. Tastan ay­ran içtik. Ceplerimize kuru üzüm, leblebi, kavur­ga koyduk. Yer sofrasına oturduk, yer yatağında yattık, gaz lambasında ders çalıştık. Çarık gör­medik ama lastik ayakkabılar giydik. İskarpin giymek en uzak hayalimizdi. Kerpiç evlerde ya­şadık, ahır sekisinde yattık, onlarla yaşadık; ar­dından apartmanları, gökdelenleri seyre daldık.
Güneşin yatarken üzerimize doğması büyük ayıptı. Medeniyetimiz şafak medeniyeti idi. Yat­sı namazından sonra uçkurlar çözülür, yatağa girilir, şafakla beraber ayakta olunurdu. Yatma­sını bilmeyen kalkmasını da bilmez düstur edi­nilirdi. Zamanın kıymeti bilinir, berekete gönül­den inanılırdı. Eşe dosta selam verilir, hal hatır sorulurdu.
Rızkın helali aranır, Allah’ın Rezzak sıfatına eksik­siz iman edilirdi. Rızık ne azalır ne çoğalırdı. Yal­nız âdemoğlunun sabırsızlık ederek helal rızkını haram edebileceği düşünülürdü.
Acılar paylaşılarak azaltılır, mutluluklar paylaşı­larak çoğaltılırdı. Doğum, ölüm, düğün, sünnet, hastalık, seyahat, hac, askere gidiş, askerden dö­nüşün bir anlamı ve esprisi vardı. İpten kilitler, çividen anahtarlar kullanılırdı. Kapılar iple bağ­lanır. Yazın pencereler açılarak yatılırdı. Hırsız­lık duyulmaz, niza çıkarılmazdı. Rant kelimesi lü­gatlerimizde yoktu. Hortum ve hortumcu bilin­mezdi. O dönemde, semerciler, kalaycılar, kö­rükçüler, demirciler, nalburiyeciler, tuhafiyeciler, atarlar, çelepler, sakatatçılar vardı.
O günlerde insanların gönülleri zengindi, kana­at vardı, şükür vardı, bereket vardı, huzur vardı. Sokakta bir şey yenilmezdi, pazardan aldıkları­mız açıkta getirilmezdi. Şimdi, dışarıda tıkınma­yı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüket­meyi, zenginleşme olarak gördük. Dolayısıyla ya kafayı değiştirip özümüze döneceğiz ya da ner­de bulduk orada yiyeceğiz.
Dünde bügünde çok şey değişti ancak sünne­tullah (doğa yasaları) değişmedi: Uyanırsın, uy­kun gelir, uyursun uyanırsın, açsın yersin, tok­sundur, yine acıkırsın, su içersin, kanamazsın… Sefil bir hayat içindeyiz. Bu sefillik içerisinde dü­şünüyorum: Şimdi neyimiz var neyimiz yok? Ne­lerimiz muhafaza edilmiş, nelerimiz yok edil­miş?
Kenarda köşede; çarşıda, pazarda mescit deni­len küçük, kerpiçten mekanlar vardı. Minarele­ri tıkızdı. Maaşlı imam ve müezzinleri de yoktu. Kapıları kilitlenmezdi. Günün her saatinde yol­cu, mukim herkes namazlarını burada kılabilirdi. Yazın çocuklara namaz sure ve duaları öğretilir­di. Elifba ve Kuran buralarda öğrenilirdi. Mevlit okunur, hatim duaları yapılırdı.
Maaşlı imam ve müezzinleri bulunmazdı. İşin ehli imamlık yapar, isteyen kamet getirirdi. Za­manla bu mescitler yıkıldı; zevkten, sanattan uzak, devasa camiler yapıldı. Maaşlı imamlar, müezzinler atandı. Giderleri kamu kaynakların­dan ödenmeye başlandı. Adeta resmi daireler haline geldi. Belli saatlerde açılıp kapılarına kilit­ler vuruldu. Cemaat azaldı lüks ve debdebe ar­tırıldı.
Bankanın yolu bilinmezdi; devlet çeşmesi denir, suyu içilmezdi. Hatta önünden koşarak geçilirdi. Kredi kartları yoktu ama karzıhasen müessese­ si harıl harıl işlerdi. Herkes birbirine güvenir, kü­çükler sevilir, büyüklere saygı gösterilirdi.
Yollar tenha sakin ve sessizdi. Su şırıltısı, kuş cı­vıltısı, kağnı gıcırtısı ve ataraba çarpanası sesle­ri müzik sesinden daha etkiliydi. Ne trafik kazası haberleri duyardık ne korna sesleri. Park sorunu, hava kirliliği nedir bilmezdik.
Çocukluğumuzda süper- hiper marketler yoktu. Bakkallar, çerçiler vardı. Boyalı ne idüğü belir­siz yiyecekler de bilmezdik. Halkalı şekerler, ke­çiboynuzu, leblebi, kuru üzüm vazgeçilmez yi­yeceklerimizdendi. Gazoz, ayran, şerbet, süt ni­telikli içeceklerimizdendi. Çerçiden, bakkaldan alışverişimizi parayla değil, yumurtayla arpayla buğdayla yapardık.
Belki bunlar ilkel uygulamalardı. Ama biz ço­cukları sevindiriyordu. Sevincin ilkeli, çağdaşı yobazı, geri kalmışı, olur mu? Bilmem, belki de olur.
