17 Ağustos 2012 Cuma

SALİH BÜYÜKCAM




Osmancıklı Salih BÜYÜKCAM



17 AĞUSTOS 20017 tarihinde Prf.Dr. Ramazan Altıntaş ve Kuddusi Yıldırım Hocalarımızla beraber Salih Büyükcam  Hocamızı anmak üzere Konyatv'de bir araya geldik. Muhammet Acıyan Beyin hazırlayıp sunduğu  "İz Bırakanlar"proğramının konukları idik.
Bizim üzerimizde emeği ve büyük bir izi bulunan hocamızı yadettik.Hocamızın kıcsaca öz geçmişi şöyledir:
Âdem odur ki adını âlemde andıra.
Âlemde ad kalır ve âdem gelir-gider.
Kadınhanı/ Osmancık köyüünde 20/05/1933 yılında dünyaya geldi. Babası, Konya medreselerinde okumuş, ilmiyle âmil bir âlim olan Hasib Efendi’dir., Annesi Meryem Hanım'dır. Küçük yaşte babasını kaybetti. İlkokulu köyünde okudu. Hıfzını Hoca Hasan Hüseyin Efendide tamamladı.
  .
 Kâl-hâl Müslümanlığının bu çağda iyi bir temsilcisi olduğuna inandığımız  Hocamız,  hâfızlığını tamamladıktan sonra, Annesi tarafından Hacı Mustafa Kurucu Efendiye ilim tahsil etmesi için teslim edildi.Ülkemizde tek parti iktidarının bütün haşmetiyle dini tedrisatı olabildiğince daralttığı ve bunalttığı yıllarda bir Müslüman âlim duyarlılığı sergileyen Hacıveyiszâde Mustafa Kurucu hocamızın manevi terbiyesinden de geçen Salih hocamız, altı sene kendilerinden başta Arapça olmak üzere, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, Hadis gibi temel İslam ilimleri alanında dersler alır.Sephavan mahallesinde görev yapan Postalcı namıyla maruf Şeyhu'l-Kurra Rahim Efendi (1873-1954)' ve Ağazade Osman Efendiden kıraat dersleri aldı.

