29 Kasım 2012 Perşembe

Yazma Eser Ciltlerinde Cilt Ustası İsimleri ve Cilt Tamir Kitabeleri



Bekir Şahin



Kültür ile sanatın ince ve zevkli konularından birisi kitap sanatlarıdır. Cildin, kitap sanatları arasında çok önemli bir yeri vardır.

Cilt kelimesi, dilimize Arapçadan geçmiş olup bir kitap veya mecmuanın yapraklarını dağılmaktan korumak için yapılan koruyucu kabın adıdır.[1]

Türk cilt sanatı, Uygurlularla başlamıştır.[2]

Cilt sanatı Türklerin İslâmiyet’e girmesinden sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Bu gelişmenin sebeplerinden biri, yazı ve kitabın Müslüman Türklerce mukaddes sayılmasıydı. Özellikle dinî kitaplar belden yukarı seviyedeki yerlerde korunmaktaydı. Yazı ve kitaba gösterilen bu özel ilgi onun tezyinine ve ciltlenmesine de ayrı bir önem verilmesini sağlamıştır.

Cilt ustaları isimlerini ekseriyetle gizlemişler veya isimlerini pek yazma ihtiyacı duymamışlardır. Ancak azda olsa Türkiye Selçuklu ve bu üslubu taşıyan ciltleri yapan usta isimleri, ciltlerin köşebent içlerinde, şemse merkezinde, mikleb şemsesinde, sertabda, köşebent önünde, zencirek kartuşunda ve kap içlerinde görülmektedir.

XV. yüzyılda sağlanan kuvvetli siyasi istikrar, memleketin iktisadi hayatında, dolayısıyla kültür ve sanat faaliyetlerinde de canlılık yaratmış, bunun sonucu olarak birçok sanat dalında olduğu gibi, Türk ciltçiliğinde de en güzel eserler meydana getirilmiştir. İşte bu dönemde yapılan, Osmanlı üslubunu taşıyan ciltleri yapan usta isimlerine de azda olsa rastlamak mümkündür.

Ayrıca tarihe tanıklık eden, yorulmuş, tamirine ihtiyaç duyulmuş ciltlerde de tamir kitabelerin rastlanmaktadır.

Biz bu bildirimizde ülkemizde bulunan Yazma Eser Kütüphanelerindeki yazma eser ciltlerinde rastladığımız cilt uslarının isimleri yeralan ciltleri ve yurt dışında rastladığımız tamir kitabeleri bulunan eserlerdeki tamir kitabelerini tanıtmaya çalışacağız.

    Yüzyıllar süren İslam- Türk Medeniyeti’nin ve sanatının önemli bir bölümünü teşkil eden nefis ciltleri yapanlar kimlerdir?

 Ciltler üzerinde mücellit imzaları yok denecek kadar azdır. Mücellitler aynı zamanda nakkaş, müzehhip, musavvir, minyatürcü ve ebru’cudurlar. Bunları birbirinden ayırmak zordur.

          Mücellitlerden, yaptığı ciltler üzerine ismini yazanlar çok azdır. Selçuklu son dönem ciltlerinden ömrünü bu alana adayan Prof. Dr. Ahmet Saim Arıtan az sayıda cilt imzasına rastladığını ifade etmektedir.

Hat sanatın da icazeti olmayan kişilerin yazılarına imza atmadıklarını, bazı önemli sanatçıların da mütevazılık adına imza kullanmadıkları düşünülürse Mücellitlerden, imza ve isim kullananlar, ancak Osmanlı Sarayı’nda çalışan ve önemli kişilere cilt yapanlardır. Demek doğru olacaktır.

           Mücellitlerin, ciltle birlikte diğer kitap sanatları ile uğraşmaları da, bu konuda yapılan araştırmaları zorlaştırmaktadır.

