27 Nisan 2015 Pazartesi

HADİS İLMİNİ OSMANLI’DAN CUMHURİYETE TAŞIYAN İLİM ADAMI; Muhammed Tayyib Okiç’in Belgeleri KONYA’DA
Türkiye’de hadis kürsüsünün kurucusu, ilk hadisçilerin hocası Bosna Hersekli Muhammed Tayyib Okiç’in kendi el yazısıyla yazmış olduğu belgeleri öğrencisi Prof Dr. Mehmet Hatipoğlu tarafındank Konya Bölge Yazma Eser Bölge Müdürlüğü kütüphanesine bağışlandı.
Osmanlı Türkçesi, Boşnakça, Arapça ve Farsça dillerinde tutulan birçok bilgi ve belge, Boşnakların fütuhatı, Balkan Türkleri, Avarlar ve Hamzavîlere dair notlar ayrıca özel olarak tuttuğu notlar, bilgi fişleri, arşiv malzemeleri, özel kütüphanesinin listesi gibi bilgi ve belgeler Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğüne getirildi. Ayrıca bu belgeler içerisinde hiç yayınlanmamış çalışma dökümanları bulunmaktadır.
Bu belgeler, özellikle hadis ve tefsir ilimleriyle ilgilenen araştırmacılar için önemli bir kaynak teşkil etmektedir.
Muhammed Tayyip Okiç kimdir?
1 Aralık 1902’de Bosna’nın Tuzla sancağı Graçanitsa kasabasında doğdu. Babası, İstanbul medreselerinde tahsil görmüş Bosna Hersek re’isü’l-ulemâ muavini Yayçalı Mehmed Tevfik Efendi, annesi Hasibe Hanım’dır. Muhammed Tayyib Okiç Saraybosna’da başladığı ilk eğitiminden sonra modern bir ilahiyat fakültesi olan Okruzna Medresa’dan mezun oldu. Zagreb Üniversitesinden Latin Dili ve Edebiyatı imtihanlarını vererek oradan da diploma aldı. Ardından aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde başladığı öğrenimini Belgrat Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Kısa bir süre Saraybosna Erkek Lisesi’nde, iki yıl Şer’i Lise’de öğretmenlik yaptı.
Hukuk ve edebiyat alanındaki ihtisası dışında hadis, tefsir ve İslam tarihi dersleri veren Okiç, Boşnakça ve diğer Slav dilleri yanında Latince, Lehçe, Çekçe, Arapça, Türkçe, Fransızca, Almanca ve okuyup anlayacak düzeyde İngilizce, İtalyanca ve Farsça bilirdi. Bir buçuk yıla yakın bir süre Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Türkiye’nin Hitler Almanya’sına savaş ilan etmesi üzerine diğer elçilik çalışanlarıyla birlikte sekiz ay süreyle Almanya’da esir olarak kaldı.  1945 yılında Almanya’dan Türkiye’ye geçti. Beş yıl boyunca İstanbul Başbakanlık Arşivinde araştırmalar yaptı. 1950 tarihinde Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesinde sözleşmeli profesör olarak göreve başladı. Ankara Üniversitesi Senatosu kendisine hadiste profesörlük unvanını verdi. 1964 yılından 1971 yılına kadar Konya Yüksek İslam Üniversitesinde hocalık yaptı. Prof. Dr. Ali Osman KOçkuzu ve pek çok hadis hocasının yetişmesinde etkili oldu. Muhammed Tayyip Okiç, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevi sözleşmeye aykırı şekilde feshedilince sıkıntılı bir dönem yaşadı.  Bazı sebepler yüzünden Türk vatandaşlığına da geçemeyen Okiç, Türkiye de otuz yılı aşkın bir süre vatansız yaşadı.
Uluslar arası kongrelerde sunduğu tebliğler onun ilim dünyasında tanınmasını sağlamıştır. On dokuz yaşında Saraybosna’da bir gazetede ilk şiirlerini yayımlayan Okiç, zaman zaman “Şuvey’ir ve İbn Tevfik” takma adlarını kullanmıştır.
Türkiye’de hadis kürsüsünün kurucusu, ilk hadisçilerin hocasıdır. Kendisi sadece hadis hocası değil aynı zamanda tefsirciydi. Okiç, Arapça ve Farsça kitaplara dair çalışmalar yapmış Türkiye arşivlerinde Bosna Hersek ile ilgili arşiv malzemeleri ve mahiyeti gibi konuları da araştırmıştır.
Muhammed Tayyip Okiç, 9 Mart 1977 yılında Erzurum’da vefat etmiştir. Yugoslavya sefaretinden güçlükle izin alınarak isteği doğrultusunda Saraybosna’ya defnedildi. Yayımlanmamış bazı çalışmaları ve özel evrakları Mehmet Hatiboğlu’na verildi.
Kaynak: DİA















12 Nisan 2015 Pazar

SELÇUKLU DÖNEMİ KİTAP SANATLARI




 Bekir ŞAHİN

Milletimiz atalarından çok eski ve o ölçüde zengin bir kültür mirası devralmıştır. Bu mirasın büyük bir kısmını kütüphanelerimizi dolduran zengin el yazması koleksiyonları teşkil eder.

Bir çağın bir milletin bilim, sanat ve kültürünün, en güvenilir delilleri şüphesiz o döneme ait sanat eserleridir.

El yazmaları sadece, içermiş olduğu bilgilerle bilim dünyasını değil ayrıca kitap sanatları açısından da kültür ve sanat dünyamızı da ilgilendirmektedir. Yazılı malzemeye gösterilen saygı Selçuklu Kütüphaneciliğinin ve Selçuklu dönemi kitap sanatlarının özünü teşkil etmektedir.