“Görüldüğü zaman akla Allah gelir” diye tarif edilen, adı gibi Salih insan olan hocamız 1950 yılında Kadınhanı’na döner. Henüz talebelik dönemi bitmemiştir. O yıllarda Osmanlı bâkiyesi diyebileceğimiz âlimler vardır memleketimizin her tarafında olduğu gibi, Kadınhanı’nda da. Devrin Kadınhanı müftüsü âlim insan Mehmet Müslimoğlu’ndan özel olarak Fıkıh ve Ferâiz dersleri alır. İyi derecede İslamî ilimlere vâkıf olan Salih hocamız, geleneğimizden kopmadan çalışmalarını bireysel anlamda kendisi yürütür.
Hocamız 27/11/1958 Tarihinde Hatice Süleyha Hanımla evlenir. Biri erkek olmak üzere üç çocoğu dünyaya gelir. Konya-Akşehir (Absarı) ve Konurören köylerinde imam-hatiplik görevine başlar. Bu görevi, 1962 yılına kadar sürdürür. Cemaatinin manevi önderi olan hocamız, kısa zamanda tanınır. Uzak yerlerden ahali fetva sormak için hocamıza gelir. Onun kapısından insanlar hiç eksik olmaz. Fetva bağlamında söyleyeceğini söyledikten sonra, kısa sohbetlerle halkı irşad görevini de sürdürür.
1962–1983 yıllarında Kadınhanı’nda vaizlik yapar. Çevre ilçe ve köylere gider. O, fıkhı, salt, ilmihal bilgileri anlamında anlamazdı. Ona göre Fıkıh, bir Müslümanın gerek ibadet, gerek itikat ve gerekse Müslüman dünyada olup bitenlerin arka planını anlama anlamındadır. Bu sebeple, gerek ilçedeki çarşı camiinde ve gerekse köy ve kasabalarda yaptığı vaazların muhtevasını, şuur verici mesajlar oluşturur. Bu durum bazılarını rahatsız da etmiştir. Biraz da bundan dolayı, daha özgür bir hizmet yapabilmek amacıyla 1983 yılında emekli olur. O, bir müslümanın, işin keyfiyet planında asla emekli olamayacağını, emekliliğin ölümle gerçekleşebileceğine inananlardandı. İşte bu sebeple merhum hocamız, vefatına kadar fahri vaizliğine ve sohbetlerine kesintisiz devam etmiştir. O, sadece kendi küçük dünyasına kapanan bir insan değildir. Hacıveyiszâde hocadan aldığı feyiz ve ilm-i siyaset bilgisiyle başta ülkemiz olmak üzere bütün bir İslam coğrafyalarında olup bitenlere kayıtsız kalmazdı. Müslümanca bir duyarlılığa sahipti. Bu duyarlılığı daima çevresindeki insanlara, özellikle de talebelerine hissettirmiştir.
Merhum Hacı Salih hocamız; güler-yüzlü, insana güven veren, sevecen, utangaç tabiatlı bir insandı. Yolda giderken hızlı gider, etrafına pek bakmaz, daima önüne bakar, (nazar ber kadem), sağından-solundan geçen insanlara tebessümle selam verirdi. Çok güzel bir tebessümü vardı. Bu çağda güler yüzlü sureti ve sünnete uygun sîretiyle tam bir temsil müslümanıydı. Onun konuşmalarının Kadınhanı halkının dindarlığı üzerinde büyük tesirleri olmuştur.İlim Yayma cemiyetinde 1967-1980, 1986-2001 yılları arasınde büyük hizmetler etmiştir. Talebeleri çok seven hocamiz Kadınhanı İmam-Hatip Lisesi'nin yapılmasında, eğitim ve öğretime açılmasında  büyük gayret göstermiş, ciddi manada mücadele etmiştir.
Emekli olduktan sonra bir süre Konya'ya yerleşir, İhsaniye Kur'an Kursunda Arapça dersleri verir, Semsi Tebrizi Camiinde vaazlar eder. Ancak doğduğu yere vefası ağır basar tekrar Kadınhanı'na dönerek Fahri hizmetlerini burada sürdürür.
 Hoca mızın en büyük eseri talebeleridir. 

Hocamızın, gerek halka dönük vaazlarında ve gerekse özel sohbetlerinde çok tatlı ve gönüllere hitap eden bir anlatım tarzı vardı. Örnek bir âlimdi. Hocamızın Cuma vaazlarını hiç kaçırmazdık. Cuma vaazına çıkmadan önce iki rek’at nafile namaz kılardı. Konuşmalarında Allah’ın ismini andığı zaman, Allahu Zü’l-Celâl ve Tekaddes Hazretleri; Hz. Peygamberin ismini andığı zaman Resûl-i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem Sallallahu Aleyhi Vesellem demeyi hiç ihmal etmezdi. Gerek Efendimizin ve gerekse sahabenin sadece adını söyleyen kimseleri müsteşriklerin tavrı gibi görür, kınardı. Geleneğimizin hem hâfızı ve hem de muhâfızı idi. İnşallah birgün onunla ilgili hâtıralarımızı yazmak nasip olur.
Mükemmel insan Osmancıklı Salih Büyükcam hocamızı “Mayıs 2001”de dâr-ı bekâya uğurladık. Onu bir kere daha rahmetle anıyoruz.