                               Gelibolulu Ali'nin Menâkıb-ı Hünerverân'ı, Nefeszâde'nin Gülzâr-ı Savâb'ı, ve Müstekîmzâde'nin Tuhfe-i hattâtîn'i gibi eserlerde mücellitlere ve sanatlarına dair verilen bilgiler pek azdır. Bütün tarihi kaynaklarda isimleri bilvesile zikredilmiş olan mücellitlerin miktarı da çok azdır; haklarındaki tavsifler de, basmakalıp sözlerden ibarettir.

Hâlbuki sadece ülkemizde 500 000 cilt civarında yazma eser vardır. Bu eserlerin hepsi bir mücellidin elinden geçmiştir.  Ancak bugün değişik vesikalardan elde dilen mücellit isimlerinin sayısı 200 ü bile bulmamaktadır. Yine Ahmet Saim Hocamızın tespitini zikredersek 140 civarındadır.

                                   Bir takım vesikalardan – aşağı yukarı – üç asırlık bir müddet içinde Enderun’da yetişmiş ve Hassa hizmetinde çalışmış olan mücellitleri; yaşadıkları dönemi. mevacihleri, dereceleri, hatta sanata intisab ve vefat tarihleri ile öğrenmekteyiz.                                      

Müzehhiplerin, tezhibin yanında kâğıt boyadıklarına, ebru ve cilt yaptıklarına şahit oluyoruz.

         Cilt sanatçılarının, bu sanatla sıkı sıkıya ilgisi bulunan tezhip, tasvir yazı vb. sanatlarda da üstad oldukları, kaynaklarda bildirildiği gibi, arasıra rastlanan bazı ciltler üzerinde mücellit, musavvir ve müzehhip imzalarının aynı sanatkâr tarafından atılmış olması ile anlaşılmaktadır.

                                    Cilt üzerinde, ciltçi, müzehhip ve nakkaş unvanı ile sanatkâr imzalarına pek rastlanmaz. Bir kısım ciltçilerin imza yerine mühür ve ya bir işaret kullandıkları ve bunlarla tanındıkları söylenilebilir.

         Bu işaret ve ya mühür (damga)lerden, cildi yapan ve hatta cilt üslubu belki çıkarılabilir. Bunun için de kolektif bir çalışmaya, en azından münferit çalışmaları derleyip toparlayabilmek gibi bir organizeye ihtiyaç vardır. [3]

          Mücellit İsimleri:
          Gerek eserlerinden, gerekse ehl-i Hıref defterlerinden XVI. yy. Kanuni devri Nakkaş ve Mücellitleri:          XVI. yy. başından XVIII. yy. sonuna kadar mücellid-başıların ve
XIX. yy. Mücellitlerinin azda olsa isimleri tespit edile bilmiştir.

         

          Ciltçilik Teşkilatı:

Türk cilt Sanatı’nın XVI. yy.da en parlak devrini yaşamış ciltte “klasik devir”teşekkül etmiştir.

Türk hükümdarlarının kitap sevgisi, Osmanlı sarayında kitap sanatlarının gelişmesini sağlayacak bir ortamın doğmasına sebep olmuştur. Saray’da hat, tezhip, cilt ve minyatür atölyeleri kurulmuş, devrin yerli-yabancı sanatkârları bu atölyede görev almışlar, Türk sanatının gelişmesinde rol oynamışlardır.

          Cilt sanatının hızla gelişmesi, cilt sanatkârlarının da bir teşkilata tabi olmalarını icap ettirmiştir.

          Mücellitleri iki grup halinde görüyoruz:

a)Saray’da ayrı bir sanat zümresi olarak çalışan mücellitler

b) Serbest olarak, Bayezid semtinde çalışan mücellit esnafı.

          “Ciltçiler, meslekte Üstat olarak sahabe’den Abdullah Yemeni’yi kabul etmiştir.”(138) denilmektedir. Ancak, yaptığımız araştırmalarda tabakat kitaplarında böyle bir isme rastlayamadık[4].

