26 Ocak 2016 Salı

RaziyeDevletHatun


 

 

        Raziye Hatun Anadolu Selçukluları döneminde XIII. asırda Konya’da yaşamış bir sultan hanımdır.Danişmendoğullarından Yağıbasan oğlu Sinanüddin Yusuf’un oğlu Muzafferüddin Mahmut Bey’in kızıdır.Muhtemelen I.İzzeddin Keykavus’un hanımıdır.Bedreddin Bremoni’nin de kız kardeşidir.Beyromoni Malatya Sancağına bağlı Kahta kazasının bir köyüdür.Bu köy Danişmendoğulları zamanında başşehir idi.Raziye Devlet Hatun ve babasının da bu Biremoni ailesinden geldiğini birçok vesikada görmekteyiz.

            Türk tarih ve geleneğine göre bir çok vesika,kitabe ve vakfiyelerde hükümdar ailelerinden olan hanımlardan Devlet Hatun diyerek bahsedilmektedir.Muzafferüd-din Mahmut kızı olan Devlet Hatun’un asıl adının ise Raziye olduğu kesindir.

Selçuklular döneminde Kervansaray olgusu oldukça yaygın olup,Raziye Hatun H.620(1223) yılında Saideli Seyrekviran’da kışlık bir kervansaray yaptırmıştır.Bu kervansarayın kitabesinde;

          “Allah’ım,H.620 yılında bu hanı yaptıran sahibesi olan Mahmut kızı Raziye Hatun’a rahmet eyle.”yazılıdır.

            Raziye Devlet Hatun yaptırdığı bu hanına gelir olarak Saideli(Seyrekviran),Kalamıça(Gelemiş),Meydanlı çiftlikleri ile beraber bir de Konya Esediye (Hatuniye)Mahallesinde sekiz odalı,iki sofa,iki ahır samanlığı bulunan bir köşkü vakfetmiştir.Konya’da Alaaddin Tepesi’nin doğusunda Mihmandar Mahallesi,Kınacı Sokağındaki Hatuni ye Camii’ni yaptıran da Raziye Devlet Hatun’dur.Bu camiye gelir olarak ta Saideli vilayetine bağlı Meydan(Meydanlı),Seyrekviran ve Kalamıça (Gelemiş) çiftliklerini ve Konya’da üç dükkan ile iki evi vakfetmiştir.                                     

            Raziye Devlet Hatun H.620 (1223) yılında öldüğü zaman bu caminin bahçesine gömülmüştür.Kardeşi Bedreddin Biremoni tarafından bu camiye bir minare yaptırılmış olup, bundan sonra bu cami Kütük Minare diye  de anılmaktadır.

Kadınhanı Belediye Başkanları

 1883 YILINDA KURULDU

Belediye Reisi Hacı İbrahim Ağazade Mehmet Efendi

 

25 Ocak 2016 Pazartesi

Yazma Eser Ciltlerinde Cilt Ustası İsimleri ve Cilt Tamir Kitabeleri


Yazma Eser Ciltlerinde Cilt Ustası İsimleri ve Cilt Tamir Kitabeleri

Bekir Şahin

Kültür ile sanatın ince ve zevkli konularından birisi kitap sanatlarıdır. Cildin, kitap sanatları arasında çok önemli bir yeri vardır.

Cilt; bir kitap veya mecmuanın yapraklarını dağılmaktan korumak için yapılan koruyucu kapağın adıdır.

Türk cilt sanatı, Uygurlularla başlamıştır.

Cilt sanatı Türklerin İslâmiyet’e girmesinden sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Bu gelişmenin sebeplerinden biri, yazı ve kitabın Müslüman Türklerce mukaddes sayılmasıydı. Özellikle dinî kitaplar belden yukarı seviyedeki yerlerde korunmaktaydı. Yazı ve kitaba gösterilen bu özel ilgi onun tezyinine ve ciltlenmesine de ayrı bir önem verilmesini sağlamıştır.

Cilt ustaları isimlerini ekseriyetle gizlemişler veya isimlerini pek yazma ihtiyacı duymamışlardır. Ancak azda olsa Türkiye Selçuklu ve bu üslubu taşıyan ciltleri yapan usta isimleri, ciltlerin köşebent içlerinde, şemse merkezinde, mikleb şemsesinde, sertabda, köşebent önünde, zencirek kartuşunda ve kapak içlerinde görülmektedir.

XV. yüzyılda sağlanan kuvvetli siyasi istikrar, memleketin iktisadi hayatında, dolayısıyla kültür ve sanat faaliyetlerinde de canlılık yaratmış, bunun sonucu olarak birçok sanat dalında olduğu gibi, Türk ciltçiliğinde de en güzel eserler meydana getirilmiştir. İşte bu dönemde yapılan, Osmanlı üslubu taşıyan ciltleri yapan usta isimlerine de azda olsa rastlamak mümkündür.

Ayrıca tarihe tanıklık eden, yorulmuş, tamirine ihtiyaç duyulmuş ciltlerde de tamir kitabelerin rastlanmaktadır.

Biz bu bildirimizde ülkemizde bulunan Yazma Eser Kütüphanelerindeki yazma eser ciltlerinde rastladığımız cilt uslarının isimleri yeralan ciltleri ve yurt dışında rastladığımız tamir kitabeleri bulunan eserlerdeki tamir kitabelerini tanıtmaya çalışacağız.

    Yüzyıllar süren İslam- Türk Medeniyeti’nin ve sanatının önemli bir bölümünü teşkil eden nefis ciltleri yapanlar kimlerdir?

          Bu soruya cevap verebilmek birkaç bakımdan zordur:

1-    Ciltler üzerinde mücellit imzaları yok denecek kadar azdır.

2-    Mücellitler aynı zamanda nakkaş, müzehhip, musavvir, minyatürcü ve ebru’cudurlar. Bunları birbirinden ayırmak zordur.

          Mücellitlerden, yaptığı ciltler üzerine ismini yazanlar çok azdır. Ömrünü bu alana adayan Prof. Dr. Saim Arıtan Selçuklu  dönem ciltlerinden sadece 22 cilt imzasına rastladığını ifade etmektedir.

Hat sanatın da icazeti olmayan kişilerin yazılarına imza atmadıklarını, bazı önemli sanatçıların da mütevazılık adına imza kullanmadıkları düşünülürse Mücellitlerden, imza ve isim kullananlar, ancak Osmanlı Sarayı’nda çalışan ve önemli kişilere cilt yapanlardır. Demek doğru olacaktır.

           Mücellitlerin, aynı zamanda diğer kitap sanatları ile uğraşmaları da, işi zorlaştıran ayrı bir unsur olmaktadır.

                               Gelibolulu Ali'nin Menâkıb-ı Hünerverân'ı, Nefeszâde'nin Gülzâr-ı Savâb'ı, ... Ve Müstekîmzâde'nin Tuhfe-i hattâtîn'i gibi eserlerde mücellitlere ve sanatlarına dair verilen malumat pek azdır. Bütün tarihi kaynaklarda isimleri bilvesile zikredilmiş olan mücellitlerin miktarı otuzu bulmaz; haklarındaki tavsifler de, basmakalıp sözlerden ibarettir.

Hâlbuki sadece ülkemizde 500000 cilt civarında yazma eser vardır. Bu eserlerin hepsi bir mücellidin elinden geçmiştir.  Ancak bugün değişik vesikalardan elde dilen mücellit isimlerinin sayısı 200 ü bile bulmamaktadır. Yine Ahmet Saim Hocamızın tespitini zikredersek 140 civarındadır.

                                   Bir takım vesikalardan – aşağı yukarı – üç asırlık bir müddet içinde Enderun’da yetişmiş ve Hassa hizmetinde çalışmış olan mücellitleri; yaşadıkları dönemi. , dereceleri, hatta sanata intisab ve vefat tarihleri ile öğrenmekteyiz.

                               “ İnsan gibi maddelerinde muayyen bir ömrü olduğuna göre, zamanın tahribatından kurtulup bu güne kadar gelebilmiş sanat eseri vasfı olan maddeler üzerinde incelemelerde bulunmak, eğer varsa sanatkârının adı etrafında araştırmalar yapıp, sanat değerini ve sanatkârını bilinir bir hale getirmek, sanat ve kültürümüz adına önemli bir hizmet olacaktır.”

                                 “Müzehhipler, sadece tezhibi değil, kâğıt boyamağı, aherlemeği, ebru ve cilt yapmağı da bilirlerdi. ”

                                 “Cilt sanatçılarının, bu sanatla sıkı sıkıya ilgisi bulunan tezhip, tasvir yazı vb. sanatlarda da üstad oldukları, kaynaklarda bildirildiği gibi, arasıra rastlanan bazı ciltler üzerinde mücellit, musavvir ve müzehhip imzalarının aynı sanatkâr tarafından atılmış olması ile anlaşılmaktadır. ”

                                    “Cilt üzerinde, ciltçi, müzehhip ve nakkaş unvanı ile sanatkâr imzalarına pek rastlanmaz. Bir kısım ciltçilerin imza yerine mühür ve ya bir işaret kullandıkları ve bunlarla tanındıkları söylenilebilir.”

         Bu işaret ve ya mühür (damga)lerden, cildi yapan ve hatta cilt üslubu belki çıkarılabilir. Bunun için de kolektif bir çalışmaya, en azından münferit çalışmaları derleyip toparlayabilmek gibi bir organizeye ihtiyaç vardır.

          Mücellit İsimleri:
          Gerek eserlerinden, gerekse ehl-i Hıref defterlerinden XVI. yy. Kanuni devri Nakkaş ve Mücellitleri:          XVI. yy. başından XVIII. yy. sonuna kadar mücellid-başıların ve
XIX. yy. Mücellitlerinin azda olsa isimleri tespit edile bilmiştir.

         

          Ciltçilik Teşkilatı:

Türk cilt Sanatı’nın XVI. yy.da en parlak devrini yaşamış ciltte “klasik devir”teşekkül etmiştir.

Türk hükümdarlarının kitap sevgisi, Osmanlı sarayında kitap sanatlarının gelişmesini sağlayacak bir ortamın doğmasına sebep olmuştur. Saray’da hat, tezhip, cilt ve minyatür atölyeleri kurulmuş, devrin yerli-yabancı sanatkârları bu atölyede görev almışlar, Türk sanatının gelişmesinde rol oynamışlardır.