Nur içinde yat değerli hocam.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KONYA'DAN FIKRALAR


Bekir ŞAHİN
Fıkra ve mahalli fıkralar konusunda araştırma yapmak, yazı yazmak en zor olan konulardan birisi olsa gerek. Böyle bir konu üzerinde çalışma yapmaya başlayınca hiç de kolay olmadığını aynel yakın  görüyoırsunuz.. Sadece güzel fıkra anlatmak ve bulmak, ince, zarif nükte ve esprilerle dinleyiciyi tatmin edebilmek başlı başına bir mesele iken, ayrıca bir de mahalli fıkra tabiriyle konuyu daha da sınırlandırmak işi bir kattaha zora sokuyor. Ancak bir şehrin, bir yörenin fıkralarını derlemek, o mahalle ilgili pek çok şeyi ortaya koyuyor.
İnsanların ince zekâlarını, espri anlayışlarını, yaşam tarzlarını, sevdiklerini, nefret ettiklerini…  hülasa; hayatlarının her anını bizlere anlatıyor.
 Fıkra kelime manasıyla küçük nükteli ve güldürücü hikayecik demektir. Edebi mahiyeti itibariyle mizah ile hicvin karışmasından meydana gelmiş ise de mizah tarafı daha galiptir. Pekçok fıkralar bizleri güldürüp eğlendirirken, inceden inceye herhangi bir kimseyi veya olayı hicvederler. Gene pek çok fıkraların daima büyük insanları hedef tutuşu da bundan ileri gelir. Maşeri şuur sevilmeyen veya herhangi bir tutumu beğenilmeyen bir kişi hakkında onun gülünç tarafından yakalayıp küçük ve gülünç düşürülmesi için hemen bir fıkracık uyduruverir. İşte fıkralar bir bakıma sosyal hayatın gülünç taraflarını belirten kötü huy kapmış insanları ve içtimai hayattaki kötü hadiseleri yeren sözler olduğundan birazda hiciv sayılabilirler.
Hicivde aslolan bir şahısda mevcut olan maddi ve manevi ne kadar güzellikler varsa onların hepsini yok ederek bu güzellik ve iyiliklerin aksi olan bilcümle kötülükler ve münasebetsizlikleri isnat eylemektir. Diye de tarif olunabilir. Nitekim bu tarifi yapan üstat merhum Tahir Nadi kendisine zamanındaki münasebetsiz bir mektupçuyu hicvetmesi söylediği zaman yukarıda bahsettiğimiz hicvin tarifini yapmış ve mektupçuyu göstererek:
Ben bu zata bütün dikkatimle bakıyorum onda maddi ve manevi güzellik ve iyilik namına hiçbir şey göremiyorum ki, bunları teker teker selbedip zıtları olan çirkinlikleri ona isnat edebileyim.” demek suretiyle hicvin şaheserlerinden birini daha yaratmıştır.
Fıkraların bu yönleri bir tarafa bırakılacak olursa, onların asıl maksatları mizahdır.
Güldürmek, boş vakit geçirmek için söylenmişlerdir. “Güldüğüm zaman 25 yaşındayım” diyen Victor Hugo ile “insan güldüğü kadar insandır” diyen Molier mizahın insan yaşayışı ve cemiyet düzeni üzerindeki müsbet rolünü üç beş kelime ile en iyi anlatmışlardır zannederim.
Biz, millet olarak mizahın, espirinin ve nüktenin şaheserlerini vermiş bir milletiz. Günlük konuşmalarımız dahi nükte ve esprilerle doludur. Günlük hayatın acıları ve ızdırapları içinde üç beş kelime ile hemen bir espri yaratarak gülebilmek en lüzumlu ihtiyaçlarımızdan biridir. Fakat ne yazık ki bu güzel fıkra ve espriler günlerden beri heba olmuş ve heba olmaktadır. Bir muharririn sözü ile söyleyecek olursak Nasreddin Hoca bir Türk’tür ama, Türk kütüphanesi mizah edebiyatından hala mahrumdur. Başka milletlerin cilt cilt mizah ve nükte edebiyatları vardır. Zira onlar bizim hafızalarımıza yazmaya çalıştıklarımızı kağıda yazmışlardır. İşte bunun içindir ki, bizde Nasreddin Hoca fıkraları ile üç beş derme çatma Bektaşi ve alevi fıkrasından başka nükte ve fıkra kitabına rastlayamazken Siyasi liderlerle ve siyaset adamlarıyla ilgili fıkralar 80 ve 90 lı yıllarda birden moda oluvermişti. Ancak şimdi onlarda unutuldu.
