29 Mayıs 2017 Pazartesi

“BU DA GEÇER YÂ HÛ”


Bekir Şahin



Vezir olmanın adam olmakla eş değer olmadığını, mal ile mülk ile saadetin bulunmadığını, varlığın da yokluğun da, sevincin de, kederin de geçici olduğunu atasözleri, deyimler ve hikâyeler çok açık ve net anlatır. Bazen bir derdimiz olur hiç geçmeyecek zannederiz, bazen bir güzellik gelir, o güzellik gitmeyecek diye düşünürüz.
Bir gün hükümdar: Bir dert geldiğinde gelip geçeceğini bilmek, kendini saltanata kaptırdığın vakitte bu saltanatın bir günün gelip yok olacağından haberdar olmak için ne yapmalıyız? der.
Veziri:  Efendim yüzüğü devamlı parmağınıza takarsınız. O taktığınız yüzüğünüze öyle bir şey yazdıralım ki hem kederin gelip geçeğini hem de saltanatın fani olduğunu fark edesiniz. Padişah: “Çok güzel dersiniz, ne yazdıralım sahi?” der. Kim ne dediyse padişahın gönlü he demez.
Gönlün he demesi önemlidir. Allah dostları; “Kalbine huzursuzluk veren işi yapma, çünkü hiçbir insan kalbinde huzur olduğu halde Allah’a isyan edemez. Kalp önemli bir delildir.” derler.
 Bunu duyan derviş, padişaha mektup yazar: Hünkarım yüzük üzerine “bu da geçer yâ hû” yazdırınız.
“O da ne?” demiş padişah.
Mantıku't-Tayr ( Kuşların Diliyle veya Kuş Dili) İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınmış bir manzum eserdedir bu sorunun cevabı;
Abdal'ın biri çıktığı gezide bir köye uğrar. Köy halkına nerede kalabileceğini sorar. Köylüler ona köyün Şakir ve Haddad adında iki zengini olduğunu söylerler ve Şakir'in evini tarif ederler. Şakir Abdal’ı evinde ağırlar, yedirir, içirir. Abdal gezisine devam etmek için evden ayrılırken Şakir'e "bu kadar zengin olduğun için şükret" der. Şakir ona “bu da geçer yâ hû” der.
Abdal aklında bu cevapla yollara düşer. Birkaç yıl sonra aynı köye uğradığında Şakir'i ziyaret etmek ister. Fakat bir sel felaketinde Şakir'in tüm varlığı yok olmuştur. Şakir, artık Haddad'ın yanında hizmetçi olarak çalışmaktadır. Şakir, Abdalı yoksul evinde ağırlar bu sefer. Abdal ne kadar üzgün olduğunu anlatınca, Şakir ona “bu da geçer yâ hû” der yine.
Abdal yine yollara düşer. Aradan yıllar geçtikten sonra yine aynı köye Şakir'in yanına gider. Haddad ölmüş, kimsesi olmadığı için tüm varlığını Şakir'e bırakmıştır. Abdal sevinçlidir, Şakir'in ise cevabı hazırdır: “bu da geçer yâ hû” Abdal yollara düşer... yıllar sonra dostu Şakir'i yine ziyaret etmek istediğinde Şakir'in öldüğünü öğrenir. Mezarına gider. Mezar taşında: “bu da geçer yâ hû” yazmaktadır.
Abdal’a yollar görünür... gezer gezer gezer... "ölümün nesi geçer ki?" diye düşünmektedir. Bir yandan da bu sefer köye uğradığında Şakir'in mezarını yerinde bulamaz. Yaşanan sel felaketi sonrası mezar da dâhil olmak üzere her şey yok olmuştur.
Tekkelerin girişine yazarlar, bazen evlerin bir köşesini süsler “bu da geçer yâ hû”
Ne zaman bir ümitsizliğe kapılsak, ne zaman bir derde düşsek bunun da geçeceğini bilmek peşinden de “bu da geçer yâ hû” diyerek Allah’ı anmak, onun lütuf ve ihsanıyla bu sıkıntıların da geçeceğini de bilivermek, adamlıktır.
Ne zaman bir güzelliğin içine düşsek onunla şımarmamak; ne zaman bir nimet olsa onun bir gün gideceğini bilmek, oda adamlıktır. Ancak bu her kişinin değil, er kişinin harcıdır. Kalbimize bir ser-levha olarak assak “bu da geçer yâ hû” levhasını; ne külfet sıkıntı verir, isyana sürekler ne de nimet şımarıklığa sebep olur.


Dalların köklerle bağı...


Bekir Şahin



DALLARIN KÖKLERLE BAĞI TEKRAR KURULMALI İÇİN OSMANLI TÜRKÇESİ
Dil olmadan medeniyet olamaz. Milletlerde kurdukları Medeniyetlerle ayakta dururlar. Medeniyetine sahip olamayan bir milletinde yaşaması mümkün değildir. Osmanlı bizim devletimiz, Osmanlı Türkçesi de bizim kültür aynı zamanda medeniyet dilimizdir.
Bizim dilimiz olan Osmanlı Türkçesi Arapça ve Farsça ile köklerinde var olan Türkçeyi nevi şahsına münhasır fevkalade bir terkiple yeni, elit bir dil inşa etmiştir.
Altı asır boyunca hüküm süren Osmanlı, 20. yy. da Cumhuriyet ilan edilmesiyle, sadece bir devletin değil bir aynı zamanda medeniyetin redd’i-mirası ile karşılaşmış ve Osmanlı Türkçesi de bu muameleden nasibini almıştır. Bu dilin avam tarafından anlaşılamaması gerekçesiyle, önce Güneş-Dil Teorisi adıyla akabinde Öztürkçe ve sonra da Fransız dağarıyla oluşturulmaya çalışılan yapay statü dillerini hayata geçirilme çabasının sükut’ı-hayal ile sonuçlandığını söylemek mümkündür. Nitekim o dönem edebiyatı da, tıpkı günümüzdeki gibi,  yapay statü dilleriyle değil; yine o dönemin yapay statü dillerini yadırgayan kültür ve medeniyet diliyle oluşmuştur.  Çünkü bir kelime bazen bir medeniyettir ve bir medeniyetin kelimelerinden ne kadar uzak isek o medeniyetin o kadar cahiliyiz ve o medeniyete ait köklerden de o kadar uzağız demektir.
Dinler medeniyetleri; uluslar ve etnik kökenler ise kültürleri üretirler. Bu sebeple medeniyet ve kültür dilleri farklıdır. Batı Hıristiyan medeniyet dili Eski Yunan ve Latince iken Doğu İslâm medeniyet dili Arapça ve Farsçadır. Fransızca Fransız Ulusu, İngilizce İngiliz Ulusunun kültür dilidir.Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca)  ise; Ukarıda ifade ettiğimiz gibi kültür dili olan Türkçe’nin Arapça ve Farsça ile imtizacından bir medeniyet diline dönüşmüş halidir.
Tarihte kültürler ve veya inançlar arası münasebetler vasıtasıyla diller birbirlerinden kelime alışverişinde bulunmuşlardır. Bu alışveriş, bir dilin diğerine dönüştüğü anlamına gelmez. Osmanlıcaya giren Arapça ve Farsça kelimeler de Osmanlı Türkçesini  Arapça veya Farsçaya  dönüştürmemiştir.
Altı yüz yıl İslâm Medeniyetini temsil etme ihtişamına vakıf olan Osmanlı Devletinin dili Osmanlıcanın en önemli özelliklerinden biri de Kurana ve İslâmiyet’e olan sevgisini bünyesinde ihtiva etmesidir. Bunun en güzel örneği Kur’an’ın ilk sayfasında yer alan Fatiha Sûresi’ne ait bütün kelimelerin günlük hayatımızda kullanılmasıdır. Amentüde ifadesini bulan iman esaslarını kelime olarak hayatımızın pek çok safhasında kullanmaktayız. Melaike, Kitap Rasül, Yevm-i ahir, Kader, Hayır, Şer, Allah Teala, Mevt….gibi
Günümüze gelecek olursak,  devlete ait orta öğretim kurumlarında bu medeniyet dilinin öğretilmesi bir ihtiyaçtır. Demokratikleşme ya da çözüm süreci bağlamında devlet ortaöğretim kurumlarında ve akademilerinde Kürtçe müfredat oluşturulması veya bölüm açılması ( ki hiç bir itirazım yoktur) normal karşılanırken Osmanlıcanın ders olarak verilme kararının alınmasının bazı sözde aydınlarımızı kırmızı görmüş boğaya dönüştürmesi düşündürücüdür. Geçmişimizin ve onunla olan bütün bağlarımızın kütüphanedeki tozlu raflarda çürümeye yüz tuttuğu ve içeriğinden bihaber olduğumuz halde hala bîgâne kalma ısrarımız akıl almaz bir düşüncedir. Engin Ardıç’ın: “ Zorunlu hale getirilmesi yönünde tavsiye kararı çıkan Osmanlıca dersleri sayesinde gençler artık Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni de anlayabilecektir.” ifadesi manidardır.