          Cilt sanatının hızla gelişmesi, cilt sanatkârlarının da bir teşkilata tabi olmalarını icap ettirmiştir.

          Mücellitleri iki grup halinde görüyoruz:

a)Saray’da ayrı bir sanat zümresi olarak çalışan mücellitler

b) serbest olarak, Bayezid semtinde çalışan mücellit esnafı.

          “Ciltçiler, meslekte Üstat olarak sahabe’den Abdullah Yemeni’yi kabul etmiştir.”denilmektedir. Ancak, yaptığımız araştırmalarda tabakat kitaplarında böyle bir isme rastlayamadık.

          İlk defa sultan II. Bayezid zamanında ( XVI. yy.) sarayda bir lonca kuran saray mücellitleri, diğer sanatkârlar gibi bir zümre teşkil ederek, önce “usta” ve “şakird” olarak ikiye ayrılmışlar, ustalar da kendi maharet ve kıdemlerine göre “ser-mücellide”,”ser-bölük”,”ser-oda”,”kethüda” ve “ser-kethüda” gibi rütbe ve mevkiler almışlardır. Bunları Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’ndeki “Ehl-i Hıref” defterlerinden öğreniyoruz. Buralarda sadece mücellitlerin isimleri yer almış, bazen baba ve memleket isimleri de verilmiştir. Bu defterlerde, bir arada çalışan hassa mücellitleri sayısının 50 nefere kadar yükseldiğini öğreniyoruz. Ayrıca, altın döğücü (zergub) ve mürekkepçi (mürekkebi) sanatkârları da Hassa ciltçileri teşkilatına bağlı idiler. Hassa ciltçileri, esas bölüklerinden başka, Kemhacılar, çilingirler, Divan Kâtipleri ciltçiliği gibi saray içinde, fakat esas bölükleri dışında da görev almaktaydılar.

         Saray dışında serbest olarak çalışanlar ise, Sultan Abdülaziz zamanına kadar, toplu olarak şimdiki İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin bulunduğu yerde toplanmışlardı. Daha sonra XVII. yy.da Evliya Çelebi’den 300 mücellidin 1oo dükkânda çalıştığı öğrenilmektedir.

İMZALARIN BULUNDUĞU YERLER:

A)Köşebent içlerinde: 12

(İbrahim)Süleymaniye, laleli:411

(Muhammed er-Reşit)Süleymaniye, Turhan valide:253

(Sermedi)Süleymaniye, Ayasofya:1369

(Hasan) Süleymaniye, Ayasofya:1066

(Mağribi)Süleymaniye, Ayasofya:58

(Muhammed es-Seyyid)Süleymaniye, Şehid âli paşa:371

(Emin)Süleymaniye, Ayasofya:3437

(Emin)bursa, Yebek, Hüseyin çelebi:795.

(Emin)bursa Yebek, ulu cami:435.

(Emin)Süleymaniye, Ayasofya:543(resim:17)

(Emin) T.S.M.K. A.2334(RESİM:18)

(Mecdüddin)T.S.M.K. A.2334(resim:21)

B)şemse merkezinde: 5

(İbrahim) T.S.M.K. III. Ahmet:28/2 (resim:5).

(Yusuf el-kon evi)Süleymaniye, Fatih:228(resim:6).

(Esed)Süleymaniye, Ayasofya:3248(resim:9).

(Hasbiyallah)Süleymaniye, Turhan valide:228,(resim:24).

(Muhammed eş-Şehid)Süleymaniye, Ayasofya:1065(resim:19)

C)Mıklep şemsesinde:2,1 *3

Merhum a.Süheyla Ünver(a.g.e. s.79)imzayı böyle okumuştur. Ancak ”Muhammed eş-şerif”,gibi de görülmektedir.

( Hasbiyallah ) Süleymaniye, Turhan Valide: 228 (resim: 24).

d ) Sertabta:1

( hasbiyallah ) Süleymaniye, Turhan Valide: 228 (resim: 24).

e ) Köşebent önünde:1

( hasbiyallah ) T.S.M.K. ,A. 347/3 (RESİM: 27)

f ) Zencirek Kartuşunda:1

( abdurrahman ) T.S.K.M. ,E.H.: 247 (resim: 20).

g ) Kapak İçlerinde:5

(Amel-i Mücellid Sahibuhu Hasan) Süleymaniye, Ayasofya: 1018 (resim: 22).

(Mücellid Hasan) TSMK. A. 286 (resim: 11).

(Mücellid Hasan (Hamdi) Bursa, YEBEK, Hüseyin Çelebi: 481(resim:22))

(Mücellid Eyyüb sahibuhu Hasan ) Bursa, YEBEK, genel: 931(resim: 23)

(Mahmüd) Vakıflar Genel Md. Arşivi no:51 (resim: 15).

 h)Salbekte 2

3-İMZALARIN UYGULANIŞ ŞEKLİ:

Bu imzalar, çoğunlukla 4-6-11 mm. çapında yuvarlak mühürler şeklinde uygulanmıştır.

Bunun dışında:

Zencirek kartuşunda baklava dilimi içinde

Kapak içlerinde, tezyinat arasına ustaca yerleştirilmiş, yuvarlak veya basık altıgen şekiller içlerinde de uygulanmıştır.

Osmanlı ciltlerinde şemse ve salbek formunda kullanılmıştır.

 

Tamir Kitabeleri:

Bu kitabelere Rodos Hafız Ahmet ağa Kütüphanesinde rastladım.

Yaklaşık 20 kadar kitabede cilt ustasının değil cilt yaptıran şahısların isimleri ve okuyuculardan dua ve Fatiha okunması istekleri vardır.

Vakıf belgelerinde ve Şeri mahkeme sicillerinde bu ciltlerin ne zaman nerede ne kadara yapıldığına dair bilgilere rastlamak mümkündür.

Karapınar Sultan Selim Camii’ne de 9 Kur’ân’ın vakfedildiği, son dönem belgelerinden anlaşılmaktadır. Bunlar 1895’de iki sandık içine konarak onarılmak ve ciltlenmek üzere Konya’ya gönderilmiş, Evkaf Sandığı’nda görevli Mücellit Hüseyin Efendi, 13 gün içinde ciltleyerek Karapınar’a iade etmiştir. Tamirler için 497 kuruşun harcandığı görülmektedir.

Aynı tarihte Çorum'da bir medresenin tamiri için 5739 kuruşun harcandığı düşünülürse aslında oldukça büyük bir meblağdan söz edildiği ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak:

               Bazı sanat dallarında da olduğu gibi, sanatkârın tevazuundan –olsa gerek, şimdiye kadar ancak üçü Osmanlı tarzı olmak üzere 25 adet imzalı cilde rastlanmıştır.

               Bu cildler 1256-1434 periyodunda yapılmışlardır. Bu, bize Selçuklu, Beylikler(Memluk), Osmanlı zincirini de göstermektedir.

              Bu imzalar; şemse, köşebent, zencirek, Sertab, mıklep ve kapak içlerinde olmak üzere cildi bütün bölümlerinde kullanılmıştır.

 

 

MERAM İLÇESİNDEKİ YER ADLARI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA


     

                                                                                                                          Ahmet KUŞ


Yer adları bilimi (Toponymy), yer belirten özel adları inceleyen bir bilim dalıdır. Batıda adbilimin bir alt kolu olarak gelişmeye başlayan yer adları bilimi, yalnızca dilbilimin konusu olarak kalmamış, tarih, sosyoloji, antropoloji, biyoloji, coğrafya, etimoloji gibi değişik bilim dallarının da ilgilendikleri bir alan olarak dikkati çekmiştir. Verilişinde pek çok etkenin bulunduğu yer adları, bir coğrafyanın, toprak parçasının oraya yerleşen halklar tarafından vatanlaştırılmasının ilk ve en önemli aşamasını teşkil eder. Bir yerleşim biriminin adı çoğu zaman ufak tefek değişikliklere uğrasa da tarihten gelen en eski adıyla anıla gelmiştir. Aslında yerleşim biriminin geçmişi çok eskiyse ve bir medeniyeti temsil ediyorsa eski adına yakın bir ad vermekte fayda vardır. O bölgenin adını tamamen değiştirmektense eskiyi andıran bir ad koymak daha uygundur. Örneğin Kilistra, Meram ilçe sınırları içerisinde yer alan çok eski bir yerleşim biriminin adıdır. Kilistra adı Gökyurt olarak değiştirilmiştir. Kilistra’nın tarihî geçmişiyle hiçbir ilgisi olmayan, Kilistra hakkında hiçbir fikir vermeyen Gökyurt’un yerine Kilistra adını andıran bir ad kullanılması daha uygun olurdu. Çünkü yer adları bir toplumun sosyal ve kültürel yapısı ile bulundukları, kullanıldıkları mekânın tarihî geçmişi ve coğrafi özellikleri hakkında da önemli ipuçları taşırlar. Yer adları insanlığın ve uygarlığın izlerini yansıtırlar. Aynı zamanda toplumların coğrafi mekânla bütünleşmesinin göstergesidirler.

ABDÜLAZİZ: Atatürk Caddesi’nin güneyinde yer alan mahalleye adını veren mescit Keykubat Sokağı ile Kadı İzzettin Sokağı’nın kesiştiği noktada yer alır. Mahalle adını Selçuklu döneminin ileri gelen din ve devlet adamlarından Abdülaziz Sultan ile mahallede onun adını taşıyan tarihî mescitten almıştır. Abdülaziz Sultan, Sultan Alâeddin Keykubat döneminin şeyhlerindendir. Onun Sultan Alâeddin’e vezirlik yaptığı rivayet edilir. Mescit Onun tarafından veya Onun adına inşa edilmiştir. Meram ilçesinin en eski mahallelerinden biri olan Abdülaziz 2009 yılında yapılan değişiklikle birlikte Bahçelievler ve Cedidiye mahalleleri ile birleştirmiş ve sınırları daha da genişlemiştir.      


AKSİNNE: Mahalle adını aynı adı taşıyan mezarlıktan almıştır. “Sin”, eski Türkçede mezar, “sinle” ise mezarlık anlamındadır. Furkan Dede Caddesi üzerinde bulunan ve günümüze küçük bir bölümü ulaşabilen tarihî mezarlık korunmaya alınmıştır. Geçmişi Selçuklu dönemine kadar giden mahalle dış kale surlarının dışında kalan mahallelerden biridir. 2009 yılında yapılan düzenlemeyle Hoca Faruk, Akbaş ve Gemalmaz Mahallelerinin bazı bölümleri de Aksinne Mahallesi’ne dahil edilmiştir. Mahalleyle aynı adı taşıyan Aksine Mescidi Selçuklu döneminde inşa edilmiştir.    