Kitap sanatlatı diye adlandırdığımız; Hat, tezhip, ebru, minyatür ve ciltçilik, iki kapak arasına sıkışmış ama ünleri kendilerinide aşmış güzîde sanatlarımızdır. " Kitap San'atları" deyimi, XX. asrın son çeyreğinde duyulmaya başlandı. Uğur Deman  bey; buna "kitâbî san'atlar"da denilebileceğini ifade etmektedir. Bir kitabın oluşmasında, öncelikle hat en büyük rolü oynadı. Çünkü hat olmasa kitap da olmazdı. Sonra onun yazıldığı sahifelerin birleştirilip, bir kap içine alınmasıyla mücellitlik doğdu. Yazılanların daha cazip hâle getirilmesi ise tezhip sayesinde oldu.

Sayılan bu üç aslî unsur dışında devir ilerledikçe, tarîhî ve edebî konuların ele alındığı kitaplar için resimlenme ihtiyacı duyuldu. Bunlara önceleri şebih veya tasvir adı verilirken, sonradan Batı’daki gibi bizde de minyatür denilmeye başlandı.

 Bu sanata ebruda eklendi. Bu beş san'at, bir araya gelip "beşi bir yerde altın" gibi oldular; ama her biri, boylarını değiştirseler bile, geçmişteki kitâbî kimliğimizi her vakit temsil ettiler, Anadolu'da yapıldığı bilinen eneski ebruların 15.yy. da yapıldıklarını görmekteyiz. Bu sebeple ebruyu Selçuklu kitap sanatları içinde zikredemiyoruz.


Selçuklular, İslam dünyasına sadece siyasi ve idari alnında değil, kültür ve sanat alanında da birçok yenilikler getirmişlerdir.  Sahip oldukları dinamizm ve yeniden ortaya çıkarma özelliklerini mahalli malzemelerle birleştirerek güzel sanat eserleri meydana  getirmişlerdir.

         12. yüzyılın sonlarından başlayarak Anadolu Selçuklu sanatında çini, halı, maden, ahşap, alçıdan yapılmış sanat ürünleri, mimari yüzeyler, bitkisel, geometrik, hayvan figürlü tasarımlarla süslenmiştir. 

KONYA’DA 13. YÜZYILDAN BAŞLAYARAK KİTABA, KİTAP SANATLARINA İLGİ DUYULDUĞU buradaki medreselere ve Mevlana’nın türbesine vakfedilen kitaplardan ve vakfiye kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Konya Sadeddin Köpek Medresesinde 677/1278 tarihinde Hasan b. Cuban b. Abdullah el-Konnevî bir Kuran istinsah etmiş, erseri Muhlis b. Abdullah el Konevî tezhiplemiştir. Yine Hz. Mevlana’nın Mesnevisinin en eski nüshasının da tezhiplendiği görülmektedir.

Selçuklu dönemi, kitap sanatlarının temellendiği önemli bir devirdir. Bir devri en iyi anlatan belgeler o devir insanının meydana getirdiği mimari eserleriyle birlikte, kitap ve kütüphanelerdir. Papirüsten deriye, pamuk levhadan kâğıda, kadar uzanan bir yazma kültürü mevcuttur.

Selçuklu Dönemi el  Yazması Eserlerin Kitap Sanatları Açısından özellikle hat sanatı Özellikleri  ilgili yaptığımız araştırmada bu devrin kitap sanatlarıyla ilgili kaynakların çok az olduğunu gördük. Biz, bu bildirimizde Selçuklu dönemi kitaplarının özellikleri ve devrin kitap sanatlarından özellikle hat sanatıyla ilgili  bazı örnekleri sunmaya çalışacağız. Ancak Öncelikle mimaride kullanılan hatlardan başlayarak konuyu  açıklamaya gayret edeceğiz.

Hat

Anadolu  Selçukluları  Devrinden  Yazı:

XI.yy dan itibaren Anadolu’ya akın akın  gelmeye başlayan Türk  boyları, Büyük Selçuklu sultanı Alparslan’ın 1071  yılında Malazgirt ovasında Bizans İmparatoru Roman Diyojeni yenilgiye uğratması sonucu, kısa bir süre içinde Anadolu’ya  hakim olmuşlardır.

Anadolu Selçuklular’ının  XII.yy ilk yarısına kadar geçen ve  siyasi birliği tesis etme yolundaki  gayretler sebebiyle  belirli bir sanat faaliyeti olmamıştır.  Ancak sultan Mes’ud ‘un Selçuklu devletini ele alarak 40 yıllık  idaresi zamanında, Anadolu’da birliğin tamamen sağlanması ve Ondan sonra gelen  II.Kılıçarslan’ın Bizans İmparotoru Manuel Kommnos’u yenmesiyle; XII.yy. ın ikinci yarısından itibaren, Anadolu’nun her yanında zengin ve parlak bir gelişme oluşmuştur. Sağlam  temeller üzerine kurulmuş olan Türk sanatında,Uygurlar ,Karayanlılar,Gazneliler ve Büyük Selçuklular  dan gelen maddi ve manevi değerler, Anadolu Selçıkluları tarafından aynı his ve heyecan ile  geliştirilmiş ve  devam ettirmişlerdir.

Anadolu Selçukluları Dönemi her bakımdan olduğu gibi hat sanatı ve tezyinî sanatlarımız açısından da kendinden önceki dönemlere göre önemli gelişmeler göstermiştir. Onların kendi klasik döneminde meydana getirdiği gelişmeler, Selçukluların zengin muhayyilelerinin etkisi hem Beylikler hem de Osmanlı döneminde devam etmiştir.

Anadolu Selçukluları döneminde yazı sanatı bakımından İbnü’l_Bevvab’ın tesiri görülmüştür. Onun Hat sanatındaki tesiri Yâkûtül-Musta’simî’ye kadar takip edilmiştir.  Selçuklu medeniyetinin engin muhayyilesi içinde şekillenerek gerek kitap sanatları gerekse mimaride o devir İslam ülkelerinde görülmeyen zenginliğe ve ileri bir noktaya ulaşmıştır.


Selçuklu develi hattı üç yönüyle dikkat çekmektedir.