Yine bu arada akıllara Kenan Işık'ın uzun süre önce canlı yayındaki isyanını aklımıza geldi; Işık, "Keşke Osmanlıca'ya bu kadar gaddarca davranılmasaydı" demişti.
Bir çınarı kökünden kesip, estiği yöne göre savrulan saman çöpüne talip olma ısrarı altında yatan gerçeklerin iyi tetkik vetahlil edilmesi elzemdir.Osmanlı Türkçesi’ne karşı çıkmak; coğrafyamızı tarihimizi ve medeniyetimizi mümkün olduğunca birbirinden izole edilmiş parçalara ayırmaya odaklanmış batı emperyalizminin maksadı ve muradının tahakkukundan başka neye yarayabilir.
  Osmanlıcanın yeni nesillere aktarımı dedeyle torun arasındaki mesafeyi ortadan kaldıracak, varlığını sürdürmesine rağmen geçmişin suskunluğa bürünmüş bir mezar taşını, çeşme üzerine düşürülmüş zarif bir yazıyı, her gün civarından geçtiğimiz bir tarihi yapı kitabesine ait yazıyı derk etmekle pamuk ipliğiyle tutunmakta olduğumuz ve başkalarından duymakla, öğrenmekle iktifa ettiğimiz geçmişimizle aramıza  sağlam köprüler inşa etmiş olacağız.
Osmanlı Türkçesi halen yaşamaya, bizi anlamlandırmaya, geçmişimizle olan bağlarımızı sağlamlaştırmaya, bize kim olduğumuzu öğretmeye devam ettiğine göre, ondan vazgeçmemiz elbette ki imkansızdır. Nasıl ki;   Yunancanın pek çok özelliğini taşıyan eski bir dil olan Luviceyi öğrenmek Yunanistan’da yaşayan bir Yunan vatandaşının en doğal hakkı ise bizim de Osmanlıcayı öğrenmek en tabii hak ve dahası ihtiyacımızdır. Bizi geçişimize, kültürümüze ve medeniyetimize bağlayan Osmanlıcadan uzaklaştığımız ölçüde kendimize de yabancılaştığımızı ve kimliksizleşeceğimi gerçeğini asla unutmamalıyız.
Dilini, alfabesini değiştirmeyen Japonya, Rus, Çin, ilim üretme skalasının neresinde, biz neresindeyiz?Osmanlı Türkçesi çocuklarımıza öğretilmeli, dalların köklerle bağı tekrar kurulması için bu elzemdir.

OSMALI TÜRKÇESİ; BİZİM DİLİMİZ, BİZİM YAZIMIZ, BİZ NİYE DÜŞMANIZ


Bekir ŞAHİN
Osmanlıca daha doğru bir ifadeyle Osmanlı Türkçesi konusu tartışılmaya devam ediyor. Tartışılması çok güzel ama üslup önemli. Üslupta, "ille de edep, illede edep" düsturuna riayet edilmeli.
İtalya’da Latince’yi, Ermenistan’da Ermenice’yi, İsrail’de İbranice’yi, Rusya’da Rusça’yı, Çin’de Çince’yi, Hindistan’da Hintçe’yi, Yunanistan’da Grekçeyi yasaklaman neyse bizde Osmanlıca’yı yasaklamak çok da farkı var mı?
Ya hu, insanlar dedesinin vasiyetini, mektubunu, dedesinden miras kalan tarlanın tapusunu, dahası mezar taşını okuyamaz hale geldi ve hâlâ da bunu SAVUNANLARA NEDEMELİ?
Bunlar mezar taşlarının medeniyetimizin tapuları ve köşe taşları olduğunu biliyorlar mı?
Yoksa mezartaşında sadece “El Fatiha” yazdığını sanıyorlar.
Din, tarih, kültür, gelenek her şeyi acımasızca berhava ettiler. “Eskiyi unut, yeni yolu tut, gençliğe umut” dediler. Milletin hakkını hamutuyla yediler. Geçmişe dair ne varsa irtica dediler.
Bir gecede bütün bir milleti okuyamaz-yazamaz hale getirip, sonra da “on yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diye övündüler.
Kanla, gözyaşı ile başardıklarını sandılar. Helvadan yapılan birtakım ilkeler erimeye başlayınca uykular kaçmaya başladı.Uyku kaçırmaya hiç gerek yok. Herkes anladığı dille anladığı ve bildiği kadar konuşur. Kişinin dili en kutsal değeridir. isteyen istediği dille istediği alfabeyle konuşur yazar.Yeter ki bundan rahatsız olmayalım.
Birde evrensel bir gerçek : insanın üç türlü dili vardır, Resmi dil, kültür ve medeniyet dili ve anadili . Bu üç dilin tartışıldığı toplumlarda bir hastalık var demektir.
Hak hukuk gözeterek, kırmadan kırılmadan medeniyetimizin ,kültürümüzün taşıyıcı, koruyucu ve kollayıcı dili Osmanlı Türkçe ‘sini iyi anlatmamız gerekir.
Özellikle niye Osmanlı Türkçesi? sorusunun cevabı kimseyi ürkütmemeli. Osmanlı Türkçesiyle adını okuyamayan dostlarımız bu ayıptan biran evvel kurtulmalı.Evinde makamında, iş yerinde gelenekli sanatlarımızdan örnekler bulundurmayanlar kendini sorgulamalıdır.70 ya da 80 öncesi Genelkurmay’ın yayınladığı, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun olacak, harf devrimi ile ilgili bir yayınını hatırlayanlarımız vardır. Hat sanatına vurgu yaparak, “hiç olmaz ise Osmanlıca’yı hat sanatı için yaşatmamız gerekirdi” diyor..
Meşhur sözdür, “Kur’an-ı Kerim Mekke-i Mükerreme'de nazil oldu, Kahire’de okundu ve İstanbul’da yazıldı.”
Böylece aynı zamanda bir sanatta yok edildi.
Ana dile gelince herkes anadilinide rahatça kullanmalıdır. Remi dil Selçuklularda Farsça idi,Osmanlıda; Osmanlı Türkçesi oldu. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlının devamı değil midir? Mevcut konuşulan dilimizden gocunuyor muyuz? Bırakın gocunmayı her taraf yabancı kelimelerle yazılmış tabelalarla dolu.  Marketlerimiz yabancı isimler yazılı yerli üretim ürünler alıp satıyor. Bunlardan rahatsızız.
Osmanlı Türkçesi bizim dilimiz, alfabesi bizim alfabemiz bundan rahatsız olmak niye?
.
 