          İlk defa sultan II. Bayezid zamanında ( XVI. yy.) sarayda bir lonca kuran saray mücellitleri, diğer sanatkârlar gibi bir zümre teşkil ederek, önce “usta” ve “şakird” olarak ikiye ayrılmışlar, ustalar da kendi maharet ve kıdemlerine göre “ser-mücellide”,”ser-bölük”,”ser-oda”,”kethüda” ve “ser-kethüda” gibi rütbe ve mevkiler almışlardır. Bunları Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’ndeki “Ehl-i Hıref” defterlerinden öğreniyoruz. Buralarda sadece mücellitlerin isimleri yer almış, bazen baba ve memleket isimleri de verilmiştir. Bu defterlerde, bir arada çalışan hassa mücellitleri sayısının 50 nefere kadar yükseldiğini öğreniyoruz. Ayrıca, altın döğücü (zergub) ve mürekkepçi (mürekkebi) sanatkârları da Hassa ciltçileri teşkilatına bağlı idiler. Hassa ciltçileri, esas bölüklerinden başka,  çilingirler, Divan Kâtipleri ciltçiliği gibi saray içinde, fakat esas bölükleri dışında da görev almaktaydılar.

         Saray dışında serbest olarak çalışanlar ise, Sultan Abdülaziz zamanına kadar, toplu olarak şimdiki İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin bulunduğu yerde toplanmışlardı. Daha sonra XVII. yy.da Evliya Çelebi’den 300 mücellidin 1oo dükkânda çalıştığı öğrenilmektedir.[5]

İMZALARIN BULUNDUĞU YERLER:

a)Köşebent içlerinde[6]

b)Şemse merkezinde[7]

c)Mıklep şemsesinde[8]

d ) Sertabta[9]

e ) Köşebent önünde[10]

f ) Zencirek Kartuşunda[11]

g ) Kap İçlerinde[12]

3-İMZALARIN UYGULANIŞ ŞEKLİ:

Bu imzalar, çoğunlukla 4-6-11 mm. çapında yuvarlak mühürler şeklinde uygulanmıştır.

Bunun dışında:

Zencirek kartuşunda baklava dilimi içinde

Kap içlerinde, tezyinat arasına ustaca yerleştirilmiş, yuvarlak veya basık altıgen şekiller içlerinde de uygulanmıştır.

Osmanlı ciltlerinde semse ve salbek formunda kullanılmıştır.


Tamir Kitabeleri:

Bu kitabelere Rodos Hafız Ahmet ağa Kütüphanesinde rastladık.

Yaklaşık 20 kadar kitabede cilt ustasının değil cilt yaptıran şahısların isimleri ve okuyuculardan dua ve Fatiha okunması istekleri vardır.

Vakıf belgelerinde ve Şeri mahkeme sicillerinde bu ciltlerin ne zaman nerede ne kadara yapıldığına dair bilgilere rastlamak mümkündür. “Muşarun ileyhisi bu vakfiye-i mahya-ı Saadet üzerine vakfeylediği nukutu mevkute 500 nukut, Sonradan ashab-ı vakfın Kitapların bozulan ciltlerinin tamiri için vakfettikleri nukutu mevkufe Üç dibek mahallesinde Atife Hanım vakfı nukutu mevkufe 300…” [13]

Karapınar Sultan Selim Camii’ne de 9 Kur’ân’ın vakfedildiği, son dönem belgelerinden anlaşılmaktadır. Bunlar 1895’de iki sandık içine konarak onarılmak ve ciltlenmek üzere Konya’ya gönderilmiş, Evkaf Sandığı’nda görevli Mücellit Hüseyin Efendi, 13 gün içinde ciltleyerek Karapınar’a iade etmiştir. Tamirler için 497 kuruşun harcandığı görülmektedir. [14]

Aynı tarihte Çorum'da bir medresenin tamiri için 5739 kuruşun harcandığı düşünülürse aslında oldukça büyük bir meblağdan söz edildiği ortaya çıkmaktadır.[15]



Sonuç olarak:

İnsan gibi maddelerinde muayyen bir ömrü vardır. Zamanın tahrip unsurlarından kurtulup günümüze ulaşmış sanat eserlerinin üzerinde incelemelerde bulunmak, eğer varsa sanatkârlarının adı etrafında araştırmalar yapıp, sanat değerini ve sanatkârını bilinir bir hale getirmek, sanat ve kültürümüz adına önemli bir hizmet olacaktır.

