19 Mayıs 2013 Pazar

DURAN ÇETİN ve BİR HİKAYESİ

Yaşayan Yazarlarımız: Bekir ŞAHİN Çocuk edbiyatı: “Onbeş yaş altı çocuklar için konuları, karakterleri ve kullanılan dil özelleştirilerek hazırlanan edebi eserlerin oluşturduğu edebiyat koludur.” diye tariff edilir. Bir çok konuda olduğu gibi ülkemizde çocuk edebiyatının gelişimi, dünyadaki edebiyatın gelişimiyle pareleldir.1839 Tanzimat dönemi çocuk edebiyatının da başlangıcı sayılabilir Masal, bilmece, tekerleme, atasözleri, Nasreddin Hoca fıkraları ile Karagöz ve Meddah oyunları bu alanın önce sözlü sonra yazılı hale gelen ürünlerindendir. Günümüzde, ülkemizde ve dünyada edebiyatın önemli bir kolu haline gelmeye başlayan çocuk edebiyatı bir sektör haline gemiştir. Yayınevleri bu konuda azda olsa ciddi çalışmalar yapmaktadır. Ülkemizde çocuklarımızın severek okuduğu Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Mustafa Ruhi Şirin, gibi yazarlarımızın yanında bu konuda ün yapmış ; Ataol Berahramoğlu ,Cahit Zarifoğlu ,Çetin Öner ,Eflâtun Cem Güney ,,Fatih Erdoğan ,Fazıl Hüsnü Dağlarca Gülten Dayıoğlu ,İpek Ongun , Mevlâna İdris Zengin,Rıfat Ilgaz ,Serpil Ural, Sevim AK, Ahmet Efe gibi yazarlarımızın eserleri elden ele dolaşmaktadır. Konyamızda da bu konuda bir çok eseri olan Duran Çetin’I saymak mümkündür. Bu yazımda Çocuk edbiyatı konusunda özgün eserleri olan Duran Çetin’i tanıtarak bir hikasini sunacağım: Yazarımız: Konya’nın Çumra İlçesi’ne bağlı Apasaraycık Köyü’nde doğdu (1964). İlkokulu köyünde, orta öğrenimini Çumra’da tamamladı. Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden mezun oldu (1986). Eskişehir’e bağlı Sarıcakaya ilçesinde başladığı öğretmenliğe Turhal, Kulu ve Çumra’da uzun yıllar de¬vam etti. İlk yazısı İki Eylül’de (Eskişehir,1990) çıkan Çetin’in yazıları Edebiyat Otağı, Berceste, Irmak, Son Çağrı, Yedi İklim, Dergah, Hece gibi basılı, Edebistan.com, 40ikindi.com, hikayeler.net gibi edebiyat portallarında ve yerel gazetelerde yayınlandı. Bazı özel radyolarda programlar yapıp yönetti. Türkiye Yazarlar Birliği üyesi olan Duran ÇETİN, özel bir TV. kanalında “Kitap OkuYorum” adlı bir program hazırlayıp sunuyor. Hâlen Konya’da öğretmen¬liğini sürdüren yazar, öykü ve roman çalış¬malarına devam etmekte ve yerel gazetelerde haftalık yazılar yayınlamaktadır. Hikâye ve romanlarıyla ilgili olarak Ankara Üniversitesi Dil Tarih Fakültesi ve Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde tez çalışmaları yapılmıştır. Kurguları “İyilik ve iyi İnsan” üzerine olan Duran ÇETİN, roman ve hikâyelerinde daha çok çilekeş, temiz Anadolu insanının yazgısını duru, sade ve yalın bir dille işledi. Eserlerinde dilin ağdalı anlatımından kaçındı. Kültürel yozlaşmanın yol açtığı problemlere çare olacak konulara vurgular yaptı, insanın manevi dinamiklerini öne çıkaran mesajlar verdi. Eserlerinin konusunu gerçek hayattan seçerek sıradan insanların hayatlarını, duygularını, hislerini, maceralarını öykü ve romanlarına taşıdı. ESERLERİ: ÖYKÜLERİ: 1. Bir Kucak Sevgi, Enes Kitap Sarayı Yay., Konya 2000, 2.baskı, Beka Yayınları, İstanbul, 2007, 2. Güller Solmasın, Kitap Dünyası Yay.,Konya, 2000, 2. Baskı,Beka Yayınları, İstanbul, 2007, 3. Kırmızı Kardelenler, Beka Yayınları, İstanbul, 2003, 2.baskı,2008, 4. Sana Bir Müjdem Var, Beka Yayınları, İstanbul, 2006, 5. Gözlerdeki Mutluluk, Beka Yayınları, İstanbul, 2007 ROMANLARI: 1. Bir Adım Ötesi, Beka Yayınları, İstanbul,2002, 2. Yolun Sonu, Beka Yayınları, İstanbul, 2004, 3. Portakal Kızım, Beka Yayınları, İstanbul, 2005, 2.baskı,2008, 4. Toprak Gönüllüler, Beka Yayınları, İstanbul, 2008 ( Biyoğrafi Dr. Muammer ULUTÜRK tarafından hazırlanmıştır.) Yazarımızın örnek bir hikayesi: Ben At Olayım Veysel Emin! diye bağırdı kalın bıyıklı sempatik bakışlı biri. Babası olmalıydı. Ses tonunda baba korumacılığı vardı. Hem sevecen aynı zamanda uyarıcı. İşte babalar böyleydi. Çocukluğumdan tanırdım bu tavrı. Veysel Emin hiç oralı olmadı. Dinlemedi bile. Köşeye sıkıştırdığı kendinden büyük çocuğa elindeki balon saplarını vuruyordu durmadan. Çocuk isteseydi Veysel Emin’i tek hareketle yere kapaklayabilir, burnunu kırabilir, yüzünü morartabilirdi. Ama yapmadı. Belki de yapamadı çünkü sevimli bir yüzü vardı. Kızmış olmalıydı. Kızmasına rağmen sadece oradan uzaklaşmayı denedi. Belki de Veysel Emin’in büyüklerinden güç aldığını hissetmişti, ya da düşünmüştü. Burası Atlıhan’dı. Şehrin gürültüsünden keşmekeşinden kısmen uzak sayılırdı. Bahçeydi, parktı, belki de dinleme yeriydi. Şehir çocuğu için bulunmaz bir yerdi. Toprak yollar vardı daracık. Çiçekler süsülüyordu her yanı. Ağaçlardan kuş sesleri kulağa bir ninni kadar, bir masal kadar, bir öykü kadar hatta bir şiir kadar tatlı geliyordu. Veysel Emin’di bu. Ne yapacağını ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini kestirmek öyle kolay değildi. Gözü pek, cesareti çok, aklına geleni çocuk saflığıyla anında söyleyiverirdi. Bir kez daha aynı uyarıydı onu duraksatan, yaramazlıklarına ara vermeyi sağlayan: -Veysel Emin! Bu kez gözleri parladı. Babasının uyarısına cevap vermiş olması ödüllendirilmesi demekti. Babasına yaklaştı. Babasının sevecen bakışlarından cesaret alarak isteğini söyleyiverdi: -Ben Kılavuz’a bineceğim. Şakakları henüz kırarmaya başlamış babası şaşırdı. Kılavuz da neydi. Bu çocuk bunları nasıl biliyordu, nerden duymuştu… Atların etrafta dolaştığı bu yerde, Kılavuz bir attı elbette. Çocukları sırtlarında taşıyarak onların eğlenmelerini sağlayan atlar. Bakımlı, tüyleri parlak, süslü atlar… -Kılavuz hangisi, dedi usulca. Veysel Emin, kendinden emin bir şekilde: -İşte şu! diye eliyle işaret etti. Babası onun bu isteğini yerine getirirken bazı şartlar ileri sürmeyi düşünmekten vazgeçti. Çocuğunun elinden tuttu. At bakıcılarının bulunduğu tarafa el ele yürüdüler. Sanki biraz önceki hırçın çocuk yok olmuştu. Annesinin yanındaki bir kedi yavrusu kadar sakindi. Minik bir kuş yavrusu kadar masumdu. Ben ata çok güzel binerim, deyip duruyordu. Belki de babasından iltifat bekliyordu. Babasının “Tabi, oğlum sen çok güzel ata binersin.” demesini istiyordu. Bunu hisseden babası, “Biliyorum, sen çok güzel binersin.” deyiverdi. Atın yularından tutan adam Veysel Emin’e döndü: -Hazır mısın? dedi. Her zaman dediği gibi: -Hı hı, diye cevap verdi. Atla parkuru turlamaya başladı. Bir tur bitince, attan inmek istemeyen Veysel Emin, mırın kırın etmeye başladı. İnmeyeceğini söyledi. Ben çok sevdim, dedi. Bu at benim, dedi. Atı alalım, dedi… Babası oğlunun ısrarına dayanamadı bir tur için daha izin verdi. Atın sırtında kendine olan güveni iyice artan Veysel Emin, etraftan kendilerine bakan çocuklara hava atmaya başladı. Dil çıkarıyor, siz binemezsiniz diyor, en güzel ben binerim diyor, diyor… Babası bu yaptığının yanlış olduğunu ona hatırlatmak gerektiğini düşünürken tur da sona erdi. Babası elini uzattı: -Hadi artık in, başka çocuklar da ona binecekler. -Olmaz, bir defa daha babacığım, lütfen. İşini görmek için ne kadar da nazik davranıyordu böyle. Ama babası kararlıydı. Tamam, diyecekti. -Olmaz. İn artık. Paramız yok. Paramız yok diyen babasına gözlerini diken Veysel Emin, attan indi. Daha birkaç adım atmıştı ki babasına çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi heyecanla baktı: -Madem o zaman ben at olayım. -Tamam, dedi babası. Sen at ol bakalım. Veysel Emin, ellerini yere koyarak atlar gibi koşmaya başladı. Bir kaç kez tökezleyip yere yuvarlandı. Babasının kahkahalarına kendi kahkahaları karıştı. Acı duymasına rağmen oyununu sürdürdü. Acıyan eline, çakıl batan dizine aldırış etmeden atçılık oynamaya devam etti. Oyun dışında bu şekilde düşmesinin sonucunun ne olacağını düşünmek bile istemeyen babası elinden tuttu. Birlikte yürüdüler kafeteryaya doğru. -Çocuklarla alay etmek, onlara dil çıkarma çok yanlıştı, onlar sana dil çıkarsalar ne yapardın? dedi. Veysel Emin kendinden emin bir şekilde cevapladı: -Döverdim onları. -Ya onlar da seni döverlerse? Veysel Emin, babasının demek istediğini anlamışçasına sustu ve yürümeye devam etti.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

BİR MEVLÂNÂ HAYRANI;