Evimizde televizyon yoktu; radyo, telefon zen­ginlerin lüksüydü, cep telefonu henüz icat bile edilmemişti; bilgisayar, internet, çetleşme, sa­nal görüşme-tanışma henüz hayal bile edilemi­yordu.
Enflasyon, kriz, borsa, dolar, euro, istikrar, istik­rarsızlık, köşe dönme, rant, küresel sermaye keli­meleri lügatimize girmemişti.
Biz bulgur pilavını tahta kaşıkla yedik. Tastan ay­ran içtik. Ceplerimize kuru üzüm, leblebi, kavur­ga koyduk. Yer sofrasına oturduk, yer yatağında yattık, gaz lambasında ders çalıştık. Çarık gör­medik ama lastik ayakkabılar giydik. İskarpin giymek en uzak hayalimizdi. Kerpiç evlerde ya­şadık, ahır sekisinde yattık, onlarla yaşadık; ar­dından apartmanları, gökdelenleri seyre daldık.
Güneşin yatarken üzerimize doğması büyük ayıptı. Medeniyetimiz şafak medeniyeti idi. Yat­sı namazından sonra uçkurlar çözülür, yatağa girilir, şafakla beraber ayakta olunurdu. Yatma­sını bilmeyen kalkmasını da bilmez düstur edi­nilirdi. Zamanın kıymeti bilinir, berekete gönül­den inanılırdı. Eşe dosta selam verilir, hal hatır sorulurdu.
Rızkın helali aranır, Allah’ın Rezzak sıfatına eksik­siz iman edilirdi. Rızık ne azalır ne çoğalırdı. Yal­nız âdemoğlunun sabırsızlık ederek helal rızkını haram edebileceği düşünülürdü.
Acılar paylaşılarak azaltılır, mutluluklar paylaşı­larak çoğaltılırdı. Doğum, ölüm, düğün, sünnet, hastalık, seyahat, hac, askere gidiş, askerden dö­nüşün bir anlamı ve esprisi vardı. İpten kilitler, çividen anahtarlar kullanılırdı. Kapılar iple bağ­lanır. Yazın pencereler açılarak yatılırdı. Hırsız­lık duyulmaz, niza çıkarılmazdı. Rant kelimesi lü­gatlerimizde yoktu. Hortum ve hortumcu bilin­mezdi. O dönemde, semerciler, kalaycılar, kö­rükçüler, demirciler, nalburiyeciler, tuhafiyeciler, atarlar, çelepler, sakatatçılar vardı.
O günlerde insanların gönülleri zengindi, kana­at vardı, şükür vardı, bereket vardı, huzur vardı. Sokakta bir şey yenilmezdi, pazardan aldıkları­mız açıkta getirilmezdi. Şimdi, dışarıda tıkınma­yı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüket­meyi, zenginleşme olarak gördük. Dolayısıyla ya kafayı değiştirip özümüze döneceğiz ya da ner­de bulduk orada yiyeceğiz.
Dünde bügünde çok şey değişti ancak sünne­tullah (doğa yasaları) değişmedi: Uyanırsın, uy­kun gelir, uyursun uyanırsın, açsın yersin, tok­sundur, yine acıkırsın, su içersin, kanamazsın… Sefil bir hayat içindeyiz. Bu sefillik içerisinde dü­şünüyorum: Şimdi neyimiz var neyimiz yok? Ne­lerimiz muhafaza edilmiş, nelerimiz yok edil­miş?

28 Ağustos 2018 Salı

MECMÂU’L BAHREYN Mİ ? MARACE'L-BAHREYN Mİ? BURASI NERESİ?



Bekir ŞAHİN
ÖZET
Mevlânâ dinî ve tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra Konya’da bir taraftan tekkesinde tasavvuf eğitimi vermekte, bir yandan medresede talebelere dinî dersler okutmakta, diğer taraftanda halka vaazlar vermekteydi. Bu faaliyetleriyle birçok kesimin takdirini kazanmış, itibar ve tanınırlığı gün be gün artmıştı. Tam bu sırada Şems-i Tebrizî ile karşılaştı ve bu karşılaşma onun hayatında bir dönüm noktası oluşturdu.
Mevlâna ile Şemsin buluşması, buluşma yeri, buluşma anı ve buluşma yerinin isimlendirilmesi hep tartışma konusu olmuştur.  Yedi yüz yıldır konuşulmaktadır. Tarihi gerçekleri açıklamada “menakıb” tarzı hikâyeler yetersiz kalmaktadır.
Buluşma yerinin isimlendirilmesi konusunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Buluşma yeri bazılarına göre “Merace’l- Bahreyn” , bazılarına göre de “Mecmau’l Bahreyn” olarak adlandırılmıştır.
    Mecmâu’l Bahreyn: İki denizin kavuştuğu yer, birleştiği nokta, “Kâbe kavseyn” mertebesi, bu mertebe Hz. Muhammed’in Miraç’ta Allah’a olan yakınlığını ifade eden bir derece olarak adlandırılırken; Tasavvuf geleneğinde ise sûfînin Hakk Teâlâ’ya yakınlığını ifade eder.
Kur’an’da, değişik tefsirlerde, şiirlerde ve edebî metinlerde bu tabirlere rastlanmaktadır.  