ALAKOVA: Eski Konya Gölü kuruduktan sonra Konya Kapalı Havzası’nda Hotamış, Arapmezarlığı, Alakova, Aslım ve Akgöl gibi bataklıklar oluşmuştur. Bu bataklıklardan biri olan Alakova bataklığının oluşmasında Meram Çayı’ndan gelen suların katkısı vardır. Bölgenin bataklık olduğu dönemde burada su birikintileri ve gölcükler oluşurdu. Oluşan göller içerisinde balıklar da yaşardı. Bu su birikintilerinden dolayı halk arasında buraya Balıkova adı verilmiştir. Eski kayıtlarda bölgeden Balıkova olarak bahsedilmektedir. Halk ağzında bu tabir zamanla Alakova’ya dönüşmüştür. Konya’nın güneyinde yer alan ve yaklaşık 20 km karelik bir alanı kaplayan Alakova, Meram Çayı’nın ıslah edilmesiyle kurumuş ve mera haline gelmiştir. Günümüzde Alakova, Meram ilçesi sınırları içerisinde yer alan çok geniş bir semttir.         



ARAPOĞLU MAKASI: Araboğlu Kosti’nin konağı Alâeddin Tepesi’nin güneyinde bugünkü Mimar Muzaffer Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Konak, 20. yüzyılın başlarında Konya’ya yerleşen zengin Marunîlerden Avukat Araboğlu Kosti tarafından yaptırılmıştır. Konak yaptırıldığı yıllarda şehrin yeni açılan caddelerinden birisi üzerinde atlı tramvayın makas değiştirdiği yerde bulunuyordu. Konya’nın atlı tramvayları, demir hat üzerinde belirli semtlerden geçip Türbeönü ile İstasyon arasında yolcu taşırlardı. Tramvay bu konağın önündeki makasta değişim yaptığı için buraya Araboğlu Makası denilmiş ve semt günümüze kadar bu adla anıla gelmiştir.     


AYDIN ÇAVUŞ: Aydın Çavuş olarak tanınan Aydın Aydınöz, Osmanlı devleti Kosova eyaleti Bosna Hersek sancağına bağlı Taşlıca şehrinde dünyaya gelmiştir. Bosna Hersek’ten Konya’ya gelip Konya Belediyesi’nin park ve bahçeler bölümünde çalışmıştır. 1925 – 1969 yılları arasında vefatına kadar bu göreve devam etmiştir. Göksu Barajı’nın çevresi ve Tavus Baba Tepesi, O’nun gayretli çalışmaları sonucunda ağaçlandırılmıştır. Aydın Aydınöz 12 Aralık 1969 tarihinde vefat etmiştir. Vefatından sonra çok sevip hayatını adadığı Konyalı hemşerileri de kendisine bir kadirşinaslık ve vefa örneği göstererek ağaçlandırdığı Tavus Baba Tepesi’ne “Aydın Çavuş” adını vermişlerdir.   



AYNA: 1970’li yıllarda Mengene – Uluırmak yoluna trafiği düzenlemek amacıyla büyükçe bir ayna konulmuştur. Ayna daha sonra kaldırılmasına rağmen bu bölge halk arasında Ayna adıyla anılmaya devam etmiştir.


BORDABAŞI: Karaman Caddesi üzerinde yer alan tarihî bir mahalledir. Mahallenin adının nereden geldiği bilinmemekle birlikte bir rivayete göre Konya eskiden bu mahalle ile son bulduğu için “burada” demişler. İbrahim Hakkı Konyalı bu yakıştırmanın doğru olmadığını belirtir. Öte yandan eskiden Konya – Karaman çevresinde “borda” kelimesinin “iki kanatlı büyük kapı, sokak kapısı” anlamında kullanılması mahallenin adının burada bulunan büyük bir kapıyla ilintili olabileceğini de akla getirir. Mahalle, bazı eski resmî kayıtlarda Sırçalı Tekye Mahallesi olarak da geçmektedir. Semtin geçmişinin Selçuklu dönemine kadar uzanması kuvvetle muhtemeldir. Zira burada yer alan Miskinler, diğer adıyla Sırçalı Sultan Tekkesi’nin Alâeddin Keykubat’ın vakıflarından olması bu tahmini güçlendirmektedir. 2009 yılında yapılan değişiklikle Bordabaşı Mahallesi, Hacı Fettah Mahallesi’ne dahil edilmiştir.    


ÇAYBAŞI: Çaybaşı, düne kadar Konya’nın en eski caddelerinden biriyken birkaç yıldan beri de o caddenin bir bölümünü içine alacak şekilde yeni bir mahallenin adıdır. Semt adını 1970’li yılların başına kadar var olan çaydan almaktadır. Konya’nın batısındaki su kaynaklarının birleşmesiyle oluşan birkaç ırmaktan biri olan çayda, yılın birkaç ayında, sonbahardan ilkbahara kadar su akardı. Çay caddeden önce ve sonra da devam ederdi. Semt buradan geçen çaya istinaden halk arasında Çaybaşı adıyla anıla gelmiştir.   


DEDE BAĞI: Dede Bağı, Eski Dere yolu, şimdiki Turut Sokağı üzerinde Cemel Ali Dede Külliyesi’nin doğusunda geniş bir alan üzerinde yer almaktadır. Bağ, Tekke ve İdris Bağı olarak da bilinir. Bağın doğu ucu Yaka yoluna kadar uzanır. Bağ kaynaklarda Cemel Ali Dede vakıfları arasında zikredilmektedir. Günümüzde ise bağ parsellere bölünmüş ve ortasından yol geçirilmiştir. Bağ daha önce Cemel Ali Dede Mescidi ve Türbesi’nin de içerisinde yer aldığı bir Mevlevî külliyesine dahilmiş. Bağ içerisinde sema edilen geniş bir çayırlık ve Şehir Irmağı üzerinde Turut Değirmeni de bulunuyormuş. Külliyeden günümüze sadece mescit ve türbe kısmı ulaşmıştır. Bağın doğu tarafı sonradan fidanlık haline dönüştürülmüştür.     


DERE: Günümüzde Meram ilçesi sınırları içerisinde yer alan Dere semti daha önce Konya merkeze bağlı bir kasabaydı. 1980 yılında Dere Belediyesi lağvedildi ve mahalle statüsüne dönüştürüldü. Dere iki dağ arasındaki uzunca bir vadi üzerine kurulmuştur. Adını Altınapa Barajı’ndan çıkarak Meram’a uzanan Meram Deresi’nden almıştır. Bir zamanlar Konya’nın en meşhur un değirmenleri de Altınapa Barajı istikametinden Meram’a uzanan vadide yer alıyordu. Beypınarı ve Mukbil adıyla bilinen Konya’nın iki önemli su kaynağı da Dere sınırları içerisindedir.   


DÖRTOKKA: Günümüzde Yorgancı Mahallesi sınırları içerisinde yer alan Dörtokka mevkii, şeriye sicillerinde “Dörtokka” ve “Dörtvukıyye” adlarıyla bazen bir mevkii, bazen de mahalle olarak geçmektedir. Vukıyye (bir okka), 400 dirhemlik bir ağırlık ölçüsüdür. Konya’da Anadolu Selçukluları döneminden itibaren Meram Çayı’ndan her ırmağa verilen su miktarı bellidir. Mevkiin adının, bu dönemde Sahip Irmağı ve bu ırmağa verilen su miktarı ile ilgili olması muhtemeldir. Bu bölgede bir cadde ve mescit de Dörtokka adını taşımaktadır.


.  


DURUNDAY: Meram’ın güneybatısında yer alan Durunday, doğuda Lalebahçe ve Karahüyük, kuzeyde Yorgancı mahalleleri, batıda da Dutlu Caddesi ile çevrilidir. 19. yüzyılın ortalarına kadar şeriye sicillerinde mahallenin adına rastlanmamaktadır. Durunday adı 1848 yılı Temettuat Defterleri’nde vergilendirilen mahalleler arasında bulunmaktadır. Mahalle adını, Anadolu Selçukluları dönemi devlet adamlarından Seyfeddin Torumtay’dan almaktadır. Seyfeddin Torumtay, Sultan Alâeddin’in azatlı kölelerinden, aynı zamanda sultanın beylerbeyi, tanınmış kumandan ve atabekidir. Seyfeddin Torumtay’ın bu bölgede bir çiftliği bulunuyormuş. Bundan dolayı bu bölge asırlar boyu Durunday semti olarak anılmış, 19. yüzyılın ortalarından itibaren de Durunday Mahallesi adıyla tanınmaya başlamıştır.    


FAHRUNNİSA: Mahalle adını burada yaşayan ve vefat eden Fahrunnisa adlı bir hanımdan almıştır. Esas adı Nizam Hatun olan bu hanım, Hz. Mevlâna Celaleddin Rumî’nin müritlerindendir. Ahmet Eflâki onun hakkında şu bilgileri vermiştir; “Mevlâna Hazretlerinin zamanında, Konya şehrinde veli ve kâmil bir kadın vardı. Ona umumiyetle Fahrünnisa (kadınların övüncü) derlerdi. Dindar ve çok sadık bir hanımdı. Zamanın Râbiası idi. Dünyanın uluları ve gönül sahibi arifler bunun mûtekidi idiler. Onun görünen kerametleri haddi aşmıştı. O daima Mevlâna Hazretlerinin sohbetlerinde bulunurdu. Mevlâna da çok defa onu görmeye giderdi.” Mezarı, aynı adla anılan mescidin avlusundadır. Onun adına yaptırılan türbe ve mescit zamanla yıkılmıştır. Şu andaki mescit yenidir.


GAZEZLER: Gazezler semti günümüzde Uluğbey Mahallesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Sahip Ata Külliyesi’nin doğusunda yer alan Gazezler dış kale surlarının dışında kalıyordu. Adını daha önce burada bulunan Gazezler (İpekçiler) Tekkesi ve Mescidi’nden almıştır. Arapçada “el-gazzu”, “ipek, ham ipek, bükülmüş ibrişim”; “el-gazzâz” da “ipekçi, ipek işleyen, ipek satan” anlamlarına gelir. Bu bölge Selçuklu döneminden beri ipekçilerin bulunduğu bir semttir. İpekçilerin bir nevi merkezi durumundaki Gazezler Tekkesi de ipekçilikle uğraşan Nakşibendîlerin tekkesidir. Şu anda ibadete açık olan Gazezler Camii, Gazezler Çeşmesi ve Gazezler Mezarlığı Furkan Dede Caddesi üzerinde yer almaktadır.