Ahmet Kuddûsî (1183 H. - Ö.1265 H.) Bekir ŞAHİN İslâm aleminin büyük düşünürü, sûfi, şair Mevlânâ Celâleddîn Rûmi’nin şöhreti yaşadığı şehir Konyâ’dan çok ötelere taşınmış, Anadolu Selçuklu sınırlarını aşarak İran’a, Hind’e kadar uzanmıştır. Mevlânâ hayatında çağdaşı olan İslam mutasavvıflarının pek çoğuyla görüşmüş veya haberleşmişti. Yâşarken ulaştığı şöhreti vefâtından sonra daha da artarak dünyâyâ yayılmıştır. Pek çok insan eserlerini satır satır okumuş, hazmetmiş, okudukça muhabbetleri artmış, muhabbetleri arttıkça da okumaya devam etmişlerdir. Asırladır Mevlânâ hayranları hiç azalmamış bilakis artmayâ devam etmiştir. İşte Mevlânâ’nın büyük hayranlarından birisi de H.1183 yılı Rebiülevvel ayının 11.günü Pazartesi gecesi Niğde/Bor kazasında dünyaya gelen Ahmed Kuddûsi Hazretleridir. Babası Bor kasabasına yerleşen Maraşlı ulemadan Şeyh Hacı İbrahim Efendidir. Hacı İbrahim Efendinin babası Bekir, onun babası Mustafa, Mustafa’nın babası Abdüsselam, Abdüsselamın babası da Emir Fakih’dir. Hacı İbrahim efendinin çocuklarından bir çokları yaşamamış, Mehmet Ahmet Kuddûsi ve Mahmut isimlerinde üç oğlu ile Şerife Emetullah isminde bir kızı kalıp bunlardan Hacı Mehmet Efendi Bor Müftüsü olmuştur. Ahmed Kuddusi Efendinin günümüze kadar gelen bir çoğu da günümüz dilinde basılan eserleri mevcuttur. Bir kısmı Konya Mevlânâ Müzesi İhtisas Kütüphanesinde bulunan eserlerinden bazıları: 1-Külliyat: Mevlânâ Müzesi İhtisas Kütüphanesi 2444 envanter numarasına kayıtlı, bir risalesi hariç diğerlerinin dili Türkçe olan eser, talik bir yazıyla yazılmış, kenarları mavi cetvellidir. Kırmızı mıklepli meşin cilt içinde olan kitap 250 varaktır. Bu külliyatın birinci risalesi müellifin divanıdır. 1 b’den başlayıp199 b’ye kadar devam eder. Kuddûsi Divanı ; İlk defa vefatından on yıl sonra H.1275 yılında İstanbul’da Hacı Rıza Efendi tarafından “Haza Divan-ı Hazreti Kuddûsi Rahmetullahi Teala Aleyhi” ismiyle 242 sayfa olarak bastırılmıştır. Aynı divan 1285, 1291, 1298, ve 1308 tarihlerinde litografya usulü ile basılmıştır. Külliyâtın ikinci risalesi Nesâyıh risalesi olup mensur olarak yazılmış, 200 b’den 203 a’ya kadar devam etmektedir. Şeyh Yusuf Efendi’ye yazmış olduğu mektup ise 203.b -205.b arasında yer almaktadır. Dördüncü risale Arapça olarak yazılan “Hazinetü’l-Esrar ve Ganimet’ül-Ebrar “ isimli eser külliyâtın 236.b-275.b Sayfaları arasında yer almaktadır. Kuddûsi Efendi, divanında 24 b’de Bor’da doğduğunu,babasının Maraşlı Hacı İbrahim olduğunu söylemekte, son risalesinin bitiminde de Maraşlı oğlu diye anıldığını belirtmektedir. Külliyât ölümünden dokuz yıl sonra kendi el yazısı nüshasından istinsah edilmiştir. 2- Mevlânâ Müzesi İhtisas Kütüphanesi 2429 envanter numarasına kayıtlı , Kenarları ve sırtı kırmızı meşin mukavva bir cilt içerisinde 12 Yâpraklı içerisinde değişik şiirlerinin bulunduğu bir eseri daha mevcuttur. 19x11,5-12x6,5 ebadında olan eser talik hatla yazılmıştır. Sultan Abdülmecid’e yazılmış methiye, Kadiri olmakla beraber Nakşiye de intisap ettiğini, A.Mecid’i öven şiirlerini 21 günde Yâzdığını bildiren mensur bir yazı, ayrıca üç şiiri ve Bor hakkındaki methiyesi, Râsıh adlı birisine Âşık Fethi’yi tavsiye eden diğer bir şiiri vardır. 3-Vasiyetname ; 15x15 ebatın da basılan 1256 tarihli 7 sayfalık vasiyetnamesinde Besmele, Hamdele, Salveleden sonra Allah’a tevbe ve Rasullallaha itaat etmelerini insanlığa tavsiye eder.“Benim içün ağlamayasınız, selâ verdiymeyiniz, gece vefat edersem gasl edüp sabah namazından sonra komşular ile namazım kılınsın, eski mezarda uygun bir yere defn edin. Halka zahmet ve şöhret olmasın ve medh etmeyin” …. gibi önemli vasiyetlerde bulunmuştur. 7-Muhtasar Tıbbi Nebevi ; 8-Mektuplar; 9-Çeşitli konularda Arapça Risaleler 10-Medayıh-ı Hazaret-i Mevlan’a Muhammed Celal’ed-din: Mevlânâ Müzesi İhtisas Kütüphanesi 5442 envanter numarasına kayıtlı, Yeşil bez kaplı mukavva cilt içerisinde, 7 varak, nesih hatla renkli kağıda Yâzılmış, Hz. Mevlânâ Hakkında redifli bir kasîde, heceyle ve dörtlükle bir şiir, benzer redifli bir methiyeyle birlikte toplam altı şiiri vardır. Son yaprağın bitiminde kurşun kalemle “1267’de istinsah edilmiştir.” yazmaktadır. Kuddusi Baba bir gün akşam üstü Konya’da türbenin kapılarının sırlandığı (kapandığı) saatlerde Hazreti Mevlânâ’yı ziyaret etmek isteyince türbedar; “kapılar sırlandıktan sonra açma müsaadesi yoktur. Kusura kalma efendi! Sabah ola hayr ola” diyerek müzahir (yardımcı) olmayınca Kuddûsi baba gönül diliyle doğrudan Mevlânâ’ya yönelerek medayıh risalesinde 2 b sayfasında yazılı olan şu şiirini okur; Sensin veliler şâhı, Yâ Hazreti Mevlânâ Af et bu biz gümrahı Yâ hazreti Mevlânâ Bedkâr u âvâreyim Pür zemb bir bîçâreyim, Asî yüzü kâreyim Yâ hazreti Mevlânâ Gayet azimeddür câhın, Mahbubusun Allah’ın Dârul eman dergâhın, Yâ hazreti Mevlânâ Sen şol ulu sultansın, Ki serveri merdansın Hem maden-i irfânsın Yâ hazreti Mevlânâ Çün tıfl iken ey sultan, Eflâki ettin seyran, Oldu Melaik Hayran Yâ hazreti Mevlânâ Muhtaç iken in’am et! Mihmanı kem ikrâm et! İhsânını itmam et! Yâ hazreti Mevlânâ Kapında çok muhtâcân İrer murâda her can Devrinde sürer devran Yâ Hazreti Mevlânâ, Bencileyin yok gümrah Lakin didin eyvallah Geldim sana şeyünlillah Yâ Hazreti Mevlânâ Ariflerin sultanı Detrtlilerin dermanı Kuddûsi’nin cânânı Yâ Hazreti Mevlânâ Bu aşkı niyâz edince sırlı kapılar Hazreti Mevlânâ’nın buyur buhurları içerisinde, türbadarın gözleri önünde ardına kadar açılır. Kuddusi babanın Mevlânâ aşkını dile getiren bir çok dizeleri bu kitapta mevcuttur. Aşıklar maşuklarını,maşuklar aşıklarını tanıdığı gibi hak aşıkları da birbirlerini tanır.İşte bu mutasavvıf hak aşığı Kudedûsi Baba’da Hz Mevlânâ’yı çok iyi tanımıştır. Mevânâ âşığı olan bu zat ; Mevlânâ Dergâhını defalarca ziyaret eder ve günlerce Konya’da kalır.

