28 Aralık 2013 Cumartesi

HOCA ALİ AZİMLİ


HOCA ALİ AZİMLİ
Silleli Hoca Abdullah Efendi’nin ikinci çocuğu olarak 1934 yılında Sille’de dünyaya geldi. Dedesinin abisi olup genç yaşta vefat eden Küçük Ali Efendi’nin hatırasını yaşatması için Ali ismi verildi. Babasından aldığı Arapça eğitimi yanında İmam-Hatip Lisesi’ni de dışarıdan dersler vererek tamamladı. Ayrıca Sille’deki hocalardan olan Ahmet Yüm Hoca Efendi yanında, Nuraniye Kuran Kursu hocalarından Abdurrahman Öksüz Hoca Efendi’den de ilmi tedrisat yaptı.
Beçi Ahmet Camii ve Bilecikliler Camii’nde imam-Hatip olarak, Sille Ak Camii’nde de vaiz olarak görev yaptı. Yakalandığı Böbrek hastalığı sebebiyle 42 yaşında iken genç yaşta 1976’da vefat etti. Kabri Sille aşağı mezarlığındaki aile mezarlığında babasının yanındadır.


BÜYÜK ALİ EFENDİ

BÜYÜK ALİ EFENDİ
Neslinden alimler yetişen Sille’li büyük bir alim
Silleli Büyük Ali Efendi, aynı ailede -daha sonra genç yaşta vefat eden- âlim torunu Küçük Ali Efendi’den ayırt edebilmek için bu isimle anılmıştır. Büyük Ali Efendi, 1189/1776 tarihinde doğmuştur. 1214/1800 tarihinde yani yirmi dört yaşında iken Tokat sancağına gitmiş ve yaklaşık on bir yıllık bir tahsilden sonra 1225/1810 tarihinde tahsilini tamamlayarak Sille’ye dönmüştür. Sille’ye döndükten sonra otuz beş yaşlarında iken evlenmiştir. Bu tarihten vefatına kadar Sillelileri öğrendiği bilgilerle aydınlatmıştır. Büyük Ali Efendi, bu tarihten yaklaşık on yedi yıl sonra 1242/1827 tarihinde elli iki yaşlarında vefat etmiştir. Sille aşağı mezarlığındaki mezar taşında ölüm tarihi olarak R.1243 tarihi geçmektedir.
Büyük Ali Efendi Sille’de genelde âlimler yetiştiren ailesinde dini ilimlerle büyük çapta ilgilenen birisidir. Büyük Ali Efendi’nin Musa, Halit, Mehmet ve Mustafa isimli oğullarından bahsedilmektedir. Bunların da bir kısmının ilim tahsili için değişik yerlerde okudukları anlaşılmaktadır. Ancak Büyük Ali Efendi’nin meşhur olan oğlu Sille’de kendi adıyla anılan ve Sille’de büyük çaptaki ilk medreseyi kuran Hacı Hafız Mehmet Efendi’dir.
Büyük Ali Efendinin Mezar Taşı
Büyük Ali Efendi’nin mezar taşı
Bibliyoğrafya
-Azimli Mehmet, Son Müderris Musa Kazım Efendi, Konya, 2008.


DUBAİ KURS


Karatay’ın İdari Yapısı


Karatay’ın  İdari Yapısı
Yüzölçümü : 1978 km2
Nüfusu : 257.639
Rakım : 1016 m.
Kuruluş tarihi: 1988
Karatay’ın Tarihi
            Karatay, Konya’nın merkez üç ilçesinden biridir. Karatay ilçesi adını Anadolu Selçuklu Devleti adamlarından Celaleddin Karatay' dan almıştır. Celaleddin Karatay, Anadolu Selçuklu şehzadelerinin taht kavgalarına son vererek 1249 - 1254 yılları arasında Selçuklu Devleti’ni üç kardeşin birlikte yönetmelerini sağlayan büyük bir devlet adamıdır. Tarihe mâl olan Celaleddin Karatay’ın ismi bugün Karatay ilçesi ve aynı adı taşıyan medresesi vasıtasıyla yaşamaktadır.
Karatay ilçesi, Konya iline bağlı olarak 20.06.1987 tarihinde kurulmuş ve 1988 yılında Karatay ilçesinin bugünkü sınırları belirlenmiştir.  İlçenin idâri anlamda kuruluşu her ne kadar Konya’nın büyükşehir statüsünü kazanmasından sonra gerçekleşmişse de, Karatay Konya’nın en eski yerleşim yerlerinden biridir.  Eski Konya bugünkü Karatay ilçesinin bulunduğu mekândır. Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerinden kalan tarihî eserlerin çoğu Karatay ilçesi sınırları dahilindedir.
Karatay Medresesi ve Çini Eserler Müzesi, Kemaliye Medresesi, Şemsi Tebriz-i Türbesi, Sultan Selim Camii, Şerafettin Camii, Yusufağa Kütüphanesi ve Mevlana Türbesi, Karatay ilçesindeki başlıca kültür varlıklarıdır. Bu eserler aynı zamanda Karatay’ın tarihine tanıklık etmektedir. Dinî ve millî değerlerimizin en başında gelen Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin türbesinin bu bölgede meskun bulunması Karatay’ın tarihî değerinin göstergesidir. Karatay’da bulunan Mevlânâ Müzesi’ni her yıl 1.300.000 civarında yerli ve yabancı turist ziyaret etmektedir.

 COĞRAFÎ YAPISI
Karatay ilçesi; doğuda Karapınar ve kuzeydoğuda Aksaray iline bağlı Eskil, kuzeyde Altınekin, batıda Meram ve Selçuklu, güneyde Çumra ilçeleri ile çevrilidir. Karatay’ın alanı 2.780 km²’dir. İlçenin arazi yapısı genel olarak engebesiz ova karakterindedir. Bu ovayı kuzeybatı-kuzeydoğu ekseninde Bozdağ silsilesi kesmektedir.  Bozdağ silsilesi dünyada da artık nadir türlerden sayılan yaban koyunlarının doğal üreme ve yaşama alanıdır.
Bölgede karasal iklim hakimdir. Bitki örtüsü iklimin karakteristik özelliklerini yansıtır. İlkbahar aylarında yağışlarla yeşilliğe bürünür. Yaz sıcaklığı ve kuraklığı ile yeşillikler kaybolur, sararır ve bozkır hâlini alır. İlçede doğal akarsu, -Obruk’taki küçük gölcük dışında- göl ve baraj gölü yoktur; ancak Beyşehir Gölü ve Apa Barajı’ndan gelen kanallar ile kısmî sulama yapılmaktadır.
NÜFUS  DURUMU  
2009 yılı sonu itibariyle adrese dayalı nüfus kayıt tespitleri’ne göre Karatay ilçesi nüfusu kasaba ve köylerle birlikle 257.639’dur. 1985, 1990, 2000, 2008, 2009 yılı adrese dayalı nüfus kayıt tespitlerine göre karşılaştırmalı tablo aşağıdadır:
             1985               1990                 2000                2008          2009
MERKEZ                 122.729       139.982            183.677         231.909       235.958
KAS. ve KÖYLER    23.423         26.093              30.912        21.836          21.681
TOPLAM                  146.152       166.075            214.589       253.745       257.639
            Tabloda da görüleceği üzere son 25 yıllık süreçte köy ve beldelerimizde ciddi bir nüfus artışı olmazken 2000 yılında başlayan azalma devam etmiş, ilçe merkezi nüfusu ise düzenli ve artan bir ivmeyle yükselmiştir.