 

HACI FETTAH: Hacı Fettah günümüzde bir mahallenin adı olsa da daha çok bir semti ifade etmektedir. Semt adını Hacı Fettah Mezarlığı içerisinde mezarı bulunan Abdülfettah Çavuş’tan almıştır. Abdülfettah Çavuş Hoşhavanata Mahallesi halkındandır. Konya’nın üçüncü büyük mezarlığı olan Hacı Fettah Mezarlığı ve bitişiğindeki cami de adını bu zattan almıştır. Yeniçeri Çavuşu olan Abdülfettah Çavuş ve oğlu Abdullah bilinmeyen bir sebepten dolayı 1131/1718-19 yılında idam edilmişler ve bu mezarlığa defnedilmişlerdir.  

    

HAVZAN: Havzan, “Havuzan” kelimesinin bozulmuş şeklidir, havuzlar anlamına gelir. Selçuklu döneminde bu bölgede havuzlar bulunduğu için semte bu ad verilmiştir. Havuz, Arapça “havz” kelimesinden türetilmiştir. Aslı Havuzan olan kelime zaman içerisinde Havzan’a dönüşmüştür. Havuzlar Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından 13. yüzyılın ortalarında yaptırılmıştır. Havuzlara ait bazı kitabe parçaları Havzan Çeşmesi üzerindedir. Sahip Ata Irmağı’ndan gelen vakıf suyu buradaki havuzlarda dinlendirildikten sonra künklerle şehrin muhtelif bölgelerine veriliyordu. 


.      


İHTİYAREDDİN: Selçuklu döneminden günümüze intikal eden tarihî mahallelerden birisidir. Konya dış surlarının güney sınırında Larende Kapısı yanında yer alır. Mahalle adını II. Kılıçaslan’ın Selahaddin Eyyubi’ye elçi olarak gönderdiği büyük devlet adamı, emir ve vezir İhtiyareddin Hasan’dan almıştır. Halk tarafından çok sevilen İhtiyareddin Hasan, II. Kılıçaslan’ın çocuklarının iktidar mücadeleleri sırasında öldürülerek cesedi parçalanmış, bu vahşetten galeyana gelen halk, Onun cesedini sokaktan alarak Kayseri’de Hoca Hasan Medresesi’nde toprağa vermiştir. Mahallede bu adla anılan bir de mescit bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim dönemindeki Konya’nın 79 mahallesinden biridir. 2009 yılında yapılan değişiklikle birlikte mahalle Şükran Mahallesi’ne dahil edilmiştir.   

  

KALECİK: Günümüzde Şükran Mahallesi sınırları içerisinde yer alan Kalecik de bir Selçuklu dönemi mahallesidir. Yan yana iki mahallenin Kalecik ve Kalecelp adını taşıması, yakın çevresindeki mahallelerde sur kalıntılarına rastlanması bu iki mahalle adının, bir kale ve surla ilgili olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyor. Sephavan ve Şükran ile birlikte çevrede daha pek çok mahallede, Şer’iye Sicilleri’nin muhtelif yerlerinde kale duvarlarından ve kale kalıntılarından bahsedilir. O tarihlerde dış sur tamamen ayaktadır. 1127 Safer (1715) tarihli kayıtta Şükran Mahallesi’nde bir mülk taksimi dolayısıyla, kale surlarına rastlanmaktadır. Kalecik Mahallesi bu mahalleyle komşudur. Demek ki Kalecik adını çevresindeki surdan almaktadır. Mahallede aynı adı taşıyan bir de mescit bulunmaktadır.    

  

KALECELP: Kalecelp de Kalecik gibi günümüzde Şükran Mahallesi sınırları içerisine yer alan tarihî mahallelerden biridir. Kalecelp adı Şer’iye Sicilleri’nde Kal’a-i Celb Sultan olarak geçmektedir. Mahalle muhtemelen adını bu zattan almış olmalıdır. Ne yazık ki adına Şer’iye Sicilleri’nde rastladığımız Kal’a-i Celb Sultan hakkında pek fazla bilgimiz yoktur. Kim olduğu ve nerede medfun olduğu bilinmemektedir. Sadece türbesinin Erdemşah Mescidi’nin yan tarafında olabileceği tahmin edilmektedir. Hakkında kesin bir bilgi yoktur. Daha önce Erdemşah Mescidi’nin çevresinde küçük bir hazire yer alıyormuş, hazire daha sonra kaldırılmış. Mahallede aynı adı taşıyan bir de mescit bulunmaktadır. Erdemşah Mescidi olarak da bilinen Kalecelp Mescidi I. Alâeddin Keykubad’ın ikinci hükümdarlık döneminde, 617/1220 yılında Hacı İsmailzade Şemseddin Erdemşah tarafından yaptırılmıştır. Mescidin adı Şer’iye Sicilleri’nde (1069 Ramazan/1659) yer yer Kal’acelp Sultan Mescidi olarak da geçmektedir.      


KANLIGÖL: Konya Belediye Mezbahası daha önce şimdiki Etnografya Müzesi’nin bulunduğu alandaydı. Mezbahada kesilen hayvanların kanları açıktan aktığı için mezbahanın yakınında kan gölcükleri oluşuyordu. Bu kan gölcüklerine istinaden bölge Kanlıgöl adıyla anılmıştır. Kanlıgöl semtinde bulunan ve aynı adla bilinen mezarlığın yerine Çocuk Yuvası ve Mehmet Karaciganlar Mevlâna İlköğretim Okulu yapılmıştır.     


KARAHÜYÜK: Kuzeyinde Harmancık ve Durunday, batısında Kozağaç, güneyinde Hatıp ve Alakova, doğusunda ise Hasanköy Mahallesi bulunmaktadır. Günümüzde Meram ilçe sınırları içerisinde yer alan bir mahalle olan Karahüyük, adını aynı adla anılan bir höyükten almıştır. Karahöyük Konya ilinde yer alan tarihî höyüklerin en önemlilerinden biridir. Karahöyük’teki kazılar 1953 yılında Ord. Prof. Dr. Sedat Alp başkanlığında başlamıştır. Zaman zaman ara verilen kazılar 1982 yılında sona ermiştir. Kazılar sonucunda Orta Tunç, Asur Ticaret Kolonileri, Erken Tunç, Geç Kalkolitik Çağlarına ait kalıntılar bulunmuştur. Özellikle kazılarda bulunan silindir ve damga mühürler son derece önemlidir.     


KÜRKÇÜ: Daha önce Meram ilçesine bağlı bağımsız bir mahalle iken son yapılan mahalle birleştirmeleri sonucunda Şükran Mahallesi sınırları içerisine dahil edilmiştir. Mevlâna Caddesi’nin sağ tarafında İplikçi Camii ile Alâeddin Tepesi arasında yer alan mahalle Selçuklu ve Osmanlı döneminde de aynı adla anılıyordu. Geçmişi muhtemelen Selçuklu dönemine kadar dayanan mahalle iç kale civarında bulunan tarihî Uzun Çarşı’nın yakınındaydı. Genellikle kürkçülükle uğraşan meslek erbabının yer alması nedeniyle semt Kürkçü Mahallesi olarak adlandırılmıştır. Uncular, iplikçiler, Sipahi Pazarı gibi önemli ticari alanlar da Kürkçü Mahallesi içerisinde yer alıyordu. İplikçi Camii’nin de yer aldığı mahalle Selçuklu döneminde Konya’da ticaretin en yoğun olduğu semtti.    


LARENDE: Selçuklu döneminde inşa edilen dış surların bir bölümü buradan geçiyordu. Dış sur üzerinde bulunan 12 adet kapıdan biri de burada Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılan hanikâhın karşısında bulunmaktaydı. Buradan Larende’ye yani bugünkü Karaman’a gidildiği için bu kapı Larende Kapısı olarak adlandırılmıştır. Sahip Ata Camii’nin önünden geçen cadde günümüzde Larende Caddesi adıyla anılmaktadır. Bu semt Konya dış surlarının Larende Kapısı’na istinaden yıllardan beri Larende adıyla bilinmektedir. Sırçalı Medrese Caddesi’yle Larende Caddesi’nin birleştiği yerde bulunan yokuşa da “Larende Yokuşu” denilmektedir.    


LASTİK DURAĞI: Günümüzde de Lastik Durağı olarak adlandırılan bölge Meram Yeni Yoldan Sivaslı Ali Kemali Caddesi’ne dönülen kavşağın sağ tarafında kalan alandır. Daha önce bu bölgede Fazıl Kişioğlu’nun lastik ayakkabı üretilen fabrikası bulunuyordu. Zaman içerisinde fabrika kapansa da bu bölge Lastik Durağı adıyla anıla gelmiştir.


MUHACİR PAZARI: Sahip Ata, Furkan Dede ve Larende Caddelerinin kesiştiği kavşağın yakınında yer alan bir kapalı pazaryeridir. Kuzeyinde Larende Caddesi, batısında Meram Ticaret Meslek Lisesi, güneyinde Pirebi Caddesi ve doğusunda Konya Balık Hali yer alan Muhacir Pazarı sadece Pazar günleri kurulmaktadır. Her ne kadar pazaryeri bu adla anılsa da halk arasında Muhacir Pazarı denildiği zaman pazaryerinin çevresindeki büyük bir semt kastedilmektedir. Bölgede genellikle Rumeli göçmenleri ikamet ettiği için semt genellikle bu adla bilinmektedir.   