Miftâhu’l-Gayb

Miftâhu’l-Gayb (Miftâhu’l-Gayb El-Cem‘ Ve’l-Vücûd) Sadreddin Konevi’nin en önemli eseri Miftâhu’l-Gayb (Gaybın Anahtarı)- Sadreddin Konevî’nin (ö. 673/1274) Allah-âlem ilişkisinde ilâhî bilginin yeri ve değerine dair en önemli eseridir. Dili Arapça’dır. Kitabın tam adı; Miftâhu’l-Gayb El-Cem‘ Ve’l-Vücûd’dur. Fihristlerde kısaltılarak Miftah el-Gayb şeklinde geçmektedir. Sadreddin Konevî´nin İslam düşünce tarihindeki önemi, sufilerin keşif ve müşâhede yöntemini, müstakil bir bilgi yöntemi olarak "burhan ve istidlal" yöntemi diye isimlendirdiği felsefi yönteminin yanında bir bilgi yöntemi olarak ele almasıyla ilgilidir. Bu itibarla Konevî, daha önce ilk dönem tasavvuf klasiklerinde ölçülü ve çekingen bir üslupla görülen sufilerin ve tasavvufun bilim hiyerarşisindeki yeri´ ile ilgili tavrı, iddialı bir üslupla sürdürmüş, "keşif", "müşahede" gibi yöntemlerle elde edilen bilgileri bir "ilim" olarak disiplin altına almaya çalışmıştır. Böylece Konevî, bir yandan özünü sübjektif bilginin teşkil ettiği bir alanı objektif kural ve esasları olan bir "ilim" olarak ortaya koymaya çalışırken, öte yandan sufilerin keşif ve tecrübelerini değerlendirebilecekleri bir "miyar" arayışına gitmiştir. Konevî´nin bu çabası en yetkin örneği,Miftahu´l-gayb isimli eseridir. Bu eser birçok kimse tarafından şerh ve tercümeleri yapılmıştır. Sufilerin keşif ve müşahedeleriyle elde ettikleri bilgilerden hareket ederek, özünü Tanrı-alem ilişkilerinin teşkil ettiği "ilm-i ilahi"nin sistematik bir üslupla ele alındığı en mühim tasavvuf eseridir. Tasavvuf, ilahiyat ve o zamanlar hikmet, şimdi felsefe denilen ilimlerden bahsetmektedir. Miftahu´l-gayb ; bir mukaddime ve girişten sonra on bir bölüm ve bir hatimeden oluşmaktadır. Mukaddimesinde, ilm-i ilâhînin (Metafizik) en şerefli ilim olduğu vurgulan¬mış, ilkeleri ve meselelerine kısaca işaret edilerek hiçbir ölçüye tabi tutulmaz diye bilinen bu ilmin de nihayet bir ölçüsü, usulü, kuralları bulunduğu belirtilmiştir. Giriş kısmı özet ve genel olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Özet kısmında eserdeki konular sayılmış, genel kısmında ise ilm-i ilâhînin mahiyeti ve konularına yer verilmiş, ardından kısa bir hatime ile kitap tamam-lanmıştır. Eserin esas konusunu oluştu¬ran on bir bölümlük kısma "Küllî sırrın açıklanması ve aslî konunun izahı" başlığı ile girilmekte ve burada cem’ ve vücûd, ahadiyyet-i cem’, hakîkatü’l-hakâik, nefes-i rahmânî, A’yân-ı sabite, arş-ı Kürsî akıl, nefis, levh, kalem gibi kavramlar çerçevesinde varlık mertebeleri izah edilerek Hakk’ın zâtından itibaren şehâdet âlemine tenezzülünün nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Sadreddin Konevî Miftahu´l-gayb ’ta; tasavvuf tarihinde Allah-âlem ilişkisini, dolayısıyla varlığın meydana gelişini ve işleyişini, akla dayalı ilmî yöntemlerden farklı olarak keşf ve ilhamdan kaynaklanan mistik sezgiyle açıklayan hocası Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi varlığı aynı sistemle yorumlamaktadır. İlm-i ilâhînin (Metafizik) temel meselesini başarılı bir üslûpla ele alan müellif, girişte eserin tertibinin ve içerdiği bilgilerin kendi düşünce ürünü olmadığını, bunların tamamen ilâhî irade çerçevesinde keşf ve ilham yoluyla geldiğini söylemekte, bu sebeple kitabın tertibinin yadırganmaması gerektiğini belirtmektedir. Sadreddin Konevi böylece hitap ettiği zümreyi belirtir. Onun bu açıklaması umumiyetle kitaplarının ehil olmayanlar tarafından gözden geçirilmesini önlemeye matuftur. Bu eserinde insanların çokça merak ettiği ve tartıştığı; Nikâhı, tesirlerini ve fonksiyonunu anlatırken, doğacak çocuğun cinsiyetini bir hadisle açıklar ve “Allah Âdemi kendi suretinde yarattı” haberini, Âdem ile Havva’nın yaratılışını hep haberler halinde verir.Niyet-amel ilişkilerini, sahih bir hadis olan: “ameller niyetlere bağlıdır” hadisi ile İzah eder. Sadreddin Konevî, kâinatın var oluşu ve Allah’ın varlığı problemini; “ Allah vardı, başka da hiçbir şey yoktu. “ sözü ile açıklamaya çalışır. Muhtemelen bunu hadis olarak görür. Bu konuda Peygamberlerden gelen haberleri, velilerden intikal eden sözleri, yazılmış eserleri birer işâret telakki eder. Bir çok hadisçinin üzerinde tenkitler yaptıkları: Peygamberimizin ruhu olarak ilk yaratılmış varlık olduğunu, ileri süren ve bir hadis ağrılığı içinde verilen; “Âdem henüz çamur ile su arası bir varlık iken ben Peygamberdim” sözünü kitabında nakleden Konevî, elest bezmini hatırlatır, bunun pek çok kişi tarafından dünyada hatırlandığına dikkati çeker. Konevî bu konulara benzer konularla ilgili olarak zaman zaman okuyucuya iyi düşünmesi ve dikkatini yoğunlaştırarak anlamaya çalışması hususunda uyarılarda bulunur, anlaşılması zor bazı meseleler için de tefekkürle birlikte keşfin gerekliliğini vurgular. Bazı bölümlere başlık konma-mış, bazı bölümlerin de önceki bölümlere ek mahiyetinde olduğu ifade edilmiş¬tir. Kitabın hatimesinde ise insân-ı kâmilin özelliklerine yer verilmiştir. Kitap bir tavsiye ve münâcâtla sona ermektedir. Kitabın telif tarihi tam tespit edilememiştir. Ancak, hayatının sonlarında kaleme aldığı en-Nefehâtü’l-İlâhiyye’de bu eserden söz etmesi onun adı geçen eserden daha önce telif edildiğini göstermektedir. Miftâhu’l-Gayb’ın Elyazması Nüshaları: Köprülü Fazıl Ahmet Paşa 783. Ayasofya 1785, 1786, 1817, 1930, 1931, 2088, 2089, 2090, 2058, 2135,2090, 2135, 2136. Düğümlü Baba 382. Hacı Mahmud Efendi. 2939. Hüdâi 1854. Şehid Ali Paşa 1412. Umumi 3771, 1930, 1817. Veliyüddin 1785, 1786, 1817. Cârullah1026, 275. Üniversite A 6471, 7133. Bursa genel 54. Ulu cami 1670. Haraççı 790. Yusufağa 4861. Çeşnigir (Manisa) 155/2. Byz.Devlet 1817. Aşır Efendi166. Halet Efendi 43. Laleli 1499. Süleymaniye Yazma Bağışlar 2992. Nuruosmaniye 2653. Ragıp Paşa 716. Millet Ali Emiri 4650. Topkapı Emanet Hazinesi 1268. Kayseri Raşit Efendi 1125. Edirne Selimiye 1066, 1068. Manisa Yazma Eserler 1131/1,1132/3. Eseri Anî Evran Farsçaya Ekrem Demirli Türkçeye, Stephane Ruspoli kısmî olarak Fransızcaya çevirmiştir. Fransızca çevirisiyle birlikte kısmî neşri de yapılmıştır. Tercüme Nüshaları: Tercüme-i Miftah el- gayb, Ayasofya 2089. Hacı Mahmud Efendi 2610. Pertev paşa 278. Yusufağa 4866. Millet Ali Emiri 911. Şerhleri: I.Miftahu gaybi'l-cem' ve'l-vücud ve şerhuhu misbahü'l-üns beyne'l-ma'kul ve'l-meşhud /Şemseddin Muhammed b. Hamza İbnü'l-Fenarî Miftahu´l-gayb üzerine Osmanlılar dö¬neminde birçok şerh yazılmıştır. Bunlar¬dan ilki Molla Fenârî’nin şerhidir. Bu şerhin, metniyle birlikte gerçekleştirilen neşrinde Mirza Hâşim el-Üşkûrî, Âyetullah Humeynî, Seyyid Mu¬hammed el-Kummî, Âgâ Muhammed Rıza Kumişeî, Hasanzâde Âmilî gibi müel¬liflerin ta’likatına da yer verilmiştir. Muhammed Hâcevî ayrıca şerhi Farsçaya çevirmiştir. Nüshaları Ahmed III 151. Esat Efendi 1554. Feyzullah Efendi 1257. Hüdai 301. Laleli1423. Nuri Osmaniye 2175, 247, Ragıp Paşa 694, 696, 697. Raşid Efendi 116, 464. Selim Ağa 523. Şehid Ali Paşa 1274. Üniversite A 4492. Veliyeddin Cârullah 1051, 1052. Hüseyin Çelebi 66. Bazı nüshaların iç kapaklarına sonradan yazılan kayıtlara göre, şârihin babası Hamza Fenarî, Sadreddin’e mülaki olmuş ve ondan bu eseri okumuştur. Tuhaftır ki okurken de kapalı görülen yerler ona izah ettirilmiştir. O da öğrendiğini oğlu Şemseddin’e öğretmiş olacak. Yaptığı şerh en güvenilir eserlerden sayılır. II. Fethu Miftahu'l-Gayb. / Muhammed b. Kutbüddin el-İznikî Molla Fenârî’den sonra eser, Fâtih Sul¬tan Mehmed’in İsteği üzerine Kutbuddin zâde İznikî Arapça olarak kaleme aldığı eserini Molla Fenârî’nin şerhindeki bazı muğlâk yerleri açık¬lamak ve esas konuyu teferruattan ayıkla¬mak amacıyla yazdığını belirtmiştir. Nüshaları: Mevlâna 1632. Ali Emir 980,987. Âşir Efendi. 511. Ayasofya 1930, 1932. Çorlulu Ali Paşa 133. Fatih 2708. Hamidiye 176. Hamidiye (Lala) 709. Hekim oğlu Ali Paşa 478; Lala İsmail 176; Şehid Ali Paşa 1271, 1272, 1273; Umumi 3755 ( Şarihin el yazısı ile). Ragıp Paşa 692. Veliyeddin Cârullah 1050, Hüseyin Çelebi 65. III. Miftahu'l-Kalb Şerhu Miftahi'l-Gayb. / Osman Fazli İlahi b. Fethullah el-Atpazari. Nüshaları: Âşir efendi 511 (Şârihin el yazısı ile). Hacı Mahmud Ef. 2253.2334. Halet Ef. 285; Halis Ef. A 7284; Hasan Paşa 593. Lâleli 1424 Üniversite A 3950. Ragıp Paşa693, 694. IV. Abdurrahman Bahri Bursevî, Şerhu Miftah el-gayb Nüshaları: Halet Efendi 236.480. Ayasofya 1729; Ragıp Paşa 699; Veliyeddin 1729 (Şârihin el yazısı ile) V. Şerh Miftah el-gayb, Ahmed b. Abdullah el- Kirimî Nüshaları: Ayasofya 1931, Selim Ağa 524 (Şârihin el yazısı ile). Halef Efendi. 284. VI. Şerhu Miftah el-gayb / Mustafâ Efendi, Malkoç-Zâde VII. Şerh-i Istılâhât-ı Miftâhu’l-Gayb Abdullah Molla İlâhi Molla İlâhînin şerhi ise Fars¬ça’dır. Molla Ahmed-i İlâhî, Fâtih’in talebi üzeri¬ne eserle ilgili Şerh-i Istılâhât-ı Miftâhu’l-Gayb isimli bir kitap kaleme almıştır. Rıza Paşa (Üniversite) 304, 724. VIII. Şerhu Miftah el-gayb, Şihabeddin Ahmed b. Huseyn el- Hamavî Emanet hazinesi 1773. Bu kitap eski fihristten yeni kataloğa nakledilirken, adı ve müellifin adı doğru olarak yazılmış ise de, izahat hanesine şarihin 28 küsur risalesinin adları yazılmıştır. Tabiidir ki asıl eser başka bir numaraya kaydedilmiştir. Bibliyografya : Keşfü’z-Zunûn, II, s.1768. Osmanlı Müellifle¬ri, 1, s.91 Brockelmann, GAL, 1, s. 585-586 Nihat Keklik, Sadreddin Konevî’nin Fel¬sefesinde Allah-Kâinat ve İnsan, İstanbul 1967, s. X1X-XX; Osman Ergin, "Sadraddin al-Qunawî ve Eserleri", Şarkiyat Mecmuası, 11 (1957), s. 68-72, Mikail Bay¬ram, "Sultan Fatih’de Sadruddin Konevi ve Ahi Evren Hayranlığı", Fikir ve Sanatta Hareket, VII. devre, sy. 7, İstanbul 1979, s. 13-16. Demirli, Ekrem, Tasavvuf Metafiziği, İstanbul 2002, s.1-12 DİA, XXVI, 489. Muhammed Hacevi, Terceme-i Mişbâhu'I-üns, Tahran 1416. Şerh-i Miftûhu'l-gayb, Konya Yûsuf Ağa Ktp., nr. 414 (müellif nüshası]). Ali Osman Koçkuzu, Sadreddin Konevi’nin Hadisciliği, Selçuk Dergisi Konevi Özel Sayısı-, IV, Konya 1989, S.IV, s.69. Mustafa Can. (1989), “Sadreddin Konevi’nin Eserleri ve Kütüphanesi”, Selçuk Dergisi -Konevi Özel Sayısı-, IV, Konya 1989, 113-127. CUNBUR, M. (1986), “Selçuklu Devri Konya Kütüphaneleri”, Selçuk Dergisi, II, Konya, 37-44. Ahmet Şeref Ceran, Sadreddin Konevî, Konya , 1995, s. 38. BEKİR ŞAHİN