Kehf suresinin 60. ayetindeki Mecmau’l-Bahreyn (iki denizin birleştiği yer) ve Furkan suresinin 53. ayetine geçen Merace’l-Bahreyn ifadelerini verebiliriz. Burada iki denizin birleştiği yer ifadesinin neresi olduğu konusunda birtakım rivayetler vardır.
            Mevlâna ile Şemsin ilk buluştuğu yer olarak kabul edilen mekânda farklı zamanlarda farklı anıtlar yapılmıştır.
Biz bu makalemizde, kaynaklara dayalı olarak Mevlâna ile Şems’in buluşma yerine  Mecmau’l Bahreyn  mi ? Marace'l-Bahreyn mi? Denilmelidir? Ve burası neresidir? Ve buralara hangi anıtlar yapılmıştır? Gibi sorulara cevaplar bulmaya çalışacağız.
Anahtar Kelimeler:  Mevlâna, Şems, Mecmâu’l Bahreyn,  Marace'l-Bahreyn, Aşk.
SUMMARY
The meeting of Mevlana with Şemsine, the meeting place, the meeting time and the naming of the meeting place have always been the subject of discussion. It has been spoken for seven hundred years. In describing the historical facts, "menagi" style stories are inadequate.
There are different stories about the place of meeting. The meeting place was called "Merace'l-Bahrain" according to some, and "Mecmau'l Bahreyn" according to others.
    Mecmâu'l Bahreyn: The place where the two seas meet, the point where they merge, the order of "kâba kavseyn", this order Hz. It is called as a degree which expresses Muhammad's closeness to Allah in Miracu; In Sufi tradition, Sufin expresses the closeness to Hakkâlâ.
This expression is found in the Qur'an, in various tafsir, in poems and literary texts.
We can give the expressions of Mecmau'l-Bahreyn (the place where the two seas meet) and Merace'l-Bahreyn (the two seas separated), which pass on the 53rd verse of the furkan. Here are some rumors about where the land representation of the two seas is coming from.
Different monuments were made at different times in the place where Mevlana and Şemsin were considered as the first place to meet.
In this article, is Mecmâu'l Bahreyn instead of Mevlana and Shams meeting based on resources? Marace-Bahrain? It should be called? And where is this? And which monuments were built around here? We will try to find answers to such questions.
Key Words: Mevlana, Şems, Mecmâu'l Bahreyn, Marace'l-Bahrain, Love.

Mevlânâ’nın Şems ile buluşması Doğu İslam tasavvufunda  Hallacı Mansur’un “Enel Hak” demesinden sonra en çok tartışılan konudur. Adı geçen buluşma sonucunda Şems, Mevlânâ’nın,  fıtratında saklı olan Allah aşkını ateşlemiş ve çıkan yangının dehşetinden kendisi bile korkup kaçmıştır.  Mevlânâ’nın yıkılan barajı önünde tutunamayan Şems’in ne şekilde ortadan kaybolduğu da bilinmezler arasındadır… Tarihsel gerçekleri açıklamada yetersiz kalan “menakıb” tarzı hikâyeler, bize fazla bir şey söylemiyor[1]
Mecmau’l Bahreyn: İki denizin kavuştuğu yer, birleştiği nokta, “Kâbe kavseyn” mertebesi, bu mertebe Hz. Muhammed’in Miraç’ta Allah’a olan yakınlığını ifade eden bir derecedir. Tasavvuf geleneğinde ise sûfînin Hakk Teâlâ’ya yakınlığını ifade eden derecedir.[2]
Akşemseddin’e göre;İnsan-ı kâmil olan kişi “Mecmaü’l-Bahreyn”dir. Yani insan iki denizin birleştiği yerdir. Bu iki deniz, ilâhi ruh ile bu ilahi ruhun isim ve sıfatlarını tecelligâhı olan insanın gönlüdür. Bu gönlün derinliği ve sınırı yoktur[3].
Akşemseddin insanı iki denizin buluştuğu yer olarak tarif ettiği şu beyit dikkat çekicidir.
“Mecma’ul- Bahreyn” oldun hem Hudâ’nın ma’şukı
Pes senündür cümle âlem hem dâhi dosta visâl”[4]
Akşemseddin’e göre insan ilahi hakikatler ile dünyevî unsurların bir arada buluştuğu gönül birleşme noktasında sahip kişi olarak yani iki denizin birleştiği yer anlamında “mecmau’l-bahreyn” olarak isimlendirmektedir.
Sözleri edip Harabi'ye ait olan, batıni nefesler albümünde yer alan bir deyiş:
“mecmâü'l bahreyne vardığım zaman
hızrı bulup candan kölesi oldum
ledün ilmin bana eyledi ihsan”[5]
Kehf suresinin 60. ayetindeki Mecmâu’l-Bahreyn (iki denizin birleştiği yer) ve Furkan suresinin 53. ayetine geçen Merace’l-Bahreyn (iki denizi salıverdi) ifadelerini verebiliriz. Burada iki denizin birleştiği yer ifadesinin neresi olduğu konusunda birtakım rivayetler vardır. Buna göre burası Rum ve Fars denizi veya Tanca olduğu söylenmiştir. Birisinin doğu yönünde diğerinin ise batı yönünde olduğu rivayet edilmiştir.