İDÂRÎ DURUM   
Karatay İlçesi, Konya metropolünde bulunan  merkez ilçelerden biridir. Merkezde 55 mahalle, 4 kasaba,  8 mahalle,  25 köy, 38 mezra olmak üzere 130 yerleşim birimi mevcuttur.    Karatay Belediye Meclisi’nin kararı ve Valilik Makamı’nın onayı ile merkezdeki 108 mahalle arasında yapılan birleştirmelerle mahalle sayısı 55’e düşürülmüştür. Ancak bu karar, Belediye Kanunu’nun ilgili maddeleri çerçevesinde ilk mahallî seçimlerde ve sonrasında icrâ edilecektir.
 Karatay Kaymakamlığına bağlı olarak ilçede; İlçe Jandarma Komutanlığı, İlçe Emniyet Müdürlüğü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Sağlık Grup Başkanlığı, İlçe Nüfus Müdürlüğü, İlçe Özel İdare Müdürlüğü,  Mal Müdürlüğü, İlçe Müftülüğü, Tapu ve Kadastro Müdürlükleri kurularak Karatay halkına hizmet vermektedir. Kaymakamlık, İl Özel İdaresi’nden kiralanan bir binada hizmet vermektedir. Aynı binada İlçe Nüfus Müdürlüğü, İlçe Özel İdare Müdürlüğü, Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakfı ve Yeşil Kart Bürosu hizmet vermektedir. Bina hizmet vermeye elverişli değildir. 
İlçe sınırlarında 1 adet açık cezaevi (200 kapasiteli) ve 1 adet de E tipi cezaevi (500 kapasiteli) bulunmaktadır. Konya Adliye Sarayı 2007 yılından itibaren ilçemiz sınırlarında hizmet vermektedir. Aynı bölgeye Konya Ticaret Odası tarafından Karatay Üniversitesi kurulmuş ve üniversite 2010-2011 eğitim-öğretim yılında üç fakülte ve altı bölümle eğitime başlamıştır. KTO Karatay Üniversitesi’nin kurulması bölgeye eğitim, bilim ve sosyal alanda yeni bir kimlik kazandıracaktır. Bu bölgeye bir de 400 yataklı hastahane yapımı için çalışmalar devam etmektedir.     
 Karatay kent merkezinde Büsan, matbaacılar, toptancılar, kuruyemişçiler ve bakliyatçılar, büyük ve orta ölçekli sanayiciler ve kobiler dahil pek çok sanayi ve ticaret kuruluşu vardır. Konya merkezinde süt ürünlerinin % 80’i Karatay’daki süt fabrikalarında üretilmektedir. 
İlçe merkezinde Yeni Meram Gazetesi ve Kontv, bölgesel boyutta yayın yapan medya kuruluşlarıdır. 1 üniversite,  2 anaokulu, 77 ilköğretim okulu, 19 lise eğitim öğretime devam etmektedir.  4 adet dershane, 1400 öğrenci barındıran 15 öğrenci yurdu  bulunmakta ve ayrıca 2 özel hastahane, 1 Ana Çocuk Sağlık Merkezi, 1 adet diş sağlığı merkezi ve 15 sağlık ocağı vardır. Karatay’da Jandarma personeli hariç toplam 3.487 kamu personeli ile kamu hizmetleri yürütülmektedir.
İlçemizde 286 kadrolu ve 55 kadrosuz cami ve mescit ile buralarda çalışan 459 personel mevcuttur.    Ayrıca, ilçemizde 6’sı yatılı olmak üzere 32 Kur’an kursu faaliyet göstermekte olup, 2008 yılı yaz kurslarında tüm cami ve Kur’an kurslarımızda 3 dönemde toplam 27842 öğrenci eğitim görmüştür. 2008-2009 eğitim öğretim döneminde ise 1572 yüzünden okuyan öğrenci ve 289 hafız öğrenci olmak üzere toplam 1861 öğrenci öğrenimlerine devam etmektedir.
     İlçede 1988 yılından bu yana görev   yapmış kaymakamlar sırasıyla şunlardır: Hüseyin KAYA, İbrahim KAYNAK, Alev AKCURA, Mehmet MIZRAK, Yüksel AYHAN, Mustafa Hakan GÜVENÇER. 27 Temmuz 2009 tarih ve 2009/11095 sayılı Kararname ile Konya İli Vali Yardımcısı Abdullah Etil, Karatay kaymakamı olarak tayin edilmiştir ve halen görevdedir.
İlçede 2010 yılı 1. altı aylık kamu hizmetlerinin yürütümü için yapılan cari gider toplamı 65.307.699.51 TL, ilçe saymanlığınca ödemesi yapılan yatırım gideri toplamı 31.934.26 TL’dir.
 SOSYAL DURUM  
            İlçe merkezi, Konya’nın en eski yerleşim ve ticaret merkezi olmakla birlikte özellikle son elli yılda şehir daha çok Selçuklu ve Meram ilçelerine doğru gelişmiştir. İlçe merkezinde belediyecilik hizmetleri açısından çok ciddi bir altyapı sorunu olmamakla birlikte yapı stoku yenilenememiştir; ancak son yıllarda imar planı düzenlemeleri ve teşvik edilen kooperatifçilik hareketleri ile bu alanda da önemli gelişmeler yaşanmaktadır. İlçe nüfusunun büyük çoğunluğunu dar ya da orta gelir grubundan aileler oluşturmaktadır. Sosyal hayat çok hareketli değildir. Köy yerleşimlerinde ve beldelerde meskenlerin büyük bölümü kerpiçten yapılmıştır.
Konya’ya Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden gelen vatandaşlarımızın tamamına yakını ilçe merkezine yerleşmişlerdir. Ayrıca; Aksaray ilinden, Karapınar, Seydişehir, Bozkır gibi Konya’nın diğer ilçelerinden de ilçe merkezine göç olmuştur.  Köyler ve bağlılarında yerleşim genel olarak topludur. İstisnaî olarak, yerel dilde yayla diye tabir edilen ve birkaç ev ile ahır ve ağıllardan oluşan küçük yerleşimler de mevcuttur.
            Yağlıbayat köylüleri, 1877 Osmanlı–Rus Savaşı sonrasında ilçemize Kırım’dan getirilerek Obruk Bölgesine yerleştirilmişlerdir. Yenikent köyü ise 1987 tarihinde, Karakaya Barajı’nın yapılmasından sonra Malatya ve Adıyaman illerinden ilçemiz sınırları içerisinde Obruk Bölgesinde kurulmuştur. Köylerde yaşayan nüfusun en az %60’ı kış aylarında Konya il merkezinde ikamet etmektedir.
            İlçemizde elektrik ve suyu olmayan yerleşim birimi olmamakla birlikte yeraltından temin edilen içme sularının sertliği sebebi ile pek çok köyümüzde sorun yaşanmaktadır. Merkezde kanalizasyon şebekesi %75 mevcut olup köy ve kasabalarda atık sular foseptik çukurlarında toplanmaktadır. Arazinin eğimsiz topoğrafik yapısı kanalizasyon yatırımlarını zorlaştırmaktadır.
1987’de kurulan Karatay ilçesi ekonomik sosyal, kültürel ve bilimsel yönden hızla gelişmekte ve kalkınmaktadır. Son yıllarda sadece bu bölgede yedi yeni lisenin inşâ edilmesi ve bu liselerin eğitime başlaması bölgeyi eğitim merkezi haline getirmiştir.
Yerel yönetimin temsilcisi olan Karatay Belediyesi’nin toplu konut projesi ve kooperatifler Karatay’da yeni şehirlerin kurulmasına imkân hazırlamıştır. Özellikle dar gelirli insanların ev sahibi olmalarını sağlamıştır. Yeşil kent kurma projesi Karatay’ı yeşil bir şehre dönüştürmüştür. Konya’nın en büyük parkları Karatay ilçesinde açılmıştır. Planlanan yeni yatırımların realize olması durumunda bu bölgenin sosyo-ekonomik yapısında ve mücavir alanlardaki sivil yapılaşmada çok ciddi ve olumlu gelişmeler olacaktır. Karatay daha rahat yaşanan ve tercih edilen bir ilçe hâline gelecektir.