MİKAİL BAYRAM’IN DEFTERLERİ

Bekir ŞAHİN Helmuth Ritter, Ahmet Ateş, Tahsin Yazıcı, Zeki Velidi Togan hayatta iken yazma eserler kütüphanelerini şehir şehir, kasaba kasaba gezerek notlar alırlar, yayınlar yaparlardı. Mikail Bayram Hoca’mız Ankara İlahiyat Fakültesinde öğrenci olduğu dönemlerde hocası Prof. Dr. Necati Lügal’in yönlendirmeleri ile bu geleneği sürdürme adına el yazması eserlerle tanışmaya başlamış, ilerleyen zamanlarda da bu çalışma onda tutku haline gelmiştir. Bundan sonra bütün akademik çalışmalarını el yazması eserlerin bulunduğu kütüphanelerde sürdürmüştür. Önceleri bu çalışmalarında fişlere notlar almıştır; ancak daha sonra fişlerle uğraşmayı bırakıp defterler tutmuştur. El yazması eserlerden ilgisini çeken bilgileri, notları bu defterlerine zapt etmiştir. Emekli olduktan sonra da bu tarz çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmaların sonrasında Mikail Bayram’ın pek çok makalesi ve kitapları bulunmaktadır. Bu çalışmaları incelendiği zaman büyük ölçüde el yazması eserlere dayandığı ve bu eserlerde bulduğu yeni bilgileri, makale ve kitaplarına taşıdığı görülecektir. Halen elinde ondan fazla defteri bulunmakta. Bu defterler elden geçirildiği zaman Mikail Bayram’ın ne kadar büyük bir azimle Türkiye’mizde el yazması eser ihtiva eden kütüphaneleri gezerek bu kütüphanelerde bulduğu orijinal el yazması eserleri incelediği görülmektedir. Bu geleneği sürdürmek sadedinde Türkiye’de, hatta İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan’daki kütüphanelere dahi uğramış, bu kütüphanelerde de mesai harcamıştır. Avrupa’nın önemli kütüphanelerinde bulunan kitapların da kataloglarını incelemiş, notlar almıştır. Bu notlarından oluşan defterleri de vardır. Bu notları kitapların dillerine göre değişmektedir. Kimi yerde Farsça kimi yerde Arapça kimi yerde de Osmanlı Türkçesi ile notlar alınmıştır. Böylelikle de okunması müşkül olan ibareler de okunaklı hale getirilmiştir. Yusufağa Kütüphanesi’nde 4866 no.lu Metaliu’l-îmân isimli eserin serlevhaları birçok araştırmacı tarafından okunmaya çalışılmış ama okumakta zorlanılmıştır. Hoca, yazıyı okunur hale getirerek defterine kaydetmiştir (Kadı Siraceddin Urmevî’nin elinden çıkan kitap, onun kütüphanesinden intihal edilmiştir). Yusufağa Kütüphanesi’nde 5467 no.lu kitaptaki vakıf kaydı bu güne kadar okunamamıştı. Onu ancak; Mikail Hoca’nın defterlerinden faydalanarak yayımlama imkânı bulabildik. Böylece Hâce-i Cihan’ın kimliğinin tespitine imkân sağlanmıştır. Birçok kitaplarda bulunan kıraat ve sema kayıtlarını tespit ederek bunları tarihi belge ve malzeme olarak kullanmıştır. Bu da tarihte bir ilktir diyebiliriz. Defterlerde sayısız sema ve kıraat kaydı vardır. Özellikle Selçuklu dönemi âlimlerine ait bilgiler buralardan edinilebilmektedir. Bir takım sempozyumlarda sunduğum bildirilerde bunları kullanma imkânı buldum. Mikail Bayram, bu tarz çalışmaları sayesinde birçok bilimsel gerçekleri ilk defa ortaya koyarak tartışmaya açmıştır. Mesela; eskiden beri Konya’da yaşayan Sadreddin Konevî ile İranlı Hace Nasreddin-i Tûsî’nin mektuplaşmaları ve bu mektuplarda ilmî (metafizik) konularda birbirine soru sorup cevap verdikleri kabul edilmekteydi. Birçok son devir araştırıcıları da bu kabulden hareket ederek bu iki tarihî şahsiyet arasındaki fikir ayrılığını söz konusu eden eserler ve yazılar yazmışlardı. Mikail Bayram bu mektupları ve el yazması nüshalarını inceleyerek sözü edilen mektupların Konevî ile Hace Nasreddin arasında teati edilmediğini Konya ile Kırşehir’de bulunan Ahi Evren diye bilinen Hace Nasreddin Mahmud arasında teati edildiği sonucuna varmıştır. Mikail Bayram’ın el yazması eserler üzerinde ne kadar titiz ve detaylı bir çalışma yapmıştır. Bunu göstermek amacıyla aşağıda onun defterlerine dayalı yazdığı makalesinden bir pasaj sunuyoruz: Konevî ile Tûsî’nin Mektuplaştıkları İddiası ve Yâr Ali Şirâzî ile İlgili Notları: “Sadru’d-Din Konevî ile Hace Nasîrü’d-Din’in birbirlerine yazdıkları sanılan mektupların en eski nüshası Ayasofya Kütüphanesi nr. 2349’daki nüshadır. Cönk tipi bir cilt içerisinde 50 varaktan ibaret olan bu nüshanın yazı, mürekkep ve kâğıdından VIII (XIV). asrın sonlarında istinsah edildiği rahatlıkla söylenebilir. Bununla beraber hiçbir yerinde müstensih ne adını, ne de istinsah tarihini belirtmemiştir. Ancak bu nüshadaki yazının başka yerlerdeki numuneleri vasıtası ile “Mükâtebât”ın bu en eski nüshanın Yar Ali Şirazî (814-1411) tarafından istinsah edildiğini tesbit edebilmekteyiz. Şöyle ki: Sözü edilen “Mükâtebât” nüshasındaki yazının bir numunesi, Bursa Eski Eserler Kütüphanesi (H. Çelebi Kısmı) nr. 1183’te kayıtlı, kıymetli risaleler ihtiva eden bir mecmuadır. Başından sonuna kadar bir elden çıkmış olan mecmuanın 1a sahifesinde “Bu mecmua “min evveliha ila ahirika Şakayık ricalinden merhum Yar Ali Şirazî’nin hattıdır” cümlesi yazılarak mecmuanın başından sonuna kadar Yar Ali Şirazî’nin el yazısı olduğu belirtildikten sonra Taşköprü-zade’nin “Şakayık-ı Nu’maniye’sinde Yar Ali Şirazî hakkında söylenenler olduğu gibi buraya kaydedilmiştir. Mecmuaya nazaran hayli muahhar olan bu kaydı gene bu mecmuanın 2a sahifesinde bulunan bir başka kayıt doğrular niteliktedir. Çünkü Yar Ali Şirazî’yi tanıyan, belki de onun yakınlarından biri tarafından yazılmış olan bu kayıtta Yar Ali hakkında Farsça bir kıt’a ile ölüm tarihi ay ve gün belirtilerek kaydedilmiştir. Buna göre Yar Ali Şirazi 1 Cemazi’l-evvel 814 (21 Ağustos 1411) yılında Cuma günü Bursa’da ölmüştür. Ayrıca Yar Ali Şirazî’nin Fahrü’d-Din-i Irakî’nin (682-1283) “Lemaat”ının şerhi olan “Lemahat”ında bu mecmuanın 98b-144b sahifelerinde yer alan Müeyyüd-Din el-Cendî’nin (700/1301) “Nafhatü’r-Ruh ve Tuhfetül Futuh” adlı eserinden ve “Tercüme-i Lamiye”sinden nakiller yapması da bu mecmuanın Yar Ali Şirazî tarafından istinsah edildiğini teyid eden bir durumdur”. Bir seneden beri Mikail Bayram Hoca’nın defterleriyle ilgileniyorum. Bir kütüphaneci olarak bu defterler büyük ilgimi çektiği gibi kütüphane çalışmalarımızda bize rehber de olmaktadır. İncelediği el yazması eserlerin zahriyelerinde bulunan notları defterlerine kaydetmeyi ihmal etmemiş bu notların tarihi ve kültürel değeri bulunduğu düşüncesiyle titizlikle not etmiştir. Bazen kitapların sayfalarında bulduğu orijinal bilgileri defterine zapt etmiş veya kopya etmiştir. “Konya yolu üzerinde, Hıristiyan bir topluluğun mukim olduğu ve içinde büyük bir evin olduğu yer altı mağarası bulunmakta olup, bu evde bazısı kıyamda, bazısı rükûda diğer bazılarının da secde halinde olduğu görülen ve hangi ümmetten oldukları bilinmeyen erkek cesetleri vardır. Cesetler üzerinde elbiseler olup, Müslümanlar ve Hıristiyanlar onları ziyaret ederek teberrük ederler. Bu halleri herkesçe bilinir. Başkurt halkından Davut bin Ali adlı kişi bana şöyle haber verdi ki: ‘’Bu mağaraya girdim ve bu insanları gördüm, içlerinden rükû halinde olan bir cesede yaklaştım, boynundan tutarak kıyam vaziyetine gelinceye kadar yukarı kaldırdım, sonra bıraktığımda tekrar rüku haline geri döndü’’ Mağarada büyükçe bir kuyu olup içinde birçok ceset ve aralarında bir kadın cesedi ve hemen yanı başında da içinde bir çocuğun bulunduğu bir beşik vardır. Kadın, sanki çocuğu emziriyormuşçasına beşiğe doğru eğilmiştir. Ve cesedinden de hiçbir parça düşmemiştir/ayrılmamıştır.” (Yusufağa: DB No: 50, 86a-b) Yusufağa 4866, Urmevî’nin el yazısı ve Kutlu Melek Hatun Kütüphane Vakfiyesi. (Okunması çok zor olan bu vakfiye ve Urmevî’nin el yazısı olduğu düşünülen notu okunur hale getirmiştir.) Mikail Bayram’ın; kütüphane çalışmalarında vardığı en önemli sonuçlarından biri de şudur: Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’da yaşayan muhtelif dinî (tasavvufî) siyasi zümrelerin yazdıkları eserleri ortaya çıkarmasıdır. Eskiden beri bu zümreler hakkında devrin tarihçilerinin yazdığı eserlere dayanılmakta idi. Mikail Bayram, bu dinî zümrelerin kendileri tarafından yazılan eserleri tespit ettikten sonra bu dini zümrelerin meslek ve meşrepleri hakkında kendi eserlerine dayanılması gerektiğini ortaya koymuştur. Kendisi de bu şekilde çalışmıştır. Bu, Selçuklular zamanında Ahi teşkilatının kurucusu olarak bilinen Ahi Evren Hace Nasreddin Mahmud’un onlarca eserini ortaya çıkardığı gibi onun etrafındaki bazı şahsiyetlerin kimliklerini de ortaya koymuştur. Şeyh Evhadiddin Hamid El Kirmanî ve onun kızı Fatma Bacı gibi şahsiyetleri tanıtıcı müstakil eserler yazmıştır. Hoca’nın defterlerinde bu çalışmalarının ne kadar zor aşamalardan geçtiğini görüyoruz. Makalelerini bu defterlere aldığı notlarla zenginleştirmiştir. Mikail Bayram, kendisi şair olduğu gibi edebiyat tarihine de ilgi duyan bir araştırmacıdır. Onun bu ilgisini defterlerinde görmekteyiz. Bu bakımdan defterlerinde sık sık Farsça ve Türkçe beyit ve şiirlere rastlamaktayız. Bu şiirleri tespit ederken bu şiirlerden büyük bir haz duyduğu görülüyor. Bazen bu şiirlerin orijinal bir konusu bulunduğu için hoca o şiiri defterine zapt etmiştir. Edebiyat tarihimizde önemli yeri bulunan eserlere dikkat çekmiştir. Edebiyat fakültelerinin Türk dili ve edebiyatı bölümlerindeki araştırıcılara da bu defterler kaynaklık etmektedir. Mikail Bayram’ın bu notlarından yararlanılarak edebiyat bölümündeki araştırıcılar yüksek lisans ve doktora çalışmalarına yön vermişlerdir. Hocamızın defterlerinde İslam dünyasında tabiat bölümleri alanında yapılan çalışmaları takip ettiği görülmektedir. Defterlerinde matematik, astronomi tıp ilimleri alanında yazılmış olan eserleri ve bu eserlerin yazma nüshalarının nerelerde bulunduğunu not etmiştir. Mikail Bayram’ın bütün bu çalışmaları sonucunda yazma eserlerle ilgili geniş bir tecrübe birikimi edindiği görülmüştür. Tahmini olarak 100.000’den fazla el yazması eser elinden geçmiştir. Bunun tabii bir sonucu olarak el yazması eserlerin cilt özellikleri, kâğıt çeşitleri ve yazı türleri üzerine de geniş bir tecrübeye sahip olmuş, zaman zaman incelediği eserlerin bu özelliklerini de not etmeyi ihmal etmemiştir. Deflerlerde yazma eserler kütüphaneciliği açısından önemli kayıtlara da rastlamaktayız: Yusufağa Kütüphanesi’nde 414 no.lu Şerhu Miftahu’l-Gayb isimli kitapla ilgili notlar bunu göstermektedir. Şeyh Ahmet İlahî’nin müellif hattı olan bu eser Fatih Sultan Mehmet’in emriyle telif edilmiştir. Müellif hattı eserlerin tanınmasında gerekli birçok özellik burada yer almaktadır. Bu eserin 880 yılında, Daru’ş-Şifa tabir edilen zaviyede Edremit beldesi dışında yazıldığı notu da düşülmüştür. Tarihe düşülmüş notlarla dolu Mikail Bayram’ın defterleri ilim dünyası için özellikle de tarihçiler ve yazma eserler kütüphanecileri için bulunmaz kaynak niteliğindedir. Hocanın meziyetleri anlatılmakla bitmez. Bu konuda yazacak o kadar notlar var ki; hepsi yazılsa birkaç cilt kitap olur. Sevgili hocam! Aşkımız yazma eser, kitap ve kütüphane. Rabbim bizleri kitapsız bırakmasın, sevdiklerini sevdirsin, yerdiklerini yerdirsin. Nice sağlıklı huzur dolu yıllar dileğiyle…