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar


Bekir Şahin



Meşgalelerimizin, meşguliyetlerimizin arttığı, imkânlarımızın genişlediği, maddi refahın zirveye taşındığı bir dünyada yaşıyoruz.
Evlerimiz Kisra'nın saraylarına döndü. Yaşam alanlarımız köhnelikten kurtuldu, evlerimiz cilalı odunlarla doldu, sofralarımız cilalı hamurlarla süslenir oldu. Ümitlerimiz arzuya, hem de daima artan bir arzuya hatta hırsa dönüştü. Genişleyen imkânlarımız hassasiyetlerimizi köreltti, duygularımızı, hissiyatlarımızı yok etmeye başladı.
Gözyaşıyla yıkanan gönüllerin yerini paslanmış yürekler işgal etti. Ümitlerin yerini karamsarlık ve gelecek endişesi kapladı. İman ve idealin, öncüleri ve sözcüleri görülmez ve duyulmaz oldu. Hakikatin sesine kulaklar tıkandı. Anlamsız ve yabancı bir güncelin önünde sürüklenmeye başlanıldı. İç dünyalarımızda medeniyet tasavvurumuz adına ne varsa yok olmaya yüz tuttu. Medeniyetimizin temel değerlerinden kuşku duyar olduk. Bu kuşku, bu medeniyet dairesinden vaz- geçmeye, teknoloji yönünden ileri medeniyet dairesine intisap etme fikrine dönüştü. Bu ikilemler içinde inandıklarımızı yaşayamamaya, yaşantılarımıza göre inanmaya başlanıldı.
Ancak, ümitsiz de değiliz. Gayb âlemine iman etmiş bir kültürün nesli olarak; bizi biz yapan değerlerle yoğrulmanın, tekrar öze dönmenin zamanının geldiğine, imkânların da oluştuğuna inanıyoruz.
Çağın güzellik ve estetik anlayışı değişse de insanın mutlak güzelliğe olan mecburiyeti asla değişmeyecektir. Çünkü insan hangi ahval ve şerait içinde olursa olsun mutlak güzelliğin meftunu ve meczubudur.
Diken battığı yerden çıkacak, yiğit düştüğü yerden kalkacaktır. Bu büyük ve derin yozlaşmanın çaresi öze dönüştür.
İşimiz davalı değil muhabbetli olmaktır. İnsanlara gönül kırmayı değil yapmayı, öldürmeyi değil, diriltmeyi öğretmektir. Çünkü gönül gayb âleminin tecelligâhıdır.
Haydi! hep beraber; ayırmadan, kayırmadan, buyurmadan öze dönmeye... Yeniden rütbesiz, âlâyişsiz, hiç bir şeye talip olmayan, mütevazı ve mütevekkil bir tavırla... 

Gönül coğrafyalarında... Bekir Şahin

Gönül coğrafyalarında...

Bekir Şahin




Zarifoğlu’nun deyişiyle; Büyüklerin ellerinden, Küçüklerin gözlerinden, Beyrut’un toprağından, Bosna’nın bayrağından, Ebu Zer’in yalnızlığından, Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından, Filistinli Cafer’in haykırışından, Gazze’nin gözyaşından öperek bayramımızı kutladık.
Bayramlar ertelenemezdi. Bayramların ibadetlerden bir ibadet olduğu bilincindeydik. Bayram benden bana gelen değil, bayram benden ötekine giden, benden sana giden bir yoldur.  Dolayısıyla erteleme hakkımız olmadığı gibi değiştirmeye teşebbüs dahi edilemez. (Barbarosoğlu)
Bayramı bayram bilmek. Asla kaybetmememiz gereken duygu budur. Bayramı bayram bileceğiz. Yetimin, dulun, hastanın, dertlinin, mazlumun, mağdurun bayram yapması bizim bayramı bayram bilme şuurumuzda gizli.
Bayramlar ikram ettiğimiz tebessüm ve hürmet bizi şenlendiriyor, şereflendiriyor, bir yerden bir yere götürüyor. Yoksa ne bindiğimiz uçaklar ne son model otobüs ya da otomobillerin ruhumuzu bir yere götürme kapasitesi yok.
İnsanlar ile sıla-ı rahim eyleyebilmek için vurduk kendimizi yollara. Kudüs’te bayram yapmak, bayramlaşmak üzere yollara düştük. Kudüs’te bayram bir başkaydı. Sılayı rahim sadece ana baba ziyareti ile sınırlı değilmiş meğer. Unuttuğumuz ama unutulmadığımız kardeşlerimiz ile birlikte olmak, bayram sevincinin unutulmaz tatlarından bir tat idi.
Osmanlının torunları diye dedemizin mirasını yedik oralarda. Kudüs’te çay içiyoruz çaycıya paramızı uzattığımızda; “paranız ödendi “ diyor. Kim ödedi diyoruz; “Abdülhamid Han ödedi” diyor.
Bol bol Abdülhamid'e Fatihalar okuduk. Meğer Abdülhamid Han bizim içeceğimiz çayın, yiyeceğimiz yemeğin paralarını peşinen ödemişte haberimiz yokmuş;
Osmanlının köhne zamanında bile oralara neler bıraktığını, en önemlisi; toprak değil gönüller fethettiğini gördük. Fethedilmiş gönüllerin gönül dostluğuna şahitlik ettik. Her bayramı ayrı bir gönül coğrafyasında gönül dostlarıyla beraber gönül dolusu bayram yapmaya ne dersiniz sevgili dostlar.
Bayram! Ne tatil demek nede boş telaş demek… Bir yük hiç değil. Şükrünü eda edebileceğimiz tam bir nimet. Bizden sonraki kuşağa da bunları aktarabiliriz. Emek verilmeden ne aile ne de değerler yaşatılır.
BAYRAMLARI BAYRAM BİLEREK BAYRAM KOKUSUNDA BAYRAM TADINDA VE LEZZETİNDE DOYASIYA YAŞAMAK DİLEKLERİMLE…

9 Mayıs 2017 Salı

KONYA’NIN YÜZLERİ PROJESİ – BEKİR ŞAHİN SORULARI



1.    Hocam merhabalar, Bekir Şahin kimdir? Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
1960 yılında Kadınhanı’nın Hacı Oflazlar köyünde dünyaya geldim. Köyü dedelerim kurmuşlar. Of’dan geldikleri için “Oflazlar” denmiş. Dedemin birisi hac dönüşünde vefat ettiği için “hacı” kelimesini de ekleyerek köyün adı Hacı Oflazlar olmuş. İlk-orta ve liseyi Kadınhanı’nda okudum. Konya’da Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden 1985 yılında mezun oldum.  Ağrı, Afyon, Burdur’da öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundum.  28 Şubat 1997’de Kültür Bakanlığına intisap ederek 1997–2002 yılları arasında Burdur İl Halk Kütüphanesi Müdürlüğü yaptım. 2002 yılında Konya Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü, 2010 yılından itibaren de Konya Yazma Eserler Bölge Müdürü olarak göreve devam etmekteyim.
2.    Konya’nın sizdeki anlamı nedir?
Konya ; 13.Yüzyıl'da İslam Düşünce geleneğini temsil eden Tüm düşünce ekollerinin büyük temsilcilerini kendisinde barındıran bir merkez, bir okul. İslam düşüncesinin en önemli entelektüel merkezlerinden biridir.
 Osmanlı Düşünce geleneğinin de nüvesini teşkil edecek bir mayalanma alanı.  Özellikle Sultan Alaaddin döneminde asrın en önemli bilgin ve filozoflarına ev sahipliği yapan bir şehir.
Konya: Önemli eğitim kurumları arasında bulunan Karatay medresesi, İnce Minareli Medrese ve Sırça Medrese gibi yükseköğretim kurumları bu havzada üretilen bilginin İslam coğrafyasının farklı bölgelerine dağıtan ilim merkezi.
 İslam tasavvufunun en önemli isimlerinden Mevlâna Celaleddin er- Rumi, vahdeti vücut geleneğinin kurucusu; eş- Şeyhu’l- Kebir Sadreddin Konevî ve felsefe kelam geleneğinin en önemli isimlerinden kadı Siraceddin Urmevî Konya da teşekkül eden düşünce okulunun 3 temel saç ayağını oluştururlar. Selçuklu düşüncesi Mevlana ve Konevi’nin şahsında bulduğu tasavvufî, irfanî, hikmeti Urmevi, Kudbuddin Şirazi ve Ekmeleddin Nahcivani gibi isimler şahsında bulduğu felsefi kelami hikmetle telif etmiştir.
Konya;  dönemin coğrafyasıyla horasan maverâünnehir coğrafyası açısından değil küre ölçeğinde, en önemli entelektüel merkezlerden biri olarak  hatırlanmalıdır..