Burası ise muhtemelen Babu’l-Mendep mevkiinde Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu’nun ya da Cebel-i Tarık’ta Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği yer;  Ayette cins isim olarak geçen iki adamın ise Mekke halkından Velid b.Muğire el-Mahzumi ve Tâif halkından Habib b.Amir b.Umeyr es-Sakâfî olduğu yönündedir. Bunların ise zenginlik ve toplumsal itibar yönünden önde oldukları dile getirilmektedir. (Muhammed b. Ahmet b. el-Ensari el-Kurtubi, el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’an, IV/357. )
 “Musa uşağına demişti ki durmayıp ya iki denizin birleştiği yere varacağım veya uzun bir zaman yürüyeceğim” (Kehf, 60 ) Bu ayette geçen ‘iki denizin birleştiği yer’  Mübhematu’l-Kur’an’a ilişkin kitaplarda belirtilmeye çalışılmış ve çeşitli rivayetlere yer verilmiştir. Mesela bu denizin Ürdün ve Galzem, İran ve Rum Denizi, Mağrib ve Zukak denizi olduğu hatta buranın Afrika ve Tanca olduğu söylenmiştir. [6]
İki denizin birleştiği yer ifadesi her ne kadar Musa (a.s.) döneminden bahsetse de Arapların zihin dünyasında bu ifadeye ilişkin bir mefhumun olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü o günün Arapları o bölgede yaşamışlar ve mesajın içeriği de yaşadıkları dünyadan ve onları çevreleyen coğrafi bölgeden seçilmiştir. Merace’l-Bahreyn ifadesinin geçmiş olduğu ayetler “O iki denizi birbirine salmıştır. Bu tatlı, susuzluğu giderici, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalarına engel olan bir perde koymuştur.”( 25.Furkan,53; diğer ayet bkz. 55.Rahman, 19 328 et-Taberi, Tefsiru’t-Taberi, VIII/)[7]
Ayaşlı Şakir:
Şakir Bey, sağlığında iken, vefatında gömüleceği yeri belirlemiştir. Bu yerle ilgili hatırayı İbrahim Aczi Kendi naklediyor.
Bir gün tam Şems Mezarlığı önünde bir tesadüf eseri hocamız Şakir Bey’le karşılaştık. O vakit mezarlık duvarları harap ve ingindi.
Şimdi hâlâ ayakta duran kümbetin hizasında durarak:
-  İbrahim, burada ki kutup birleşti. Burası “ictimâ-i nûreyn, İki nurun (Mevlânâ ile Şems) bir araya geldiği yerdir. Biliyor musun? “ Diyerek beraber yürüdük.
Yolda, bunun Şems-i Tebrizî ile Mevlâna’nın mülakat yeri olduğunun izah ederek, “Eğer ben ölürsem buraya yatacağım. Çünkü burada melekut âlemine açık bir hava var” dedi[8].
 “(Mecmua’u’l- Bahreyn) olmuş Konya bezm-i telakki
İki kutub birleşip olmuş bunda mülâkî
Meftûnen ararım gezdikleri o esvâkı
Şems-i Tebrizî’yi o cihân-ârâyı düşündüm”[9].
Fikir sahiplerinin meclisi Konya, iki denizin (Mevlânâ ve Şems) kavuşma yeri olmuş. İki yüce kişi burada buluşup görüşmüşlerdir. Gezdikleri çarşı pazarı vurulmuşçasına ararım. Cihanı süsleyen Tebrizli Şemsi düşündüm. 
“Hz. Mevlana, İplikçi Camisi'nde verdiği dersten çıkıp öğrencileriyle birlikte bu yoldan geçerek, evine doğru gidiyor. Bu sırada da kendisini bekleyen Şems ile karşılaşıyor. Bu nokta, Alâeddin Tepesi ile Mevlana Müzesi arasındaki yolun başlangıç noktasıdır. Geçmişte tekke ve dergâhların kapatılmasından önce, bu bulunduğumuz noktada, bir kandil vardı. Her akşam Mevlevî Dergâhından getirilen yağ ile Kandilci Dede tarafından bu kandil uyandırılıyordu, yani yakılıyordu. Sabaha karşı da küçük bir tören şeklinde söndürülüyordu.” (Nuri Şimşekler)
Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, “İbtidâ-Nâme” de Mevlâna’nın Şems ile buluşmasını, şeriat sahibi büyük bir peygamber olan Musa’nın, Hızır (as) ile buluşmasına benzetir ve önce, Kur’an’daki bu hikâyeyi anlatır da sonra Musa’dan maksadının Mevlânâ olduğunu, bütün erenlerden üstün olduğu halde daima Allah erlerini aramakta bulunduğunu ve Tebrizli Şems’in ona Hızırlık ettiğini söyler ve şöyle der: “Şems’in yüzünü görünce aydın gün gibi sırlar açıldı ona. Görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Yanında, yücelikle alçaklık bir oldu. Şems’i evine çağırıp “Padişahım” dedi, “şu dervişi dinle. Evim sana lâyık değil ama sana gerçek âşıkım ben. Kulun nesi varsa, eline ne geçerse hepsi, efendisinindir; bundan böyle o, senin evin.”