KONYA BÖLGE YAZMA ESERLER KÜTÜPHANESİ’NDE BULUNAN TIP İLE İLGİLİ TÜRKÇE YAZMA ESERLER

Bekir ŞAHİN* ÖZET Arapça, İslâm Dünyası’nda uzun süre bilim dili olarak kullanılmıştır. Anadolu Selçukluları’ndan sonra özellikle beylikler döneminde yayılmaya başlayan Türkçe, Osmanlılar döneminde edebiyat ve bilim dili olarak gelişmiştir. XVI. asırdan itibaren, tıp, tarih ve astronomi gibi alanlarda yöneticilerin de teşvikiyle Türkçe eserler daha da yaygınlaşmıştır. Bu yüzyıldan itibaren tıpla ilgili Türkçe eserlerde de büyük bir artış meydana gelmiştir. Bu bildiride, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne Türkiye’nin çok değişik kütüphanelerinden toplanan, tıpla ilgili tercüme ve telif Türkçe eserlerin isimleri, ardından da müellifleri zikredilip en sonunda da eserler hakkında kısa bilgiler verilerek tanıtılacaktır. Anahtar Kelimeler: Tıp Tarihi, Yazma Eser, Osmanlı Dönemi, Türkçe. “MANUSCRIPTS ABAOUT MEDICINE WRITTEN IN TURKISH IN THE LIBRARY OF MANUSCRIPT KONYA AND REGION” ABSTARCT Arabic had been used as a science language in a long period in the Islamic world. Turkish which had grow up after Anatolian Seljuks especially in the period of Anatolian small gowernment, had increased as a language of science and litrature in Ottoman period. Turkish manuscripts which had gone overed with the support of administors had increased in medicine, history and astronomia. A big progress had been in Turkish manuscripts abaout medicine after this century. In this study, the name’s of the manuscripts written in Turkish abaout medicine comes from the others libraries to the Library of Manuscript Konya And Region, after that the name’s of the autor of the manuscripts will be said, at the end some small information will be given about manuscripts. Key Words: History of Medicine, Manuscript, Ottoman Period, Turkish. Arapça’nın XII. yüzyıl sonu Anadolusu’nda yerini Farsça alırken, halk arasında yetiştiği için veya fikirlerini halka yaymak amacıyla Türkçe ile yazan şairler ve edipler de ortaya çıkmıştır. İlk ürünlerini XIII. yüzyıl sonunda vermeye başlayan Türkçe, Anadolu Beylikleri döneminde devlet adamlarının teşvikiyle XIV-XV. yüzyılda gelişerek XVI. yüzyılda zirveye ulaşmıştır . Bu dönemde tercüme ve telif yoluyla çok sayıda Türkçe eser yazılmıştır. Bu eserlerin çoğu İslâmî konularla ilgilidir. Ayrıca bu dönemde İslâmî ve edebî nitelikli eserlerin yanında tıpla ilgili eserler de yazılmaya başlanmıştır. Tıpla ilgili eserlerin yazılması diğer ürünlere göre daha geç bir tarihte başlamıştır. Anadolu’da yazılmış Türkçe tıp kitaplarının tarihi ancak XIV. yüzyıla kadar gidebilmektedir Bu dönemde, tıpla ilgili eserler farklı amaçlar için kaleme alınmıştır. Hastalıklar için reçeteler hazırlamak, meslek erbabını bilgilendirmek, bir anlamda alan bilgisi içeren ve uzmanların yararlanabileceği kitaplar hazırlanmıştır. Ayrıca halkın bilgilendirilmesi ve tabip bulunmayan yerlerde halkın faydalanması için de tıp kitapları yazılmıştır. XIV. yüzyıldan sonra Türkçe eserler verilmiş aynı zamanda birçok Arapça eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir . Bu eserler, tıp tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Tıp tarihi sahasında çalışanlar için bu yazmalar, değişik yönlerden ele alınması gereken eserlerdir. Geçmişin tıp metinleri günümüz araştırıcılarına yeni ve farklı öneriler getirebilecek bir bilgi kaynağıdır. Bu yaklaşım, eski tedavi yöntemlerini çağdaş tıbba bir alternatif gibi göstermekten farklı bir yönelimdir. Eski tıp felsefelerine bu farklı ve kapsamlı bakış açısı, eski tıp metinlerinin tarafsız değerlendirilmesini ve araştırıcıların eski bilgilerden yararlanmasını sağlar. Bu alanda çalışanlar, eski tıp yazmalarıyla ilgili çalışmaların gerekliliğini ve yetersizliğini de zaman zaman belirtmektedirler. Türk tıp tarihi açısından bugüne kadar yapılan çalışmaların yetersizliği ortadadır. En eski tıp eserlerinden bugüne gelindiğinde ülkemizde tıp biliminin geçirdiği evreler, doğu ve batı tıbbından neler alındığı, bunlara hekimlerimiz tarafından neler eklendiği, tarihsel tıp bilimi ile halk hekimliği arasındaki ilişkiler henüz tam olarak bilinmeyen konulardır ve bunlar üzerinde ilgi ve ciddiyetle çalışacak tıp tarihçilerini beklemektedir. Türk tıbbını,“ot-kök tababeti”, “safsata ve kocakarı hekimliği” olarak görmek, büyük bir medeniyeti inkâr anlamına gelir . Nitekim kütüphanelerde bulunan tıpla ilgili yüzlerce el yazması, tıp ilminin geçmişteki ulaştığı yüksek seviyeyi göstermektedir. Tıp yazmalarıyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda, Anadolu’da yazılmış en eski tıp yazması “Müfredât-ı İbn-i Baytar Tercümesi” olarak gösterilmektedir. Yazılış tarihi kesin olarak bilinen ilk Türkçe telif kitap ise İshak bin Murad tarafından yazılmış olan “Havas el-Edviye Müfrede” adlı eserdir. Bu eser, kısmen iktibas ve tercümelerden oluşmuştur . Daha sonra gelen tıp yazmaları tarih belirleme konusundaki sıkıntılara bağlı olarak tahmini bir sıralamaya tabi tutulmuştur. Tıp tarihi ve dil tarihi çalışmaları için birinci derece kaynak durumunda bulunan tıp yazmalarının her birinin ortaya çıkarılması ve içeriğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Tıp ile ilgili el yazmaları bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu bildiride, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne Türkiye’nin çok değişik kütüphanelerinden toplanan tıpla ilgili tercüme ve telif Türkçe eserlerin isimleri, ardından da müellifleri zikredilip en sonunda da eserler hakkında kısa bilgiler verilerek tanıtılacaktır. Mükerrer olan Türkçe tıp yazmalarından bir tanesi tanıtılacak diğerlerinin ise sadece envanter numaraları verilecektir 1. BÂH-NÂME-İ PÂDÎŞÂHÎ TERCÜMESİ Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Hacı Bektaş Koleksiyonu 25 Yazma eser, sırt ve sertâbı kahverengi meşin, kapakları desenli, kâğıt kaplı, mıklepli ve mukavva ciltlidir. Vazo, çiçek ve su yolu filigranlı kâğıda divanî kırması yazıyla mensur yazılmıştır. Sınırlı sayıda kelime dışında metin harekesizdir. Söz başları ve bâb adları kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 36 varaktır. Her sayfada 13 satır mevcuttur. Nüshanın istinsah tarihi ve müstensihi belli değildir. Eserin giriş kısmında Sultan Yakup bin Devlet Han adına tercüme edildiği belirtilmiştir. Bâh-nâme-i Pâdişâhî Tercümesi’nin müellifi ve tercüme tarihi belli değildir. Germiyan Beylerinden II.Yakup Bey (1388-1390) ve Sultan Yakup bin Devlet Han (1402-1428) adına yapılmış bir çeviridir. Nâsır-ı Tûsî’nin (ö: H.672/M.1273), Farsça yazılmış Bâh-nâmesi’ne atfen yazılmıştır. Tanıtımı yapılan bu nüsha, Hacıbektaş Kütüphanesi’nden, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne getirilmiştir. Eserin adı doğru bilinmediğinden Hacıbektaş’ta Risâle-i Tıb adıyla 25 numara ile kaydedilmiştir. Eser, Konya’ya geldikten sonra yapılan incelemede Bâh-nâme-i Pâdişâhî Tercümesi’nin bir başka nüshası olduğu tespit edilmiştir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde yazılmış tıp eserleri üzerinde çalışmalar çok azdır. Oysa bir dilin söz dağarcığını, yapı ve işleyişini tam olarak belirleyebilmek için o dilin çeşitli dallarında yazılmış eserlerin incelenmesi gerekir. Tıp eserleri üzerinde yapılacak dil araştırmaları bu bakımdan önem taşır. Bâh-nâme-i Pâdişâhî Tercümesi Anadolu’da yazılmış ilk Türkçe tıp kitaplarından biridir. Farsça’dan Türkçe’ye çevrilen bu eser, Türkçe’nin o dönemdeki tıp biliminde kullanılmasını göstermesi açısından önemlidir. Eserde, zaman zaman herhangi bir terimin geçtiği yerde onun Türkçe veya bir başka dilden karşılığı belirtilmektedir. Tıp alanında İslâm ve Batı medeniyetlerinin tıp tarihleri arasındaki ilişkinin seviyesi de bu metinlerden hareketle tespit edilebilir. Bunun yanı sıra halk hekimliğinin bilimsel tıpla hangi ölçüde uyum içinde olduğu ve ayrılan yönlerinin neler olduğu da incelenebilir. 2. MENÂFİ-UN-NÂS Bölge Yazma Eserler 2887 Yazma eser, vişne rengi tam meşin, zencirekli ciltlidir. Su yolu filigranlı kâğıda nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Sınırlı sayıda kelime dışında metin harekesizdir. Söz başları ve bâb adları kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 117 varaktır. Her sayfada 17 satır mevcuttur. 245x155-175x95 mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, Nidâi Çelebi Mehmed Ankaravî, müstensihi Abdullah Necati Tarsusî’dir. Eser, H.1250/ M. 1834’te istinsah edilmiştir. Eserin giriş kısmından sonra bir fihrist verilmiştir. 60 bölümden oluşan eserde insanın yaratılışı ve hikmetleri, insan vücudunun kısımları, baş, ağız, diş, yüz, burun kulak, cilt ve ayakta görülen hastalıklar hakkında bilgiler verilmektedir. İç hastalıklardan da bahsedilen eserde; lavman, fitil, yakı, merhem şurup, ishal ve kabız yapıcı ilaçların terkipleri anlatılır. Cinsel yaşam ve hastalıklarına dair bilgilere de yer verilmiştir. Son bölümde kitabın yazılma gerekçesi anlatılmıştır. Sade bir dille kaleme alınan bu eser hekimlerin bulunmadığı ortamlarda halka faydalı olmayı da amaçlamaktadır . Koruyucu hekimlik açısından da önemli olduğu söylenebilir. Bu yazmanın, aynı kütüphanede 2739/3, BY2887- 2739/3- 5274/1- 6415/1 numarada kayıtlı başka nüshaları da mevcuttur. 3- GAYET EL-BEYÂN FÎ TEDBİR BEDEN EL-İNSAN Yusuf Ağa Kütüphanesi 146 İbn Sultan Salih b.Nasrullah el- Halebî (H.1080/M.1669) Eser, vişne rengi tam meşin, miklepli şirazeli ciltlidir. Ayrıca mahfaza mevcuttur. Su yolu filigranlı kâğıda talik yazıyla mensur yazılmıştır. Cetveller kırmızı mürekkepledir.Yazmanın tamamı 211 varaktır. Her sayfada 19 satır mevcuttur. 