9 Kasım 2014 Pazar

Mehmet ÖNDER

  

            Mehmet Önder 1954-1965 yılları arasında Konya’da Müze Müdürlüğü yaptı. Ancak asıl şöhreti, müzelerden yetişip, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ve Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı makamlarına yükselen tek kişi olmasındandır. Bizim için asıl büyük yanı ise, bize yakınlığı idi. Konya Müzeleri ile ilgili sorduğumuz her soruya yeterince bilgi alırdık. Hele sorumuz Mevlana Müzesi’nde kayıtlı bir eser hakkında ise, eser kimden kaç liraya, hangi tarihte alınmıştı, varsa hikayesini envanter numarası ile birlikte verirdi. Özellikle literatür bilgisi muhteşemdi. Bir gün odamda otururken yanımızda odan bir bilim adamı ; “Hayret edilecek şey. Mevlana’nın Rubaileri hakkında hiç basılı kitap bulamadım “ dedi. Mehmet Önder “ nasıl olur” dedi ve ardı ardına Mevlana’nın Rubaiyat’ı ile ilgili 10 kitabı adı, yazarı, basım tarihi ve basıldığı matbaanın ismi ile birlikte saydı.
 
            Bir kere Mehmet Önder tam bir Konyalı idi. Konya’nın havasını sık sık teneffüs etmediği zaman kendisinde bir eksiklik hissederdi. Her hafta değilse bile 15 günde bir hafta sonu Konya’ya gelir ve Koyunoğlu Müzesi karşısında oturan kız kardeşi  Kevser Hanım’ın evinde kalır, Pazar günü de Ankara’ya dönerdi. Kevser Hanım’ın vefatından sonra bu geliş aralığı ayda bire düştü ve aynı gün Ankara’ya döner oldu. Öyle veya böyle Konya havasını almadan yapamazdı.

            Geldiğinde önce Yeni Konya Gazetesi’ne gider, yazılmasını istediği yazıların suretlerini orada verir, gazete sahibi Adil Gücüyener ile Konya'nın gündemini konuşur ve görüşür, sonra da müzeye uğrardı. Biz yolunu beklerdik. Sorulacak müze ile ilgili soruları sorar, cevaplarını alırdık. O da sabırla sorularımızı cevaplardı. Bizden yalnızca istediği şey küflü peynir olurdu. Alınıp gelinince de “ küflü peyniri normal süresinde oldurtmamışlar” der ve beğenmezdi. Yine de alıp götürürdü. Geçmişte olduğu gibi, özel şekilde küflendirilmiş küflü peynir arardı.


            Ölümünden birkaç yıl önce idi. Bir gün camlı köşk dediğimiz odada oturuyor idik. Yerinden kalktı ve “Erdoğan gel seninle üçler mezarlığına kadar gidelim. Sana göstereceğim bir şey var” dedi. Beraberce kalktık, müzenin giriş kapısından çıktık ve üçler Mezarlığı’na gittik. Üçler Mezarlığı’na girince sola döndü, üç beş metre ilerde sağda eniştesi rahmetli benim de çok sevdiğim Mustafa Dağ’ın mezarının önünde durdu.” Bak Erdoğan bu güne kadar senden hiçbir şey istemedim. Ben ölünce Üçler Mezarlığı’na defnedilmek istiyorum. Buralarda benim için bir mezar yeri bul,” dedi. Gerçekten de benden o güne kadar hiçbir şey istememişti. Bu aynı zamanda benim için bir emirdi.

            Mezar yeri bulmak zor değildi. Zira o tarihlerde  Konya Belediye Başkanımız Mustafa Özkafa, Konya İmam Hatip Lisesi’nde öğrenci iken Mehmet Önder Sanat Tarihi Derslerine girermiş. Kendisinin yanına gittim. Durumu anlattım. Sağ olsun hemen mezarlıklar müdürüne telefon etti ve bana yardımcı almaları talimatını verdi. O gün mezarlık yetkilileri ile birlikte Üçler Mezarlığı’na gittik.  Gösterdiğim yere yeni bir defin olmuş mezar süsü verdik. Böylece Mehmet Önder’in mezar yeri sorununu halletmiş olduk. İyi ama mezar yerinin hallolduğunu, kendisine nasıl söyleyecektik.