Sultan Veled, Şems’in gelişini şöyle anlatır: “Ansızın Şems geldi, ona ulaştı. Mevlânâ’nın gölgesi, onun ışığının parıltısında yok oldu. Aşk âleminin ötesinden defsiz, sadâsız bir sestir erişti. Şems, ona sevgili oluş hâlinden bahisler açtı. Bu suretle Mevlânâ’nın sırrı, gökleri aştı. Şems dedi ki: “İç âlemde ilerisin ama şunu duy ki ben, iç âlemin de içiyim. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum ben. Diri sevgi, kapımda ölüdür…”  
Şems onu öyle şaşılacak bir âleme çağırdı ki o âlemi ne Türk rüyasında gördü, ne Arap… Üstad şeyh, yeni bilgi beller bir hale geldi; her gün, huzurunda ders okuyordu. Sona ermişti, işe yeni baştan başladı. Kendisine uyuluyordu, bu sefer o Şems’e uydu. Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems’in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi.”
Mevlevî kaynaklar, Mevlâna-Şems buluşmasını Kur'an’da anlatılan, Musa-Hızır buluşmasının bir benzeri olarak görürler. Mevlevî kaynaklarda, Musa-Hızır prototipin de Mevlâna, Hz. Musa'ya, Hızır ise, Şems'e nispet edilerek bu benzerlik kurulur. Eflâkî'de yer alan bir rivayette, bizzat Mevlâna'nın, Şems'in hücresinin kapısının önüne kendi el yazısıyla “Hızır'ın maşukunun makamı” diye yazarak Hızır ile Şems arasında nispet kurduğundan bahsedilir. Şems'in kendisi de, sohbetlerinde Musa-Hızır kıssasını genişçe yorumlamaktadır.
Tebrizli  Şems, 29 Kasım 1244 yılı cumartesi günü Konya’ya gelir ve  Şekerciler Hanı’na iner.   Şems kendisini bir tacir olarak tanıtır. Bazı kaynaklar Şems’in Konya’ya gelişini 26 Kasım 1242 olarak verir.
  Şems  handa kendisini bir tacir olarak tanıtır. O gün Mevlâna ders verdiği medreseden çıkmış, ailece yaşadıkları evlerine doğru gidiyor. Talebeleri arkasında, bindiği katırı iki öğrencisi çekmekte... Mevlâna  olacakların  verdiği heyecan içerisinde ağır ağır ilerler. Yolun yarısında ve tam ortasında iki çıplak kol hayvanın dizginlerinden tutar. Katırın silkinmesi ile Mevlâna daldığı derin düşüncelerden sıyrılır, kor gibi yanan bir çift esrarlı gözle karşı karşıya gelir. Bir süre karşılıklı bakışırlar. Bu bir anlık bakıştan her ikisi de etkilenmiştir. Sessizliği o güne kadar hiç görmediği, garip halli derviş bozar ve rivayete göre aralarında şu konuşma geçer:
 “Cismini gördüm, isminizi de öğrenmek isterim.”
“İsmim Muhammed Celâleddin.”
“Ey Rum diyarının sultanı! Bir müşkülüm var, söyle bana; Âlemlerin Fahri Hazret-i Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazıd-ı Bestamî mi?”
“-Bu nasıl soru? Elbette Hazret-i Muhammed bilcümle enbiya ve evliyanın büyüğüdür.”
Kim olduğu bilinmeyen garip derviş bu cevap üzerine tebessüm eder ve son sorusunu sorar:
- Peki, ama Hazret-i Muhammed, “Mâ arafnâke hakka ma'rifetike”, (Biz seni lâyıkıyla bilemedik ya Rabbi!) buyurduğu halde, Beyazıd-ı Bestamî; “Süphânî mâ â'zame şâni”, ( Ben, beni noksanlardan tenzih ederim, şanım ne kadar büyüktür.) diye söyledi. Bunun sebebi nedir?” 
Mevlâna cevabında:
- “Elbette Hazret-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem), günde sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye vardıkça da, evvelki bilgi ve makamından istiğfar ediyor ve  ‘Ey bizim idrakimizin üstünde olan Allah, biz seni gereğince bilemedik’ diyordu. Beyazıd-ı Bestamî ise, ulaştığı ilk makamın mestliğine kapılıp, bu sözü söyledi.”
Derviş almış olduğu cevabın dehşetine dayanamayıp, bir çığlık atarak ve “Ya Hû” diyerek kendinden geçer ve düşüp bayılır. Mevlâna binitinden inip, dervişi kaldırır, kucaklaşırlar. Bu iki yeni dost, kol kola oldukları halde ve hiç bir şey konuşmadan kaldıkları medreseye doğru yürürler. Durumu görenler hayretler içinde arkalarından bakakalırlar.
Mevlâna’nın Şems’le görüşmesi muhtelif şekillerde anlatılmıştır. En makul olanı ve itibar edileni yukarıda anlatılan Eflâni’nin anlatımıdır.
 İlk karşılaştıkları bu yere, sonradan; Rahman Suresi'nin 19. âyet-i kerimesinden ilham alınarak, “İki denizin kavuşması” anlamında; “Merace'l-Bahreyn” denilecektir. Konyalı, Mehmet Önder gibi son zamanlarda bu konuyla ilgili araştırma yapanlar  bu görüştedir. Kaynaklarını zikretmemişlerdir. Ancak kadım kaynaklarda “Mecmâu’l-Bahreyn” tabiri geçmektedir.