DÜŞÜNCE VE YORUMLARIYLA HZ. MEVLÂNÂ


Prof.Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU


Anadolu’da asırlardır eserleri ve düşünceleriyle her dönemde diri kalan Mevlânâ, varlığıyla kıtaları ve medeniyetleri buluşturan bir özelliğe sahiptir. Çocukluğunda ailesiyle Büyük Horasan’dan Anadolu’ya uzanan yolculuğu ruh dünyasında yaşadığı yolculukla birlikte düşünüldüğünde daha çok anlam kazanmaktadır. XIII. yüzyılın ilk yıllarında başlayan bu yolculuk, gerçekte o dönemlerde Anadolu’ya doğru hareketlenen büyük kalabalıkların yolculuğuyla benzerlik taşır.
Bizzat kendi ifadesine göre doğduğu yerde kalsaydı, Mevlânâ’nın gündelik hayatla ilgili tercihlerinde farklılık olacaktı. Halka yakın duruşu ve şiir söylemesi, bunun örneklerindendir.
Yenilik ve yenileşme klasik kültürümüzün ve şiirimizin önemli temalarındandır. Mevlânâ, hemen Mesnevî’sinin başında sadece dünya için çalışan akla ve insanı köleleştiren maddi değerlere karşı durarak bu yolun temel kuralını açıklar, yenileşmeyi arzu edenlere canlı ve çarpıcı örneklerle yol gösterir. Onun anlattığı aşk, ihtirası ve gururu yok eder, insanı özgürlüğe götürür. Bu aşk, ferdin ve toplumun yenilenme ve dirilme iksiridir. Bireyin güzel özellikler kazanıp olgunlaşması, yenileşmesi ve dirilişidir.
Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı ka­lacaksın.
Denizi bir testiye döksen,  ne kadar alır? Bir günlük kısmet.
İhtiraslıların göz testisi dolmaz. Sedef, kanaatkâr olmadıkça inciyle dolmaz.
Bir aşkla elbisesi yırtılan kişi, hırs ve ayıptan bütünüyle temiz­len­ir (I/19-22).
Birey ve toplum açısından önem arz eden he­men her husus; adalet, hak, hukuk, bilgi, akıl, sevgi, dostluk, merhamet, fedakârlık, özgürlük, gönül, suret, mana ve benzeri kavram­lar, Mevlânâ’nın eserlerinde yeniden anlam ve canlılık kazanmıştır. Gerek bireyle ve gerekse toplumla il­gili ruhsal ve sosyal sorunları aşmada gü­nümüz insanına yar­dımcı olabilecek çözüm örneklerini, onun eserlerinde görmek mümkündür.
Adalet, toplum düzeni için gereklidir. Mevlânâ adaleti ve zulmü güzel bir örnekle somutlaştırır:
Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikene su vermek.
Adalet, nimeti yerine koymaktır; su çeken her köke değil.
Zulüm nedir? Yersiz yere koymak. Bu, sadece belaya kaynak olur (V/1089-1091).
Bireylerin hak ve hukukunu çiğneyen zalim kişiler, yeryüzündeki en kötü kişilerdir ve yaptıklarıyla şüphesiz yüz yüze geleceklerdir. Onun Mesnevi’sindeki hikayeler bunun örnekleriyle doludur:
Zalimlerin zulmü, karanlık kuyu olur. Bütün bilginler böyle dedi­:
Daha zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet daha kötüye daha kötü buyurmuştur.
Ey makamıyla zulmeden sen! Bil ki kendin için bir kuyu kazıyorsun (I/1310-1312).
Bilgi, görgü ve birikim, toplumda güzel uygulamaların gerçekleşmesine imkân sağlar. Bilgi ve birikim bu nedenle önemlidir:
Her şeyin yararı ve zararı yerine göredir. Bu nedenle ilim zorunlu ve yararlıdır (VI/2599).
Gerçekte ilim ve bilgi hayata anlam ve canlılık katacak özellikler taşımaktadır. Toplumumuzda bilgiye ve birikime verilen değer, Mevlânâ ve benzeri şahsiyetlerin vurgulamalarıyla bu denli büyük olmuştur:
İlim Süleyman’ın saltanat mührüdür. Bütün âlem suret, ilim candır (I/1031).
Uyku bilgiyle olunca uyanıklıktır. Bilgisizle oturan uyanık kişiye yazık!(II/39)
Bilgiyle dürüstlük ve içtenliğin buluşması, güzellikler oluşturur. Ruhun ve aklın yönelişi bu yöndedir. Aksi yöndeki beraberlikler ise birey ve toplum için üzüntü vericidir:
Ruh ilimle ve akılla dosttur. Ruhun Arapça ve Türkçe ile ne işi vardır? (II/56)
Canın meyli, hikmete ve ilimleredir; bedenin arzusu bağa, çayıra ve üzümedir.
Canın meyli yükselmeye ve şerefe; bedenin arzusu kazanca ve otlaradır (III/4436-4437).
Mevlânâ günlük hayatla ilgili öğütlerle, zihinsel sorunların çözümlerini aynı eserde, hatta aynı hikâyelerde şaşırtıcı bir şekilde bir arada sunabilmektedir. Onu günümüze ve bütün dünyaya taşıyan özelliklerinden biri de bu olmalıdır. Özendirdiği kişilik, bilgili ve görgülü olmaktır:
Biri, bir kuşu hile ve tuzakla yakaladı; kuş ona dedi: “Ey ulu efendi!
Sen çok inekler ve koyunlar yedin; sen birçok deve kurban ettin.
Sen zamanında onlardan doymadın; benim parçalarımla da doymazsın.
Beni bırak, sana üç öğüt vereyim; zeki miyim, ya da aptal mıyım bilir­sin.
Birinci öğüdü senin elinde, ikincisini saman ve çamur kapladığın damının üstünde;
Üçüncü öğüdü ağacın üzerinde sana vereceğim. Bu üç öğütle talihli olacaksın.
Eldeyken -verilecek- olan öğüt şu sözdür: “Kimsenin olmayacak sözüne inanma.”
Avucunda ilk büyük öğüdü söyleyince özgür oldu ve o duvarın üzerine gitti.
Diğerini söyledi: “Geçmiş olana üzülme; bir şey başından geçince, ona hasret duyma.”
Ondan sonra ona dedi: “Bedenimde gizli on dirhem ağırlığında değerli bir inci var.
Senin canın hakkı için, o inci senin talihin ve çocuklarının bahtıydı.
İnciyi yitirdin; çünkü rızkın değildi. Varlık içinde o inci gibisi yok­tur.”
Adam, hamilenin doğum vaktinde inlediği gibi feryada başladı.
Kuş ona dedi: “Sana, dün geçene üzüntün olmasın” diye nasihat et­medim mi?
Madem geçip gitti, nasıl üzülürsün? Ya öğüdümü anlamadın, ya da sağırsın.
İkinci öğüt olarak sana, “Sapıtıp olmayacak söze sen hiç inanma” de­dim.
Ey aslan! Ben kendim üç dirhem ağırlığında değilim, on dirhem ağırlık içimde nasıl olur?”
Efendi kendine geldi, “Haydi! O güzel üçüncü öğüdü açıkla” dedi.”
-Kuş- dedi: “Evet! Onlarla iyi iş yaptın da, üçüncü öğüdü bedava söyleyeyim.
Uykulu cahile öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmaktır.