               Bazı sanat dallarında da olduğu gibi, sanatkârın tevazuundan olsa gerek, şimdiye kadar ancak üçü Osmanlı tarzı olmak üzere 60 kadar imzalı cilde rastlanmıştır. Ancak imzalı cilt sayısının daha fazla olduğu kanaatindeyiz.

               Bu cildler 1256-1434 periyodunda yapılmışlardır. Bu, bize Selçuklu, Beylikler(Memluk), Osmanlı zincirini de göstermektedir.

              Bu imzalar; şemse, köşebent, zencirek, Sertab, mıklep ve kap içlerinde olmak üzere cildi bütün bölümlerinde kullanılmıştır.

Aynı imzalar (mühürler) geniş bir periyodda kullanılmıştır.

Cilt Kitabelerinde genelde cildi yapan ustanın değil cildi yaptıran hayır sahiplerinin isimleri yer almaktadır. Kütüphanelerde cilt için ayrılan para miktarını Kadı Sicilleri’nde görmekteyiz.

KAYNAKCA


ARITAN, Ahmet Saim, Konya Müzelerinde Bulunan Selçuklu Ciltlerinin Özellikleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya, 1987. s.46-48

ARITAN, Ahmet Saim, Selçuklu Ciltlerinde İmzalar, I.Uluslar arası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Kongresi, 11-13 Ekim 2000,s.39-41

ARITAN, Ahmet Saim, Türk Cilt Sanatı, Türk Kitap Medeniyeti, İstanbul Büyük Şehit Belediyesi Yayını.

Binark, İsmet,Eski Kitapcılık Sanatlarımız, Ankara 1975, s.1

 KÜÇÜKDAĞ, Yusuf, Karapınar Sultan Selim Külliyesi, Konya 1997, s.109.

ŞAHİN, Bekir, Katalogda Yer Almayan Ve Ortaya Yeni Çıkan Burdur Şer’i ye Sicili, I. Burdur Sempozyumu, Burdur 2007, s.51.

YOLTAR, Ayşin, Mevlâna Müzesindeki II. Selim’in Karapınar Camii’ne Vakfettiği Kur’an-ı Kerimler, Mevlâna Ocağı, Konya 2007, s.359.







[1] Binark, İsmet,Eski Kitapcılık Sanatlarımız, Ankara 1975, s.1


[2] Age, s.2


[3] ARITAN, Ahmet Saim, Konya Müzelerinde Bulunan Selçuklu Ciltlerinin Özellikleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya, 1987. s.47.



ARITAN, Ahmet Saim, Türk Cilt Sanatı, Türk Kitap Medeniyeti,İstanbul Büyük Şehit Belediyesi,s.61-99,


[5] ARITAN, Ahmet Saim, Konya Müzelerinde Bulunan Selçuklu Ciltlerinin Özellikleri, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya, 1987. s.46-48.


[6] (İbrahim)Süleymaniye, laleli:411,(Muhammed er-Reşit)Süleymaniye, Turhan valide:253, (Sermedi)Süleymaniye, Ayasofya:1369, (Hasan) Süleymaniye, Ayasofya:1066, (Mağribi)Süleymaniye, Ayasofya:58, (Muhammed es-Seyyid)Süleymaniye, Şehid âli paşa:371,(Emin)Süleymaniye, Ayasofya:3437, (Emin)bursa, YEK, Hüseyin çelebi:795.,(Emin)bursa YKM, ulu cami:435.,(Emin)Süleymaniye, Ayasofya:543), (Emin) T.S.M.K. A.2334