1-Müfredat bakımından: Elif harfi: yuvarlak zülfelidir. Harfi yazmaya başlarken kalemin kağıda ilk temasındaki meydana getirdiği açının daha az meyilli, düze yakın olması bu sebeple başlangıcı oldukça kalın küt olan elif harflerinin üst sağ kısmında kırılma küçük sivri çizgiler meydana getirmiştir. Anadolu Selçuklu döneminde ölçülü bir şekle bürünerek içeriye doğru bir kavisten ve koç boynuzunu andıran şekilde kıvrımdan sonra harf gövdesine bitişmiştir. Araştırmacıların küt ve yuvarlak olarak nitelendirdikleri bu şekil tamamen Anadolu Selçuklularına aittir. 

Lamelif: Kollarrı yukarı doğru açık, aşağı kısmı ise önce sola sonra yukarı doğru kıvrılır.

Anadolu Selçuklu dönemi celi harfleri içinde her harfin dönem özelliklerini yansıtan estetik bir yapısı vardır.  Bu harfler içerisinde “Kâf” harfi biraz daha öne çıkar  (Resim8) Bazen kısa bazen uzun gövdeli olarak yapılan Kâf harfinin sereni sağdan sola doğru meyilli olarak yapılan üst çizgisi dalgalı yatay ve açık bir şekilde yazılan “S” harfini andırır. Bu işaretin bazen uzun bazen kısa yazıldığı görülür.

2 -İstif Yönünden: Selçuklu celileri zemini tezyinatlı olanlar ve tamamen tezyinattan kurtulmuş son derece girift istif edilmiş yani boşluklar harflerin bir birini kucaklar şekilde yazılmıştır.

Bu dönemde mühmel harfler usulüne uyun olarak kullanılmadığı için boşluklar tezyinat veya harfleri sıkça yazmak suretiyle doldurulmuştur.

Sülüs ve nesihle birlikte muhakkak ve reyhani  yazıda kullanılmıştır, bilhassa Mushafların  yazılmasında  sık sık bu yazıya rastlanmıştır. Bu  yazılardan sülüs ve nesih, Selçuklular dönemine mahsus özellikleri ile, Selçuklu Sülüsü ve Selçuklu Nesihi  isimleriyle sembolleşmiştir. Bunlarla yazılan kitaplara, müze, kütüphane  ve koleksiyonlar da rastlamak mümkündür .Yalnız gerek sülüs  ve gerekse nesih yazıları daha sonra ki  asırlar içinde yazılan yazılardan oldukça geridir. Selçuklu sülüsünün bazen zerendüd olarak  yazılıp etrafına siyah  tahrir  çekildiği de görülür. Bu hususiyet Anadolu Selçıklular’ına mahsus bir özellik olup. XVI.yy içinde  Ahmet Karahisari’nin bazı yazılarında da görülmektedir.

Mimaride kullanılan  yazı ise, küfi ve celi sülüstür. Bu iki yazının bazen birlikte, bazende müstakil olarak, Anadolu Selçuklu Mimarisi içinde önemli  bir yer tutan portaller başta olmak üzere, mihrap, kubbe kasnağı ,türbe ve benzeri yerlerde kullanıldığı görülür. Her iki yazınında Büyük Selçuklu dönemine kıyasla, bu dönemde gelişerek, küfi yazıda, başta çini mozaik olmak üzere çok  kompozisyonlar yapılmış, celi sülüs de ise, Karatay, İnce minare Medresesi ve Sahib Ata Camii portallerinde  bulunan yazılarda  görüleceği  üzere, müfredat ve istifte önemli gelişmeler olmuştur. Bunlardan biri, celi yazının ilk defa, tezyinattan uzak,kendi başına cesurane yazılmış olmasıdır.

Konya Sırçalı Medrese (1242 ) eyvanının sağında ve solunda  bulunan hücrelere giriş kapısının  üzerindeki fruze renkli çinilerle mozaik teknigi ile yapılmıştır küfi kitabeler  de Anadolu Selçuklu  mimarisi içinde kullanılan yazı sanatı hakkında bilgi vermektedir.

Sırçalı medreseden kısa bir süre sonra Karatay Medresesi (1251) nin kubbe etegindeki küfi  kuşak yazısı, Anadolu Selçuklu mimarisi  içinde kullanılan en zengin örneklerindendir..

Anadoludaki Celi sülüs yazının en  güzel ve gelişmiş  örnekleri daha ziyade Konya daki  mimari eserler üzerine görülür. Bunlar içinde mihraplar ayrı bir yer tutar.Konya Alaaddın camii mihrabı ,Konya Sırçalı Medrese mihrabı, Eşrefoğlu  camii mihrabı, İnce Minareli Medrese,Karatay Medresesi ve Sahibatan  camii porteleri üzerinde bulunan Celi sülüs yazılar bulanan en güzel örneklerdir.

Beylikler dönemi Anadolu Selçuklu  dönemi gibi güçlü değilse de,hepsinin Selçuklu hakimiyeti altında yaşamış ve aynı kültür almış olmaları sonucu,imkanları nispetinde muhtelif sanat eseri meydana getirmişlerdir. Beylikler  döneminde, kitabi yazının, Anadolu Selçuklularından etkilendiği ve daha fazla  geliştiği görülür. Bu devirde, Yakutü’l Musta’sım’nin yetiştirdiği  talebelerden  Ergun Kamil(XIV)gibi  Türk halatlarının olması, kendisinin bütün kaideleri ile geliştirdiği  yazının, Beylikler döneminde daha hakim olmasını sağlamıştır.Yakütane yazı üslubundan istifade eden Beylik dönemi  hattatları da Selçuklu  sülüs ve neshinden ayrı olarak bu yeni tavır ile eserler vermişlerdir.