Ahmaklık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez. Ey nasihat söyleyen! Ona hikmet tohumu verme (IV/2244-2264).
Bilgi ve akıl sahiplerinin birliği yol açıcıdır. Aksi yöndeki tercihler ve buluşmalar, kişiler ve insanlık için acı sonuçlar doğurur:
Akıl başka akılla iki kat olur; ışık çoğalıp yol belli olur.
Nefis başka nefisle güldüğünde, karanlık artıp yol gizlenir (II/26-27).
Dostun, yarın uzaklaşmasını istemiyorsan akıllıyla ve akılla dostluk edin (III/2691).
Çünkü akıllı kişiden bir cefa gelse, cahil kişilerin vefasından daha iyidir bu.
Peygamber, “Akıllının düşmanlığı, cahilden gelen sevgiden daha iyidir” dedi (II/1866-1867).
Sevgi ve dostluk, Mevlânâ’da bir başka güzellikte dile gelmiştir. Onun dizeleri insanlığın büyük ihtiyaç duyduğu, sığınağı, korunağı sevgi için etkileyici anlamlar taşımaktadır:
Sevgiyle acılar tatlılaşır; sevgiyle bakırlar altın olur.
Sevgiyle tortular berraklaşır; sevgiyle dertler, şifa verici olur.
Sevgiyle ölü dirilir; sevgiyle padişah köle yapılır.
Bu sevgi de bilgi sonucudur. Böyle bir tahta yersizce kim oturabilir? (II/1521-1524).
Dost edinmek, dostlarla birlikte olmak çok kazançlıdır. Güven ve huzur ortamı bu beraberliklerle oluşmaktadır, aksi takdirde durum çok acıdır:
Dostlarıyla birlikte oturan, külhanda olsa da bahçe ortasındadır.
Zamanda düşmanlarıyla oturan, bahçede olsa da külhandadır.
Biz ve benle dostu incitme; dost, sana düşman ve hasım olmasın.
Halka Allah için veya kendi canının rahatı için iyilik yap.
Böylece bakarken daima dost görürsün; gönlüne kin yüzünden nahoş suretler gelmez.
Düşmanlık yaptığında sakınıp kaçın. Sevindirici dosta danış (IV/1975-1980).
Dostların mutluluğuyla sevinirsen, bu dünya sana gül bahçesi görünür (IV/2371).
Sevgi ve dostluğun önündeki engel, benlik ve menfaat düşüncesidir. Dost ve arkadaş olan, bu tavırdan uzaktır. Mesnevî’deki güzel bir örneği şöyledir:
Biri geldi, arkadaşının kapısını çaldı. Arkadaşı, “Ey güvenilir kişi! Kimsin?” dedi.
“Ben” dedi. -Arkadaşı- ona dedi: “Git, zamanı değildir. Böyle bir sofrada ham kişiye yer yoktur.
Ham kişiyi ayrılık ve hicran ateşinden başka kim olgunlaştırır? İki yüzlülükten kim kurtarır?”
O zavallı gitti. Bir yıl yolculukta dostunun ayrılığında alevlerle yandı.
O yanmış, olgunlaştı. Sonra geri döndü. Yine arkadaşının evi­nin etrafında dolaştı.
Dudağından edepsizce bir söz çıkmaması için yüz korku ve edeple kapının halkasını vurdu.
Dostu seslendi: “Kapıdaki kimdir?” O, “Kapıda da sensin, ey sevgili” dedi.
-Arkadaşı- dedi: “Şimdi benim gibisin, ey ben! Gir. Evde iki bene sığacak yer yok (1/3055-3061).”
İyi niyetle ve dostlukla geçmeyen yılların üzüntüsü, sağlıklı düşünüldüğünde çok açık görülecektir, görülmektedir. İnsanoğlu, uyum ve yakınlık arzusuyla toplumda yaşadığında imkânlar çoğalacak, hayat anlam kazanacaktır:
Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kov­muyo­ruz.
Öldüğümde beni hoşça anacaksın, niçin ölü severiz de di­riye düşmanız?
Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu se­nin üzüntünle sıkıntı içindeyiz (Dîvân, Gazel 1535).
Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi an­laşan iflas etmez.
Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de di­kenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti (Rubai: 211).
Bireyin öncelikle kendisiyle ilgilenmesi ve eksikliklerini gidermesi gerekir. Bunu yapmaksızın başkasının eksiklik ve yanlışlarıyla meşgul olması kazançlı bir yol değildir. Hatta bu tür bakışlar, kişinin düşünce dünyasını kirletebilir:
Dört Hintli bir camiye girdi; namaz için rükû ve secde ettiler.
Her biri bir niyetle tekbir alarak âcizlik ve dert hâliyle namaza başladı.
Müezzin geldi. Birinin ağzından, “Ey müezzin! Ezan okudun mu? Vakit var mı?” diye bir söz çıktı.
Diğer bir Hintli niyazla, “Hey! Konuştun ve namazın bozuldu” dedi.
Üçüncüsü ikinciye, “Ey amca! Onu niçin kınıyorsun? Kendine söyle” dedi.
Dördüncüsü, “Elhamdülillah, ben o üçü gibi kuyuya düşmedim” dedi.
Neticede her dördünün namazı yok oldu; ayıp söyleyenler yollarını daha çok kaybetti.
Kendi ayıbını gören cana ne mutlu! Ayıp söyleyen, ayıbı kendine satın alır (II/3013-3020).
Çalışmak, çaba göstermek zorunludur. Her akıllı kişi için şüphe götürmez bir gerçektir. Ancak her nedense, toplumda bu zorunluluğun her zaman hatırlatılması gerekmektedir:
Zahmet gören, hazine bulur; çaba gösteren, devlete erişir (V/2047).
Hamalların, yük için savaşını gör; iş görenin çalışması böyledir.
Zahmetler rahatın esasıdır; acılar da nimetin öncüsüdür(II/1825).
İnsanın kılavuzu derttir. Bulunduğu her işte o işin derdi, arzusu ve aşkı, içinde doğmazsa, o işe yönelmez. O iş, dertsiz ona kolay olmaz; ister dünya, ister ahiret; ister ticaret, ister padişahlık; ister bilim, ister astroloji ve diğerleri (Fîhi Mâ Fîh, s. 20).
Öğreticiler, rehberler ve yöneticiler görevlerini yapıyorlarsa bu unvanların ve özelliklerin sahibidirler. Aksi takdirde her türlü eleştiriye açıktırlar. Mevlânâ, bu hususta çok cesurdur. Onun dilinde sorumluluğunu taşımayan zahit, bilgin ve sultan için kınayıcı sözler vardır:
Mal ve makam elde eden, insan olmayan kişi kendisinin rezilliğini is­temiş olur.
Ya cimrilik eder, bağış vermez; ya da cömertlik eder, yersiz yere bağış yapar.
Şahı, piyadenin yerine kor; ahmağın verdiği bağış böyledir.
Yetki bir sapığın eline geçince makam sanır, kuyuya düşer.
Yol bilmez, kılavuzluk eder; onun çirkin canı dünyayı yakar (IV/1443-1447).
Mevlânâ öğrenen, dinleyen veya yönetilen kişilerin sorumluluğundan da söz açmaktadır:
Dinleyici susuz ve istekli olursa, öğüt veren ölü de olsa söyleyici olur.
Dinleyici canlı ve diri olursa, dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur. (1/2379-2380)