            Aradan aylar geçti. Mehmet Bey her Konya’ya geldiğinde, yine müzeye uğruyor  beni veya Naci Bakırcı’yı yakalıyor ve “ Sizden bu güne kadar yalnızca bir şey istedim. Onu da yapmadınız” diye sitem ediyordu. Çok kötü bir durumda kalmıştık. Çaresiz kaldım ve bir gün “ Mehmet Bey, mezar yerinizi hazırlattım” dedim. Bana “ Hadi Üçler Mezarlığı’na beraberce gidelim, bana hazırlattığın mezar yerini göster” dedi. Beraberce mezarlığa gittik. Hazırlattığım mezar yerini kendisine gösterdim. Öyle memnun oldu ki, tarifi mümkün değil. Sanki kendisine bağ bağışlamıştım. Teşekkür etti. Alnımdan öptü. Defalarca sağ ol dedi.

            Mehmet Önder 23 Ağustos 2004 tarihinde vefat etti. Öldüğü günün sabahı aile ilk olarak Konya’dan beni aradı. Mehmet Bey’in öldüğünü, oğlu Öner’in Almanya’da olduğunu onu beklediklerini söylediler. Defin tarihini söyleyemediler. En mühim mesele bu idi. Zira mezar açtırılacak, çelenkler yaptırılacak ve en mühimi büyük camilerde sala verdirilecek ve bakanlık ve genel müdürlüğe haber verilecekti. Oradan hangi gün defnedilecek diye sorarlarsa ne diyecektik. Süratle Mehmet Bey’in damadı Cüneyt’e ulaştım. Sıkıntımı anlattım ve defin tarihinin süratle kesinleştirilmesini istedim. Cüneyt hemen birkaç saat sonra aradı ve bir gün sonra öğle namazından sonra defnedilecek dedi.

            En büyük sıkıntı giderilmişti. Süratle işleri halettik. Konya’nın büyük camilerinde salalar verildi. Gazetelere ilanlar verildi. Mezar açılıp define hazır hale getirildi. Ufak tefek şeylerde alınıp hazırlanıldı. Sonra Kültür Bakanlığı aradım. “ Kültür Bakanlığı eski müsteşarlarından Mehmet Önder’in öldüğünü, bir gün sonra öğle namazından sonra Konya’da Üçler Mezarlığı’na defnedileceğini” söyledim. Bu arada “Kültür Bakanlığı adına çiçek yaptırayım mı?” diye sordum. Aynı haberi Müzeler Genel Müdürü’nün kendisine de ilettim ve “ cenazeye Genel Müdürlük adına çiçek yaptırayım mı?“ diye sordum. Kendileri de bakanlığımız ve genel müdürlüğümüz adına çiçek yaptırmamın iyi olacağını söylediler. Tabi bu haberin altında, cenazeye katılımınızı bekliyoruz, iması da vardı. Cenaze töreni muhteşem olmuştu. Cemaat oldukça fazla idi. Demek ki Konyalı kadirşinas imiş ve seveni çokmuş. Ne acı ki, ne genel müdürlükten, ne de bakanlıktan cenazeye katılan olmadı.

            Aradan fazla geçmedi, Mehmet Önder’in ailesi bu defa beni mezarın yapım işi için aradı. Kendilerine “ Mezar yapımı için acele etmemeleri gerektiğini” söyledim. Zira Konya’da toprağın karakteri gereği, mezar yapımının ancak definin üzerinden bir kış geçtikten sonra uygun olabileceğini belirtiliyor. Önce ben nasıl bir mezar yapılacağını araştırayım. Mezarın şeklini ve fiyatını öğreneyim. Size yapılacak mezarın projesini göstereyim. Olurlarınızı alayım. Kış geçtikten sonra mezarı yaptıralım. Mezar yapımını ölüm yıl dönümünden önce gerçekleştirelim “ dedim. Aile bu teklifimi olumlu buldu.