ÖLÜBEKLEDİ: Sahip Ata Hanikâhı’nın güneydoğusunda yer alan tarihî bir mahalledir. Günümüzde Uluğbey adıyla bilinen mahalle 2009 yılında yapılan düzenleme sonucunda Hacı Fettah Mahallesi’ne dahil edilmiştir. Ölübekledi adı Meram ilçesindeki yer adları içerisinde en ilginç olanlarından biridir. Halk arasında Öylebekledi, Öylebanladı, Öylebenledi, Ölübanladı, Ölübenledi gibi farklı şekillerde telaffuz edilmiştir. Tarihi Selçuklu dönemine kadar giden bir mahalledir. Menkıbeye göre, mahallede kendi halinde, erenlerden bir zat varmış. Biri vefat ettiğinde Salı musalla taşına koyulunca veya mezarlığa götürülürken salın yanına yaklaşır ve: “Senin de ervahına yuh olsun!” diye bağırırmış. Halk meczup gördüğü bu şahsın davranışını ciddiye almaz, güler geçermiş. Gün gelmiş, bu zat da vefat etmiş. Cenazesi kaldırılırken mahallenin gençlerinden biri sala yaklaşıp: “Senin de ervahına yuh olsun!” diye bağırınca adam birden başını saldan kaldırıp: “Eğer onlar gibi gidiyorsam, bana da yuh olsun!” demiş ve tekrar uzanmış. Bu durumu şaşkınlıkla takip eden halk: “Ölü belinledi” demiş. Mahallenin adı o olaydan sonra Ölübelinledi diye anılmaya başlamış, zamanla bu ad Ölübanladı veya Ölübekledi şekline dönüşmüştür.       


PİREBİ: Kısaca Pirebi ya da Pirebi Mahallesi adıyla bilinen bölge adını burada medfun olan Pirebi Sultan’dan almıştır. Rivayetlere göre Pirebi Sultan, Hoca Fakih’in müritlerindendir. Halk tarafından sınanmış bir ermiş kişi olduğuna inanılır. 13. yüzyılda yaşamıştır. Türbe ve zaviyesi Konya’nın güney batısında Söylemez Tekkesi’nin ilerisinde, adını taşıyan mahallededir. İbrahim Hakkı Konyalı, “Burada yatan zatın bir Selçuklu veliahdı mı, bir Selçuklu âlimi mi, bir devlet adamı mı veyahut Hoca Fakih gibi bir şeyh mi olduğunu tespit edemiyoruz.”der. Fatih devrinde Sultan Pirebi Zaviyesi vakıfları bulunduğuna göre, Sultan Pirebi muhtemelen bir şeyhtir. Hacı Bektaş-ı Veli Velâyetnamesi’ne göre de, Pirebi Hacı Bektaş-ı Veli’nin çerağcısı, halifesidir. Sadreddin-i Konevî’nin talebi üzerine Konya’ya gönderilmiştir.  


ŞEKERFURUŞ: Meram ilçesinde yer alan en eski mahallelerden biridir. Dış surların içerisinde kurulan mahallenin adı Selçuklu’dan beri aynıdır. 2009 yılında Gazialemşah, Şeyh Osman Rumi, Furkan Dede ve Selimiye mahalleleriyle birlikte tek çatı altında toplanarak Sahip Ata Mahallesi’ne dahil edilmiştir. Bu değişiklikle birlikte Şekerfuruş adı da tarihe karışmıştır. Mahalle adını sınırları içerisinde bulunan Şekerfuruş Mescidi’nden almaktadır. Mescit Selçuklu dönemi ileri gelenlerinden Şekerfuruş lakabıyla bilinen zat tarafından 617/1120 yılında yaptırılmıştır. Şekerfuruş “şeker satan” demektir. Şekerfuruş’un asıl adı Hasan olup, Şaban adında bir zatın oğludur. Gıyaseddin Keyhüsrev ve I. Alâeddin Keykubat dönemlerinde yaşamıştır. Şekercilik yaptığı için adından çok, meslek unvanı olan Şekerfuruş kelimesiyle anılmıştır. Yaşadığı dönemin hayır ve hasenat sahibi şahsiyetlerinden biridir. Açıktan keramet izhar eden evliyadan kabul edilir. Tuzu şeker yapmak gibi kerametlerinden bahsedilir. Hoca Ahmet Fakih’in talebe ve bağlılarındandır. Şekerfuruş, hocasına ve şeyhine bağlılığından dolayı türbesini, Hoca Ahmet Fakih Külliyesi karşısında yaptırmış ve vefatından sonra da buraya defnedilmiştir. Şekerfuruş’un günümüzde Şeker Fabrikası içerisinde kalan türbesi, 19. yüzyıl sonlarında harap olmuştur.


TURUT: Cemel Ali Dede Türbesi eski Dere yolu üzerinde, Turut olarak anılan semttedir. Türbeye bitişik mescidi ve tekkesi vardır. Külliye Cemel Ali Dede tarafından yaptırılmıştır. Tekkenin şeyhliğinde bulunan Şeyh Turut’tan dolayı tekke, türbe ve semt Turut (Durud) adıyla da anılmıştır. Şeyh Turut, tekkede şeyhlik, mektebinde hocalık yapmıştır.  

         








BİZ NEYİ BİLİRİZ ?