Mevlânâ yardımcı olacak, yol gösterecek kişilere yakın olmanın, kılavuzlarla beraberliğin önemine değinirken ikna edicidir:
Hasta tabibe düşman olursa ve çocuk öğretmene düşmanlık ya­parsa,
Gerçekte kendi canlarının yol kesicileridirler; kendi akıl ve canlarının yolunu kesmişlerdir.
Çamaşırcı güneşe öfkelenirse, balık suya öfkelenirse,
Sen birine bak, kimin ziyanı olur? Sonuçta kim, bununla bahtsız olur? (II/795-798)
Her varlığa acıma duygusuyla ve özveriyle yaklaşma kararlılığı, insana yakışan bir özelliktir. Hayatı anlamlandıran, bireye ve topluma değer kazandıran bu gibi özellikleri taşımak herkes için amaç olmalıdır:
Akarsu olan yerde yeşillik olur. Gözyaşı olan yerde rahmet olur.
İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol, can meydanında yeşillik yeşersin.
Gözyaşı istersen, ağlayana acı. Merhamet istersen, zayıflara merhamet et (I/821-823).
Mevlânâ diyor ki:
İnsanda iki büyük nişan vardır: Birincisi bilgi, ikincisi fedakârlıktır. Bazısında bilgi var, fedakârlık yok. Bazısında fedakârlık vardır, bilgi yoktur. Her ikisine de sahip olana ne mutlu (Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, I, 331).
Yaşadığımız fiziki dünyadan ayrı, ancak sonuçta yine ona değer kazandıran düşünce ve bakış alanlarımız vardır. Mevlânâ insanoğlunun belki de daha gerçekçi olan bu imkânları kullanması gerektiğini hatırlatır. Bu imkânlar yurdunun onun dizelerindeki adı “gönül”dür:
Bu dünya küptür, gönülse ırmak gibi; bu dünya odadır, gönülse şaşılacak şehir (IV/810).
Gönül ovasına adım atmak gerekir, çünkü toprak ovada ferahlık yoktur.
Ey dostlar! Gönül, güven yurdudur; orada pınarlar, gül bahçesi içinde gül bahçesi vardır.
Ey yürüyen! Kalbine yönel ve yürü; orada ağaçlar ve akan pınarlar vardır. (III/514-516).
Tohumdan yeşeren gül bahçesi bir anlıktır; akıldan yeşeren gül bahçesi canlıdır.
Topraktan yeşeren gül bahçesi, yok olur; gönülden yeşeren gül bahçesi ne hoştur!
Bizim bildiğimiz tatlı ilimleri, o gül bahçesinden bir iki üç çiçek de­meti bil (VI/4647-4649).
Gönülde dünyasını oluşturan, bir düzene ve huzura kavuşan, yolunu ve hedefini belirleyen insan için dünya hayatı daha anlamlıdır, dertleri ve çaresizlikleri de çözümlüdür. Bu hissiyatın ve bakış tarzının günlük hayatımıza ait gerçekçi, ikna edici örnekleri vardır:
Tadın yolunu içten bil, dıştan değil; köşk ve kaleler aramayı ah­maklık bil (VI, 3418).
Açlık derdi, sermayesi olan kişinin bütün parçalarına yenilik gelir.
Tat açlıktandır, yeni yiyecekten değildir; aç hâlde arpa ekmeği şekerden daha tatlıdır (VI/4293-4294).
Gereksiz ve yersiz sorular, sorunlar oluşturmak ve ardından da bunların cevapları için zaman ve emek harcamak gelişme derdi, diğer bir ifadeyle aşkı olmayan kişilerin işidir. Akıl ve aşk sahipleri bu gibi sonuçsuz kalacak uğraşlara kapılmaz:
Sakalına kır düşmüş bir adam aceleyle iyi bir berbere geldi.
“Ey yiğit! Sakalımdaki beyaz kılları temizle; yeni gelin aldım” dedi.
Sakalını kesti ve hepsini önüne dökerek “Sen seç, benim işim çıktı” dedi. 
Bu soru, o da cevaptır; onu seç; bunların başında din derdi yok.
Biri, Zeyd’e bir sille vurdu; o da karşılık olarak ona saldırdı.
Tokat vuran dedi: “Sana soru soracağım, sonra bana cevap ver ve o zaman bana vur.
Kafana vurdum, “Şak” diye ses geldi. Burada iyi niyetle bir sorum var.
Ey padişahın övüncü! Bu şak benim elimden miydi, yoksa senin kafan­dan mıydı?
-Zeyd- dedi: “Sillenin acısından kurtulmadım ki bu düşünce ve düşünmede bulunayım.
Sen dertsizsin, bunu düşün; dert sahibinin bu düşüncesi yoktur, ken­dine gel! (III/1375-1384)
Suret ile mananın, sözcük ile anlamın, şekil ile içeriğin uyumsuz olma ihtimali söz konusudur. Özellikli birey olma arzusu taşıyanların, bu ikilikten uzak durmaya çalışması gerekir. Söz ve davranış birliği kişiler ve toplum için başarı, huzur ve güven kaynağıdır:
Kelimeyi bu beden gibi bil, manasını da içteki can gibi.
Beden gözü daima beden görür; can gözü hüner dolu can görür (VI/653-654).
Ey surete tapan! Git, manaya çalış. Zira mana, suret bedenine ka­nattır (I/711).
Sonuçta bil ki, kötü tabiatlı güzel ve iyi suret, bir para etmez.
Suret, çirkin ve nahoş ama ahlakı iyiyse, ayağı dibinde öl (II/1014-1015).
Ne zamana kadar testinin suretiyle aşk oynayacaksın? Testinin sure­tini geç, su ara (II/1017).
Ey dostlar! Sureti aşarsanız, cennet vardır ve gül bahçesi içinde gül bahçesi.
Kendi suretini yıkıp yakınca, bütün sureti de kırmayı öğrenirsin (III/578-579).
Kimi zaman farklı bakış veya görünüşün arkasında gizemli bir gerçek bulunduğunu hatırlatır Mevlânâ:
Halife Leyla’ya dedi: “O, sen misin? Mecnun senden dolayı mı perişan oldu ve kendini kaybetti?
Sen diğer güzellerden üstün değilsin!” -Leyla- dedi: Sus! Zira sen Mecnun değilsin” (I/408-409).
Mevlânâ’nın düşünce dünyasında insanlar, coğrafyalar ve bakışlar arasındaki farklılığın ve ayrılığın giderilmesine yönelik çözümler vardır. Onun ancak birkaçı bu satırlara yansıyan öğüt ve uyarılarının âdeta tek bir yönü, yakınlaşma ve toplum olma amacı bulunmaktadır. Onun şu sözleri günümüzde dünyada bir çağrı olarak kabul edilmelidir:
Yol arkadaşlarını ziyareti gerekli say, kim olursa; ister yaya, ister atlı.
Düşmanın da olsa bu ihsan, yine iyidir; çünkü güzel davranışla nice düşman dost olmuştur.
Dost olmazsa kini azalır. Çünkü güzel davranış kine merhem olur.
Ey iyi dost! Bunun dışında nice faydaları vardır; fakat uzamasından korku­yorum.
Sözün özü şudur: Topluma dost ol; heykeltıraş gibi taştan arkadaş yont.
Çünkü kervanın kalabalıklığı ve çokluğu, yol kesicilerin belini ve mızrağını kırar (II/2139-2144).