Mevlâna ile Şems’in Buluşma Mekanı
Burası neresidir? Mevlevîer Bugünkü İş Bankasının karşısında  bir yeri Mevlâna ve Şems’in buluştukları yer olarak  kabul eder. Burası asırlarca Dergah’tan gelen kandille ışıklandırılmıştır.
Bir gün Mehmet Önder Ankaravî Mehmet Dede’yi yanına alır ve  Mevlâna ile Şems’in buluştukları yeri, göstermesini söyler.  Mehmet Dede,  bastonu ile Selçuk Oteli’nin karşısında kaldırımın kenarında bir yeri işaret ederek “İşte Mevlâna ile Şems’in buluştukları yer burasıdır” der. 
Bir rivayet de Hatuniye Camii'ne giden yol üzerinde, bir tarafı Şems Parkı'na diğer tarafı Altun-Aba Medresesi'ne çıkan güzergâhtadır. İbrahim Hakkı Konyalı, her şeyin doğrusunu bildiğine inandığı hocası Şeyh Zade Ziya Efendi'den dinlediği bu rivayete itibar eder. İki Dostun karşılaştığı yerin burası olması gerektiğine inanır. (Konyalı, 1964, s, 802) Bu konuda diğer bir rivayet de,  Şimdiki Şems Parkı’nın doğu kenarında Şems Camii’nin  kümbetinin karşısında bir yerdir. Bu da İbrahim Aczi Kendi’nin Ayaşlı Şakir’den naklidir. Ayaşlı  Şakir’in kabri de buradadır.
Mecmuau’l- Bahreyn Buk’ası
Buk’a; mimarîde büyük yapı anlamına gelmektedir.
Selçuklu dönemi tarikat yapılarından  fizikî ve kapasite bakımından büyük olanlarına “buk’a” dendiği, Osmanlı döneminde özelliğini koruyan yapılara aynı adın verilmesinden anlaşılmaktadır. Hâlen ayakta bulunan bazı buk’aların bünyesinde kubbeli bir sofa ve ona açılan tonozlu eyvan ile mescit, türbe ve hücrelerin bulunması, bu görüşü doğrulamaktadır.
Mecma’u’l-Bahreyn Buk’ası, Konya’da Mevlânâ ile  Şems’in ilk buluştukları yerde inşa edilmişti. Diğer Selçuklu dönemi buk’aları gibi muhtemelen mescit, birçok hücre ile sofadan meydana gelen bu yapı, önemli bir Mevlevî Tekkesi idi. Zamanla yıkılmış; Osmanlı döneminde Karaman Valisi Derviş Mustafa Paşa, eski şeklinde uygun olarak tekrar yaptırmıştır. XVIII. yüzyılda sadece mescit bölümü faal durumda iken, yukarıda değinilen zâviyeler gibi muhtemelen XIX. yüzyılın ortadan kalkmış; yerine evler inşa edilmiştir. Bu yüzden yapısı hakkında şimdilik daha ayrıntılı bilgi verme imkânı bulunmamaktadır.[10]
Tasavvufi düşüncenin önemli özelliklerinden biri; dini kaynaklarda zikredilen olay yahut kişisel tecrübeleri, Musa-Hızır örneğinde olduğu gibi, salt bir tarihsel olayın aktarımı olarak görmez. Bu tür olay ve tecrübeleri, her bir insanın deneyim alanıyla ilgili işaretleri de içeren, birer numune olarak değerlendirir. Kur'an'da anlatılan Musa-Hızır kıssası diğer müminlere neleri işaret etmektedir? Diğer bir ifadeyle, Hz. Musa'nın risalet makamı gereği sorguladığı için, arkadaşlığından mahrum kaldığı ilm-i ledün sahibi (Hızır) ile arkadaşlığa öğrenilecek sır nedir? İşte Mevlevî kaynaklar, bu yakıcı soruların cevabının, Mevlana-Şems ilişkisinde saklı olduğunu hissettirirler.[11]
 Şems'le Mevlânâ'nın ilk defa buluşup görüştükleri bu yere Mevlevîler sonradan Kur'an-ı Kerim Rahman Suresinin 19. ayetinden alınan “Merac'el-Bahreyn” ifadesi Şems ile Mevlâna'nın Konya'da ilk karşılaştıkları yere makam adı olarak verimliler ve burasını bir çevrikle işaretlemişlerdi. Selçuklular devrinde, Şekerfurûş Hanı'nın önüne isabet eden bu yer, evvelce bir parmaklıkla çevrilmiş ve ziyaretgâh haline getirilmişti. Şimdiki Selçuk Otel'in Maarif Evlerine bakan köşesine rastlayan bu yer, zeminden yükseltilmiş, önü parmaklıkla ayrılmıştı. Oraya akşamları, Türbeden kandil yollanır ve orada kandil uyandırılırdı. Bilhassa Mevlevîler tarafından ziyaret edilirdi.
Buraya 2015 yılında yeniden bir simge olarak küçük bir anıt yapılmıştır.
İbrahim Hakkı Konyalı, bu iki ilim ve mana denizinin kavuştukları yer için çok güzel seçilmiş bir addır. Burasının neresi olduğu hakkında ihtilâf vardır. Büyük Türk ve İslâm Âlimi üstadım Şeyh Zâde Ziya Efendi merhum burasının eski Paşa dairesiyle Çumralı Salim Efendi'nin evlerini ayıran sokağın içinde Ağazâde Tevfik'in eski evinin önünde olduğunu söylerdi. Bu yol Hatuniye'ye, Şems-i Tebrizi'ye, Seyfiye Medresesi'ne ve Akıncı Mescidi'ne giden yolların başıdır.