[7] (İbrahim) T.S.M.K. III. Ahmet:28/2 , (Yusuf el-kon evi)Süleymaniye, Fatih:228, (Esed)Süleymaniye, Ayasofya:3248,(Hasbiyallah)Süleymaniye, Turhan valide:228,(Muhammed eş-Şehid)Süleymaniye, Ayasofya:1065


[8]( Hasbiyallah ) Süleymaniye, Turhan Valide: 228,


[9] ( hasbiyallah ) Süleymaniye, Turhan Valide: 228


[10] ( hasbiyallah ) T.S.M.K. ,A.: 347/3


[11] ( abdurrahman ) T.S.K.M. ,E.H.: 247


[12] Amel-i Mücellid Sahibuhu Hasan) Süleymaniye, Ayasofya: 1018 , (Mücellid Hasan) TSMK. A. 286, (Mücellid Hasan (Hamdi) Bursa, YEBEK, Hüseyin Çelebi: 481, (Mücellid Eyyüb sahibuhu Hasan ) Bursa, YEBEK, genel: 931 23, (Mahmüd) Vakıflar Genel Md. Arşivi no:51


[13] ŞAHİN, Bekir, Katalogda Yer Almayan Ve Ortaya Yeni Çıkan Burdur Şer'iye Sicili, I. Burdur Sempozyumu, Burdur 2007, s.51.


[14] KÜÇÜKDAĞ, Yusuf, Karapınar Sultan Selim Külliyesi, Konya 1997, s.109.


[15] YOLTAR, Ayşin, Mevlâna Müzesindeki II. Selim’in Karapınar Camii’ne Vakfettiği Kur’an-ı Kerimler, Mevlâna Ocağı, Konya 2007, s.359.










27 Kasım 2012 Salı

Hz. Mevlâna’nın Cenaze Namazını kıldıran Kadı:


 

                                                                                 Bekir ŞAHİN

Anadolu Selçukluları’nın ünlü alim ve kadılarındandır. Künyesi, Ebü’s-Senâ olup, ismi, Mahmûd bin Ebî Bekir bin Hamîd bin Ahmed, lakabı ise Sirâceddîn’dir. 1198 yılında Âzerbaycan’da Urmiye şehrinde doğdu. Doğum yerine nispetle Urmevî denildi.
            İlk tahsilini memleketinde yapan Sirâceddîn Ebü’s-Sena, uzun yıllar Musul ve Şam’da  tahsiline devam eder. Malatya’da Evhaddüdîn el-Kirmanî’nin ve Cemaleddin el-Vâsitî’nin talebesi olmuş, Sonra Alaeddin Keykubat tarafından Sivas kadılığına tayin edilmiştir. Orada uzun süre kadılık yaptığı için Sivas’da mülkleri ve bir vakfı vardı. Ölümünden sonra O’nun çocukları ve ahfadı Sivasla ilişkili idiler. Nitekim O’nun beşinci bekten ahfadı olan Kutlu Melek Hatunun’un, yan tarafı kırık, kabartma yazılı mermer mezar kitabesi Sivastadır. Sivas Müzesi envanter defterindeki bilgilere göre 17 Mayıs 1943 tarihinde Sivas Kabristanı’ndan müzeye getirilmiştir. Mezar taşı kitabesinde: “Nugıle el-Merhûme el-Mağfûre Kutlu Melek Hatun binti el-Hâc Mahmud” yazılıdır. 

Sonrada Urmevî Konya’ya gelir. Konya’da Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddîn-i Konevî gibi büyük âlimlerin sohbet meclislerinde bulunur. Önce Konya kadılığına, daha sonra da Kâdı’l-kudâtlığa tâyin edilir.1254 senesinde Konya’daki meşhur Karatay Medresesini yaptıran Celâleddîn Karatay’ın vakıflarının vakfiyesini, 1279 yılında Sâhib Atâ Fahreddîn Ali’nin çok sayıdaki vakıflarını ihtivâ eden vakfiyesini, Kâdı’l-kudât sıfatiyle  tasdîk eder.