180x110-120x60mm mm ebatlarındadır. İbn Sultan Salih b. Nasrullah el-Halebî’nin (H.1080/M.1669) yazdığı eserin müstensihi Hasan b.Ömer olup H.1139/M. 1726’da istinsah edilmiştir. Mukaddimeden sonra dört bölüm ve bir hatimeden oluşmaktadır. Mukaddime bölümün de tıp ilminin tanımı yapılmış sağlıklı yaşamanın şartları hava, yeme, içme, hareket ve mevsimler hakkında bilgi verilmiştir. İlaçların terkipleri, şerbetler, macunlar, haplar, merhemler, fitiller anlatılmıştır. Ayrıca insan vücudunun bütün uzuvları ile ilgili hastalıklardan, hastalık sebeplerinden ve tedavilerinden de bahsedilen eserde, çiçek kızamık gibi hastalıklar da tanıtılmıştır. Halk sağlığı ve koruyucu hekimlik yönü ile önemli bir eserdir. Aynı eserin 1683-BYEK, Elmalı 7226 numaralarda kayıtlı başka nüshaları da mevcuttur 4-RİSÂLE-İ TIBBİYE Bölge Yazma Eserler 2739/2 Kaysûnî zâde Mehmed Nidâî Yazma eserin, sırtı kahverengi meşin üzeri bezle kaplanmış mukavva ciltlidir. Alt kapağın bir kısmı kopmuştur. Harf filigranlı kâğıda nesih yazıyla manzum olarak yazılmıştır. Sınırlı sayıda kelime dışında metin harekesizdir. Yazmanın tamamı 45b-66a arasında 97+3 varaktır. Her sayfada 19 satır mevcuttur. 220x150-145x80 mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, Kaysûnîzâde Mehmed Nidâî olup, müstensihi belli değildir. 5-MÜNTEHÂB-I ŞİFÂ Bölge Yazma Eserler 7398 Hacı Paşa Celaleddin Hızır b. Ali Aydınî (ö. H.820/M.1417) Yazma eser, kahverengi tam meşin, ciltlidir. Su yolu filigranlı kâğıda harekeli nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Söz başları ve keşideler kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 188 varaktır. Her sayfada 15 satır mevcuttur. 236x174-170x115 mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, Hacı Paşa Celaleddin Hızır b. Ali Aydınî (ö.H.820/M.1417)’dir. Müstensihi, Muhammed b. Muhammed ez-Zencerî (H.954/M.1547), istinsah tarihi (H. 954/M.1547)’ dir. “Şifâü’l-Esgâm” isimli Arapça eserden seçmeler yapılarak Türkçe’ye çevrilmiştir. Üç bölümden oluşan eser; pratik ve teorik tıpla ilgili bilgi, yiyecek, içecek ve ilaçlar, son bölümde ise hastalıkların sebepleri, teçhiz ve tedavi yolları anlatılmaktadır. Aynı eserin bir başka nüshası da BYE Kütüphanesinde 1181 numarada kayıtlıdır. Bu nüshanın sonunda bir fihrist konulmuş ve bu fihriste eser 62 bölüme ayrılmıştır. Ayrıca eserin sonuna bir nasihatnâme eklenmiştir. 6-YÂDİGÂR-I İBN-İ ŞERİF Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Nafiz Uzluk Bölümü 6840-6848 Tabib İbn-i Şerif Yazma eser, kahverengi tam meşin, ciltlidir. Su yolu filigranlı kâğıda nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Sınırlı sayıda kelime dışında metin harekesizdir. Bâb adları kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 159+2 varaktır. Her sayfada 21 satır mevcuttur. 265x204-200x125 mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, Yadigâr-ı İbn Şerif , müstensihi; Helvacı zâde Ahmet, istinsah tarihi H.1076 / M.1665’tir. Müellif eserin başında tıpla ilgilendiğini ve bu konuda birçok kitap okuduğunu araştırmalarda bulunduğunu belirtmektedir. 30 bölümden oluşan eserin başında bir fihrist sonunda da bir sözlük yer almaktadır. Konu itibariyle: hastalık belirtileri, hijyen, hava, mesken, yiyecek ve giyecekler, sular, diyet ve koruyucu hekimlikle ilgili bilgiler yer almaktadır. Değişik hastalıklar ve tedavileriyle cerrahî müdahaleler sistematik bir biçimde incelenmiştir. Ayrıca son bölümünde tabiplere tavsiyeler yer almaktadır. Bu önemli eserin telif tarihi 1425 olarak tahmin edilmektedir. Bu yönü ile Osmanlı döneminde Türkçe olarak yazılmış olan ilk beş tıp eseri arasında sayılabilir. Eserin müellifi hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Müellif, Bursa Da’ruş-Şifası’nda hekimlik yapmıştır. Yazılış amacı halkın o günkü tıbbi ihtiyaçlarına cevap vermek olan eserin mukaddimesinde bu kitabın barış zamanın da olduğu kadar savaş sırasında da faydalı olacağını, sefer ve savaş zamanında bu eserin taşınarak ihtiyaç duyulduğunda kullanılması istenilmiştir. İbn-i Şerif Yâdigârı “sağlık saklamak ve hastalık def etmek” için yazdığını söyler. Koruyucu hekimlik yönünden önemli bir eserdir. Eski tıbba göre sağlıklı olmak ve hastalanmamak esas amaçtır. Buna çok önem verilir ve uyulması için büyük çaba gösterilirdi. Bu mühim eserin, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi ile birlikte değişik kütüphanelerde birçok nüshası bulunmaktadır . 7-KİTAB-I TIB-I LÂTİF Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Batman Koleksiyonu. Yazma eser, Batman’da 2007 yılında meydana gelen sel felaketinde 21 gün su içinde kalan kitaplar arasından seçilerek Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne getirilerek burada bakıma alınmıştır. Cildi kullanılamaz hale geldiğinden çeharkuşe kahverengi deri kapakları ebru kâğıt kaplı mukavva cilt yapılmıştır. Su yolu filigranlı kâğıda nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Sınırlı sayıda kelime dışında metin harekesizdir. Bâb adları kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 152 varaktır. Her sayfada 19 satır mevcuttur. 197x145-160x100 mm ebatlarındadır. Eserin müellifi ve müstensihi belli değildir. Eser, 107 bölümden oluşmaktadır. 1a, 3a, 61b, 65a, 152a ve 152b sayfalarında fevâit kayıtları vardır. Tıp sözlüğü ve fihrist de bulunmaktadır. Saç ve sakal dökülmesi, ağız ve dil kurumaları, mali hülya, sara, doğum ve cinsel konular gibi birçok tıbbî meseleler yalın bir dille anlatılmıştır. 8. EDVİYE-İ MÜFREDE Bölge Yazma Eserler Malatya Koleksiyonu 7394 İshak b. Murad Geredeli (H.792/M.1389’da sağ) Yazma eser, turuncu kâğıt kaplı mukavva ciltlidir. Su yolu filigranlı kâğıda harekeli nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Söz başları ve ilaç isimleri kırmızı mürekkep ile yazılmıştır. Yazmanın tamamı 74+III varaktır. Her sayfada 15 satır mevcuttur. 230x165mm 171x113mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, İshak b. Murad Geredeli (H.792/M.1389’da sağ) . Nüshanın istinsah tarihi (H.792/M.1376)’dır. Son üç sayfada hastalıkların isimleri yer almaktadır. Türkçe tıp yazmalarının ilk örneklerinden olan kitabın ilk bölümünde ilaç ve bitkiler anlatılmaktadır. İkinci bölümde baş, göğüs ve karın boşluğu organları ile ateşli hastalıklar konu edilmiştir. Çeşitli tıp bilginlerinden derlemeler olan eserin sonunda tıp terimleri sözlüğü yer almaktadır. 9-RİSALE-İ CİMÂ Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Elmalı Koleksiyonu 7302/2 Eser, filigranlı, sırtı kahverengi deri, kapakları desenli kâğıt kaplı mukavva ciltlidir. Salkımlı taç filigranlı kağıda nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Yazmanın tamamı 21b-28b arasında 7 varaktır. Her sayfada 15 satır mevcuttur. 200x130mm 135x70mm ebatlarındadır. Eserin müellifi belli değildir. 10-RİSÂLE-İ FEYZİYYE FÎ’L-LUGÂTİ’L-MÜFREDÂTİ’T-TIBBİYYE Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi SÜİF 163 Mustafa b. Muhammed b. Ahmed Eser, sırtı meşin kağıt kaplı mukavva ciltlidir. Su yolu filigranlı kâğıda harekeli nesih yazıyla mensur yazılmıştır. Söz başları ve ilaç isimleri kırmızı mürekkep ile yazılmıştır.Ser levha müzehhebdir. Yazmanın tamamı 74+III varaktır. Her sayfada 21 satır mevcuttur. 221x130mm 156x82mm ebatlarındadır. Eserin müellifi, Mustafa b. Muhammed b. Ahmed, istinsah tarihi H. 1207 / dır. Son 1a’da dairevi bir mühür içinde: “Vakf-ı Hazreti Gâzî el-Hâc Evrenos Beğ Medrese-i Seyfullah der zamân-ı tevliyet-i Şerifzâde Sırrî Selim Beğ 1225” yazılıdır. Bu mühür her 10 varakta bir vurulmuştur Eser, Kazasker Feyzullah Efendi adına kaleme alınmıştır, ilk bölümde Türkçe, ikinci bölümde Arapça olmak üzere alfabetik olarak bitkisel, madensel ve hayvansal birçok terimin karşılıkları verilir. Ancak Türkçe ve Arapça başlık altında tanıtılan ve tıbbî etkilerinden de kısaca bahsedilen devaların Latince, Hintçe gibi farklı dillerden açıklamaları da vardır. Az da olsa çeşitli müellif ve eserlerden alıntılar yapılmıştır. Arapça deva isimleri için Dâvûd-i Antâ-kî’nin Tezkiresi’ne müracaat ettiğini, ayrıca eserde olmayan ancak hekimler arasında bilinen ve kullanılan müfred devâları da aldığını, bunların Türkçe isimlerini ise halk arasında kullanılan kelimelerle yazdığını bildirir. 11-VESÂİL-İ MÜŞFİYE Lİ’ L-EBRÂZIL MÜŞKİLE YusufAğa Kütüphanesi 480/1 Mustafa Feyzi Eser, 20+3 Yk.23 St.40+5 Sy.215x130-170x80mm ebatlarındadır. Talik olarak kaleme alınmıştır. Meşin üzerine tam bez kaplı, mıklepli, şirazeli serlevha tezhipli ve sayfa kenarları altın cetvellidir.Tek cilt içinde 5 ayrı risâle vardır. Diğer risâleler de şunlardır: a- Risâle-i Sevda-i Merakiye / Mustafa Feyzi Risâle, 9 Yk.23 St.17 Sy.215x130-170x80mm ebatlarındadır. Talik yazı ile kaleme alınmıştır. b- Maraz-i Efrec / Mustafa Feyzi Risâle, 29 Yk.23 St.56 Sy.215x130-170x80mm ebatlarındadır. Talik hatla yazılmıştır. c- Pelika Marazi / Mustafa Feyzi Talik hatla yazılan bu risâlenin ebatları 10 Yk.23 St.18 Sy.215x130-170x80mm’dir. d- Hummayı Rediyye Risâlesi / Mustafa Feyzi Bu risâle de diğer risâleler gibi talik hatla yazılmıştır. Risâle, 4 Yk.23 St.47 Sy.215x130-170x80mm ebatlarındadır. Batılı yazarların eserlerinden yararlanılarak hazırlanan eserde Ayaşlı Şaban-ı Şifâî’den yardım almıştır. Müellif, mukaddimede illet-i merâkıyye ile sevdâ-i merâkıyye hastalıklarının halk arasında yaygın olduğu, Arap ve Fars hekimlerinin bu iki hastalığı ayırt edemediklerinden, İslâm ve Batı kaynakları yanında kendisinin hastalar üzerinde denediği ilâçların faydalı olanlarını da bu iki risaleye eklediğini belirtmiştir. İslâmî tıp literatüründe Hummâ-yı Reddiye’den çok bahsedildiği halde tedavisi bulunmadığı için Meraz-ı efrece hastalıklarına ise hiç yer verilmediği için bu risâleyi yazdığını söylemiştir. 