3.    Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’nen başlayalım. Kütüphane
ne zaman ve hangi amaçla kuruldu biraz Konya Bölge Yazmalar Kütüphanesi ne zaman, nasıl ve ne amaçla kuruldu? Sizin bir rolünüz oldu mu?
Konya Bölge Yazmalar Kütüphanesi, 28 Aralık 2010’da 6098 sayılı kanunla kuruldu. Bu konuda tek bir şahsa bağlı kalmamak lâzım… Şahıslar o kadar önemli değil. Şahıslar belki bir dereceye kadar önemli; fakat işi beraber yürüttüğünüz ekip hepsinden önemli.
Bu kütüphanenin kurulmasının başkahramanı rahmetli Lütfi İkiz’dir. Çok iyi bir kütüphaneci olan Lütfi İkiz, korunmaya muhtaç kitapları tespit ediyor ve bir komisyon oluşturarak bir değerlendirmeye tabi tutuyor ve korunması için gerekli resmi işlemleri yürütüyordu. Bu çalışmaya esas teşkil edecek önemli bir tabii olay meydana gelmiş. 1972’de Burdur’da bir sel felâketi olmuş. Rivayet olunur ki kitaplar suyun üzerinde yüzmüş ve evlere kadar dağılmış. Pek çok eser telef olmuş. Daha sonra sular çekilince ev sahipleri kitapların bir kısmını kurutup temizlemişler. Kültür varlıklarının bu şekilde yok olduğunu gören duyarlı insanlar harekete geçmiş ve 1984’te Konya’da bu eserlerin korunması ve tedavisi için şu anda bulunduğumuz kütüphaneyi kurmuşlar. Burdur’da telef olan eserleri kurtarma komisyonuna Konya’da Kütüphaneciliğin pîrî kabul edilen Hasan Yörük de katılıyor. Vardıkları zaman çok kötü manzaralarla karşılaşıyorlar. Kitaplar birbirine yapışmış. Biz Burdur Kütüphane Müdürü olarak atandığımız zaman 600 civarında kitabın kaydının olup kendisinin olmadığını tespit ettik. Sonra Süleymaniye Kütüphane’sine tamir için gönderildiğini duyduk. O günden bu güne bekleyen Burdur Yazmaları 3 yıldır tamir ediliyor. İçinde gerçekten tarihimize ışık tutacak, kültürümüze kaynaklık edecek kitaplar mevcut.
1972’de Burdur’da meydana gelen sel faciasının bir benzeri Karaman’da yaşanıyor. Karaman’ın kitapları da o günün şahitlerine göre sular üzerinde yüzmüş. Suyun üzerinde yüzen kitaplar evlerin içine kadar girmiş. Evlere giren kitaplar kurutulmuş, bir kısmı gelmiş, bir kısmını ev sahipleri geri getirmemiş. Bir kısmı da Ahmed Rasih İzzet Koyunoğlu tarafından satın alınarak kütüphaneye kazandırılmıştır. Karaman’da yaşanan sel felaketinin ardından kurtarılabilen kitaplar bu gün kütüphanemizde sergilenmektedir.
4.      Son dönemde tarihimize sahip çıkmak adına yapılan önemli hamleler var ve bu noktada yazılı eserler de çok büyük önem arz ediyor. Bu manada kütüphanedeki eserler nereden temin ediliyor?
Kurumumuz vatandaşlarımızdan, müzayedelerden hatta yurtdışı müzayedelerinden satın alıyor. Bağış yoluyla gelenler var. Müze ve küüphanelerden devir yoluyla kazandırılan eserlerimiz bulunmaktadır.
4.    Kütüphanenin eserleri hangi süreçlerden geçerek muhafaza ediliyor ve okur kitlesi yeterli mi sizce?       
   El yazması eserler insanlığın ortak kültürel mirasıdır. Aynı zamanda medeniyetimizin birinci derecede kaynaklarıdır. Bu kitapların özel ortam ve bakım istediğini, naylon poşetlerin içine konulmaması, havasız ortamlarda bırakılmaması, uzun süre rafta tutulmaması ve iklimlendirmeye azami dikkat edilmesi gerekmektedir.
Mesela; hava kirliliğinin insan sağlığına verdiği zarar kadar, kitaplara da zarar verebilmektedir. Bu nedenle insanlığın ortak kültürel değeri haline gelen el yazması eserlerin titizlikle korunması gerekir. Yazma eserler uzun süre rafta tutulmamalı. Çünkü uzun süre aynı rafta tutulan eserlerin minyatür, tezhip veya yazıları hava almadığı için bozulabiliyor. El yazması kitapların yıpranmasının önlenebilmesi için belirli aralıklarla tek tek elden geçirilerek, tozlarının alınması ve eserlerin havalandırılması gerekir.
El yazması eserleri her rafa, her odaya da konulamaz. El yazması eserlerin bulunduğu yerin ısısının kışın 18-24 derece olması gerekir. Ani ısı değişimlerinden kaçınılması ve nem oranının yüzde 50, ışık şiddetinin de 50 lux olmasına dikkat edilmelidir. Konya bu anlamda bu gibi eserlerin tam yaşayacağı yerdir. Örneğin, Kurtuluş Savaşı sırasında bir takım önemli belgelerin İstanbul'dan Konya'ya binamızın karşısındaki Anber Reis Camii'ne getirilerek saklandığını gösteren bir belgeye rastladık. Yani Konya nem, ısı ve deprem konusunda oldukça şanslı bir bölgemiz."
Kitapların değerinden insanları haberdar etmede  önemlidir. Evlerdeki bazı el yazması kitaplar, ya bodrum katlarında ya da tavan aralarında, rutubetli, tozlu, topraklı yerlerde muhafaza ediliyor. Bunlar ancak eğitimle önlenebilir.
Kitapların dostu olduğu kadar düşmanları da vardır. Hatta düşmanları kadar dostların da kitaplara zaman zaman zarar verdiğini görüyoruz. Bir insan art niyeti olmadan nasıl kitaba zarar verir? Bunlar bizim batıl inanç diyebileceğimiz geleneklerdir. Kitabın içindeki muhteva hiç önemli değildir. Bakıyor kitaba, 'Ha bu Arap harfli demek ki kutsaldır' diyor. Bizdeki kutsallık kavramı da çok yanlış yorumlanıyor. Arap harfleriyle yazılmış kitaplara el değmenin bile zor olduğu düşünülüyor. 'Madem biz okumuyoruz. Okumamak da günah. Bunları ocakta yakalım. Küllerini de ayak değmedik bir yere koyalım' gibi yanlış düşüncelere sahip insanlar var. Bunlara hala rastlıyoruz. Bizde kağıt da kutsaldır, kalem de kutsaldır. Bunlar ayak altında durmasın, bunlara ayak basılmasın düşüncesiyle, götürülüp mezara gömülmüştür. Mesela bundan 7-8 yıl önce Hoca Cihan Mezarlığı'ndan bize bir ihbar geldi. Gittiğimizde gördük ki küreği nereye saplasak, sanki kitap tarlası. Kitaplar oraya gömülmüş. Kim tarafından gömüldüğü bilinmiyor. Kitaplar çürümüş vaziyette bulundu. Bizde bununla ilgili yaşanmış birçok örnek var. Neden? Ayak basılmasın diye. Mezarlık da kutsal atfediliyor, orada çok gezilmiyor, mezara ayak basılmıyor. Yine suya kitap atma batıl bir gelenek.
Yazma eser kütüphanelerine ilgi her geçen gün artıyor. Eser kopyalarından alınan ücrette kaldırıldı bundan sonra ilginin daha da artacağını düşünüyoruz.
6.      Göreve başladığınız günden bugüne Kütüphanede ne gibi gelişmeler oldu? Kısaca dinleyebilir miyiz?
El yazması kitaplarımız, matbaanın Türkiye'de kurulmasından evvel, elle yazılan ve elle çoğaltılan kitaplardır. Bu eserler; akıllara elçi, ilimlere hüccet, medeniyetlere senettir. İlimlerin Hucceti medeniyetlerimizin senetleri olan el yazması kitaplarımız, birer sanat şaheseridir. Bunlar her sayfasında, en az (10-12) sanatkârın hünerlerini sergilediği eserlerdir. Bu eserlerimiz, tezhipli, minyatürlü, altın cetvelli vb. süslemelerle bezenmiştir. Cildleri itina ile yapılır. Her döneme ait cilt sanatının (Lâke, zerbahar, cihargûşe, soğuk ve sıcak şemse vb.) eşsiz numuneleri sergilenir. Yazma eserlerimiz büyük bir titizlikle, büyük bir itina ile hazırlanan kağıdı, mürekkebi ve satır düzeniyle, kalemiyle de mükemmellik arz ederler. En önemlisi de bu eserlerimizde hattıyla göz nuru, gönül aydınlığı katan hattatlarımızın mükemmelliği, zarâfeti hâkimdir.Yazma eserlerimiz, muhtevası bakımından da milletimizin güzel ve önemli hasletlerini dile getiren, dini, kültürel ve sosyal hayatımızın önemli belgeleridir. Bunlar yok oldukça, ait oldukları devirlere ait bilgi ve belgelerimizde yok oluyor. Bu kayıpların telâfisi de mümkün değildir. Çünkü özel çalışmalardır, dönüşü yoktur.
Ne yazık ki, düne kadar Türkiye kütüphanelerinde bulunan "Yazma Eserlerin" 'basmaların' eksiksiz bir kataloğu hala mevcut değil idi. Bu bakımdan kayıplarımızın da sağlıklı bir tespiti yapılamıyordu.
 2010 Yılında Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Kuruldu. Ve hizmetler yeni bir ivme kazandı. Katalog çalışmaları hızlandı.
Eserlerimizin tıpkıbasımları, tercümeleri yayımlanmaya başlandı. En önemlisi bütün eserler e- kitap haline getirildi.
Okuyucular eskiden  üç ile altı ay bekleyerek kitapların kopyalarını elde edebiliyordu. Uzun süren bir izin alma süreci vardı. Şimdi 15 dakika gibi bir sürede kitapların kopyasını alabiliyorlar. Yerli araştırmacılar ücret //ödeyerek   kopyaları alırlarken şimdi( 007/05/2017) Tarihinden itibaren  beş kuruş ödemeden almaya başladılar. Bu medeniyet tasavvurumuzun birinci derece kaynaklarının araştırılması bakımından çok önemli bir milattır.
Güvenlik tedbirleri geliştirildi.
Kitapların depo şartları dünya standartlarının önüne geçti diye biliriz.  Kitap sayımız, koleksiyon çeşitliliğimiz inanılmayacak derecede arttı.2003 7 yılında 32 koleksiyon varken şimdi koleksiyon sayımız 138 ‘e ulaştı. Nitelikli personel atamaları başladı. Ödenek sıkıntımız hiç kalmadı.  Yeni modern bir binamızın yapımı başladı.
Babamızdan, dedemizden hatıra diye evlerimizin çatı katlarında, bodrumlarında, sandıklar içinde kalan pek çok yazma eserlerimiz vardı. Bunlar oralarda korunamaz gün be gün de yok olmaktaydılar. Vatandaşlarımızda bilinç gelişti artı bunlar ya bağış yapılıyor yada kurumumuza satılıyor.
Konya’mızda kitap sanatları gün be gün gelişmektedir. Kütüphanemizde de bu konuda kurslar düzenlenmektedir. Kütüphanemiz   Kütüphaneler Yayımlar  Genel Müdürlüğüne Bağlı Kütüphane Müdürlüğü iken Diyarbakır  Manisa , Kayseri  ve Konya Yusufağa Yazma Eser Kütüphane Müdürlüklerinin bağlandığı Bölge Müdürlüğü haline gelmiştir.
Dününü ve bugününü kısaca anlatmaya çalıştığımız kültür mirasımızın bu koşullar altında yarını için ümit var olduğumu söyleye bilirim. Hatta dün için yazma eserler kefenini yırtmıştır diye biliyorduk. Âmâ bugün yazma eserlerimizin göz yaşları dindirilmiş ve sıhhatli bir şekilde ayağa kaldırılmıştır. Fakat daha yapılacak çok işimiz vardır.
7.      Gençleri kütüphanelerle tanıştırmak için neler yapılmalı sizce?
Gençlerimize her şeyden önce değer verilmeli. Örnek olunmalı.  Okullarımızda kütüphanelerimiz geliştiriliyor. . Teşvik, güdüleme konusunda belki eksiklerimiz var ama gençlerimiz ümit vadediyorlar. Artık gençler okumaya başladı diye biliriz.
8.      Son olarak aşağıdaki kelimeler sizin için ne anlam ifade ediyor? Birer cümle ile alabilir miyiz?
*KONYA: Anadolu’yu bize  vatan kılan, şehirlerimizi yaşanılabilir hale getiren ecdadın oluşturduğu medeniyetimizin başkenti.
*ÇOCUKLUK: Âlemin en küçük hali.
*KİTAP VE OKUMAK  Kitap: En sadık dost;  Okumak : Erdemli bir fert olmak için atılan ilk adım, erdemli toplum oluşturmak için yapılan kutsal eylem.
*İMECE: Sen ve Ben’in BİZ hali