Kelam, mantık usul ve Şafii fıkhında üstattır. Parlak bir ilim hayatı vardır. Pek çok talebe yetiştirir ve sayısız eserler verir

Onun Sivas’ta Sâhib Ata tarafından yaptırılan Gök Medrese’nin vakfiyesinin giriş kısmına yazdığı nasihatleri çok etkilidir:

            “Unutulmamalıdır ki dünyâ kısa bir zaman için uğranılacak bir yerdir. Onu sevmek, vahim ve korkunç bir azaptan ve büyük tehlikeye düşmekten başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, vâdinde durmayanı cezâlandırır. Cenâb-ı Hak, dünyâyı geçici bir hayat için yaratmıştır. Orası ebedî bir karargâh değildir. Bu dünyâ sermâyesi ancak farz olan ibâdetler; yapılan iyilikler; makbul olan sadakalar ve cenâb-ı Hakka yaklaştıran hayırlı işler, güzel huylar, yüce ilimler, fazîletler; nefsi, cimrilik ve hasedden temizleme; yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapılan amellerden ibâret bir ticâret yeridir. Akıllı kimse, geçici sermâyesini, şiddetli ve ebedî azapların bulunduğu âhiret için sarf eder. Her kim âhiret için çalışırsa yüksek dereceler elde eder. Dünyânın geçici süslerine, gönül alıcı yaldızlarına aldanırsa nîmetlerden, yüksek derecelerden mahrum olur. Bu dünyâ, akıllının çiftliği, gâfil ve câhilin ziyan edeceği bir yerdir. Dünyâda Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyan, ahirette azaptan kurtulur; emir ve yasaklara uymayan da kaçacak yer bulamaz. Akıllı kimse, ekilecek bir tarla gibi olan şu dünyâda, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet eder. Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) tâbi olursa, âhirette karşılığını görür. Verdikleri, ecrin en büyüğü ve azığın en verimlisi olarak âhirette karşısına çıkar.”

            Sirâceddîn Urmevî bilhassa Konya’nın Karamanoğulları tarafından kuşatılması esnâsında, şehrin müdâfaa edilmesine dâir verdiği fetvâ ile, halkın birlik olup şehri müdâfaa etmesine vesîle olur.

            Sirâceddîn Urmevî’nin bilinen en önemli özelliklerinden biri de:  Hz. Mevlâna’nın vefatında cenaze namazını kıldırmak üzere Şeyh Sadreddîn-i Konevî’nin öne geçtiği sırada, üzüntüsünden bayılması üzerine, Mevlana’nın cenaze namazını kıldırmasıdır.


           Kadı Siraceddin Urmevî (ö. 1283) mantık ve kelâm sahasında medreselerde dersler vermiş ve bu alanda yüzyıllarca otorite teşkil edecek Metaliu’l-Envâr adlı eserini kaleme almıştı. Birçok talebe yetiştirip, insanlara ilim öğreten Sirâceddîn Urmevî’nin talebeleri arasında,Safiyyeddîn Muhammed bin Abdürrahîm Urmevî gibi meşhûr âlimler de vardır.
            Ebü’s-Senâ Sirâceddîn Urmevî’nin eserlerinden bâzıları şunlardır: Et-Tahsîlü Muhtasar-ı Mahsûl, Lübâb-ül-Erbaîn fî Usûl-id-Dîn li-Fahreddîn-i Râzî, Şerh-ül-Vecîz-li’l-Gazâlî, Muhtasar-ı Şerh-is-Sünne li’l-Begâvî, Metâli’ül-Envâr, Beyan’ül-Hak.Bu esrlerin orijinal nüshaları Konya’da Yusufağa  Yazma Eser Kütüphanesine intikal etmiştir.BU esrler O’nun ahfadından olan Kutlu Melek Hatun’un Konya’da kurduğu kütüphaneden intikal etmiştir.
            Bazı kitapların üzerinde Kadı Siracü’d-din’in el yazılarına rastlanmaktadır. Yusufağa Kütüphanesi nr. 5395’deki “Şerhü’l veciz” adlı eser bunlardandır. Aynı kitabın 4815 no’daki nüshasının 1 a sahifesinde Kadı Siracü’d-din Urmevî’nin bir şiiri bulunmaktadır.  Yusufağa Kütüphanesi nr. 4866’daki kitabın tamamı Kadı Siracü’d-din el-Urmevî’nin el yazısı olduğunu düşünülmektedir.  Bu kitaplar Sadru’d-din Konevi Kütüphanesine intikal etmiş, oradan da Yusufağa Yazma Eser Kütüphanesine devredilmiştir.