Ailenin Belh’ten Ayrılışı

Ailenin Belh’ten  Ayrılışı
             Mevlana çocukluk veya ilk gençlik yıllarında iken babası Bahaeddin  Veled  belh şehrinden ayrılmayı gerekli gördü. Bu yıllarda belhde ve çevresinde siyasi istikrar bozulmuştu. Belh  1198 de Gurluların 1206 da Harezmşahların eline geçmiş ve Moğol tehlikeside baş göstermiştir. Her halükarda Moğolların istilasından önce ailesini buradan uzaklaştıran Bahaeddin Veledin gerekçelere açık olarak kaynaklara yansımamıştır. Ancak onun bu coğrafyadaki siyasi gelişmelerle birlikte, fikirlerini maarif isimli eserinde tenkit ettiği ünlü bilgin Fahrettin-i  Razi nin  (Ö.12120) ve onun görüşlerine itibar eden Harzemşah  Muhammedin (Ö.1220) Manen ve maddeten  mevcut etkinliğinden rahatsızlık duymuş olması mümkündür. Belh şehrinden ayrılırken Mevlananın 5.kardeşi  Muhammed Alaeddin’in 7 yaşında olduğu belirtilmektedir. Bu bilgiden hareketle bazı eserlerde ailenin Belh’den ayrılış tarihi olarak 1212 veya 1213 (609 veya 610) yılı göstermektedir.
              Belh’den  1219 (616) yılı hududunda ayrılmış olmaları daha makul görülmektedir.Çünkü Sultan Veled kafilenin göç yolu üzerinde bulunan Bağdat’tan ayrılmak üzereyken ; Belh şehrinin Moğollar tarafından istila edildiği haberinin buraya ulaştığını söylemektedir.Bu istila tarihide 1220 (617) yılıdır.Bahaeddin Veled in ilk hareket noktasının Vahş , sonra Semerkand olduğu ve nihayi olarak Belh den yola çıktığı şeklindeki tespit, aynı zamanda göç zamanı hakkındaki ihtilafın kaynağına işaret etrmektedir.
             Hac etmek niyetiyle hareket eden kafile , Nişabur ve Bağdat’a uğrayarak Hicaz da Hac vazifelerini yerine getirip Şam üzerinden Anadoluya  intikal etti. Ahmet  Eflaki ye göre Şamdan Malatya ya  sonra Erzincan a burada dört yıl kaldıkları yakındaki Erzincan Akşehir ine ve daha sonra yedi yıl veya  daha fazla ikamet ettikleri Larende ye (Karaman) vardı. Sipehsalar a göre Hicaz dan Şam a buradan  Erzincan a ve hemen Erzincan a bağlı Akşehir e vardı, kışı burada geçirdi ve daha sonra Konya ya ulaştı.Sipehsalar ise ailenin Malatya ya uğradığından söz etmediği gibi ailenin Erzincan Akşehir indeki dört yıllık ikametinide bir yıl göstermekte ve larende deki yıllara değinmeden Konya ya vardıklarını anlatmaktadır.
            Bahaeddin Veled , onyedi yaşındaki Mevlana yı Karaman da 1225 yılında kafilenin üyelerinden Semerkandlı Lala Şerefeddin in kerimesi  Gevher Hatunla evlendirdi.Bu evliliğin akabinde 1226 (623) da Sultan Veled ve daha sonra Alaeddin Çelebi dünyaya geldi. Karaman da yedi yıl kadar süren ikamet esnasında Mevlana nın annesi Mümine Hatun ile Ağabeyi  Alaeddin Muhammed vefat ettiler ve bugün Maderi Mevlana Türbesi olarak bilinen yerde toprağa verildiler.
   Konya da Daimi İkamet
            Büyük Mevlana Bahaddin  Veled  ailesi ile birlikte, İbtidanamenin dışındaki rivayetlere göre sultan Alaeddin in ısrarlı davetleri  üzerine, Karaman dan Selçuklu Devletinin başkenti Konya ya ikamet etti. Ailenin reisi, Konya da 23 Şubat 1231(18 Rebiül ahir 628) tarihinde vefat etti. Eflakiye göre vefat ettiğinde 85 yaşındaydı. Bu sırada oğlu Mevlana 24 yaşına ulaşmıştı.
           Harzemşahlardan olduğu baba tarafından Hz.Ebubekir e ulaştığı yönündeki bilgiler, bir çok eserde yer almasına rağmen kendilerinin ve Sultan Veledin eserlerinde bulunmamaktadır. Ancak bu bilgiler, hiç olmassa aileye sahip olduğu değerler nedeniyle   duyulan hürmet ve sevginin büyüklüğüne delil olarak görülmelidir.Sufi kişiliği üzerinde teredüüt bulunmasada bağlandığı ve takip ettiği bir Sufi den bazı kaynaklarda Necmettin’i Kübra nın  adı öne çıkmış olmasına rağmen kesin olarak bahsedilemez. Onun ve oğlu Mevlana nın hayat hikayesinde sıkça anılan mekanların yanı sıra Belh in kuzeyindeki Vahş ve Semerkand Şehirleri ,Baha i Veled in meşhur göçten önce bulunduğu yerlerdi.
         Mevlana nın Alim, Vaiz ve Sufi Babası Mevlana i Buzurg (Büyük Mevlana) Bahaeddin Veledin hanımı Mümine Hatundan iki oğlu ve bir kızı dünyaya geldi. Büyük oğlunun adı Muhammed di. Kızı Fatma Hatun , Belh ten ayrıldıklarında evli olduğu için burada kaldı.
Mevlana Resimleri Üzerine