7 Mayıs 2017 Pazar

MECMAU’L- BAHREYN BUK’ASI



Yusuf KÜÇÜLDAĞ

Buk’a mimarîde büyük yapı anlamına gelmektedir. Selçuklu dönemi tarikat yapılarından  fizikî ve kapasite bakımından büyük olanlarına “buk’a” dendiği, Osmbalı döneminde özelliğini koruyan yapılara aynı adın verilmesinden anlaışılmaktadır. Hâlen ayakta bulunan bazı buk’aların  bünyesinde kubbeli bir sofa ve ona açılan tonozlu eyvan ile mescit, türbe ve hücrelerin bulunması3, bu görüşü doğrulamaktadır.

Mecma’u’l-Bahreyn Buk’ası4, Konya’da Mevlânâ ile  Şems’in ilk buluştukları yerde inşâ edilmişti. Diğer Selçuklu dönemi buk’aları gibi muhtemelen mescit, birçok hücre ile sofadan meydana gelen bu yapı, önemli bir Mevlevî Tekkesi idi. Zamanla yıkılmış; Osmanlı döneminde Karaman Valisi Derviş Mustafa Paşa, eski şeklinde uygun olarak tekrar yaptırmıştır. XVIII. yüzyılda sadece mescit bölümü faal durumda iken5, yukarıda değinilen zâviyeler gibi muhtemelen XIX. yüzyılın ortadan kalkmış; yerine evler inşa edilmiştir. Bu yüzden yapısı hakkında şimdilik daha ayrıntılı bilgi verme imkânı bulunmamaktadır.

Notlar

3 Sedat Emir, Erken Osmanlı Mimarlığında Çok-İşlevli Yapılar: Kentsel İzmir Kolonizasyon Yapıları Olarak Zaviyeler, I.,

İzmir 1994, s. 30-33, 46-50.

4 Safîne-i Nefîse-i Mevlevîyan, I., Mısır 1283, s.204-205, 208-209.

5 Yusuf Küçükdağ “Lâle Devri’nde Konya”, (S.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı Basılmamış Doktora Tezi), Konya 1981, s.46. Bu zâviye, şimdiki Babalık Sokağı’ında idi. Bkz. Mehmed Önder, Mevlânâ Şehri Konya, (İkinci Baskı), Ankara 1971, s. 381.

Mecmâu’l Bahreyn mi , Marace'l-Bahreyn mi? Burası neresi?




Mecmâu’l Bahreyn  mi ?  Marace'l-Bahreyn mi? Burası neresi?                                                                       

     Bekir ŞAHİN

Mevlânâ’ nın Şems ile buluşması Doğu İslam tasavvufunda  Hallacı Mansur’un “Enel Hak” demesinden sonra en çok tartışılan konudur.  Yedi yüz yıldır konuşulmaktadır. Adı geçen buluşma sonucunda Şems, Mevlânâ’nın,  fıtratında saklı olan Allah aşkını ateşlemiş ve çıkan yangının dehşetinden kendisi bile korkup kaçmıştır.  Mevlânâ’nın yıkılan barajı önünde tutunamayan Şems’in ne şekilde ortadan kaybolduğu da bilinmezler arasındadır… Tarihsel gerçekleri açıklamada yetersiz kalan “menakıb” tarzı hikayeler, bize fazla bir şey söylemiyor[1]

    Mecmâu’l Bahreyn: İki denizin kavuştuğu yer, birleştiği nokta, “Kâbe kavseyn” mertebesi, bu mertebe Hz. Muhammed’in Miraç’ta Allah’a olan yakınlığını ifade eden bir derecedir. Tasavvuf geleneğinde ise sûfînin Hakk Teâlâ’ya yakınlığını ifade eden derecedir.[2]

Akşemseddin’e göre;  insan-ı kâmil olan kişi mecmâü’l-bahreyn’dir. Yani insan iki denizin birleştiği yerdir. Bu iki deniz, ilâhi ruh ile bu ilâhi ruhun isim ve sıfatlarınnı tecelligâhı olan insanın gönlüdür. Bu gönlün derinliği ve sınırı yoktur.[3]

 Akşemseddin insanı iki denizin buluştuğu yer olarak tarif ettiği şu beyit dikkat çekicidir.