Fıkra uydurmak yahutta fıkra anlatmak zannedildiği kadar kolay değildir. Kelimeleri oduncu kantarıyla değil kuyumcu terazisiyle tartmak gerekir. Diğer taraftan “latife latif gerek” sözü gereğince fıkranın güzel olduğu kadar zarif de olması icap eder aksi halde insan gülünç olanı yakalayayım derken kendisi gülünç duruma düşebilir. Bu mevzuda bir muharrirde “mizah gerçeğin negatifidir, fotonun pozu ve ilacın dozu yeteri kadar olmazsa hapı yuttunuz” demektedir.
Ayrıca fıkraların dinleyiciler üzerinde tesirini tam yapabilmesi için bazı hususlara dikkat etmek gerekir. Evvela fıkra zemin ve zamana uygun olarak anlatılmalıdır. Sohbetin en uygun düşen yeri seçilmeli yani tabiri caizse taş gediğine konulmalıdır. Saniyen fıkra anlatanı anlatış tarzı da fıkranın zarafetine tesir eder. Fıkra mevzu dağıtılmadan alaka toplanmışken gayet kısa ve özlü cümlelerle anlatılmalıdır. Üçüncü olarak fıkra anlatanın birazcık aktör olması da icap eder. Fıkra içinde konuşmaları icabında mahalli şivelere göre telaffuz eden fıkracı iyi bir fıkracı sayılabilir.
Fıkralar bir bakıma yaşanmış ve uydurulmuş fıkralar olarak sınıflandırılabilirler. Hayalen canlandırılan ve en ince nüktelerle süslenen fıkralar uyduranın zeka yüksekliğini gösterme bakımından kıymetleri büyüktür.
Konya milletvekilinin meclisteki yeminini “karada, havada, sularda ve denizde ihanetçilik edersem anam avradım olsun”şeklinde değiştirip uyduran Konyalının zekâsına hayran olmamak elden gelmez. Yaşanmış fıkralar ise devrin mizahını bize aksettirmeleri bakımından ehemmiyetleri itibariyle hiç de uydurma fıkralardan geri kalmazlar.
Fıkralar, bir bakıma mahalli fıkralar ve mahalli olmayan fıkralar diye de sınıflandırılabilir. Bütün insanları ilgilendiren onları güldürebilen fıkralar olduğu gibi milli gelenek, görgü ve zevkler bakımından sadece muayyen milletlere hatta muayyen bir belde sakinlerini güldürebilen fıkralarda mevcuttur.
Biz mahalli fıkralar derken, sadece Konya fıkralarını kastediyor ve ünlü Halk filozofumuz Nasreddin Hocayı şüphesiz ki hariç tutuyoruz. Zira Nasreddin Hoca Akşehirin, Konyanın hattaTürkiyenin malı olmaktan çıkmış bütün insanlığa mal olmuş bir nüktedandır.
Konyanın aslında neş’eyi ve nükteyi seven insandır. Zira eskilere ait bilgilerimiz mevcut olmamakla beraber yakın maziye ve günümüze baktığımızda yaşamış ve yaşamakta olan pek çok hazır cevap ve nüktedan görüyoruz: Şair Şem’i, Palta Dede, Arzuhalci Eğo, Belediye Zabıta memuru Kavaklı Ahmet Ağa, Anızkıran, BabalıkçıMashar Bey, Karahafızzade Mustafa Efendi, keza Karahafızzade Müfit, Noter Fuat Bey, Muhlis Koner, Saatçi Murat Tiftik, Tayip Ağa, Mütevelli İbrahim Efendi… Konya mizahının hemen hatırımıza gelen ve unutulmayacak simalarıdır.
 KONYA FIKRALARI:

Küflü Peynir ve İşkembe çorbası

Şair Şem’i İstanbul’da bulunduğu sıralarda bir mecliste otururken kendisine sorarlar:
- Şem’i Konyalılar küflü peyniri çok severler ve çok yerler acaba bir sene içinde yedikleri bu küflü peynirle beraber ne kadar kurt yerler?
Şem’i çekinmeden cevabı yapıştırır: 
-Vallahi Konyalıların ne kadar kurt yediğini bilemem ama, benimde merak ettiğim bir şey var siz İstanbullular işkembeyi çok seversiniz bir sene zarfında yediğiniz işkembe ile beraber acaba kaç okka b… yersiniz?

Okunmuş Tavuk, Zehirli Baklava

Konyanın Meşhur hazır cevaplarından arzuhalcı Eğo ile Belediye zabıt a memuru Kavaklı Ahmet Ağa daha küçükken medresede bulundukları bir sırada hadise ceryan eder. Hocalarına hediye olarak pişmiş bir tavuk, bir sahan pilav ve bir tabakta baklava gelir. Hoca bunları eve göndermek için en münasip olarak Eğo ile Ahmet ağayı seçer. Fakat tavuk, pilav, ve baklavanın akıbetinden endişe ettiği için sıkı sıkı bunları yememeleri için tembihatta bulunur:
-Zinhar bunları yemeyesiniz tavukla pilav okunmuştur, baklava da zehirlidir. Bir lokma yiyen geberir. Der Eğo ile Ahmet ağa bir kenarda baklava tavuk ve pilavı yedikten sonra boşalan tabak ve sahanları hocanın evine götürür, hiçbir şey söylemeden bırakıverirler. Hoca akşam eve gelir karısından tavuk, baklava ve pilavı sorar, böyle bir şey gelmediği cevabını verir ve boş sahanları gösterir. Ertesi gün Hoca Eğo ile Ahmet ağayı sorguya çeker. Her ikisi de ağlama pozu ile cevap verirler:
-Yolda giderken okunmuş tavuk elimizden uçtu, damdan dama atlayıp bahçeye saklandı. Bahçenin içine girdik orda boş kümes varmış tavuk oraya kaçtı. Kümesden çıkarmak için bütün pilavları kümesin önüne serptikse de tavuk pilavların hepsini yedi yine kümese kaçtı. Bizde şaşırdık, hocamızın yüzüne nasıl bakacağız diye ağlamaya başladık ve birden karar verip bizde hocanın yüzüne bakacak hal kalmadı, en iyisi zehirli baklavaları yiyelim de ölelim dedik. Bir tabak baklavayı yedik yinede bir türlü geberemedik.

Ulen Eşek Vazifene Dikkat Et
Babalık gazetesinin ilk çıktığı günler. Rahmetli Mashar babalık gündüz gazetelere haber topluyor akşamlarıda oturup tashihleri bizzat yapıyor. Bir gün Konyaya yeni tayin edilen sulama müdürü ile ilgili bir haberin çok yanlış dizildiğini gören Mashar bey mürettibe kızar tashihleri yaptıktan sonra ona hitaben kolonun kenarına şöyle yazar:
Ulen eşek vazifene dikkat et.”
Mürettip bu yazınında haberin aslında olduğu zehabına kapalarak onud a dizer ve haber ertesi gün şu şekilde çıkar:
Atıfetli Mustafa Rana beyfendinin Konya Sulama müdürlüğüne tayini memleketimizde memnuniyet uyandırmıştır. Mustafa Rana beyefendi memleketin yetiştirdiği çok kıymetli bir evladıdır. Ulan eşek vazifene dikkat et. Kendilerine hoş geldiniz der.

Sahiden Yandım

Uluırmaklı deli Ahmet zamanın tekkelerinden birine intisap eder. Her gece kendisi gibi zikir çekmeye gelen dervişlerle kol kala girer, halka şeklinde şıhın etrafında büyük bir vecd içinde:
yandım:…yandım… Yandım… diyedönerler. Muziplerden biri eline geçirdi bir kav parçasını yakarak Deli Ahmed’in hemen diz kapağının aşağısında bulunan çorabına yerleştirmiş. Kav etini yakmaya başlayınca Ahmet şiddetle yandım! Yandım! Diye bağırmaya başlamış. Bu feryadın zikirden ileri geldiğini zanneden tekke şıhı:
—Yanalım Ahmedim, yanalım, pir aşkına yanalım diye müteaddit defalar tekrarlayınca Ahmet dayanamamış bütün gücüyle çırpınarak dervişlerin kolundan zorla çıkmış ve şıha hitaben:
-Ulen eşek oğlu eşek sana yalan mı geliyor sahiden yandım. Demiş