Mevlana Resimleri Üzerine

Mevlana Resimleri Üzerine
Mevlana’nın evrensel mesajı, dünyanın farklı coğrafyalarında yüzyıllardan beri yankısını sürdürmekte, felsefesi öğrenilip kabul görmektedir. Mevlana ve Mevleviliğin anlam dünyası bu etkinin sonucu olarak görsel sanatların da öteden beri ilgi alanına girmektedir. Türk, Moğol, Hint ve İran’da geçmişte minyatürlere girmiş bu etki, günümüzde de farklı uluslardan pek çok sanatçının çalışmalarına konu olmaya devam etmektedir.
Bu araştırmada,  kimi Şahabettin Uzluk’un kişisel koleksiyonunda yer alan kimi de başka yerlerde karşılaştığı resimler hakkındaki görüş ve yorumlarını inceleyeceğiz.
Türkiye’de Mevlana resimlerini bir makale konusu yaparak ilk ele alanlardan biri olan merhum Yüksek Mimar Şahabettin Uzluk, aşağıda detaylarını vereceğimiz “Mevlana’nın Ressamları” adlı 1944 tarihli makalesinden sonra 1945 yılında aynı adla Konya Halkevi Güzel Sanatlar Komitesi’nce yayınlanan kitabını kaleme almış ve uzun yıllar süren araştırmalar sonucu tamamlayıp resimlerle süslediği ve “Mevlevilikte Resim, Resimde Mevleviler[1] adlı kitabıyla, 13. Yy’dan itibaren, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde faaliyet gösteren Mevlevî ressamlar, kişilikleri ve eserlerini tanıtmıştır.
Sözünü ettiğimiz kitabının önsözünde Uzluk, sadece Mevlana resimlerini değil “dağınık duran, bazan kütühanelerin köşelerine atılmış olan Mevlevi eserlerini bir bir senelerce aradığını”, bazan bir renk âlemi, bazan bir hat, bir oyma bediası için seve seve günlerini bağışladığını, onları derin bir aşkın verdiği hazlarla topladığını, 1924’te Milli Mecmua sayılarında ve 1945’te Konya’da neşrettiğini[2] belirtir.
Milli Mecmua’nın 1924 tarihli 42-48 sayılarında “Türk Nakış Tarihinde Mevleviler” konulu makaleler silsilesinde Mevlana resimleri hakkında bilgi veren Uzluk haricinde diğer eski bir çalışma merhum Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’e aittir. Ünver, Konya Halk Evi Dergisi’nin 1944 tarihli 63 numaralı sayısında “Mevlana resimlerinin mahiyetini Uzluk sayesinde öğrendiğini, bahsettiği resimlerin kısmen asıllarını görebildiğini ancak yeni bir şey ilave edemediğini fakat makalelerde geçen ve dergide yer alan bir Mevlana resmini Osman Ergin’le beraber Bayezid Medresesi’nde kurulan Şehir ve İnkılap Vesikaları Müzesi’ne aldırmaya o dönemin müze idare heyetinde bulunması dolayısıyla vesile olduğunu” yazar ve “Türk minyatürü üzerine yedi yıldan beri süren araştırmanın iki tane de Şems-i Tebrizi resmi kazandırdığını, şayet bu hususta daha yeni bilgiler ilave edilemez ise, Şahabettin Uzluk’un yazdıklarını sıralamak durumunda kalmış olacağını”[3] ifade eder.
Ünver, bu hususun Uzluk’un kendi kaleminden vuzuha kavuşmasını beklemiş fakat beklentisinin aksine Uzluk’un araştırmayı kendisine bırakması üzerine “el emru fevkal edep” diyerek Mevlana’ya ait olduğu rivayet edilen resimlerin izahına geçmeden evvel kişisel düşüncelerini şöylece açıklamıştır:
“Zihnimi kurcalayan bir nokta vardı. Acaba Mevlana’nın hayatında yapılmış resmi yok mu diyorduk; zira bu açık fikirli, ince ruhlu şair ve mutasavvıfımızın resmi olmalı idi. O her şeyi kalem ile tasvir edip dururken neden bir fırça onu nakşetmesin?İslam Türk devletlerinin itilası asırlarında resim yaptırmaya bir mani yoktu. Konya’nın o asırlarda Konya kalesinin kapı ve kuleleri bile süsleri arasına insan resmini koyuyordu, insan şeklinde melek resimleri yapıyorlardı. Kitaplar da da insan resimleri buluyorduk. İstanbul kütüphanesinde de resimli Selçuk eserleri sayabiliriz. Böyle serbest düşünceli itila devirlerinde resimlerimiz kaybolması hesabıyla elimize az gelmiştir. Mevlana’nın yaşadığı asırda birçok ressamlar da vardı. Kendi muasırlarından “Aynuddevle-i Rumî”yi buluyoruz.[4] Menakıbu’l-Ârifîn’e göre Aynü-d’devle, Mevlana’nın bir kağıt üzerine gayet güzel resmini yapmak istiyor. Mevlana da eğer kâdirse resmimi yapsın diyor. Aynü-d’devle eline kağıdı alıyor. Mevlana ayaktadır. Nakkaş bakarak latif bir surette resmini yapıyor. Lakin onu benzetemiyor. Bir kağıt daha isteyerek tekrar resmini yapıyor. Yine başka bir şekilde görüyor. Her sefer ayrı bir halde olunca 20 defa yapıyor, hiçbiri diğerine ve aslına benzemiyor. Ressam kendinden geçerek kalemlerini kırıyor. Mevlana bunun üzerine:
Ah bi rengü binişan ki menem
Ki bit binet mera çünan ki menem
....(Divan-ı Kebir)
Gazelini iyrade başlıyor. Aynü-d’devle yaptığı resimleri benzetemediğine giryan olarak huzurdan çıkıyor. Bu resimli kağıtları, Hizmet (Gürcü) Hatun’a götürüyorlar. O da hepsini bir sandığa koyarak saklıyor ve nereye giderse götürüyor. Bu Gürcü Hatun, Mevlana’ya mensuptu. Onun şevk-i ateşi ile yanardı. Mevlana’nın resmini elde etmek istemişti.[5] Bu arada saklı olan bu 20 resimden hiç birisi ele geçmemiştir. Bunlar bugün nerededir, ne olmuştur bilinemiyor. Mevlana’nın resmini yapanlar bir defa ondan bahseden Menakib’i olsun okumamışlar veyahut resmini yaptıracak olanlar onu iyi tavsif etmemişlerdir. Binaenaleyh altına Mevlana yazılan herhangi bir resim ona izafe edilmiştir. Bu resimlerde Mevlana’yı hatırlatan ancak onu ismidir.”[6]
Mevlana’yı tasvir ettiği düşüncesiyle bazı ressamlar tarafından çizilen resimler hakkında Şahabettin Uzluk’un resimlere ilişkin verdiği malumat[7] şu şekildedir:
1.      “Aslı Tahran’da dönemin Şah’ının özel müzesinde bulunan ve İhsan Mahvi tarafından Uzluk’a hediye edilen sanatçısı bilinmeyen resim: Deri üzerine boya ile yapılmıştır. Resimde düşünceli bir halde görülen Mevlana, kaşları yay gibi uzun, gözleri büyükçe, bıyıkları kesik, sakalı seyrek ve uzun tasvir edilmiş olup, karşısında da Şems bulunuyor. Şems ise burada Mevlana ile birlikte genç simalı ve uzun saçlı görünüyor.”
2.      “II. Bayezid Kütühanesinde bulunan bir Mesnevi içerisine yapılmış ve Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmialem tarafından vakfedilmiş resim: Mevlana burada uzun yüzlü tasvir edilmiştir. Ünver’e göre bu, Mevlana’nın malum şemailine benzemez.”[8]
3.      “Aynı kütüphanede bir mecmua içinde yer alan ve A. Kemalettin Paşa’nın Tahran sefirliği zamanında Paşa’nın İranlı bir ressama yaptırdığı ve Uzluk’a göre, Mevlana portreleri ile meşgul olmuş Necefli Ağa’ya ait olan portre: Ressama göre Mevlana, iri vücutlu, uzun sık ve siyah saçlı, siyah sakallıdır.”
4.      “Boston Şehir Müzesinde bulunan ve dönemin New York Konsolosu M. A. Tevfik tarafından Uzluk’a fotoğrafı gönderilen resim: Mevlana bu resimde bıyıkları kesik, beyaz sakallı, esmer ve uzun yüzlü olarak tasvir edilmiştir.”
5.      “Konya Mevlana Müzesi’nde yer alan, 1839 tarihinde Halep Mevlevi şeyhi Hacı Abdülgani Dede Efendi’nin İstanbul’da hazine-i celile’yi ziyaret ettiği sırada burada bulunan resmi müşahede ve talep etmesi üzerine kendisine hediye edilen resim: Mevlana büyük, uzun ve kumral sakallıdır. Renklere göre daha esmerce, kaşları gür ve siyah, gözleri büyükçedir. Saçları iki omuzuna ayrık inecek kadar uzundur.”
6.      “Sultan Abdülmecid tarafından Şeyh Osman Efendi’ye hediye edilen portre: Başı sol tarafa eğili olan Mevlana’nın üzerinde yenli entari tennure giyili olup yüz sebye, sakal ve bıyık beyazdır. Veled Çelebi’ye göre resim Mevlana’ya ve hatta onun son zamanlarına ait olmalıdır. Zira bu yıllarda Mevlana, rengi daha uçuk, daha zayıf ve hatta pek yorgun bir haldedir.”
7.      “Mısır kitaplığının Farsça Tarih Şubesinde yer alan bir tasvire göre Mevlana’nın, sakal ve bıyığı siyah renktedir”.[9]
8.      “Nafiz Uzluk’un muhtelif kaynaklara başvurarak verdiği ve “Mevlana’nın Yedi Öğüdü” adlı kitabına göre Mevlana, orta boylu, kır sakallı, soluk benizli, başında dumanî destar, sırtında bürdi hindibariden feracesi ve sert bakışlıdır. Abidin Paşa’ya göre ise dik, uzun boylu, gözleri sarı ile siyah arasında yani elâ ve kaşları mukavves’tir.”[10]
9.      “E. Kühnel adlı bir Alman’ın tarif ettiği, ressamı bilinmeyen ve 1921’de mezata çıkarılan portreye göre, Mevlana’nın uzun ve zayıf bir yüzü, sakal ve bıyığı siyah ve seyrek, kaşları yuvarlak ve gözleri yassıdır.”[11]
Zikrettiğimiz resimler bu kadarla sınırlı değildir. Uzluk, kitabında daha fazlasından söz etmekte ve eserin ekinde çok sayıda çizim örnekleri vermektedir. Amacımız bu resimler vasıtasıyla, ortaya konan şemaili zikretmek olduğundan, diğer resimlerdeki sahneleri aktaran bilgilerden sarf-ı nazar ediyoruz. Görüşlerini kısaltarak aktardığımız Şahabettin Uzluk, bu konuda en değerli bilgileri 1935’den itibaren müteaddit yayınlarla Nafiz Uzluk’un verdiğini ve şemail olarak ortada mevcut olan bilgileri şahsen burada topladığını ifade ederek meseleyi şu şekilde aktarmıştır:
“Mevlana çok riyazat yapar, günlerce bir şey yemez, sonra çok yemek yiyebilir, pek az uyur, sabahlara kadar ibadet ederdi. Bundan dolayı vücudu pek naif idi. Hatta bir defa vücudunun yapılan riyazat hasebiyle şikayette bulunduğunu bile Hüsamettin Çelebi’ye söylemişti. Aynı metindeki diğer bir izaha göre, orta boylu, kır sakallı, soluk benizli, başında dumanî destar, sırtında bürdî hindibadiden feracesi ve sert bakışı vardı. Bu haberleri Eflakî ve Sevakıb Türkçeleri de olduğu gibi veriyor. Abidin Paşa bu noktaya şu suretle temas etmektedir: Mevlanayı müşarunileyh efendimiz uzun boylu olup mübarek gözleri sarı ile siyah arasında yani elâ ve kaşları mukavves idi. Ne mülahham ne de zayıf idi. Bu müteferrik vesikalara bazı hilyeleri, mesela Lütfi Çelebi’yi ilave edersek hepsini bir arada şöyle toplamak mümkün olabilir: Bütün azaları ile normal bir vücut, üzerinde uzuna giden bir kafatası, üzerinde siyah saçlar, hançer biçimi kaşlar, altında iki büyük göz, oyuları ve içinde elâ iki iri göz. Düz bir burun altında kesik bıyıklar, küçük bir ağız ve sivri bir çene, sakallar seyrek ve elmacık kemikleri çıkıktır. Kulaklar normal, yüz rengi sarıya yaklaşır. Boyu uzun ve omuzlar geniştir. Kollar ve bacaklar normaldir.”[12]
Şahabettin Uzluk, Mevlana’nın şemailine dair genel bir çerçeve çizdikten sonra, tasvir ettiği tipin ailenin erkek ve kızlarında da halen görüldüğünü ve söz konusu tipi göz önünde bulunduracak bir ressamın bir Mevlana portresi çizebileceğini umduğunu ifade ederek yazısını bitirir.
Görüldüğü üzere, Ressamın milliyeti, dini, inancı, çizildiği zaman dilimi, Mevlana ve Mevlevilik algısına göre değişen birbirinden çok farklı resimlerin mevcudiyeti bir Mevlana şemaili ortaya koymayı zorlaştırmaktadır. Bu çalışmaya, başka kaynaklarda yer almadığını düşündüğüm ve tarafımdan çekilen dört adet resim ve bir ahşap çalışmanın fotoğrafı ilave edilmiştir. Fotoğraf çekimine izin veren Mevlana Müzesi’nin eski Müdürü Yusuf Benli’ye ve desteklerinden dolayı Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin’e teşekkürü borç bilirim.