         Mimaride kullanılan yazıda da durum aynıdır. Beylikler dönemi küfi  yazı, Selçuklular’a nazaran daha az kullanılmış, bunun yerine daha ziyade  celi sülüs yazı almıştır.Hatta celi yazı bakımından  ilk  ciddi  gelişmeler  ve Selçuklu  sülüs yazısının ayrılmalar da yine  bu dönemde  görülmeye   başlamıştır(131).

Bunun da sebebi yine Yakut’un yazı  sanatında  yapmış olduğu  yenilikleri kendisini yavaş yavaş   hissettirmeye başlaması  ve talebelerin  çeşitli İslam ülkelerine  dağılmalarıdır. Sülüs yazısının tercihine bir başka sebep de, küfi ve ma’kıli yazıya göre sert ve köşeli kısımlardan arınmış daha yuvarlak hususiyetli bir yazı olması ve mimaride kullanılmaya elverişli olmasıdır.    

Türklerin yazı sanatına vermiş oldukları bu emek karşısında, çok yaygın olan “Kur’an-ı  Kerim, Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı ”şeklinde ifadesini bulan meşhur söz söylenmiş olmasında Selçuklu döneminin katkısının olduğunu düşünüyoruz.

Anadolu  Selçuklu Devletinin XIII.yy. sonlarında tarih sahnesinde silinmesinden sonra, Her ne kadar Beylikler,ekonomi yönden  Anadolu Selçuklu  dönemi gibi güçlü değilse de, hepsinin Selçuklu hakimiyeti altında yaşamış ve aynı kültür almış olmaları sonucu, imkanları nispetinde muhtelif sanat eseri meydana getirmişlerdir. Beylikler  döneminde, kitabi yazının, Anadolu Selçuklularına  göre daha fazla  geliştiği görülür.Bu devirde, Yakutü’l Musta’sımf’nin yetiştirdiği  talebelerden Ergun Kamil(XIV)gibi  Türk hatatlarının olması, kendisinin bütün kaideleri ile geliştirdiği  yazının, Beylikler döneminde daha hakim olmasını sağlamıştır.Yakütane yazı üslübunda istifade eden Beylik dönemi  hattatları da Selçuklu  sülüs ve neshinden ayrı olarak bu yeni tavır ile eserler vermişlerdir.

   Anadolu Selçuklu dönemlerinde kullanılan yazı çeşidi tarihi süreç içerisinde bir değişim göstermektedir.

          Bu örneklerde kullanılan yazı türünde zaman içinde şekillenen kronolojik değişim açıkça görülebilmektedir. Bu dönem de Aklam-ı Sitte’nin temelleri atılmıştır.

     Giderek bu dönem yapı kitabelerin de ve  başlangıçta köşeli karakterli kûfî yazı çeşidinin kullanıldığı kûfîden yuvarlak karakterli nesih yazıya geçildiği izlenebilmektedir.

     Takip eden yıllarda ve dönemlerde belge değeri olan yapı kitabelerinde ve yazma eserlerde her zaman yuvarlak karakterli nesih yazı ve bundan gelişen sülüs ve çeşitlemeleri kullanılacaktır.

     Anadolu’da yapı kitabelerinde kullanılan; basit kûfî–çiçekli kûfî ve çiçekli nesih/sülüs-basit nesih/sülüs sıralaması diğer İslam Kültür Merkezleri’nde aynı sıralama ile daha erken tarihte şekillenmiştir. Ancak el yazması eserlerde yazının sanatlı bir biçimde kullanılması taş ve ahşaba göre daha geri plandadır.

Mevlana Müzesinde bulunan 3409 numaralı  Kur’ân-ı Kerîm nüshasında hat bakımından şöyle değerlendirebiliriz; Ana metinde yer yer sülüs, tevkî‘ ve rikâ‘ yazı karakterleri (0657.jpeg’de sayfa sonundaki “Abdu’llâh” ibâresinde bitişmeyen harflerden olan Abd’deki dâl harfinin Lafzatullâh’ın elif’i ile, elif’in de lâm ile bitiştirilerek yazılması gibi) görülse de, zülfe kabul eden elif, lâm, dâl, râ, tı, kef gibi harflerin zülfesiz oluşları, bel, hel gibi sonu lâm ile biten kelimelerde lâm’ların, müfred yani bitişik olmayan lâm-elif’lerin, râ ve vâv’ların form olarak sülüs kaidelerine uymaması, bilakis tamamen nesih karakterler sergilemesi gibi sebeplerle metnin hattını biraz irice nesih, Selçuklu devri neshi olarak tanımlayıp kabul etmek daha isabetli olur.

Sûre başlarında bulunan dikdörtgen çerçeve içindeki yazılar ise tevkî‘ hattıyla yazılmıştır.

Yazının Selçuklu ya da 13. yy. olduğunu gösteren en bariz hususiyetler olarak kelime sonunda bulunan kef harflerinin baştaki ve ortadakiler gibi serenli yazılması, bitişik lâm-elif’lerde lâm’ın dik değil de geriye yani sağa yatık oluşu, cîm ve ayn türünden harflerin tek başına ya da kelime sonunda yazıldıklarında kuyruk uçlarının satıra paralel olmayıp daha açık ve aşağıyı işaret eder bir şekle sahip oluşları sayılabilir.

Bu arada yazıda bazı enteresan espriler de göze çarpmaktadır. Mesela (0032.jpeg’de) “mâ küntüm” ifâdesinde mâ ibâresinin elif’i küntüm fiili başındaki kef ile bitiştirilip sereni yukarıya eklenmiş olup (0037.jpeg’de) “kemâ kütibe” ifadesinde de aynı durum söz konusudur. “fîhâ kütübün” cümlesinde ise (0691.jpeg) birinci ibare sonundaki elif, ikinci ibare başındaki kef’e, sereni de andıran bir tarzda bitiştirilmiş, ayrıca bir seren kullanılmamıştır.

Yine “bisâtan” (0655.jpeg) kelimesi ile “ehâta” fiilinde (0658.jpeg) elif’ler, tı harflerinin elif’leri ile üstten bitiştirilmiştir.