Kıpırdamayın len

Eski Konyalıların pek iyi tanıdığı Anızkırana bir gün komşuları teklif etmişler.
Bu gün yassı namazından sonra camide mevlit okutulacak sevaptır, muhakkak gidelim. Anızkıran cahil okuması yazması yok aptesle namazla hiç münasebeti mevcut değil. Cevap vermiş:
-Oğlum, siz kalleş adamsınız, giderim ama bana orada bir tuzak hazırlar bir kalleşlik yaparsınız.
Komşular katiyen sana hiç bir şey yapmayacağımıza namusumuz üzerine söz veriyoruz diye teminat vermişler. Hep birlikte mevlide gidilmiş. Mevlit okunmaya başlamış ve tam sıra:
“ İçtim anı oldu cismim nura gark
Edemezdim kendimi nurdan fark”
Beytine gelipte bütün cemaat ayağa kalkınca kendisine hazırlanan tuzağın fili hareketlerine geçildiği zehabına  kapılan Anızkıran birden belinden tabancasını çekerek
-Kıpırdamayın len, bin kişide olsa hepinizi yakarım. Demiş.

Ha.. Pederim Ha..

KarahafızlarınMustaefendiye gerek Konya’da gerekse millet vekilliği zamanında kendisine daime baba derlerdi, hatta öylesine ki Konya Mebusu karahafızzade Mustaefendi deyince tanımayan belki çıkarda ama, Konya Mebusu baba deyince tanımayan olmazdı.
Baba mebusluğu sırasında büyük adada bir köşk tutar. Bir gün kendisine  müsafirler gelir,yenir içilir. Sıra adada dolaşmaya gelir. Kiralık iki tane eşek bulurlar birine misafir, birine de karabafızların baba biner. Misafirin eşeği hızla ve zevkle koşmaya başlayınca üzerinde keyfe gelen misafir:
-ha babam ha… Ha babam ha…
Diye söyler, fakat birden karahafızların babanın yanında pot kırdığını anlayarak ifadesini değiştirir:
-ha pederim ha… Ha pederim ha… diye söylenmeye başlar.

Deli Fuat
Konyanın Eski Noterlerinden Fuat beyin o zamanın valilerinden Fuat beye kızmış deli Fuat demiş. Bunu hemen valiye götürüp söylemişler. Vali bir hayli içerlemiş ve bir yolunu bulup noter fuat beye:
-Fuat bey Teessüf ederim, bana deli fuat demişsin.
Demiş. Fuat bey bütün hazır cevaplığını kullanarak:
-Doğru efendim, zatialiniz deli Fuatsınız çünkü imza atarken D harfini kullanıyorsunuz onun için siz deli Fuatsınız ben ise T harfini kullanıyorum, Teli Fuatım.

Atın Yerine Eşek Bağlamam
Konyanın erkekler arasında akşam sonu oturmalarının yapıldığı bir sıralarda noter Fuat bey ile arkadaşları muntazam sıra şeklinde oturmalar yaparlarmış. Bu mecliste bulunanlardan biri kendisinden daha genç ve babası ölmüş diğer birine latife olsun diye mütemadiyen takılırmış ve
-Oğlum, Babam öldü Ananı bana ne zaman verecen diye taciz edermiş. Utancından buna cevap olarak da delikanlı:
-Anama bir sorayım da cevap veriyim ağa der atlatırmış. Gene bir gün aynı şekilde sıkıştırınca “anama sordum aga, ben atın yerine eşek bağlamam” diyor cevap verince Noter fuat dayanamamış:
-Ne oğlum anan gine senin gibi bir katır doğururum diye korkuyor demiş.