            Mezarı yapacak mermerci ile görüştüm. Yapılmış mezarların fotoğraf albümlerini aldım. Bu arada mezarlıkları dolaştık. Ölen Mehmet Önder idi. Mehmet Önder hem sanat tarihçi hem de müzeci idi. Ayrıca Konya Tarihi için de mühim bir şahsiyetti. Öyle ise mezarı kendisine yakışır bir mezar olmalı idi. Bu arada mezar seçimi için Doç. Dr. Fevzi Günüç’ten de yardım istedim. Kendisi bana, “ İnce Minare Taş ve Ahşap Eserler Müzesi’nde teşhirde bulunan Mahmut İnel Dede’nin mezar taşına benzer bir mezar yaptıralım” diye öneride bulundu. Fevzi Bey ile birlikte mermerciyi de alıp İnce Minare Müzesi’ne gittik. Mermerci “Bu mezar taşındaki oymalar fazla ince. Biraz sadeleştirelim. Öyle yapalım” dedi. Öneriyi kabul ettik. Mermer taşının kaç santimetre kalınlığında olacağına karar verdik. Pazarlığımızı yaptık. 2000 Tl ye anlaştık. Mezar taşının üzerine yazılacakları ustaya verdik. Gerçekten de mezarın yapımı ve montesi  tam zamanında bitti. Mehmet Önder’in ölüm yıl dönümüne yetişti. Mehmet Önder’in mezarının yapım ücretini rahmetlinin ölüm günü toplantısı için Konya’ya gelen kızı Celale Ergene tarafından mermerciye, mezarlıkta bizzat  ödendi.


                                                                                                   Dr. Erdoğan Erol

                                                                                               Emekli Müze Müdürü

6 Kasım 2014 Perşembe

NE HALE GELDİK ?


Kalabalık içerisinde yalnızlaşma başladı,sosyalleşme ve sosyal yardımlaşma yok olma seviyesine geldi…Yalnızlaşma, “yozlaşma”yı beraberinde getirdi… “Her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesi felsefemiz oldu.
Eskiden yolda karşılaşan insanlar, tanışsınlar tanışmasınlar, birbirlerine gülümseyerek selam verir, biraz göz aşinalığı varsa, hal hatır sorarlardı…
Eskiden misafirliklerde hal-hatır  sorulurdu simdi internet şifresi ve prizin yeri sorulur oldu.
Şimdi aynı evin sakinleri birbirlerine gülümsemiyor, selâm vermiyor, hatta iletişim kurma gereği duymuyoruz… Galiba yeterince birbirimizi sevmiyoruz: Sevmediğimiz için de birbirimize güvenmiyoruz.
Git gide yalnızlaşan insan, televizyona, bilgisayara, cep telefonuna, internete, v.s. kaçıyor: Böylece kendi hayat alanını biraz daha daraltıyor…
Hayat ev, iş, bilgisayar, telefon arasında biraz daha sıkışıp tıkanıyor...
İnsan biraz daha yalnızlaşıyor!..
Hayat biraz daha rutinleşiyor.

Hepimiz az-çok o yılın “moda”sına göre giyiniyoruz…
O yılın “moda” şarkılarını (müzikleri) dinliyoruz…
O yılın “moda” renklerini seçiyoruz…
O yılın “moda” yayınlarını okuyoruz…
“Moda” mekânlara takılıyoruz!..
“Moda” filmlere gidiyoruz!..
“Moda” mobilyalar alıyoruz…
Aynı uyku setlerinde uyuyoruz…
Ve aynı şeyleri yiyip içiyoruz  ayranımızı, şıramızı unuttuk.

Çeşitliliğimizi, renkliliğimizi yitirdik…
Bu topraklar sevgiyi, sevginin tohumunu  kurutmamıştır. Bu toprakta bu tohum olduğu müddetçe, yine sevgi çınarı büyüyüp önce ülkemizin insanlarına sonra da bütün dünyaya muhtaç olduğu o medeniyet gölgesini ulaştırabilecektir. Geleceğe umutla, ışıltıyla bakmak için pek çok sebep var. 
Otuduğumuz mekan;Hangi bekleyişlere, hangi sevinçlere şahit oldu, kaç bebek ilk çığlığını duvarlarına bıraktı, hatıralarını sakladığı kaç kişiyi uğurladı?
Suyun çekilse de, tahtın yıkılsa da kıyında olmak güzel be.

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...