BİZ NEYİ BİLİRİZ ?
(Osmanlıca-Türkçe üzerine bir şiirsel deneme)
Bize sorarsan Biz,
Herşeyi biliriz.
Bilenler nazarında ise,
Çok yanlışı doğru,
Doğruyu da yanlış biliriz.
Konuşurken halâ
Namahremi mahrem, mahremi Namahrem biliriz.
Paralel denince siyasi anlam yükleyip kızıyoruz da Tevazu'yu biz mütevazi biliriz.(mütevazi, paralel demek)
Hangi okulu bitirdin deyince biz,
Vezin olan mevzunu mezun biliriz.
Arapça Müdîr dilimizde olmuş Müdür,
Türkçe gramerde müenneslik(erkek-dişi
kelime ayırımı) yok ama müdürün baya-
nını Müdire, muallimin bayanını da muallime biliriz.
Eşkalini sorarsın şeklini öğrenmek için, Zapt oldu manâsında onu eşgal biliriz,
Şakiyi Eşkiya, Eşkiyayı tekil biliriz.
Kavrayamazsak farkını,Tahrifat'ı da Tahribat biliriz.ikisi de çoğuldur ama Tahrifattaki tahrib sadece harflere münhasırdır.Arapçadan geçmiş kelimelerin ancak köklerini bilirsek bunu da kavrar biliriz.
Mecliste dokunulmazlıktan yararlananların
Masuniyetini anlamaz onu da Masumiyet
biliriz.
Cansiparane deriz de vermek olan
Sipar'ı biz siper biliriz.
Tek Rakibi kendisidir kendini bilen insanın
her nedense sanki ata biniyoruz, yanlış söyleyip onu da Râkip biliriz. (Râkip,ata binen demek)
Hukukta önemli bir akittir Istısna ama
onu da anlamaz ayırımsız(istisnasız) hepimiz İstisna biliriz.
Aynı kökten,Sanayi'nin sanat olduğunu bilsek Sanayi-i Nefise'nin de Güzel Sanatlar olduğunu biliriz.
Cürüm ,ceza hukukunda bir suç karşılığıdır, cürm-i meşhut da şahitli suç
manâsında suç üstü olarak kullanılır ama biz bunu bir de hacim, Oylum manâsındaki Cirm ile karıştırır " ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın" diye yanlış biliriz.
Taksir, kusur demek çoğulu da Taksirat.
Peki,su-i Taksir ne demek? Arapça'da sû' kötü,fena demek olduğuna göre su-i Taksir , kötü kusur ise kusurun iyisi de mi var? Demekki bu yanlışı bilip Arapça eser,iz manâsına gelen Sun'u da bilmek lâzım, o zaman sun-i Taksir dersek kusurundan eser manâsındaki terkibi de biliriz.
Kelimelerin manâsını bilmeden okumaya kalkarsak Hâkim ile Hakîm'i nasıl ayırır,nasıl biliriz?
Hâkim ,yargıç demek iken Hakîm, bilgin,Bilgiç, alîm demektir oysa.
Maiyet,emrinde bulunanlar demek biz onu da Nitelik manâsında Mahiyet biliriz.
Nutuk'ta geçen Bedhah'ı (kötülük is-
teyen) Bedbaht (Bahtı kötü), Sapkınlık
manâsına gelen Dalâlet'i , yol gösteren
manâsında Delalet biliriz.
Karşımızdakini Takdir etmek isteriz
de, imbikten geçirmek manâsında
Taktir eder, onu da yanlış biliriz.
Çektikten sonra bunca Cefayı , Cefakeş
diyeceğimiz kişiyi Cefakâr biliriz.
İhtiyar hey'etini yaşlılar oluşturur sanırsak
Seçim hakkı olan Hıyar hakkını da sanki Salatalık hakkı biliriz.
Hukukta,mahkeme kararlarında ve Yargıtay
uygulamalarında hep geçer Nesafet;Çok kişi
anlamaz Nefaset (lezizlik) der ama anladığını zannedenler de Hak ve Nesafet diye söyler,
Lâkin bu sözcük lugâtlarda da geçmez,
zira aslı Nasfet veya Nısfet (yarım, yarımlık) olup bunu
da işte böyle yarım yamalak biliriz.
Hem Farsçadan geçmiş dilimize (bî-dad) ki
zalim demek,hem Arapça'dan almışız bid'at
(sonradan meydana çıkan şey) ama aynı telaffuz
eder ,çoğumuz ikisini de aynı biliriz.
Meşrutiyet şartlı demek,yani şarta ve kayda
bağlı manâsında. Meşrutiyeti yanlış anlarsak
şartı ihlal etse de yapılanları meşru (geçerli)
biliriz. Halbuki Meşrutiyet meşruluğunu
şartlarına sadakatla korur.Bunu ancak kavramlara vakıf isek biliriz.(Meşruiyet ile karıştırılıyor.Meşruiyet geçerlilik demek)
Mahsun güçlendirilmiş demektir.Niye biz onu
Hüzünlü manâsında Mahzun biliriz ?
Burada Mezkur(anılan,zikredilen) hususlar,
bazen Meskur (sarhoş) iken bilinemez. Sekr
hali buna manidir ama biz Mezkur 'u da bazen
Meskur biliriz.
Mahsûr kuşatılmış demektir,çoğumuz bilir ve muhasara edilmiş diye de kullanırız ama, bazen yasaklanmış,haramedilmiş manâsındaki Mahzur ile karıştırır sanki ikisini de aynı
gibi biliriz.
Yalnızca ses benzeşmesi Yakın ile Yakîn arasındaki ,ama "Hamili kart yakînimdir "
ifadesini biz ,yakınımdır anlar, yanlış biliriz. (Yakînimdir demek,onun hakkında çok kuvvetli bilgiye sahibim demektir)
Sukut-ı hayal ve sukut-hak terkiplerindeki sukut ,düşme manâsındadır ama biz onu sükut ile karıştırır Susma gibi biliriz.
Tesviye,düzleme, seviyeye getirme demektir.
Tasfiye ise saflaştırma temizleme manâsına
gelir.Bu ikisini karıştırmak yetmez gibi olmayan bir kelime ile tasviye biliriz.
Farsçadan girmiş dilimize Deskere, hastahanede hasta,inşaatta taş,Kum taşıyan bu nesne ,Osmanlıcada olmuş Teskere . Askerden dönene verdikleri ise Arapça'dan dile giren Tezkere.Anılan (zikredilen)kökünden gelen ve başka manâlara da gelen Tezkere bazen yine Arapçada kullanılan diğer bir şekliyle Osmanlı
Türkçesinde Tezkire.Bunları da zannetmem ki
doğru biliriz.
Mütehassıs, uzman demek,kök kelimesi has'tır yani öz,özel anlamında, bir de his kökünden mütehassis var ki hislenmiş demek,bunu da karıştırır yanlış biliriz.
Seçime iki gün kaldı.Çoktan seçim
Sath-ı mailine girildi.Zemin çok mail
(kaygan, meyilli) ama biz onu da Sath-ı
mahalli biliriz.( Bu yazı 5.Haziran 2015 tarihinde yazılmıştır,seçime iki gün var)
Varsayalım ki demek yerine Farz-ı muhâl demek isteriz de yanlış kullanır onu Farz-ı mahal biliriz.Muhâl, olmaz ,olmayacak demektir ama mahâl , yer , mevki demek, kelimeyi bilmezsek onu da yanlış okur,yanlış biliriz.
Katîl ,Arapçadan geçmiş bir sıfattır ve öldürülmüş kimse (maktûl) demektir,katil ise yine sıfat ve öldüren kişi,Katl ise Arapçadan geçme isim ve öldürme manâsındadır, (Katlî vacip) olarak kullanılır.Katl zanlısı da öldürme şüphelisi olarak kullanılır.Fakat biz onu genellikle katil zanlısı biliriz.
Katl-i amm da toplu olarak öldürme demek olup (amm: Umum demektir) toplu katliam'ı da yanlış kullanır,yanlış biliriz.
Keza,son zamanlarda Türkçeye yerleştirilmeye çalışılan bir kelime de İNFAZ dır ki biz onu öldürme olarak biliriz.Halbuki bir emri, bir hükmü yerine getirmek demektir infaz.Şayet bir kişi infaz edildi diye kullanırsak demek ki onu da yanlış biliriz.
Çok çalışan ter dökenimiz var.Farsça'
dan da dilimize geçmiş Hoy (ter).ama
Şiirlerde geçen Hoy'u da yanlış okuyun-
ca o da olmuş Huy, biz Hoy'u da Huy
biliriz
Halk arasında bir tabir var " kalbine doğdu" diye , bir şeyi olmadan evvel hissetme manâsındaki " his-i kabl el vuku" yu da bu nedenle " his-i kalb el vuku " biliriz.
Çocuklarımıza isim koyarken de pek dikkat etmez,Özellikle Kur'an'da geçiyor diye manâsını araştırmaz, bazen çok yanlış manâlara gelecek kelimeler seçeriz.
Birkaç örnek vermek gerekirse kız çocuklarına verilen ALEYNA ismi, Kur'an'da geçmekle beraber,"Bizim üzerimize" manâsına gelip başka hiçbir manâ ifade etmez.Yine kız çocuklarına Kur'an-ı Kerim'de seçilip alınmış bir isim GILMAN'dır. Gılmân, gulâm'ın çoğulu olup "tüyü,bıyığı çıkmamış delikanlı" demektir. Kız çocuğu ismi olarak seçilen Farsça'dan geçen bir kelime ve isim de JÜLİDE'dir.
JÜLİDE de dağınık,perişan,darmadağın manâsındadır.Çok sık kullanılan bir bayan ismi de KEZİBAN'dır ki manâsı, Yalancı demektir.NALÂN ismi ise Ağlayan inleyen
manâsındadır.HACER ise Arapça'da bildiğimiz taş.MAİDE,Yemek sofrası ve MAHİYE de aylık manâsına gelir.RAHİLE ise Yük devesi manâsına gelir.
Tefriş, dayama,döşeme manâsına gelir ama Şereflendirme manâsındaki Teşrif ile karıştırır bazen tefrişi teşrif , bazen de teşrifi tefriş biliriz.
Ayrıca, bir yere teşrif edilmez bir yer teşrif edilir,özellikle bu terkibi yanlış biliriz.
Şimdi söyleyin lütfen,biz neyi bilmeyiz
neyi biliriz?
(Osmanlıca diyerek eski yazıya meraklı
olan kişiler için söylüyorum ki kelimeler
bilinmeden bu yazı doğru okunamaz.
Siyasete de alet edilemez.Bir gecede cahil kaldık söylemleri doğruyu ve gerçeğı ifade etmemektedir. Okur yazarlık o dönemde yok denecek kadar azdı.Yukarıda verdiğim örnekler zaten kelimelerin yazılışı bilinmeden anlaşılamaz. Bazen de kelimeler aynı yazılır fakat farklı okunurdu.Bunun için de cümlenin gelişinden kelimeyi tahmin etmek gerekirdi. Örnek olarak yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi hacim manâsına gelen CİRM de suç manâsına gelen CÜRÜM de,tabiat manâsındaki HUY da Farsça'dan geçmiş ve ter manâsındaki HOY da aynıyazılırdı.birisi huy ama diğeri ter manâsına gelirdi.Yine GEL,KEL (كول )ve GÜL,KÜL kelimeleri, MERKEP ve MÜREKKEP ( مركب)kelimelerinin yazılışı da aynı idi, bir başka örnek (kef,vav ve nun) harfleriyle yazılan kelimedir ki Arapçada Kevn (yaratma veya dünya),kûn(كون ) (ol),Türkçe'de Gün, Farsça'da gûn (popo,kıç),ve başka şekillerde de okunabili ve hepsi doğrudur da cümle içinde ne manâya geldiğini çözmek gerekmektedir (kef ,vav, re , kef) ( كورك )harfleri ile yazılan kelime altı biçimde okunabilir(kürek,gevrek,kürk, körük, görk, görün ) ve altı değişik manaya sahiptir keza ŞÜKÜR ve ŞEKER de üç harf ile (شكر)aynı yazılınca Şükür Bayramı da bir müddet sonra Şeker Bayramı olmuş idi. Naçizane bu yazıya merakı olan bir kişi olarak
söylüyorum.Pek tabi ki ben eski Türkçe'ye karşı değilim.Lâkin bu gün hiç hayatiyeti ve kullanım alanı kalmamış İSTİKŞAFİ(استكشافى ) kelimesinin o da yanlış olarak İSTİŞKAFİ olarak kullanılmasına karşıyım.
Ben siyasi istismarına karşıyım.)
Dikkat edilirse bu yazımda ben Eski Osmanlı Türkçeşinde kullanılan kelimelerin doğru ve yanlışlarını gös
termiyorum.O çok ama çok kapsamlı olur.Örneğin Naciz kullanımı mı doğrudur yoksa Naçiz yazım ve kullanımı mı doğrudur
gibi bir çalışma yok Burada. Naçiz yazımı doğrudur ama Naciz diye bir kelime de yoktur.Halbuki benim dikkat çektiğim Kelimelerde yanlış kelimeler birbiri yerine bil-
meden kullanılmakta(yani her iki kelimenin de farklı anlamları var) ve bu yanlış kullanım ne-
ticesi yanlış anlamlar çıkmaktadır. Şayet kapsamı genişletirsek bu Osmanlıca özentisinin nasıl yanlış kullanımlara yer verdiği daha açık görülecektir.Bu eski yazı yazılmadan doğru okunup konuşulamaz.(yazmayı bilmeden okumayı bilmek kâfi değildir manâsında sòylüyorum.Onun için eskiden okur yazarmısın diye sorarlarmış)Doğru yazabilmek için de kelime etimolojisini bilmek lâzımdır.(kelime etimolojisi için de Arapça ve Farsça'yı iyi bilmek gerekir)
Örnek olarak Türkçe'de kullanılan "Allah Kahretsin" ifadesindeki Kahr ile "Bana niçin Kahrediyorsun?" ifadesinde Kahr ve seçimi "Kahir ekseriyetle aldı" deyimindeki Kahir aynımıdır? Evet aynıdır.Hepsi de aynı Kahraman kelimesidir ve Aslı Arapçadır.Kendi öz dilimiz olmadığı ve kendi Gramerine sahip olmadığı için kolay öğrenilemiyecek,kolay ve doğru yazılıp konuşulamıyacaktır.
Bilen,bir konuya hakim olan vākıf (واقف ) kelimesi ile bir malı satmamak ve Hayır işlerinde kullanmak manâsındaki vakıf (وقف ) kelimesi de farklıdır.
(at) eki,sonuna geldiği Eski Osmanlı Türkçesi kelimeleri çoğul yapar.HURUFAT dendiğinde Huruf (harf) kelimesi çoğul olmuştur.HURAFAT denildiğinde ise Hurafe (boş inanç,uydurma) kelimesi çoğul yapılmıştır.Her iki kök kelime de Arapçadır.Kelimeler iyi bilinmezse okuma ve yazma yanlışı kaçınılmazdır.
Hurufat (حروفات ) Harf kelimesinin çoğulu ve harfler demek olduğuna göre harfiyat diye bir kelime yoktur (yani o kelime hurufattır) Osmanlı Türkçesinde.Fakat Arapça'dan Hafr (حفر )kazı kelimesinin çoğulu olan Hafriyat ( حفريات ) yerine yanlış olarak hiç bir mânası bulunmayan harfiyat kullanılmaktadır.
Herşeyden önce Osmanlıca bir dil değildir.
Arapça,Farsça ve Türkçe ağırlıklı olarak çeşitli dillerden mürekkep(meydana gelmiş) Arap harfleri ile bir yazı dilidir.Doğru söylemi Eski Türkçe de olsa Halkın kullandığı bir dil olmayıp Osmanlıda Saray ve bürokrasi dilidir.Yani sarayda,köşklerde ve Edebiyatta kullanılmış,devlet yazışmaları bu dil ile yapılmıştır.Tamamen yazı ve harf şekli diyemiyorum zira ağırlıklı Arapça ve Farsça kelimeler içerdiği gibi,İmlâ kuralları vardır.İmlâ kuralları Gramer demek değildir.Zira Arapçadan geçen Kelimelerde Arapça İmlâ ve gramer kuralları,Farsçadan geçen Kelimelerde Farsça İmlâ ve gramer kuralları uygulanmıştır.Osmanlıca olarak da kelimeler uydurulmuş,bu uydurulan kelimelerin bir kısmında Arapça,bir kısmında Farsça kurallar uydurulduğu gibi Arapça ve Farsçadan terkipler dahi yapılmıştır.Yani terkibin yarısı Arapça yarısı Farsça olup ne Arap anlar ne de Fars anlar.ayrıca Türkçe-Farsça ve Arapça -Türkçe terkiplere de rastlanır.
Osmanlı Türkçesinde Arapça ve Farsça kelimeleri birleştirerek yapılan kelimelere bazı örnekler: Cüretķâr,davetkâr,lutufkâr,riyakâr,tatminkâr,muhafazakâr,sanatkâr,tövbekâr,dindar,havadar,hükümdar,makasdar,veznedar,Kafadar, Tahsildar, minnettar, duahan, kumarbaz, küfürbaz,sihirbaz,safdil,seferber, kıraathane,eczahane, dershane,darbhane,şartname, taahhütname,vasiyetname,harcıalem,
esrarkeş vs.
Dār (دار ) şayet Farsça'dan geçen mânâ ile kullanılıyor ise idama mahkûm olanları asmak için dikilen direk,daragğacı demektir.Yok şayet Arapça'dan dilimize geçen manâda kullanılacak ise ev,ocak,yurt ülke demektir. dār-ı bekâ, dār-ı harb, dār-ül fünun, dār-ül muallimin(öğretmen okulu) Darü'l aceze, Darü'l bedayi (konservatuvar) hep bu manâdadır. Şayet Farsça'dan sıfat şeklinde " tutan " anlamında geçen kelime ise ,Defterdar şeklinde anlaşılacaktır. Ayrıca "dar" ın daha pek çok anlamı vardır Farsça'dan veya Arapça'dan geçen şekliyle.
Osmanlı Türkçesinde bir "bi" vardır ki hem Farsçadan hem Arapça'dan geçmiştir. İkisi de (b)ve (ye)harfleri ile yazılsa da Farsçadan geçen, edattır ve (-sız) , (-maz) anlamı verir ve ( bî) diye okunur .Farsça kelimelerin başına getirilir.bî-ar : arsız, utanmaz ve bî-âşiyan : yuvasız gibi.Tabi tire işareti ve büyük harf, küçük harf gibi hiçbir işaret Osmanlıca'da yoktur.Diğer (bi) ise Arapça edattır ve başlarına eklendiği kelimeleri (-e) haline getirir.
Farsça ' dan geçen "bî" edatı başına gelen kelimelere olumsuzluk verdiği gibi Osmanlıcada farklı iki olumsuzluk edatı daha vardır.Biri Farsça ' dan geçen "Na" ve diğeri de Arapça'dan geçen " Lâ" edatı.Her üç edat da menfilik (olumsuzluk) edatlarıdır.
Osmanlıca uydurulan kelimelere ise Tayyare örnek verilebilir.Arapça Tayr (uçmak -uçan) kelimesinden Tayyare kelimesi yapılmıştır ki Arapça böyle bir kelime yoktur.Yine,Arapça Fikir kelimesinden Arapça kaideler ile Mefkure kelimesi uydurulmuştur.(Ziya Gökalp tarafından)bu kelime de Arapçada yoktur.
Her dilde kelime uydurulur fakat bu kelimelerin o dilin gramer kaidelerine uygun uydurulması gerektir.Halbuki Osmanlı Türkçesinde Arapça'dan bir kelime alınmış ve Arapçada olmayan şekilde çoğul yapılmış ve Arapça kaidelerine göre Osmanlı Türkçesine kelime kazandırılmıştır.Örneğin,Arapça'da nezaket diye bir kelime yoktur,Acem'ce "nazük" kelimesinden Arap kuralı ile Nezaket kelimesi yapılmıştır,Arapçada Maarif diye bir kelime de yokken onu maarifetin çoğulu olarak dile kazandırılmıştır.Yine Acem'ce "hurda" kelimesi Arapça kural ile Hırdavat yaparak yeni kelime türetilmiştir.
Bütün bu nedenlerden dolayı Osmanlıca'nın kendine özgü bir Grameri olmayışı ve kendine özgün ve dil olarak kabul edilmesi gereken şartları taşımadığından ve belli bir dil ailesine mensup olamadığından Osmanlıca bir dil değildir.Osmanlıca'yı meydana getiren üç ana dilden Farsça ve Türkçe'de müzekkerlik-müenneslik (dişilik ve erillik)
olmadığı halde Arapça'da vardır ve Osmanlıcaya da bu şekilde geçmiştir.Muallim,Muallime-Müdür,müdirede olduğu gibi.Doğru olan bu dile Osmanlı Türkçesi demektir.
Eski yazı yazıp okuyabilmek de bir ayrı meseledir.Onun için yukarıda yazdıklarım haricinde okur yazarlığın çok az olmasının başka sebepleri de vardır.Burada yazacaklarım özetin özeti mahiyetindedir.
Herşeyden önce Arap alfabesi Türkçe için uygun değildir.Arap alfabesinin iki sesli harfine karşılık Türkçede sekiz sesli harf vardır.Bunun için Eski Türkçe alfabeye Türkçe sesleri karşılayacak harfler eklenmiştir.Zaten Türkçede Arapça kelimeleri karşılayacak nazal sesler de bulunmadığından yazım ve okunuş çok zorlamıştır.
Eski Türkçe kitap harflerine Nesih yazı
denilmektedir.Nesih yazıyı öğrenen de (öyle kolay öğrenilecek bir şey değildir de) bugünün siyasi istismarı ile Dedesinin mezar taşını okuyacağını sanıyorsa çok yanılacaktır.
Eski Türkçe elyazısı Rik'a harflerinden oluşan çok işlek ve girift bir yazıdır.Harfleri kitap yazısına biraz benzese de esasen tamamen farklı olup harfler kelimenin başında,ortasında ve sonunda olmalarına nazaran farklı farklı yazılır.Seri yazı yazmak için steno yazısı mahiyeti ile kullanılmış olup çok hızlı yazıp not tutmak için tercih edilmiştir.En son 1916 (1332) doğumlular ilk tahsillerini bununla bitirmiş, 1928 harf
devrimi sonrası da yeni yazıya geçmişlerdir.Ama gerek bu en son nesil ve gerekse öncesi hayatları boyu bu işlek yazıyı terk edememişlerdir.Yine de bu söylediklerim tahsili olan azınlık içindir.
Lâkin herkes çok hızlı not tutar ve yazar ve de kendi yazdığını okursa da yine birbirlerinin el yazısını okumakta zorlanırlardı.O işlek yazım pek çok hatayı ve kaidesizliği de beraberinde getiriyordu.Bunun içinde inci gibi yazan pek az bir kesim de tabi ki bulunuyordu.el yazısında harflerin üst ve altındaki noktalamalar çizgiye dönüşmüştür.Örneğin be harfinin altındaki tek nokta kısa bir çizgi ile gösterilirken ye harfinin altındaki iki nokta biraz daha uzun bir çizgidir.
Eski Türkçe bir yazı türü de Divanî yazıdır.
Adından da anlaşılacağı gibi bu yazı Saray ve resmi yazışmalarda,Beratlarda,icazetnamelerde,fermanlarda kullanılmış süslü bir yazı türüdür.Tamamen ayrı bir formu olup bu yazıyı eski devirde de herkesin okuması pek mümkün değildi.
Bir başka yazı da Siyakat yazısıdır ki sanki herkes tarafından okunmaması için büyük emek sarfedilmiş gibidir.Sanki bir kripto yazısıdır.Bu yazı vakıflarda, mali kayıtların tutulmasında ve kısmen tapu kayıtlarında kullanılmıştır.
Bu yazıyı bilenler başkalarının da okuyup öğrenmemesi için çok gayret göstermişler, yazıyı adeta şifrelemişlerdir. Rakamlar bazen Arapça,bazen Türkçe yazı ile bazen de rakam ile yazılmıştır.neyin ne olduğu hangi harfin çizgisinin uzunluğundan hangi harf dönüştüğü bir muammadır.
Bu dört önemli ve günlük kullanılan yazı çeşidinden başka on çeşit yazı daha varsa da onlar bir noktada sanatsal yazılara girerler ve yazı sanatı,hat sanatı içinde incelemek gerekir.
Ayrıca bir de yine sanat kapsamında kalsa da yazı istifleri vardır ve bu istifin bilinmesi de tüm yukarıda yazdıklarımızın yanında Dedesinin mezartaşını okumak isteyenler için gerekli olabilir.
Yapmış olduğum ironi bir tarafa bir gecede cahil kaldık iddiasının o 1928 Kasım gecesinden önce de dedesinin mezar taşını okuyan pek yoktu.Memleketteki o tarihteki okur yazar oranına ,yayınlanan gazete sayısı ve tirajına ve matbaada basılmış kitap sayısına bakılırsa hemen çözümlenecektir bu asılsız iddia.Eski alfabenin güçlükleridir halkın o kadar cahil kalmasının nedeni.
Saray ve Osmanlı (hanedan) kültürü ile Halkın kültürü birbirinden çok farklıdır.Osmanlı medreseleri de Selçuklu Medreselerinden çok farklıdır. Osmanlıda Okutulan dersler, ağırlıklı olarak din,tecvit, kıraat ve Akâid ile alâkalıdır.
 