İyice Döğ

Noter fuat beyin bidayet mahkemesinde müddei umumi olduğu günler. Mevsim sonbahar, sucuk pastırma zamanı.  Fuad bey evden çıkarken Kimyon almasını tembih etmişler. Fuat bey mahkemeye gelmiş duruşmaya çıkmış hatırına evden verilen sipariş gelmiş. Mubaşri çağırmış:
-Oğlum attarlar içinden kimyon al gel demiş. Kimyonu simyon anlayan mübaşir atarlar içine gitmiş o zaman orada atarlık yapan simyon efendiyi yanına düşürmüş almış müddeiumuminin odasına getirip oturtmuş. Biraz sonrada duruşmanın ceryan ettiği salona gelmiş Fuat bey mubaşiri şanına çağırtarak:
-getirdin mi? Diye sorunca mubaşir: getirdim efendim diye cevap vermiş. Bunun üzerine Fuat bey hadi git iyice bir döğ der demez mubaşir odaya gidip simyon efendiye dayak atmaya başlamış, ağzından burnundan kan gelinceye kadar dömüş. Tekrar salona döndüğünde Fuat bey salona çağırarak oğlum iyi döğeydin diyence mubaşir:
-döğdüm efendim, ağzından burnundan kan gelinceye kadar dövdüm der demez duruma kavrayan Fuat bey hemen müddeiummilik odasına girerek  ve hiç bozuntuya vermeden Simyon efendiye sert bir eda ile:
-İşte simyon efendi…..bir daha böyle siyasi meselelyere burnunu sokarsan dayak ile kalmaz hakkında takibatta açtırırım, bu defa bu kadarcıkla kurtuluyorsun
Diye çıkışınca Simyonefendi  de:
-Allah ömür versin efendim…. Allah ömrünüzü uzun eylesin diyerek oradan uzaklaşmış.

Bozkır Pekmezi mi Zannettin?

Noter Fuat bey Meram’da oturan meslektaşı daha doğrusu bir avukat arkadaşı ile konuşurken arkadaşı muzdarip bulunduğu sıtmadan şikayet edince Fuat bey:
-Onun kolayı  var bir kadeh konyak içersen hiçbir şeyin kalmaz cevabını verir.
Bozkırlı olan avukat arkadaşı Bozkır’dan bardağa kadeh dediklerinden bir bardak konyak içileceğini zanneder evine gider kuplu bira bardaklarıyla bir bardak konyağın bir nefeste içer. Biraz sonra çok fazla hastalanan bu avukatın çocukları Fuat beye koşarak gelir ve aman Fuat amca babam ölüyor yetişiverin diye feryat ederler. Fuat Bey arkadaşının evine gider bakar ki avukat arkadaşı perişan bir vaziyette, bayğın  yerde yatıyor. Karısına konyak şişesiyle bardağı göstererek bunu içti bu hale geldi deyince Fuat Bey gene hayret eder hepsini birdenmi içti der. Hepsini içtiğini cevabını alınca:
-Vay ayı vay bunu Bozkır bekmezi mi zannettin der.

Benim Mayam Bozuk Değil Senin Südün Bozuk

Köse Binbaşı Ali Vasıf Bey peynir yapmak için Mubaşırzadeden peynir mayası alır. Süte kor peynir tutmaz. Ertesi gün Mubaşirzade’ye gelerek “Mubaşirzade mayan bozukmuş” diye apiri yapınca Mubaşirzade hiç bozuntuya vermeden aynı soğuk kalınlıkla “Binbaşım benim mayam bozuk değil senin südünbozukmuşda ondan” diye cevap verir.
Rahmetli Muhlis Konerin son defa belediye reisi seçildiği günler Muhlis bey reisliğe seçilmiş ve riyaset masasına  oturmuş yazın sıcak bir gününde eş dost tebrike gelmişler ve (hoca hiç laf anlamayız, dondurmaları ısmarla bakalım) demişler hoca yanında bulunan o zamanın zabıta amiri fahri beye masanın üzerindeki zil düğmelerini göstererek :
“gel bakalım fahri bu düğmelerden hangisi dondurma düğmesi bir gösteriver” demiştir.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...