12- RİSÂLE Fİ’T-TIB Bölge Yazma Eserler 1582 Nidâî Yazma, gri bez kaplı mukavva cilt içinde olup, su yolu filigranlı kâğıda talik hatla, söz başları kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Yazmanın tamamı 53 yaprak olup her sayfada 23 satır yazı vardır. 225x180-200x150 mm ebadında olup, müellifi kitabın sonunda Nidaî olarak geçmektedir. Sonunda çeşitli ilaç tariflerini ihtiva eden bir şiir vardır. 13- KİTÂB-I TIB Bölge Yazma Eserler 2834 Yazma eser, kahverengi tam meşin şemseli, zencirekli, miklepli tamir olmuş bir cilt içindedir. Su yolu filigranlı kâğıda nesih hatla fasıllar ve duraklar kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Bu kitap 477 yaprak olup, her sayfada 11 satır yazı vardır. 210x145/175x110 mm ebadında olup müellif adı tespit edilememiştir. Yazmanın sayfa kenarlarında Latince yazılar bulunmaktadır. 14- BANDAŞ Bölge Yazma Eserler 3347 Yazma, siyah karton cilt içindedir. Cedit kâğıda rika hatla yazılmıştır. Cetveller siyah olup IV+14+3 yaprak vardır. 21 satır, 230x183/160x123 ebadındadır. Kitap adı ve müellif adı serlevhadan alınmıştır. Müellifi İsmail Efendi’dir. 15- RİSÂLE-İ EDVİYE Bölge Yazma Eserler 3483 Yazma, siyah tam meşin cilt içinde olup su yolu filigranlı kâğıda bozuk nesih hatla yazılmıştır. 50 yaprak olup her sayfada 21 satır yazı vardır. 210x150/180x130 mm ebadındadır. İlk dört yaprakta çeşitli ilaç tarifleri vardır. 16- TUHFETUL-EB EN-NAFİATİ Lİ’R-RUHÂNİ VE’T-TIB Bölge Yazma Eserler 4486 Yazma, kahverengi tam meşin, zencirekli cilt içindedir. Müellifi Hazerfen Hüseyin Efendi’dir. Suyolu filigranlı kâğıda nesih hatla yazılmıştır. Söz başları, keşideler ve cetveller kırmızı olup, 123 yapraktır. Her sayfada 23 satır bulunmakta olup 210x175/155x90 mm. ebadındadır. 17- MÜFREDÂT-I İLM-İ ECZÂ Bölge Yazma Eserler 4842 Yazma, kahverengi tam meşin, salbek şemseli, zencirekli cilt içindedir. Taç filigranlı kâğıda nesih hatla yazılı olup, söz başları ve keşideleri kırmızı mürekkepledir. 145 yapraklıdır. Her sayfada 17 satır vardır. 180x130/140x85 mm ebadındadır. H.1165/M.1751’ de Molla Musa b. Hacı İsa tarafından istinsah edilmiştir. Başta ve kitabın muhtelif yerlerinde eksiklikler vardır. 18- HASTALIKLARIN TEDAVİSİ HAKKINDA BİR RİSÂLE Bölge Yazma Eserler 0857/1 Yazma eserin, sırtı vişne rengi meşin mukavva cilt içinde olup, suyolu filigranlı kâğıda nesih hatla yazılmıştır. Kitap adı konusuna göre verilmiş olup kaynaklardan tespit edilememiştir. Konu başları kırmızı mürekkeple yazılmış, 12 yapraklıdır. 15 satırlı olup 170x110/110x60 mm ebadındadır. Manzum ve nesir olarak tertip edilmiş olup baş tarafı eksiktir. 19- MECMUÂ-İ TIB Bölge Yazma Eserler 2739/1 Yazma eser, çarkuşe, kahverengi meşin, sırtı bez kaplı ebru kaplı yıpranmış mukavva ciltlidir. Yazarı Siyahî Karamanî Larendevî’dir. Arka kapağının bir kısmı kopmuş, yaprakları lekeli, şirazesi kısmen bozuktur. Konu başları kırmızı mürekkeple çift sütun halinde manzum olarak nesih hatla yazılmıştır. 1b-43a yaprakları arasındadır,19 satırlı olup 220x150/145x80 mm ebadındadır. 20- RİSÂLE-İ TIBBİYE Bölge Yazma Eserler 2739/2 Yazma, çarkuşe kahverengi meşin, sırtı bez kaplı ebru kaplı yıpranmış mukavva ciltlidir. Yazarı Kaysunî zâde Mehmed Nidâî’dir. Arka kapağının bir kısmı kopmuş, yaprakları lekeli, şirazesi kısmen bozuktur.Konu başları kırmızı mürekkeple çift sütun halinde manzum olarak nesih hatla yazılmıştır. 45 b- 66 a yaprakları arasındadır,19 satırlı olup 220x150/145x80 mm ebadındadır. 21- RİSÂLE-İ TIB Bölge Yazma Eserler 4723/1 Yazma eserin, sırtı kahverengi kapakları siyah meşin cilt içindedir. Üç tane hilâl bulunan filigranlı kâğıda rika hatla yazılmış olup bölüm başları ve keşideler kırmızı mürekkepledir. 2a-14a yaprakları arasında 17 satırlıdır.213x143/140x62 mm ebadındadır. 22- LUGAT-I MÜŞKİLÂTI ECZA Bölge Yazma Eserler 4723/2 Yazma, sırtı kahverengi kapakları siyah meşin cilt içindedir. Müellifi Derviş Siyahî el-Karamanî el-Karendevî dir.Üç tane hilâl bulunan filigranlı kağıda rika hatla yazılmış olup bölüm başları ve keşideler kırmızı mürekkeptir. 14b-88a yaprakları arasında, 17 satırlıdır. 213x143/140x62 mm ebadındadır. 23- RİSÂLE-İ İLMİ’T-TIB Bölge Yazma Eserler 4723/3 Yazma, sırtı kahverengi kapakları siyah meşin cilt içindedir. Üç tane hilâl bulunan filigranlı kağıda rika hatla yazılmış olup bölüm başları ve keşideler kırmızı mürekkeple yazılmıştır.100b-108b yaprakları arasında 17satırlıdır. 213x143/140x62 mm ebadındadır. 24- FEVÂİDÜ’L-CEDÎDE VE’L-KAVÂİDÜ’T-TAYYİBE Bölge Yazma Eserler 4723/5 Yazma, sırtı kahverengi kapakları siyah meşin cilt içindedir. Müellifi Salih Efendi’dir. Üç tane hilâl bulunan filigranlı kağıda rika hatla yazılmış olup, bölüm başları ve keşideler kırmızı mürekkeptir. 187b-243b yaprakları arasında 17satırlıdır. 213x143/140x62 mm ebadındadır. 25- RİSÂLE-İ TIB Bölge Yazma Eserler 4723/6 Yazma, sırtı kahverengi kapakları siyah meşin cilt içindedir.Üç tane hilâl bulunan filigranlı kâğıda nesih hatla yazılmış olup bölüm başları ve keşideler kırmızı mürekkeptir. 220a-243b yaprakları arasında 17 satırlıdır.213x143/140x62 mm ebadındadır. SONUÇ Tespit edilen yazma eserlerde çoğunlukla halka hitap edildiği için günlük ve son derece canlı bir Türkçe kullanılmıştır. Yazma eserler; dönemin dil yapısını ortaya koyduğu gibi, Arapça ve Farsça terimlerin Türkçe karşılıklarını, organ adları, hastalık adları, bitki adları hakkında verdiği bilgiler açısından da son derece önemlidir. Ayrıca bu metinler; ses bilgisi, şekil bilgisi ve cümle bilgisi alanlarında da zengin malzeme içermektedirler. Türk tıp tarihi açısından bugüne kadar yapılan çalışmalar istenilen seviyeye ulaşmamıştır. En eski tıp eserlerinden günümüze, ülkemizde tıp biliminin geçirdiği evreler, doğu ve batı tıbbından neler alındığı, bunlara hekimlerimiz tarafından neler eklendiği, tarihsel tıp bilimi ile halk hekimliği arasındaki ilişkiler hakkında geniş bilgiler verilmesi bakımından bu el yazmaları büyük bir hazinedir. Tıp tarihçilerinin önemli kaynaklarından biri olan el yazmalarının gün ışığına çıkarılması ve araştırmacıların hizmetine sunulması bir zorunluluktur. Bu sebeple, dünyanın ve ülkemizin çeşitli yerlerinde bulunan tıpla ilgili yazma eserlerin devir, bağış ve satın alma yoluyla Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne kazandırılarak sayılarının arttırılmasına devam edilmektedir. Tıp tarihiyle ilgili yazma eserler, ilgi ve ciddiyetle çalışacak tıp tarihçilerini beklemektedir. KAYNAKÇA Abdülvehhab bin Yusuf Ahmed el.Mardanî, Kitâbü’l-Müntehab fît-Tıp (823-1420), (Haz.: Ali Haydar BAYAT), Merkez Efendi Geleneksel Tıp Derneği Yay. İstanbul, 2005. AKDENİZ,Nil, Osmanlılar’da Hekim ve Hekimlik Ahlakı, İstanbul,1977. Bağdatlı İsmail Paşa, Keşf el Zünun Zeyli I, (Haz.: Rıfat BİLGE) Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971-1972. Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Arifin Esma’ü’l-Mü’ellifin ve Asarü’l-Musannifin I, (Haz. Rıfat BİLGE, Mahmut Kemal İNAL), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1951. Bağdatlı, İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Arifin Esma’ü’l-Mü’ellifin ve Asarü’l-Musannifin II, (Haz. Mahmut Kemal İNAL, Avni AKTUÇ), Maarif Basımevi, İstanbul, 1955. BAYRAKTAR, Nail, Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları Alfabetik Kataloğu I,II,III.IV, Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü, İstanbul, 1993.. BULUT, Veysel, Osmanlı Tabii ve Tatbiki Bilimler Literatürü Tarihi I, (Ed.: Ekmeleddin İHSANOĞLU), İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, İstanbul, 2006. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri I-II-III ve Ahmed Remzi Akyürek “Miftâhu’l-Kütüb ve Esâmî-i Müellifîn” Fihristi, (Haz.: Mustafa TATCI, Cemal KURNAZ), Bizim Büro Basımevi, Ankara, 2000. CUNBUR, Müjgan, Dursun KAYA, Hacı YILMAZ, Niyazi ÜNVER, Türkiye Basmaları Toplu Kataloğu; Arap Harfli Türkçe Eserler (1729-1928) V, Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Başkanlığı, Ankara, 1998. İHSANOĞLU, Ekmeleddin, Ramazan ŞEŞEN, M. Serdar BEKAR, Gülcan GÜNDÜZ, Veysel BULUT, Osmanlı Tabii ve Tatbiki Bilimler Literatürü Tarihi II, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, İstanbul, 2006. İZGİ, Cevat, Cemil AKPINAR, Ramazan ŞEŞEN, İslami Tıp Yazmaları Kataloğu (Arapça-Türkçe-Farsça)-Türkiye Kütüphanelerinde-, (Ed.: Ekmeleddin İHSANOĞLU), İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırmaları Merkezi, Renkler Matbaa, İstanbul, 1984. KARATAY, Fehmi Edhem, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Kataloğu II, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul, 1961. Katip ÇELEBİ, Keşf el-Zünun an Esami’il Kütübi ve’l Fünun I-II, (Haz.: Şerafettin YALTKAYA, Rıfat BİLGE), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971. Osman Şevki, Osmanlı Tababet Tarihi, Hilal Matbaası, İstanbul, 1334. ----------------, ,Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbet Tarihi,Matbaa-i Amire İstanbul, 1341. ÖNLER, Zafer, Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) Müntehâb-ı Şifâ, Giriş, Metin, TDK Yay., Ankara,1990. Tabib İbn-i Şerif, Yadigâr 15. yy. Türkçe Tıp Kitabı, Yâdigâr-ı İbn-i Şerif, (Haz.: M. Yahya OKUTAN- Doğan KOÇER- Mecit YILDIZ), Merkez Efendi Geleneksel Tıp Derneği Yay., İstanbul, 2004. YILMAZ, Coşkun, Nejlet YILMAZ,Osmanlılar’da Sağlı, Biofarma, İstanbul, 2006.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