Ketebe hattı orijinal  klasördeki Kur’ân-ı Kerîm nüshası (Fotokopideki numarası 3407) yazı karakteri, tavır ve espriler bakımından yukarıdaki nüshaya tamamen benziyor. Dolayısıyla her ikisinin aynı hattat tarafından yazıldığına kesin gözüyle bakabiliriz. Gölpınarlı’nın “Selçuk devrinin bütün karakterlerini haiz” ve “harekeli” ifadelerine katılmakla birlikte, yukarıda da söylediğimiz üzere yazının “sülüs” değil biraz irice nesih olduğu kanaatindeyim.

   Ayrıca Gölpınarlı’nın baştaki kelimeyi erbaa yani 4 okuyarak 634 tarihini vermiş. Bu kelime ihdâ yani 1 olarak okunmaya daha müsait ve dolayısıyla 631 bence daha doğru.

     Anadolu Selçukluları devri  kitabi yazılarında; elif,lam,tı, harflerinin sağa doğru zülfeli Kef harfinin eğri ve dalgalı olarak kullanıldığı Vav,Kaf,Fe, harflerinin gözlerinin genellikle açık yazıldığı cim ve ayn gibi yuvarlak harflerin daha küçük yazıldığı görülmektedir.

Dikey harfler adeta kılıç veya bıçak görünümü sergilemektedir. Şık bir şekilde dizilen dikey harflerin zülfeleri küttür. Bir varakta birkaç yazı çeşidini görmek mümkündür. Bu dönemde hat adeta hattın harmanı durumundadır. Deneler başaklardan tam ayrılmamıştır. Yani hat çeşitlerinin karakteristik özellikleri tam değildir.

Usta müellifler nokta ve hareke fazla kullanmamışlardır.

 Bu dönemde kullanılan yazı türleri sülüs, nesih, muhakkak ve reyhani'dir. Mevlana Müzesi'nde sergilenen Ebulizz Ömer Bin Ali tarafından muhakkak ve reyhani hattıyla yazılmış olan Kur'an (1206) Selçuklu döneminin seçkin örneklerinden biridir

Anadolu’ya  mağripten çok gelen ilim adamı olduğu için Mağribî hat fazlaca kullanılmıştır.

Küfi yazıyı andıran örneklere rastlamak mümkündür. Kitaplarda tam küfi yazıya çok az rastlanmaktadır.

    








Anadolu Selçuklu Dönemi Tezhip Sanatının Genel Özellikleri

Türkler, Anadolu’ya gelip yerleşmeye başladıkları dönemlerde tezhip sanatını beraberinde getirmişlerdir.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde tezhipli yazmaların yoğun bir şekilde hazırlanması 1270’li yıllardan sonra başlar ve 14. yüzyıl boyunca sürer

13. yüzyıl ve 14. yüzyıl boyunca Anadolu Selçuklular Dönemi’nde Konya merkez olmak üzere bu bölgelerdeki saraylar, medreseler, tasavvuf kurumları ve ahî teşkilatları yazmaların hazırlandığı ve sanatçıların korunduğu kurumlar olmuştur. Günümüze ulaşabilen bu yazmaların en zengin örnekleri Konya Mevlâna Müzesi, Karatay Yusufağa Yazma Eser Kütüphanesi, Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü ve Koyunoğlu Kütüphanelerinde bulunmaktadır.

Anadolu Selçukluları Dönemi’nde kitaplar kalın “Âbâdî” kâğıt kullanılmıştır. Bu dönemde zahriye kısımları bol tezhiplidir. Daha sonraları Serlevhalar ön plana çıkmıştır.

Zahriye ve serlevhalar kare, dâire veya dikdörtgen şekillerde düzenlenmiş olup, desenlerde geometrik üslûp hâkimdir.

Tezhiplerinde altın bol miktarda hem ezilerek, hem de varak hâlinde yapıştırılarak kullanılmıştır.

         Kızıl kahve, siyah, açık lâcivert, kırık beyaz, pembe dönemin karakteristik renkleri arasındadır.

Selçuklu dönemi Kitap sanatlarıyla ilgili kesin sonuçlar ortaya koyabilmek için gerek ülkemizdeki gerekse dünyadaki diğer yazma eser kütüphanelerinde bulunan tüm Selçuklu Dönemi yazmalarının incelenmesi gerekir. Ancak böyle bir çalışmayı yapabilmek için ekip, zaman ve finansal kaynağa ihtiyaç vardır.

Yazma Eser Kütüphanelerinde bulunan eserlere ait katalog bilgilerinde kitap sanatlarına ait bilgiler çok yetersiz terminoloji birliği de bulunmamaktadır.

ANADOLU SELÇUKLU CİLD SAN’ATI’NIN ÖZELLİKLERİ

(1075–1308) (467/468- 707/708)


          Bu ciltlerin en önemli özelliklerinden birisi: ön ve arka kapaklarda ayrı ayrı motifli şemselerin kullanılmasıdır. Mesela; ön kapakta rûmî’li bir tezyînat görülürken arka kapakta yuvarlak bir şemse kullanılmıştır. Gene tamamen geometrik, yıldızlı bir kapağın arkası yuvarlak vs. olabilmektedir.

Bir başka önemli özellik, bir kapak, tam zeminli olarak yapılmışken diğerinin şemse tarzında yapılmasıdır.

Tam zeminli ciltlerde istisnalar dışında köşebent yoktur.

 Kapakları çevreleyen bir zencirek veya bordür mutlaka vardır. Bu zencirek ve bordür ve 2 sıradan fazla da olabilmektedir.

Mikleb genellikle yapılmıştır. Bazen miklebsiz kapaklar da görülmektedir.

 Sertab ilk devirlerde genellikle boş bırakılırken, daha sonraları tezyîn edilmiştir.

Anadolu Selçuklu Ciltleriinde sırt daima düzdür.