ŞEYHİ EKBER, MUHYİDDİN İBN ARABÎ ‘NİN FÜTÜHATI MEKKİYE İSİMLİ ESERİNDEN HİKMETLER

 Hüsamettin Sönmez


Ekrem Demirli tarafından tercüme edilip Litera Yayıncılık tarafında basılan nüshadan alınmıştır. Rakamlar cilt ve sahife numaralarını gösterir


1-137
Fütühat'ı yazmaya başlaması
Müşahede  ettiğim şeyleri bazı seçkinlere bildirdim. Onlara kendimden bulduğum  şeyi anlattım. Artık ben bereketli bir bahçe, toplayıcı meyveyim! Örtülerimi kaldır, satırlarımın içerdiği şeyi oku. Ben de örtülerini kaldırdım, satırlarını düşündüm.                                                                                                                
1-106
birlik çokluk
"Allah var idi ve O'nunla beraber başka bir şey yoktu” denilen şey, zat değil,
Ulûhiyettir. Çünkü zat için ilâhî ilimde sabit her hüküm, Ulûhiyet hakkındadır.
Ulûhiyet bir takım bağlantılar, izafetler ve olumsuzlamalardır. O halde çokluk
hakikatte değil, bağlantılardaki çokluktur (ki onlar Ulûhiyetin hükümlerindendir).