 “ Mecmâ’ul- Bahreyn” oldun hem Hudâ’nın ma’şukı

Pes senündür cümle âlem hem dâhi dosta visâl”[4]

Akşemseddin’e göre insan ilâhi hakikatler ile dünyevî unsurların bir arada buluştuğu gönül birleşme noktasında sahip kişi olarak yani iki denizin birleştiği yer anlamında” mecmâu’l-bahreyn” olarak isimlendirmektedir.

Sözleri edip harabi'ye ait olan, batıni nefesler albümünde yer alan bir deyiş:

“mecmâü'l bahreyne vardığım zaman

hızrı bulup candan kölesi oldum

ledün ilmin bana eyledi ihsan”[5]

 Kehf suresinin 60. ayetindeki Mecmâu’l-Bahreyn (iki denizin birleştiği yer) ve Furkan suresinin 53. ayetine geçen Merace’l-Bahreyn (iki denizi ayırdı) ifadelerini verebiliriz. Burada iki denizin birleştiği yer ifadesinin neresi olduğu konusunda birtakım rivayetler vardır. Buna göre burası Rum ve Fars denizi veya Tanca olduğu söylenmiştir. Birisinin doğu yönünde diğerinin ise batı yönünde olduğu rivayet edilmiştir.

Burası ise muhtemelen Babu’l-Mendep mevkiinde Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu’nun ya da Cebel-i Tarık’ta Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği yer 326 et-Taberi, Tefsiru’t-Taberi, XI/181 Ayette cins isim olarak geçen iki adamın ise Mekke halkından Velid b. Muğire el-Mahzumi ve Tâif halkından Habib b.Amir b.Umeyr es-Sakafî olduğu yönündedir. Bunların ise zenginlik ve toplumsal itibar yönünden önde oldukları dile getirilmektedir. (Muhammed b. Ahmet b. el-Ensari el-Kurtubi, el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’an, IV/357. )

                “Musa uşağına demişti ki durmayıp ya iki denizin birleştiği yere varacağım veya uzun bir zaman yürüyeceğim” (Kehf, 60 ) Bu ayette geçen ‘iki denizin birleştiği yer’  Mübhematu’l-Kur’an’a ilişkin kitaplarda belirtilmeye çalışılmış ve çeşitli rivayetlere yer verilmiştir. Mesela bu denizin Ürdün ve Galzem, İran ve Rum Denizi, Mağrib ve Zukak denizi olduğu hatta buranın Afrika ve Tanca olduğu söylenmiştir. [6]

İki denizin birleştiği yer ifadesi her ne kadar Musa (a.s) döneminden bahsetse de Arapların zihin dünyasında bu ifadeye ilişkin bir mefhumun olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü o günün Arapları o bölgede yaşamışlar ve mesajın içeriği de yaşadıkları dünyadan ve onları çevreleyen coğrafi bölgeden seçilmiştir. Merace’l-Bahreyn ifadesinin geçmiş olduğu ayetler “O iki denizi birbirine salmıştır. Bu tatlı, susuzluğu giderici, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalarına engel olan bir perde koymuştur.”( 25.Furkan,53; diğer ayet bkz. 55.Rahman, 19 328 et-Taberi, Tefsiru’t-Taberi, VIII/)[7]

Ayaşlı Şakir:

Şakir Bey, sağlığında iken, vefatında gömüleceği yeri belirlemiştir. Bu yerle ilgili hatırayı İbrahim Aczi Kendi naklediyor.

Bir gün tam Şems Mezarlığı önünde bir tesadüf eseri hocamız Şakir Bey’le karşılaştık. O vakit mezarlık duvarları harap ve ingindi.

Şimdi hâlâ ayakta duran kümbetin hizasında durarak:



-  İbrahim, burada ki kutup birleşti. Burası “ictimâ-i nûreyn, İki nurun (Mevlânâ ile Şems) bir araya geldiği yerdir. Biliyor musun? “ Diyerek beraber yürüdük.



Yolda, bunun Şems-i Tebrizî ile Mevlâna’nın mülakat yeri olduğunun izah ederek, “Eğer ben ölürsem buraya yatacağım. Çünkü burada melekut âlemine açık bir hava var” dedi.[8]



“(Mecmua’u’l- Bahreyn) olmuş Konya bezm-i telakki

İki kutub birleşip olmuş bunda mülâkî

Meftûnen ararım gezdikleri o esvâkı

Şems-i Tebrizî’yi o cihân-ârâyı düşündüm”[9]

Fikir sahiplerinin meclisi Konya, iki denizin (Mevlânâ ve Şems) kavuşma yeri olmuş. İki yüce kişi burada buluşup görüşmüşlerdir. Gezdikleri çarşı pazarı vurulmuşçasına ararım. Cihanı süsleyen Tebrizli Şemsi düşündüm. 

''Hz. Mevlana, İplikçi Camisi'nde verdiği dersten çıkıp öğrencileriyle birlikte bu yoldan geçerek, evine doğru gidiyor. Bu sırada da kendisini bekleyen Şems ile karşılaşıyor. Bu nokta, Alâeddin Tepesi ile Mevlana Müzesi arasındaki yolun başlangıç noktasıdır. Geçmişte tekke ve dergâhların kapatılmasından önce, bu bulunduğumuz noktada, bir kandil vardı. Her akşam Mevlevi Dergahı'ndan getirilen yağ ile Kandilci Dede tarafından bu kandil uyandırılıyordu, yani yakılıyordu. Sabaha karşı da küçük bir tören şeklinde söndürülüyordu. ''( Nuri Şimşekler)

Mevlânâ"nın oğlu Sultan Veled, "İbtidâ-Nâme"de Mevlânâ’nın Şems ile buluşmasını, şeriat sahibi büyük bir peygamber olan Musa’nın, Hızır (as) ile buluşmasına benzetir ve önce, Kur’an’daki bu hikâyeyi anlatır da sonra Musa’dan maksadının Mevlânâ olduğunu, bütün erenlerden üstün olduğu halde daima Allah erlerini aramakta bulunduğunu ve Tebrizli Şems’in ona Hızırlık ettiğini söyler ve şöyle der: "Şems’in yüzünü görünce aydın gün gibi sırlar açıldı ona. Görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Yanında, yücelikle alçaklık bir oldu. Şems"i evine çağırıp "Padişahım" dedi, "şu dervişi dinle. Evim sana lâyık değil ama sana gerçek âşıkım ben. Kulun nesi varsa, eline ne geçerse hepsi, efendisinindir; bundan böyle o, senin evin." Sultan Veled, Şems"in gelişini şöyle anlatır: "Ansızın Şems geldi, ona ulaştı. Mevlânâ"nın gölgesi, onun ışığının parıltısında yok oldu. Aşk âleminin ötesinden defsiz, sadâsız bir sestir erişti. Şems, ona sevgili oluş hâlinden bahisler açtı. Bu suretle Mevlânâ"nın sırrı, gökleri aştı. Şems dedi ki: "İç âlemde ilerisin ama şunu duy ki ben, iç âlemin de içiyim. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum ben. Diri sevgi, kapımda ölüdür…" Şems onu öyle şaşılacak bir âleme çağırdı ki o âlemi ne Türk rüyasında gördü, ne Arap… Üstad şeyh, yeni bilgi beller bir hale geldi; her gün, huzurunda ders okuyordu. Sona ermişti, işe yeni baştan başladı. Kendisine uyuluyordu, bu sefer o Şems"e uydu. Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems"in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi."

Mevlevi kaynaklar, Mevlana-Şems buluşmasını Kur'an da anlatılan, Musa-Hızır buluşmasının bir benzeri olarak görürler. Mevlevi kaynaklarda, Musa-Hızır prototipin de Mevlana, Hz. Musa'ya, Hızır ise, Şems'e nispet edilerek bu benzerlik kurulur. Eflâkî'de yer alan bir rivayette, bizzat Mevlâna'nın, Şems'in hücresinin kapısının önüne kendi el yazısıyla “Hızır'ın maşukunun makamı” diye yazarak Hızır ile Şems arasında nispet kurduğundan bahsedilir. Şems'in kendisi de, sohbetlerinde Musa-Hızır kıssasını genişçe yorumlamaktadır.