Yrd. Doç. Dr. Muammer ULUTÜRK



[1] Şahabettin Uzluk, Mevlevilikte Resim Resimde Mevleviler, TTK Bas., Ankara, 1957
[2] Uzluk, a.g.e., s. 2
[3] Süheyl Ünver, Hz. Mevlana’nın Resimleri Hakkında”, Konya Halkevi Aylık Kültür Dergisi, Mevlana Özel Sayısı, Mart-Haziran 1943, sy. 53-56, s. 77
[4] Rumî tabirinden bu ressamın Anadolulu olduğunu anlıyoruz. Rum, Anadolu demek olduğundan Rumî de Anadolulu manasına gelir. Bu resim renkli olarak, Dr. Süheyl Ünver – Türk Minyatüründe Tarihi Simalarımız, Güzel Sanatlar N. 2, 1940 adlı çalışmaya ileve edilmiştir. (Ünver’in notu.)
[5] Uzluk, a.g.e., s. 21. (Şahabettin Uzluk’un tetkiklerine göre Gürcü Hatun, II. Gıyasettin Keyhüsrev’in kızı ve Muinüddün Pervane’nin karısı idi.)
[6] Ünver, a.g.m., s. 77-78. Detaylar için bkz.  Uzluk, a.g.e., s. 18-22.
[7] Uzluk, “Mevlana’nın Ressamları”, Konya Halkevi Aylık Kültür Dergisi, ikinci kanun 1944, sayı 63, s. 25-33. (Burada zikredilen resimlerle ilgili detaylı bilgiler tarafımdan kısaltılmıştır. M.U.)
[8] Ünver, a.g.m., s.79
[9] Uzluk, a.g.e., s. 97
[10] Uzluk, a.g.e., s. 100
[11] Uzluk, a.g.e., s. 108
[12] Uzluk, a.g.m., s. 32-33

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...