Geometrik tezyînât, dönemindeki diğer cildlere göre daha girift ve sıktır. Çok çeşitli

Geometrik şekiller görülmektedir.

İç kapaklar deri ile kaplıdır ve genel olarak  olarak rûmîlerle bezenmiştir.

Anadolu Selçuklu ve bu üslûbu taşıyan cildleri yapan usta isimleri; cildlerin köşebend içlerinde, şemse merkezinde, mikleb şemsesinde, sertâbda, köşebend önünde, zencirek kartuşunda ve kapak içlerinde görülmektedir.

Deri koyu veya kızıl kahverengi veya kahverenginin değişik tonları kullanılmıştır.  Siyah renkli deri pek kullanılmamış

Osmanlı döneminde kitabı korumak amacıyla kitap mahfazası yapıldığı halde Selçuklu döneminde kitap mahfazası kullanılmamıştır.   

 Cilt motifleri modülerdir.


Selçuklu, Beylikler(Memluk), Osmanlı zincirini de göstermektedir.

              Bu imzalar; şemse, köşebent, zencirek, Sertab, mıklep ve kapak içlerinde olmak üzere cildi bütün bölümlerinde kullanılmıştır.

Aynı imzalar (mühürler) geniş bir periyodda kullanılmıştır.



HADİMİ KÜTÜPHANESİ


 

HADİMÎ KÜTÜPHANESİ

Bekir ŞAHİN·

 

Türk İslam Medeniyeti’nde ilim ve kültür müessesesi olan kütüphanelere büyük önem verilmiştir. Bizim vakıf medeniyetimiz içerisinde en önemli vakıf eserlerinden birisi kütüphanelerdir. Bu mekânlar bilginin korunmasına, aktarılmasına ve çoğalmasına büyük hizmet etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Hadimî kütüphanesi de bu önemli eserlerdendir.

Hâdimî Kütüphanesi bugün, Taşpınar Mahallesi, Hadimi caddesi No:69’da bulunmaktadır. İnşa kitabesi mevcut olmayan binayı Daru’s-Saâde ağası Beşir Ağa yaptırmıştır.[1] Giriş kapısı üzerindeki mermer bir levhada 21.8.1951 tarihinde dönemin Konya valisi Kemal Hadimli tarafından tamir ettirildiği kayıtlıdır. 1951-1954 yılları arasında esaslı bir tamir görmüştür.[2] Halen kütüphane olarak kullanılan bina; Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 20.11.1988 tarih ve 3376 numaralı kararıyla tescil edilmiştir.[3] Klasik dönem mimari özelliklerini taşıyan bina, kare planlı, kubbeli bir yapıdır. Kubbe daha sonra kırma çatı ile kapatılmıştır. Kuzey duvarı sağır tutulmuş; güneyde üç, doğuda iki pencere ile aydınlatılmıştır. Giriş kapısı kuzey duvarına açılmaktadır. Bu cephede bir ışık penceresi de bulunmaktadır. Binanın 1740’lı yıllarda yapıldığı düşünülmektedir.[4] Hadimi’nin doğup büyüdüğü evin önünde tuğla, horasan kireç harçı, yığma, kübik örme kemer ve tek kubbeli küçük bir binadır. Bu kütüphane “ Şehdi Osman Efendi Kütüphanesi” diye de anılmaktadır.[5]

Osmanlı’da XVII. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun küçük köylerine kadar yaygınlaşan medreseleşme hareketi ile birlikte bilhassa İstanbul’da biriken kitap külliyatlarını Anadolu’ya aktarma çabalarını görmekteyiz. Özellikle Osmanlı devlet adamları Anadolu’daki küçük kasaba ve köylere kadar medreseler, kütüphaneler yaptırmışlar ve buralara kitaplar vakfetmişlerdir. Bu kişilerden biri de; Darüssaâde ağası Hacı Beşir Ağa'dır. Şeyhü’l-Harameyn iken tanıştığı Hadimi ile olan dostluğunu ölünceye kadar sürdürmüş ve hayatta iken Hadim'e bir de kütüphane yaptırmıştır. Hadimi ile dostluk kuran devlet adamlarından bir diğeri Divân-ı Hümâyun Hâcegânı’ndan Akovalı  Şehdî Osman Efendi'dir. Osman Efendi Hadimi ile olan dostlukları sebebiyle Hadimî'nin ölümünden kısa bir süre önce Hadim Kütüphanesi'ne 447 cilt kitap vakfetmiştir.[6] Ayrıca Osman Efendi daha sonraki tarihlerde 6 kitap daha vakfetmiştir. Osman Efendi vakfiyesinde bu kitapları Hadim Kütüphanesi'ne ve eş-Şeyh es-Seyyid Muhammed el-Hadimî'nin talebelerine vakfettiği ifade edilmektedir.  

Foto:1(Şehdî Osman Efendi'nin vakfettiği kitaplar üzerindeki mührü)

 

Bu kitaplar arasında Selçuklu döneminden itibaren yazılmış, ilmî değeri çok büyük el yazması kitaplar da bulunmaktadır. Hatta bu kütüphanenin daha sonraki tarihlerde "Hadim Kazası'nda Şehdî Osman Efendi Kütüphanesi” diye de adlandırıldığı görülmektedir.[7]

Hadim Kütüphanesi Konya ve çevresinin çok önemli ilim ve kültür merkezi haline geldiği bilinmektedir. Kütüphanedeki eserler konu itibariyle İslami bilim dallarının hemen hemen hepsini kapsamaktadır. Tefsir konusunda, alanında temayüz etmiş İbn Abbas, Beyzavî, Ebussuud, Razî, Zemahşeri gibi büyük âlimlerin tefsirleri, hadiste, başta Kütüb-ü Sitte olmak üzere önemli birçok hadis kitapları, Fıkıh alanında, usul-u fıkıh kitaplarının yanında fetva mecmuaları, miras hukukuyla ilgili eserler, Devvani, Taftazani, Şerif Curcani gibi önemli kelamcıların eserleri, şerhler, haşiyeler, Felsefeye dair eserlerle, birlikte Gazali’nin İhyası, Hz. Mevlana’nın başta mesnevisi olmak üzere diğer eserleri, Birgivi’nin Tarikat-ı Muhammediye’sinden Yazıcızade’nin Muhammediye’sine kadar pek çok eser bulunmaktadır. Tasavvuf, şiir ve edebiyat alanındaki eserler de dikkat çekmektedir.