Tebrizli  Şems, 29 Kasım 1244 yılı cumartesi günü Konya’ya gelir ve  Şekerciler Hanı’na iner.   Şems kendisini bir tacir olarak tanıtır. Bazı kaynaklar Şems’in Konya’ya gelişini 26 Kasım 1242 olarak verir.

  Şems  handa kendisini bir tacir olarak tanıtır. O gün Mevlâna ders verdiği medreseden çıkmış, ailece yaşadıkları evlerine doğru gidiyor. Talebeleri arkasında, bindiği katırı iki öğrencisi çekmekte... Mevlâna  olacakların  verdiği heyecan içerisinde ağır ağır ilerler. Yolun yarısında ve tam ortasında iki çıplak kol hayvanın dizginlerinden tutar. Katırın silkinmesi ile Mevlâna daldığı derin düşüncelerden sıyrılır, kor gibi yanan bir çift esrarlı gözle karşı karşıya gelir. Bir süre karşılıklı bakışırlar. Bu bir anlık bakıştan her ikisi de etkilenmiştir. Sessizliği o güne kadar hiç görmediği, garip halli derviş bozar ve rivayete göre aralarında şu konuşma geçer:

         "Cismini gördüm, isminizi de öğrenmek isterim."

" İsmim Muhammed Celâleddin."

"Ey Rum diyarının sultanı! Bir müşkülüm var, söyle bana; Âlemlerin Fahri Hazret-i Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazıd-ı Bestamî mi?"

"-Bu nasıl soru? Elbette Hazret-i Muhammed bilcümle enbiya ve evliyanın büyüğüdür."



Kim olduğu bilinmeyen garip derviş bu cevap üzerine tebessüm eder ve son sorusunu sorar:

      "- Peki, ama Hazret-i Muhammed, 'Mâ arafnâke hakka ma'rifetike',' Biz seni lâyıkıyla bilemedik ya Rabbi!' buyurduğu halde, Beyazıd-ı Bestamî; 'Süphânî mâ â'zame şâni, ' Ben, beni noksanlardan tenzih ederim, şanım ne kadar büyüktür.' diye söyledi. Bunun sebebi nedir?"  

Mevlâna cevabında:

"- Elbette Hazret-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem), günde sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye vardıkça da, evvelki bilgi ve makamından istiğfar ediyor ve  ‘Ey bizim idrakimizin üstünde olan Allah, biz seni gereğince bilemedik’ diyordu. Beyazıd-ı Bestamî ise, ulaştığı ilk makamın mestliğine kapılıp, bu sözü söyledi."

Derviş almış olduğu cevabın dehşetine dayanamayıp, bir çığlık atarak ve "Ya Hû" diyerek kendinden geçer ve düşüp bayılır. Mevlâna binitinden inip, dervişi kaldırır, kucaklaşırlar. Bu iki yeni dost, kol kola oldukları halde ve hiç bir şey konuşmadan kaldıkları medreseye doğru yürürler. Durumu görenler hayretler içinde arkalarından bakakalırlar.

Mevlâna’nın Şems’le görüşmesi muhtelif şekillerde anlatılmıştır. En makul olanı ve itibar edileni yukarıda anlatılan Eflâni’nin anlatımıdır.

 İlk karşılaştıkları bu yere, sonradan; Rahman Suresi'nin 19. âyet-i kerimesinden ilham alınarak, "İki denizin kavuşması" anlamında; "Merace'l-Bahreyn" denilecektir. Konyalı, Mehmet Önder gibi son zamanlarda bu konuyla ilgili araştırma yapanlar  bu görüştedir. Kaynaklarını zikretmemişlerdir. Ancak kadım kaynaklarda “Mecmâu’l-Bahreyn” tabiri geçmektedir.

           Burası neresidir? Mevleviler Bugünkü İş Bankasının karşısında  bir yeri Mevlâna ve Şems’in buluştukları yer olarak  kabul eder. Burası asırlarca Dergah’tan gelen kandille ışıklandırılmıştır.  Burada halen belediyece konulan bir işaret bulunmaktadır.

       Bir gün Mehmet Önder Ankaravî Mehmet Dede’yi yanına alır ve  Mevlâna ile Şems’in buluştukları yeri, göstermesini söyler.  Mehmet Dede,  bastonu ile Selçuk Oteli’nin karşısında kaldırımın kenarında bir yeri işaret ederek “İşte Mevlâna ile Şems’in buluştukları yer burasıdır” der. 

Bir rivayet de Hatuniye Camii'ne giden yol üzerinde, bir tarafı Şems Parkı'na diğer tarafı Altun-Aba Medresesi'ne çıkan güzergâhtadır. İbrahim Hakkı Konyalı, her şeyin doğrusunu bildiğine inandığı hocası Şeyh Zade Ziya Efendi'den dinlediği bu rivayete itibar eder. İki Dostun karşılaştığı yerin burası olması gerektiğine inanır. (Konyalı, 1964, s, 802) Bu konuda diğer bir rivayet de,  Şimdiki Şems Parkı’nın doğu kenarında Şems Camii’nin  kümbetinin karşısında bir yerdir. Bu da İbrahim Aczi Kendi’nin Ayaşlı Şakir’ den naklidir. Ayaşlı  Şakir’in kabri de buradadır.

“Hazrei Mevlâna’nın Evi ve Medresesi’nin yeri geçen yıllarda tarafımızdan tespit edilmiştir.  Bu husus  ve İplikçi Medresesi’ne gidiş yolları dikkate alındığında Konyalı’nın tarif ettiği yer, daha mantıklı gelmektedir”. (M.Ali Uz)



MECMUAU’L- BAHREYN BUK’ASI

Buk’a mimarîde büyük yapı anlamına gelmektedir?

Selçuklu dönemi tarikat yapılarından  fizikî ve kapasite bakımından büyük olanlarına “buk’a” dendiği, Osmanlı döneminde özelliğini koruyan yapılara aynı adın verilmesinden anlaışılmaktadır. Hâlen ayakta bulunan bazı buk’aların bünyesinde kubbeli bir sofa ve ona açılan tonozlu eyvan ile mescit, türbe ve hücrelerin bulunması, bu görüşü doğrulamaktadır.

Mecma’u’l-Bahreyn Buk’ası, Konya’da Mevlânâ ile  Şems’in ilk buluştukları yerde inşâ edilmişti. Diğer Selçuklu dönemi buk’aları gibi muhtemelen mescit, birçok hücre ile sofadan meydana gelen bu yapı, önemli bir Mevlevî Tekkesi idi. Zamanla yıkılmış; Osmanlı döneminde Karaman Valisi Derviş Mustafa Paşa, eski şeklinde uygun olarak tekrar yaptırmıştır. XVIII. yüzyılda sadece mescit bölümü faal durumda iken5, yukarıda değinilen zâviyeler gibi muhtemelen XIX. yüzyılın ortadan kalkmış; yerine evler inşa edilmiştir. Bu yüzden yapısı hakkında şimdilik daha ayrıntılı bilgi verme imkânı bulunmamaktadır.[10]

       Tasavvufi düşüncenin önemli özelliklerinden biri; dini kaynaklarda zikredilen olay yahut kişisel tecrübeleri, Musa-Hızır örneğinde olduğu gibi, salt bir tarihsel olayın aktarımı olarak görmez. Bu tür olay ve tecrübeleri, her bir insanın deneyim alanıyla ilgili işaretleri de içeren, birer numune olarak değerlendi- rir. Kur'an'da anlatılan Musa-Hızır kıssası diğer müminlere neleri işaret etmektedir? Diğer bir ifadeyle, Hz. Musa'nın risalet makamı gereği sorguladığı için, arkadaşlığından mahrum kaldığı ilm-i ledün sahibi (Hızır) ile arkadaşlığa öğrenilecek sır nedir? İşte Mevlevi kaynaklar, bu yakıcı soruların cevabının, Mevlana-Şems ilişkisinde saklı olduğunu hissettirir- ler.( O. N. Küçük ŞEMS: Güneşle Aydınlananlar, 165)

Şems'le Mevlânâ'nın ilk defa buluşup görüştükleri bu yere Mevleviler sonradan Kur'an-ı Kerim Rahman Sûresinin 19. âyetinden alınan ve "iki denizin buluştuğu yer" anlamına gelen “Merac'el-Bahreyn” ifadesi Şems ile Mevlâna'nın Konya'da ilk karşılaştıkları yere makam adı olarak verimliler ve burasını bir çevrikle işaretlemişlerdi. Selçuklular devrinde, Şekerfurûş Hanı'nın önüne isabet eden bu yer, evvelce bir parmaklıkla çevrilmiş ve ziyaretgâh haline getirilmişti. Şimdiki Selçuk Otel'in Maarif Evlerine bakan köşesine rastlayan bu yer, zeminden yükseltilmiş, önü parmaklıkla ayrılmıştı. Oraya akşamları, Türbeden kandil yollanır ve orada kandil uyandırılırdı. Bilhassa Mevleviler tarafından ziyaret edilirdi.