Bazıları da burasının Selçuk Oteli'nin yanına rastladığını söylerler. Burada Selçuk ve Sincari Mescitleri, eski kabristan, İbrahim Bey İmareti'nin odun ambarları vardı. Gerçi bu yol da Akıncı Mescidi'ne ve Kız Öğretmen Okulu'na çıkar. Amma biz; bildiğini iyi bilen ve güvenilir bir ilim otoritesi olan Ziya Efendi merhumun rivayetini tercih etmek istiyoruz”. Demektedir.
Ancak yıllarca mum yakılan, ziyaret edilen yer olarak Selçuk otelin bulunduğu Babalık sokağın girişindeki sol köşe olduğu bilinmektedir. Ogün'den bugüne şehir planlarındaki değişiklikler düşünülürse nokta bir yer tayin etmek zor olacaktır.
Cumhuriyetten sonra, Tekke ve Türbelerin kapatılmasıyla çevriğe kandil gönderilemez olmuş, 1927 yılında Alâeddin Caddesi üzerinde Maarif Evleri'nin yapılması ile çevrik de kaldırılmıştır.
Mecmâu’l-Bahreyn'e Mevlana Dergâhından kandil getiren Mevlevî dervişlerinden biri de Mevlana Müzesi ziyarete açıldıktan sonra kendisine müzenin derviş odalarında bir hücre verilen ve ölümüne kadar (ö.1957) bu hücrede oturan Ankaralı Mehmet Dede idi.
Konya’da 1953 yılında M. Muhlis Koner'in başkanlığında, Abdülbaki Gölpınarlı, Mehmet Önder ve Belediye Turizm Müdürü Konyalı yazar Celâleddin Kişmir'in üyesi olduğu bir komisyon kurdu. Komisyon, anıt üzerine yazılacak kitabeyi hazırlayacak, ayrıca çizilecek anıt projesinin fikri yapısını oluşturacaktı. 1953 yılı Ekim ayında bu konuda toplantılar yapıldı. Konya'da Gazi Lisesi'ni, Atatürk Heykeli'nin kaidesini yapan tanınmış mimar Muzaffer'in oğlu, mimar Mukadder projeyi çizdi. Abdülbaki Gölpınarlı anıt üzerine yapılacak metinleri hazırladı. Bir dosya halinde Belediye Başkanı Rüştü Özal'a verildi, Belediyenin ödenek yokluğu yüzünden bu anıt gerçekleştirilemedi. Rahmetli Abdülbaki Gölpınarlı bir kitabe hazırladı.
Mevlânâ ile Şems'in ilk buluştukları yer için 1953 yılında hazırlanan kitabe metni şöyledir:
“Büyük bilgin ve mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin ile O’nun gönül dostu Şemseddin-i Tebrizî 30 Kasım 1244 günü ilk defa burada buluştu, görüştüler. Bu buluşmadan sonra, burası “Marac'al-bahreyn” yani “İki denizin buluştuğu yer” olarak adlandırılırdı. Bu anıt, bu buluşmanın anısına dikildi.
“Güneşim, ayım geldi.
Gözüm, kulağım geldi.
O altın madenim geldi.
Başımın sarhoşluğu geldi
Gözümün nuru geldi.
Bir dileğim olmuşsa,
işte o dilediğim geldi.
Dün gece mumla aradığım dost,
bu gün bir gül demeti gibi yoluma çıkageldi." MEVLÂNA
Daha sonra, 2015 yılında hazırlanan kitabe ve yeniden yaptırılan anıta buranın ismi “Mecmau’l-Bahreyn” olarak yazılmıştır.
Ghanbarzad Khajeh tarafından yapılan anıt 2017 yılında içinde kandil bulunan anıtın yerine konulmuştur.
Mevlana ve Şems-i-Tebrizi hazretlerinin ilk karşılaşma anısına yapılan anıt, ona verilmiş olan isim gibi (Mecmau’l-Bahreyn) yani iki denizin buluşması gibi irfanî soyut bir anlam taşımaktadır. Kuran-ı Kerim’ den alınan bu metafor Mevlana’nın Mesnevisi’ nin 1. Defterinde de yer almaktadır ve hikayeye zaman içinde tarih, edebiyat, irfan ve müfessirler tarafından da farklı yorumlar yapılmıştır.
Anıtı yapan sanatçı Ghanbarzad Khajeh anıtı şu şekilde betimlemiştir:
Benim annem Farsça Edebiyatı lise öğretmenidir ve çocukluğumda geceleri bana okuduğu uyku hikâyelerinin bir kısmını da Mesnevi hikâyeleri oluşturmaktadır. Bu sebeple Mevlana ile ilk ne zaman tanıştığımı hatırlayamıyorum. Annemin hikâyeleri anlatmadan önce hikâyelerin daha zengin anlamlar içerdiğini vurguladığını hatırlıyorum.