Konya’nın bir köyünde yetişen Muhammed Hâdimî ilim geleneği açısından saygın bir aileye mensuptur. O dönemde medreseleri ile öne çıkan Konya’da yetişmiştir. Konya’daki  eğitim faaliyetlerinin arkasında Nakşibendî tarikatına mensup mutasavvıflar bulunmaktadır. Hâdimî ise mutasavvıf bir medreseli olarak talebeleri, eserleri, sahip olduğu altyapı malzemesi ile dikkat çekecek niteliktedir.

Muhammed Hâdimî’nin ilmi seviyesi, yazdığı eserleri, yaptığı hizmetleri bu kütüphaneyi daha da anlamlı kılmaktadır. Burada Hâdimî’nin şahsında ortaya çıkan mesele, Osmanlı ilmiyesine dair sahip olduğumuz bilgilerin taşra için de geçerli olduğunu göstermektedir diye biliriz. Adeta ilmiye konusunda İstanbul ile taşra arasındaki farkı ortadan kaldırdığı düşünülebilir. Hâdimî’nin  bütün bu çalışmaları  organize etmesi, İstanbul’dan bağımsız olarak yeni ilişki ağları oluşturması   kendisini  dikkate değer kılmaktadır.

Hâdim Kütüphânesi’ne görevli olarak Hâdimî’nin çocukları ve torunları arasından atama yapılmıştır. es-Seyyid Mehmed; 27 Zilhicce 1256 /1841 tarihli bir berât ile bi’l-iştirâk günlüğü on beş akçeye hâfız-ı kütüb-i evvel olarak ve es-Seyyid Ahmed Sa’îd ibn-i el-Hac Numan Efendi günlüğü on akçeye nâzır-ı kütüphâne olarak tayin edilmişler, ancak ikisi de arka arkaya hakka yürüyünce, 13 Şevvâl 1283 / 1867 tarihinde Mehmed Efendi’nin yerine oğulları 43 yaşındaki es-Seyyid Numan, 41 yaşındaki es-Seyyid Abdullah, 31 yaşındaki es-Seyyid Abdurrahman ve 27 yaşındaki es-Seyyid Sa’îd Efendi adındaki çocukları ve es-Seyyid Ahmed Sa’îd Efendi’nin yerine oğulları 35 yaşındaki Mehmed Efendi ve 21 yaşındaki Numan Efendi (bu Numan Efendi uzun süre Hadim Rüştiyesinde muallim-i sâni görevi yapan ve eski Hâdim müftüsü Ahmed Sa’îd Hadimioğlu’nun babasıdır) hâfız-ı kütüb-i evvel ve nâzır-ı kütüphâne olarak bi’l-iştirâk tayin olunmuşlardır.(KŞS 91 / 215-2. )[8]

Erken tarihli Konya sâlnamelerinin çoğunda, Hadim’de bir kütüphâne ve kütüphânede 544 adet kitap mevcut olduğu kaydedilmekte iken[9] , daha geç tarihli bir salnamede ise, bu kütüphanede 740 yazma, 120 nadir matbu eser olduğu ifade edilmektedir.[10]

Numan Hadimioğlu: “Kütüphanede bulunan yazma ve basma eserlerin tamamı 28 Şubat 1935’de Konya valisi Cemal Bardakçı’nın görevde bulunduğu dönemde Konya Yusuf Ağa Kütüphânesi’ne götürülmüştür. Bu kütüphânenin kataloglarında tarafımızdan yapılan araştırmalarda, 5 numaralı katalogun 73-167. sayfalarında 6880 ile 7594 numaraları arasında 1125 kitabın Hadim Kütüphânesi’nden geldiği tespit edilmiştir.” [11] Demektedir. Buman Hadimioğlu’nun bu tespitini incelediğimizde anılan tarihte getirilen kitap sayısının 943 olduğunu tespit ettik.(Foto:2)

Ayrıca kitaplar Hadim’den götürüldüğünde   Yusuf Ağa Kütüphanesi’ne değil Milli Kütüphane’ye teslim edilmiştir.(Foto:1) Daha sonra Müze kütüphanesine taşınmış, 1947 de de Karaman ve Akşehir’den gelen kitaplarla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ihtisas kütüphanesi olarak ittihaz edilen Yusuf Ağa  kütüphanesine teslim edilmiştir. (Foto:3)

Yusuf Ağa Kütüphanesi demirbaş defterlerindeki incelememizde Hadim Kütüphanesinden gelen kitap sayısının 1126 olduğunu gördük. Bu sebeple 1935 tarihinden sonra da Hadim Kütüphanesinden kitapların geldiğini düşünmekteyiz. Ayrıca Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesinde özellikle Konya İl Halk Kütüphanesi Feridun Nafiz Uzluk bölümünden devir olarak gelen kitaplar arasında Hadim kütüphanesinin mührünü taşıyan kitaplar vardır. Yine Bölge Yazma Eserler Kütüphanesinde değişik zamanlarda farklı kişilerden satın alınan kitaplar üzerinde Hadimî kütüphanesine ve medresesine vakfedildiğine dair vakıf kaydı ve mührü bulunan çok sayıda kitaba rastladık. Hala farklı kişilerin ellerinde Hadimi Kütüphanesi ve Hadimi medresesine vakfedilen çok sayıda kitabın bulunduğunu düşünmekteyiz.