Buraya 2015 yılında yeniden bir simge olarak küçük bir anıt yapılmıştır.

İbrahim Hakkı Konyalı, “ bu iki ilim ve mana denizinin kavuştukları yer için çok güzel seçilmiş bir addır. Burasının neresi olduğu hakkında ihtilâf vardır. Büyük Türk ve İslâm Âlimi üstadım Şeyh Zâde Ziya Efendi merhum burasının eski Paşa dairesiyle Çumralı Salim Efendi'nin evlerini ayıran sokağın içinde Ağazâde Tevfik'in eski evinin önünde olduğunu söylerdi. Bu yol Hatuniye'ye, Şems-i Tebrizi'ye, Seyfiye Medresesi'ne ve Akıncı Mescidi'ne giden yolların başıdır.



Bazıları da burasının Selçuk Oteli'nin yanına rastladığını söylerler. Burada Selçuk ve Sincari Mescitleri, eski kabristan, İbrahim Bey İmareti'nin odun ambarları vardı. Gerçi bu yol da Akıncı Mescidi'ne ve Kız Öğretmen Okulu'na çıkar. Amma biz; bildiğini iyi bilen ve güvenilir bir ilim otoritesi olan Ziya Efendi merhumun rivayetini tercih etmek istiyoruz”. Demektedir.

Ancak yıllarca mum yakılan, ziyaret edilen yer olarak Selçuk otelin bulunduğu Babalık sokağın girişindeki sol köşe olduğu bilinmektedir. Ogün'den bugüne şehir planlarındaki değişiklikler düşünülürse nokta bir yer tayin etmek zor olacaktır.

Cumhuriyetten sonra, Tekke ve Türbelerin kapatılmasıyla çevriğe kandil gönderilemez olmuş, 1927 yılında Alâeddin Caddesi üzerinde Maarif Evleri'nin yapılması ile çevrik de kaldırılmıştır.

Mecmâu’l- Bahreyn'e Mevlana Dergâhından kandil getiren Mevlevi dervişlerinden biri de Mevlana Müzesi ziyarete açıldıktan sonra kendisine müzenin derviş odalarında bir hücre verilen ve ölümüne kadar (ö.1957) bu hücrede oturan Ankaralı Mehmet Dede idi.

Konya’da 1953 yılında M. Muhlis Koner'in başkanlığında, Abdülbaki Gölpırnarlı, Mehmet Önder ve Belediye Turizm Müdürü Konyalı yazar Celâleddin Kişmir'in üyesi olduğu bir komisyon kurdu. Komisyon, anıt üzerine yazılacak kitabeyi hazırlayacak, ayrıca çizilecek anıt projesinin fikri yapısını oluşturacaktı. 1953 yılı Ekim ayında bu konuda toplantılar yapıldı. Konya'da Gazi Lisesi'ni, Atatürk Heykeli'nin kaidesini yapan tanınmış mimar Muzaffer'in oğlu, mimar Mukadder projeyi çizdi. Abdülbaki Gölpınarlı anıt üzerine yapılacak metinleri hazırladı. Bir dosya halinde Belediye Başkanı Rüştü Özal'a verildi, Belediyenin ödenek yokluğu yüzünden bu anıt gerçekleştirilemedi. Rahmetli Abdülbaki Gölpınarlı' bir kitabe hazırladı.

Mevlânâ ile Şems'in ilk buluştukları yer için 1953 yılında hazırlanan kitabe metni şöyledir:

“Büyük bilgin ve mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin ile Onun gönül dostu Şemseddin-i Tebrizî 30 Kasım 1244 günü ilk defa burada buluştu, görüştüler. Bu buluşmadan sonra, burası "Marac'al-bahreyn" yani "İki denizin buluştuğu yer" olarak adlandırılırdı. Bu anıt, bu buluşmanın anısına dikildi.

“Güneşim, ayım geldi.

Gözüm, kulağım geldi.

O altın madenim geldi.

Başımın sarhoşluğu geldi

Gözümün nuru geldi.

Bir dileğim olmuşsa,

işte o dilediğim geldi.

Dün gece mumla aradığım dost,

bu gün bir gül demeti gibi yoluma çıkageldi." MEVLÂNA

Daha sonra, 2015 yılında  hazırlanan kitabe ve yeniden yaptırılan anıta buranın ismi “Mecmâul-Bahrey” olarak yazılmıştır.



KAYNAKÇA

ERASLAN, Kemal, “Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri”, Türk Dili Edebiyat Dergisi, C. XLVIII, Ankara, 1984.

ERASLAN, Kemal, Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1984, TTK Basımevi, Ankara, 1987.

 ERASLAN, Kemal, “Akşemseddin’in Şiirleri” , “Akşemseddin Sempozyumu 25-27 Mayıs 1988, Göynük Tebliğler” Akşemseddin Vakfı Yayınları, Bolu, 1988.

http://nezihuzel.net/index.php/2011/12/28/iki-denizin-birlesmesi/

Eraslan, Kemal, Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri, 73

Yavuz, Kerim, “Şiirleri İçinde Akşemseddin’in Tasavvuf Dünyası ve Psikolojik

 Yaklaşımlar”, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri, Akşemseddin Hazretleri

 Vakfı Yayınları, Ankara, 1990., s. 52

 Akşemseddin, Şiirleri, Vrk.5b; Eraslan, a.g.e, s. 32 (şiir no: II, 7. beyit)

 Yıldız, Muhammed Ali, Akşemseddin’de Allah, Kâinat ve İnsan, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü.

  file:///C:/Users/yek/Downloads/2554.pdf

 Işık, Ali , Ayaşlı Şakir, Konya 2011 s.42



[1]  http://nezihuzel.net/index.php/2011/12/28/iki-denizin-birlesmesi/
[2] Eraslan, Kemal, Akşemseddin’in Dinî Tasavvufî Şiirleri, s.73.
[3] Yavuz, Kerim, “Şiirleri İçinde Akşemseddin’in Tasavvuf Dünyası ve Psikolojik
 Yaklaşımlar”, Akşemseddin Sempozyumu Bildirileri, Akşemseddin Hazretleri
 Vakfı Yayınları, Ankara, 1990., s. 52.
[4]  Akşemseddin, Şiirleri, Vrk.5b; Eraslan, a.g.e, s. 32 (şiir no: II, 7. beyit).
[5] Yıldız, Muhammed Ali, Akşemseddin’de Allah, Kâinat ve İnsan, Doktora tezi, Ankara Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü.
[6] Bkz. İbn Cumaa, Gureru’t-Tıbyan, s.321-)
[7]  file:///C:/Users/yek/Downloads/2554.pdf
[8]  Işık, Ali , Ayaşlı Şakir, Konya 2011 s.42.

[9]Age, s.156.
[10] Bkz. Sedat Emir, Erken Osmanlı Mimarlığında Çok İşlevli Yapılar: Kentsel İzmir Kolonizasyon Yapıları Olarak Zaviyeler, İzmir 1994, s. 30-33, 46-50.; Safîne-i Nefîse-i Mevlevîyan, I., Mısır 1283, s.204-205, 208-209.;  Yusuf Küçükdağ “Lâle Devri’nde Konya”, (S.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı Basılmamış Doktora Tezi), Konya 1981, s.46. Bu zâviye, şimdiki Babalık Sokağı’ında idi. Bkz. Mehmed Önder, Mevlânâ Şehri Konya, (İkinci Baskı), Ankara 1971, s. 381.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...