Mevlâna, hikâyelerinde soyut irfani kavramları somutlaştırmaya çalışmıştır. Bizim tasarladığımız anıt da benzer bir yaklaşımla ilk bakışta basit görünen bir görüşmenin önemini soyut bir ifadeyle ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bir bakıma Mevlana’nın yaptığı işin tam tersini oluşturmaktadır. Bu seçim edebiyat ve görsel sanatların ifade biçimindeki farkı da ortaya çıkarmaktadır. Bu görüşme Mevlana için alevlenmenin simgesidir ve bazı yazılarında da bu görüşmeyi bir çiçeğin açmasına benzetmektedir. Bu metaforları sürekli Şems’in Divan’ında da görüyoruz. Mevlana ve Şems tarikatında arifin yolculuğu adım adımdır. Arif basamakları tek tek çıkar. anıtta bu metafor çelik parçaların birbirine tek tek kaynakla bağlanmasıyla yansıtılmıştır.
Anıtta fark edilebilen iki parçadan hangisinin Mevlana veya Şems olduğu belli değildir. Bu seçim vahdet-i vücut düşüncesini temsil etmeye çalışmaktadır.
Anıtı anlatmak için Mevlana’nın kendi şiirleri de çok yardımcı olmaktadır.
“İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki… Allah indinde din ve ihsan küçük ve değersiz bir şey değildir!” (Mevlana Mesnevisi 4. Defter)
“Adı sakınılan, her şeyi adıyla yaşatandır. Böylece taze bahardır, filizdir.
Adı sakınılan, her şeyi varlığında yok edendir. Böylece yakıp kavuran, kül eden alevdir.
Adı sakınılan, ilmek ilmek var olmaktır. Varlığını vatan eylemektir. Böylece bir şehit direnişidir.
Adı sakınılan, zamanı, mekânı ve bütün renkleri soğuran, renk almayandır. Böylece fezadır, karadeliktir.
Adı sakınılan, ka'tedilip kuyulara atılan vuslattır. Böylece simsiyah bir matemdir.

Adı sakınılan, ikilikten birliğe ermektir, cem olmaktır. Böylece millettir, medeniyettir.
Adı sakınılan, ancak mazlum için, Hak için kalkan kılıçtır. Böylece istiklaldir.
Adı sakınılan, insanla neşet eden uyuşmazlığı dindiren son karardır. Böylece hükümdür.
Adı sakınılan, fani olan insanın Elest Bezmine rücu kanatlarıdır. Böylece bekadır.”
Metinde “adı sakınılan”dan “aşk” kastedilerek Şems ve Mevlâna'nın buluşmasının hatırasına yapılan soyut anıtın ifade zenginliğine şerh düşülmüştür.
İki okyanusun bütünleşmesi anıtın alt kaidesinin içinde bulunduğu havuz ile betimlenirken;
Anıtın kendisi; filiz formunda,  alev formunda ve ayrıca adım adım, ilmek ilmek var olmayı, ikilikten birliğe ermeyi anlatan bir yapıdadır.


KAYNAKÇA
ERASLAN, Kemal, “Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri”, Türk Dili Edebiyat Dergisi, C. XLVIII, Ankara, 1984.
ERASLAN, Kemal, Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1984, TTK Basımevi, Ankara, 1987.
 ERASLAN, Kemal, “Akşemseddin’in Şiirleri”, Akşemseddin Sempozyumu 25-27 Mayıs 1988, Göynük Tebliğler, Akşemseddin Vakfı Yayınları, Bolu, 1988.

Yavuz, Kerim, “Şiirleri İçinde Akşemseddin’in Tasavvuf Dünyası ve Psikolojik  Yaklaşımlar”, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri, Akşemseddin Hazretleri Vakfı Yayınları, Ankara, 1990., s. 52
Yıldız, Muhammed Ali, “Akşemseddin’de Allah, Kâinat ve İnsan”, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü.
Işık, Ali, “Ayaşlı Şakir”, Konya 2011 s.42




[2] Eraslan, Kemal, “Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri”, s.73.
[3] Yavuz, Kerim, “Şiirleri İçinde Akşemseddin’in Tasavvuf Dünyası ve Psikolojik
 Yaklaşımlar”, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri, Akşemseddin Hazretleri
 Vakfı Yayınları, Ankara, 1990., s. 52.
[4] Eraslan, Kemal, “Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri”,
 s. 32.
[5] Yıldız, Muhammed Ali, “Akşemseddin’de Allah, Kâinat ve İnsan, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü.
[6] Bkz. İbn Cumaa, “Gureru’t-Tıbyan”, s.321.
[7]  file:///C:/Users/yek/Downloads/2554.pdf,  Erişim tarihi; 11/08/2018
[8]  Işık, Ali, “Ayaşlı Şakir”, Konya 2011 s.42.
[9]Age, s.156.
[10] Bkz. Sedat Emir, “Erken Osmanlı Mimarlığında Çok İşlevli Yapılar”: “Kentsel İzmir Kolonizasyon Yapıları Olarak Zaviyeler”, İzmir 1994, s. 30-33, 46-50.; “Safîne-i Nefîse-i Mevlevîyan”, I., Mısır 1283, s.204-205, 208-209.;  Yusuf Küçükdağ “Lâle Devri’nde Konya”, (S.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı Basılmamış Doktora Tezi), Konya 1981, s.46. Bu zâviye, şimdiki Babalık Sokağı’ında idi. Bkz. Mehmed Önder, “Mevlânâ Şehri Konya”, (İkinci Baskı), Ankara 1971, s. 381.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...