Hadimî Kütüphanesine ait olduğu düşünülen kitapların tamamının zahriyeleri tarafımızdan incelendi. Kitapların ekserisinde vakıf kaydına, vakıf mührüne rastladık. En çok da Osman Şehdi’ye ait vakıf mührünün olduğunu gördük.

Hadimi Kütüphanesi vakfiyesiyle birlikte çok sayıda sahıslarında kitap vakfettikleri de  tespit edildi;

Hacı Ömer  Karapınârî, Hacı Mahmud, İbrahim Paşa Medresesi Müderrisi Ahmed, Edirne Kalender Medresesi müderrisi Mehmet b. Mustafa,  Mahmud b. Hasan, Aşağı Hadim’den Mustafa Efendi, İstanbul Sultan Mustafa Medresesi Müderrisi Muhammed b. Muhammed, es-Seyyid el-Hac İsmail Hadimî, Civar-ı Hadim medresesinde Tullab-ı ulumdan Kadınhanlı Abdurrahman efendi,

Kitapların bazılarında “ Medrese talebelerine vakıftır.” şeklinde vakıf olduğu belirtilmiş, ancak vakfedenin ismi yazılmamıştır.

Rehin olarak bırakılan, ancak sahibi tarafından alınmayan kitaba da rastlanmıştır: “Mernek (Kızılkaya)’lı el-Hac Mustafa efendi Mutavvel mukabilinde rehindir.” notu düşülmüştür.(Demirbaş No:6986)

Bu kitaplar arasında Ebu Said el-Hadimî’nin şahsına ve çocuklarına ait kitaplara da rastlamıştır. Bu kitaplarda: “Numan Efendi’ye isabet etmiştir”, Said Efendi’ye isabet etmiştir.”, Numan Efendi b. Said Efendi’ye isabet etmiştir” şeklinde kayıtlara rastladık. Bu kayıt bulunan kitapların Ebu Said el-Hadimî Hazretleri’nin çocuklarına ait olduğunu düşünüyoruz. Bu kitapları babalarının vefatından sonra aralarında miras olarak paylaştıkları esnada bu notları yazdıklarını tahmin etmekteyiz.

Kitaplara sanat yönüyle baktığımızda; tezhipli kitapların az sayıda olduğu görüldü. Genellikle tezhiplerinin de basit tezhip olduğunu müşahede ettik. Cilt sanatı açısından da önemli cilde pek rastlanmadı. Hat sanatı açısından da kayda değer eserin az sayıda olduğu görüldü.

Hadimî Kütüphanesi; Ebu Said el-Hadimî’nin yaşadığı dönemde Konya ve çevresinin eğitim tarihinin ortaya çıkarılmasında önemli verileri içermektedir.  Özellikle kitaplardaki zahriyelerin incelenmesi halinde yerel tarihe ışık tutacak önemli verilerin bulunduğu kanaatindeyiz. Yine bu kitaplar içerisinde zamanın bilim tarihini ortaya koyacak eserlerle birlikte o dönemdeki kitap sanatlarıyla ilgili materyallere de rastlamak mümkün olacaktır.

 


 

Foto2

 


 

Foto:3

 

 



Foto:4Hadim Kütüphanesinden Konya Milli kütüphaneye gelen kitapların listesi

 

 

 


Foto:1 (Şehdî Osman Efendi'nin vakfettiği kitaplar üzerindeki mührü)




· Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü.
[1] Hacı Beşir Ağa, harem ağalarının en meşhurlarından biri olup, XVII. yüzyılın ortalarında doğmuş, küçük yaşta zenci köle olarak İstanbul’a getirilmiş ve kızlar ağası Yapraksız Ali Ağa’nın yanında yetişmiştir. 1705’de saray hazinedarı olmuş, 1713’de önce Kıbrıs’ta, sonra da Mısır’da ikâmete mecbur edilmiştir. Daha sonra affedilerek Hicaz’a gönderilmiş ve şeyhü’l-haremlik makamına getirilmiştir. 1717’de İstanbul’a çağırılarak Dârü’s-sa’âde ağası olarak tayin edilmiş, On üç yıl III. Ahmed, on yedi yıl da I. Mahmûd dönemlerinde olmak üzere toplam otuz yıl bu görevde kalan Beşir Ağa, 3 Haziran 1746’da vefat eylemiş ve Eyüp’teki türbesine defnedilmiştir (Abdülkadir Özcan, “Beşir Ağa”, DİA, C.5, İstanbul 1992, s.555.) Yaşar Sarıkaya ''Ebu Said El Hadimi: Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Alimi'',İstanbul 2008, s.125
[2] Numan Hadimioğlu,Hadim  ve Hadimliler Bibliyoğrafyası,Ankara 1983, s.110.
[3] Haşim Karpuz, Tütk Kültür Varlıkları Envanteri, C.lll, s.1844-1845.
[4] Age, s1884.
[5]İzzet Sak,“Şehdî Osman Efendi’nin Hâdim Kütüphânesi’ne Vakfettiği Kitaplar”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 10, Konya 2003, s.91
[6] Yaşar Sarıkaya ''Ebu Said El Hadimi: Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Alimi'',İstanbul 2008, s.267.
[7] İzzet Sak,“Şehdî Osman Efendi’nin Hâdim Kütüphânesi’ne Vakfettiği Kitaplar”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 10, Konya 2003, s.92-96.
[8] İzzet Sak, ”Osmanlı Döneminden Günümüze Hadim”,Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı:4, KONYA 1997, s. 169-180
[9] Konya Sâlnâmesi 1301, s.58 ; Konya Sâlnâmesi 1302, s.183 ; Konya Sâlnâmesi 1304, s.247 ; Konya Sâlnâmesi 1305, s.246 ; Konya Sâlnâmesi 1307, s.221 ; Konya Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi / İzzet Sak 92. ; DİA, C.15, İstanbul 1997, s.24.
[10] Konya Salnamesi1317, s.159.
[11] Numan Hadimioğlu,Hadim  ve Hadimliler Bibliyografyası,Ankara 1983, s.111.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...