NUHOĞLU, HİDAYET YAVUZ

(d.15 Ekim 1938) Kütüphaneci Konya’da doğmuştur. Babası Mevlüt Bey annesi Şerife Hanımdır. İlkokulun ilk üç sınıfını Konya Akif Paşa İlkokulu’nda, 4 ve 5. sınıflarını Gazi Mim Kemal İlkokulu’nda okumuş, 1950’de mezun olmuştur. Ortaokulu Konya Karma Ortaokulu’nda, liseyi Konya Erkek Lisesi’nde bitirmiş ve 1958-59’da mezun olmuştur. Daha sonra girdiği Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Şark Dilleri Bölümü’nü, Şubat 1964’de bitirmiştir. 1965 ve 1966 yıllarında Bağdat Üniversitesi Arap Dili Bölümü’nde yüksek lisans yapmıştır. İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde dil bilimi (linguistics) alanında doktora yapmış, doktorasını aynı üniversitede 1974 yılında tamamlamıştır. 1957 ile 1960 yılları arasında Medeniyet adlı Ankara’nın yerel ve günlük bir gazetesinde çalışmış, 1960 ile 1964 yılları arasında bir sahhaf dükkânında part-time danışman olarak görev yapmıştır. Sonra Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Ankara Anbarı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapmıştır. 1964 ile 1965 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığında Yüksek İstişare Kurulu’nda raportör, 1975-78 seneleri arasında Milli Kütüphane’de memur olarak çalışmıştır. 1965 yılında Bağdat’ta Türk Kültür Merkezi’nde okutmanlık yapmış, 1978 ile 1982 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. 1980 yılında IRCICA’da çalışmaya başlamış, 2002’de emekli olmuş, hâlen danışman olarak görev yapmaktadır. İstanbul Üniversitesi Arşivcilik Bölümü’nde 1989’da öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamış ve Mart 2000’de emekli olmuştur. Araştırmalarında Arapça ve İngilizce kaynakları kullanabilmektedir. Bazı günlük gazetelerde dil, edebiyat, tarih ve Türkiye’nin kültürel sorunları hakkında çok sayıda yazının yanı sıra Türk Kütüphaneciler Derneği’nin bülteninde ve bazı akademik dergide makaleler kaleme almış, bazı şiir ve hikâyeleri yayınlanmış, farklı ansiklopedide madde yazmıştır. Ayrıca Akra FM’de iki yıldan fazla haftalık kitap tanıtım programları yapmıştır. IRCICA tarafından deruhte edilen birçok araştırma ve projeyi yürütmüş ve koordine etmiştir. Güller Hanımla evli olan Nuhoğlu Ayşe Betül, Muhammed Said isimli iki çocuk babasıdır. BEKİR ŞAHİN

ŞAFAK, YAKUP

(14.12.1959) Akademisyen, Yazar, Mevlana uzmanı Samsun’da dünyaya geldi. Babası Kemal Bey, annesi Memnune Hanım’dır. İlk ve orta öğrenimini Samsun’da tamamladıktan sonra 1978-1979 öğretim yılında kaydolduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü 30.06.1982 tarihinde bitirdi. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Fars Dili ve Edebiyatı programına yüksek lisans öğrencisi olarak kaydoldu. Buradan Prof. Dr. Meliha Anbarcıoğlu danışmanlığında hazırladığı “Çehâr Makâle’de Dil ve Üslûp” adlı tezini vererek 10.04.1985 tarihinde mezun oldu. Yüksek lisans öğrenimi sırasında 04.04.1983 tarihinde Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak naklen tayin edildi. 1986-87 öğretim yılında Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Fars Dili ve Edebiyatı programına Doktora öğrencisi olarak kaydoldu. 06.05.1991 tarihinde Doç. Dr. Ömer Okumuş danışmanlığında hazırladığı “Sürûrî’nin Bahrü’l maârif’i ve Enîsü’l-uşşâk ile Karşılaştırılması” isimli tezini vererek edebiyat doktoru ünvanını aldı. Aynı yıl Eylül ayında Yardımcı Doçentlik kadrosuna atandı. 11.09.1992 tarihinde ise Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’na tayin edildi. Burada 14 yıl öğretim üyesi (on yıl kadar anabilim dalı başkanı) olarak görev yaptıktan sonra kendi isteğiyle 22.8.2006 tarihinde emekliye ayrıldı. Halen Ankara ve Samsun’da hayatını sürdürmektedir. Bu zaman içinde Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yönetim kurulu üyesi olarak birkaç yıl görevde bulundu. Prof. Dr. Haşim Karpuz’un başkanlığında, adı geçen Merkez bünyesinde Üniversite’nin Mevlâna etkinliklerini yürüttü; Merkez’deki Uzluk Arşivi’nin tasnifinde uzun süre görev aldı. Türkiye Yazarlar Birliği ve Anıtlar Derneği üyesidir. Farsça’nın yanısıra orta seviyede İngilizce ve Arapça bilen Şafak, Netice Şafak’la evli ve Recep, Yasir, Enes, Safa isimlerinde dört çocuk babasıdır. Fars dili ve edebiyatının yanı sıra ilgi duyduğu ve araştırma yaptığı alanlar, Türk dili ve edebiyatı, tasavvuf, Mevlâna, mevlevîlik ve Konya kültürü olmuştur. Bu konularda yüksek lisans, doktora tezleri ve Mesnevi ile ilgili bir araştırma projesinin yanısıra on kadar kitabı ve yüzü aşkın makalesi yayınlanmış; çok yazarlı bazı kitaplarda editörlük ve yayın danışmanlığı yapmıştır. Son yıllarda yayın ve diğer etkinlikler yoluyla Mevlâna ve Mevlevîlik sahasında yoğunlaşmış; gerek Konya’da, gerekse diğer şehirlerde bu alanda gerçekleştirilen sosyal ve kültürel etkinliklere faal olarak katılmış, konferanslar vermiş, bilimsel toplantılarda tebliğler sunmuş ve sergiler açmıştır. Konya’da Büyükşehir Belediyesi ve Sosyal Araştırma ve Dayanışma Vakfı (SADAV)’ın ev sahipliğinde Mesnevi sohbetleri yapmıştır. Araştırmalarını, çeşitli akademik dergilerde; edebiyat yazılarını ise başta Yedi İklim olmak üzere Yüzakı, Türk Dili, Aşina, Keşkül gibi dergilerde yayınlamaktadır. Konya kültürüyle ilgili yazılarını ise çoğunlukla Merhaba gazetesinin kültür eki Akademik Sayfalar’da, bazen de Yeni İpek Yolu, Bilgi Yolu gibi dergilerde neşretmektedir. Konya Ansiklopedisi için özellikle Mevlevilikle ilgili maddeler yazmaktadır. Başlıca yayınlanmış eserleri şunlardır: 1.Klasik Şiir Üzerine Yazılar, Konya, 2003 (Saye Basımevi). 2.Aruz Terimleri, Konya, 2003 (Saye Basımevi). 3.Tâhirü’l-Mevlevî, Farsça Divançe ve Tercümesi, hzl. Yusuf Öz – Yakup Şafak, Konya, 2003 (Bşh. Bld. yayını). 4.Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Bütün Eserleri-Seçmeler, Konya, 2004 (Bşh. Bld. yayını); 2.bs. Konya, 2006 (Tekin Kitabevi yayını). 5.Hazret-i Mevlânâ’nın Eserleri, Konya, 2004 (İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını); 2.bs. Konya, 2005 (İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını). 6.Konulara Göre Mesnevi’den Özdeyişler, Konya, 2004 (Nuri Şimşekler’le birlikte; İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını); 2.bs. Konya, 2005 (İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını); (3.bs., Ankara, 2011 (Akçağ Yay.). 7.İsmaîl-i Ankaravî, Nisâbü’l-Mevlevî Tercümesi, Mütercim: Tâhirü’l-Mevlevî, hzl. Yakup Şafak - İbrahim Kunt, Konya, 2005 (Tekin Kitabevi). 8.Mesnevi’den Seçme Hikâyeler, Konya, 2005 (Tekin Kitabevi). 9.Hüseyin Vassaf, Remzinâme, hzl. Yakup Şafak, Konya, 2006 (Tekin Kitabevi). 10.Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Konya, 2007 (Bşh. Bld. yayını); İng. Trc. Mawlana Jalaleddin-i Rumi, çev.M.Saim Kayadibi, Konya, 2007 (Bşh. Bld. yayını). 11.Feridun Nâfiz Uzluk’a Gönderilen Mevlevî Mektupları, Konya, 2007 (Yusuf Öz ile müşterek, Tekin Kitabevi). 12.Mevlânâ ve Sultan Veled’in Türkçe Şiirleri, Konya, 2008 (Büyükşehir Bld.yayını). 13.Veled Çelebi İzbudak, Tekke’den Meclis’e Sıra Dışı Bir Çelebinin Anıları, hzl. Yakup Şafak - Yusuf Öz, İstanbul, 2009 (Timaş Yay.). 14.Beste-i Kadîm’den Beste-i Cedîd’e Meydan Görmüş Mevlevi Ayinleri, Konya, 2009 (Ahmet Çalışır ve Yusuf Kayya ile müşterek; Çizgi Kitabevi). 15.Mevlevi Gülbangleri, Konya, 2010 (İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını); 2.bs., Konya, 2011 (İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını). BEKİR ŞAHİN

7 Mayıs 2013 Salı

SOYLU, SAMİ

(01. 07. 1918) Cumhuriyet dönemi Konya milletvekili Ermenek’in Orta Mahallesi’nde doğdu. Babası Ermenek eski belediye başkanlarından Hacı Reşit Efendi’dir. Bey Annesi Fatma Hanım’dır. (İlkokulu Ermenek’te, Ortaokulu ise Ermenek’te ortaokul olmadığı için İzmir’de okumuştur. Liseyi de Ankara’da bitirmiştir. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyetinden sonra hâkimlik mesleğini tercih etmiştir. 1945 yılından 1952 yılına kadar 8 sene Ermenek Hukuk Hâkimliği ve aynı zamanda Ağır Ceza Mahkemesi üyeliği yapmıştır. Sami Soylu hâkimlik görevinden sonra Sağlık Bakanlığı Başhukuk Müşavirliğine tayin edilmiş ve 1957 senesi Ekim ayı sonuna kadar 5 sene bu görevde kalmıştır. Soylu 1957-1960 yıllarında TBMM’de Konya Milletvekili olarak görev yapmıştır. 1960 yılında ihtilâl olunca mensubu bulunduğu Demokrat Parti milletvekileri ile birlikte 2,5 sene Marmara Denizi’ndeki Yassıada’da kalarak hürriyeti tahdit edilmiştir. Yassıada’dan tahliye olduktan sonra emeklilik hizmetini tamamlamak üzere Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı Sağlık İdaresi Yüksek Okulunda Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukuku hocalığına atanmıştır. Sözü geçen bu okulda 11 yıl meslek dersleri verdikten sonra 1977 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Devlet memurluğundan emekli olduktan sonra 1993 yılına kadar serbest avukat olarak aktif çalışma hayatının içinde olmuş, bu arada eğitimcilik ilkesini de sürdürerek 34 stajyer avukat yetiştirmiştir. Sami Soylu’nun Reşit adında bir oğlu ile Ayşe adında bir kızı vardır Sami Soylu, hâlen eşi Saadet Soylu ile birlikte Ankara’da sakin bir emeklilik yaşamı sürdürmektedir. Bibliyografya: TBMM Arşivi,07. 01. 2009. TBMM Albümü 1920-1991. s 200 Hasan Şimşek, Sami Soylu Yeşil, Ermenek Gazetesi 01.2. 006, Sayı 2460 .

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...