1-170
Bütün sayılar birdir
Birlik halinde ve ayrıntılı olarak, varlığa her baktığında, birin sayılara eşlik etmesi
gibi, tevhidin varlığa eşlik ettiğini ve ondan asla ayrılmadığını görürsün. Çünkü iki,
bir sayısına benzeri (bir) eklenmediği sürece asla var olamaz. Üç ikiye bir ilave
edilmediği sürece, var olamaz. Sonsuza kadar, bütün sayılar böyledir. Binaenaleyh bir
sayı değildir, sayının aynıdır. Başka bir ifadeye sayı birle ortaya çıkar.
   Bütün sayılar birdir. Binden bir çıksa hiç kuşkusuz binin adı ve hakikati yok olur.
Geride başka bir hakikat kalırdı ki, o da dokuz yüz doksan dokuzdur. ../..
Şu halde her hangi bir şeyden bir çıkarsa o şey yok olur; bir bulunursa var olur. İşte
tevhit de böyledir. Onun hakikati, "Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir
Hadid 4" ifadesinde dile getirildi.

1-119
Âlemin  Allah ile irtibatı
Âlemin  Allah ile irtibatı mümkünün zorunlu ile, yaratılmışın Yaratan ile irtibatıdır.
Âlemin ezelde bir varlık mertebesi yoktu. Çünkü varlık özü gereği Zorunlu ‘ya aittir.
Zorunlu ise Allah'tır. Alem ister mevcut ister yok olsun, O'nunla beraber başka bir
şey yoktur.
1-122
Allah’ı bilmemiz - bilinen sensin
    Mümkünlerin en bilgilisi, Yaratıcısını sadece O'nun açısından bilendir: Söz konusu
kimse nefsini ve kendisinden var olduğu kimseyi bilir. Bundan başka bir şeyi bilmesi
geçerli değildir. Çünkü bir şeyi bilmek onu kuşatmaya ve onu tüketmeye imkân verir.
Böyle bir şey ise ilahi katta imkânsızdır. O halde O'nu bilmek imkânsızdır. O'ndan
bilmek de (kısmi bilgi) geçerli değildir, çünkü parçalara bölünemez. Şu halde sadece
O'ndan olan şey hakkında bilgi söz konusu olabilir. O'ndan olan şey ise sensin.
O halde bilinen sensin.
….
    O'nu bilseydin O olmazdı. O seni bilmeseydi sen olmazdın. Binaenaleyh Allah,
bilgisiyle seni var etmiş, sen de acizliğinle O'na ibadet etmişsindir. Dolayısıyla O
O'dur, O'na aittir, sana değil. Sen de sensin, kendine aitsin ve O'na aitsin. Şu halde
sen, O'nunla irtibatlısın, tersi değil.
    Genel anlamda daire noktayla irtibatlıdır ve fakat nokta aynı anlamda daireyle
irtibatlı değildir.


9-271
Hakkın bilinmesi –Mükaşefe                                      
Bilmelisin ki, Hak kendiliğinde bilinmeyecek kadar yüce ve mütealdir. Fakat O eşyada
bilinir. Öyleyse mükaşefe, Hak ‘kın eşyada bilinmesinin sebebidir ve eşya Hak
üzerinde örtü gibidir. Örtüler kalktığında ise, ardında bulunan şey keşfedilir. Böylece
mükaşefe meydana gelir. Keşif sahibi, Hakkı eşyada keşf yoluyla bilir. Bu durum
Hz. Peygamber'in ardından arkasındakini görmesine benzer.


1-263
ihsana hazırlan
Allah'ı düşünce ve teorik araştırma yönünden aklıyla bilmek isteyen, şaşırmıştır.
Yapması gereken, Allah'ın bu konuda ihsan edeceği şey için hazırlanmak olmalıdır.


1-364
Galu Bela Sırrı
Ne garip! Allah Âdem'in sırtından zürriyetini alıp onları kendilerine karşı tanık 
tuttuğunda, tefekkürleriyle mi evet (Sen bizim Rabbimizsin) demişlerdi? Hayır! Yemin
olsun ki, hayır! Bellerinden alıp onlara bu tanıklığı yaptırırken insanların evet demesi
Hakkın bir ihsanı ve lütfuydu. Fakat onlar, Allah'ı bilmede müfekkire gücüne
döndüklerinde ise Allah'ı bilmede tek bir yargıda dahi birleşmemiş, her grup bir yöne
gitmiş, en korunmuş ilahi mertebe hakkında görüşler çoğalmış, fikir mensupları Allah
hakkında olabildiğince cüretli davranmıştır. Bütün bunlar, Allah'ın insanda fikir gücünü
yaratmasının yol açtığını söylediğimiz sınamadan kaynaklanır.

1-114

Kötülük - günah-itaat / yaratılmamıştır

      Allah teâlâ kötülüğü emretmediği gibi, aynı şekilde, onu dilememiştir. Fakat
onun varlığına hükmetmiş ve onu belirlemiştir. Allah'ın onu dilememiş olmasını şöyle
açıklayabiliriz: Bir şeyin kötülük olması, o şeyin kendi hakikati değil, Allah'ın ondaki
hükmüdür. Allah'ın eşyadaki hükmü yaratılmış değildir. Üzerinde yaratmanın

gerçekleşmediği şey ise irade edilmiş olamaz.

         İtaat hakkında da aynı durum vardır diye karşı görüş ileri sürülürse biz bu
iddiayı kabul ederiz ve şöyle deriz: İtaatin irade edilmesi, aklen değil vahiyle
gerçekleşmiştir. Dolayısıyla siz de kötülük hakkında aynı durumu kabul ediniz. Biz,
araz olmalarına rağmen, amellerin tartılmasını ve suretlerinin varlığını kabul

ettiğimiz gibi onu inanarak kabul etmekteyiz. O halde, delil bunu gerektirdiği için bu
durum vardığımız görüşe zarar vermez.



1-363
İnsanın en büyük imtihanı
Şu var ki Allah insanı yaratıklarından hiç kimsenin denenmediği bir imtihanla
denemiştir. Bunun nedeni, imtihandaki başarısına göre ya onu mutlu kılmak ya da
bedbaht yapmaktır. Bu meyanda Allah'ın insanı denediği imtihanlardan biri, onda
fikir diye isimlendirilen bir güç yaratması ve söz konusu kuvveti akıl diye
isimlendirilen başka bir gücün hizmetkarı yapmasıdır. Allah, fikrin efendisi olmakla
beraber, aklı fikrin verdiği şeyi almaya mecbur etmiştir. Fikir kuvveti için ise sadece
hayal gücünde bir imkan yaratmış, hayal gücünü de duyu gücünün verilerini toplayan
bir mahal yapmış, bu mahal için musavvire (tasvir eden güç) denilen bir güç  
yaratmıştır.

1-363
Aklın yükü
Sonra Allah kendisini bilmeyi  bu akla yüklemiştir. Bunun nedeni söz konusu bilmede
başkasına değil kendine dönsün diyedir. Hâlbuki akıl "düşünmüyorlar mı (fikir)
-Araf184-Rûm8)"  "düşünen (tefekkür) bir toplum için Yunus24-Ra'd3-Nahl11" gibi ayetlerde
Hakk’ın kastettiğinin zıddını anlamış, (Hakka başvurmak yerine) fikre başvurmuş, onu
uyulan bir önder saymış, Hakkın tefekkür etmek derken neyi kastettiğini gözden
kaçırmıştır. Hâlbuki Allah O'nu tefekkür edip Allah'ı bilmede Allah'ın bildirmesinden
başka yol olmadığını anlamaya çağırmıştır.


1-106
 nüzul-uruç
Âmâ deryası, Hak ile âlem arasında berzahtır. Bu deryada mümkün, bilen, güç yetiren 
ve bildiğimiz bütün ilahî isimlerle nitelenmiştir. Yine, bu deryada Hak şaşırma,
sevinme, gülme, ferahlama, beraberlik ve var olanlara ait niteliklerin büyük kısmıyla
nitelenmiştir. Artık O'na ait  olanı bırak, sana ait olanı al! İnmek O'na, çıkmak, bize
aittir. O'na ulaşmak istediğinde, ancak kendin ve O'nun vasıtasıyla ulaşabilirsin:
Kendin ile', çünkü sen onu talep etmektesin; 'O'nun ' ile', çünkü O, senin
yöneliş yerindir. O halde Ulûhiyet, bunu ister zat ise istemez.


1-358
Esma ile ahlaklanma - Yeryüzünde halifelik
Allah kendisini isimlendirmiş olduğu her bir isimde, insanın ahlaklanabileceği bir pay
belirlemiştir. İnsan kendisine yaraşır bir tarzda onunla alemde gözükür. Bu nedenle
bazı kimseler, "Allah Âdem'i suretine göre yaratmıştır" hadisini bu anlamda
yorumlamıştır. Allah, Âdem'i yeryüzünde halifesi olarak yerleştirmiştir. Çünkü yeryüzü
yüce âlemin aksine, başkalaşma ve halden hale dönüşme âlemidir. Böylelikle,
sakinlerinde de yeryüzü âleminde meydana gelen değişmeler gibi hükümler ortaya
çıkar. Bu nedenle bütün ilahi isimlerin hükmü ortaya çıkar. İşte bu nedenle Âdem, 
gökte ya da cennette değil yeryüzünde halife olmuştur.

1-287
kul efendinin aynıdır
İsim isimlendirilenin aynı olduğu gibi, kul da efendinin aynıdır. 'Allah karşısında
tevazu göstereni Allah yükseltir'. Sahih bir rivayette ise Hak ‘kın kulun eli, ayağı,
dili, görmesi ve duyması olacağı bildirilmiştir.







ESKİ SOKAKLARDA Eski sokaklarda Böyle üst üste değil Sırt sırta vermiş evler vardı Komşuların yüzü akrabalar gibi sıcaktı Her müşkü...