            Sirâceddîn Urmevî1283 yılında Konya’da hakka yürür.

 Sıraceddin Urmevi’nin turbesi konusunda değişik rivayetler vardır. Sultan Meydanı’ndan ve Sirâceddîn Ürmevî'nin türbesinden  bahsetmektedir.

Bazı  kaynaklarda  Sirâceddîn Ürmevî'nin bir mezarı değil kapalı ve mükellef bir türbesi vardı. Bu türbede işte bu namazgah civarında idi. Denilmektedir.

            Fatih’in, II.Bayezid’in ve III.Murad’ın Konya Tahrir Defterleri’nde Sirâceddîn Ürmevî'nin Oğlu Kadı İmadü’d-din’in Dâru’l-Huffaz evkafı tesbit edilirken Sirâced-dîn’in meydan tarafında, Siraç Tarlası adını taşıyan bir yeri bulunduğu da gösterilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Sirâceddîn Ürmevî'nin Türbesi Sultan Meydanı’ndaki tarlasının bir köşesine yapılmıştı.

            II.Bayezid’in Konya tarhir defterinde de Sirâceddîn Ürmevî'nin Meydan, Bayram yeri, tarafından Siraç Yeri şöhretini taşıyan bir tarlası ile bir bağı bulunduğunu görüyoruz. Kadı İmad’ed-din’in evlâdından Mahmud Çelebi de Dârü’l-Huffaz için mushaf ile beraber Siraç yerinden arazi vakfettiği bu defterlerde görülmektedir. Sirâceddîn Ürmevî'nin oğlu İmad’ed-din’in ve torunlarının da kendi türbesi içine veyahut civarına gömülmüş olmaları çok muhtemeldir. Fakat bunardan da hiçbirisinin mezar taşına bu güne kadar rastlanmamıştır.

Hz. Mevlâna’nın cenaze namazını kıldıran büyük kadı Sirâceddîn Ürmevî'nin türbesi bulunamasa da şöhreti, eserleri günümüze kadar gelmiştir. Kahta kadısı olan ibnü’s-Serrâç ed-Dımeşkı’nin  Hicri 715 yılında kaleme aldığı Teşvîku’l-Ervâh isimli eserinde  Sirâceddîn  Urmevî’ye dayanarak bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgiler Türkiye selçukluları hakkında ve o devrin kültürel hayatı hakkında önemli bilgilerdir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

İstiklâl Marşı'nı Değiştirme Girişimleri ve Belgeleri (1925)


Bekir Şahin
Arşiv, Kurumların, gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetleri sonucunda meydana gelen, idari, hukuki, kurumsal değeri olan ya da tekrar kullanılmak üzere üretilen her türlü görsel, yazılı, dijital belge ve bilgilerin muhafaza edildiği yer olarak tarif edilir.
Bu zamana kadar maalesef ülkemizde kültür ve tarihimize ait pek çok belge, eser kıymeti bilinmeden ya da kasıtlı olarak yağmalandı veya yok edildi. Mesela;
İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’nde bulunan askeri, mali, ticari, siyasi, hukuki, edebi, denizcilik ve bilim tarihimize ait evrakın bir kısmı 1931 yılında konuyu bilen ve belgelerin değerini takdir edecek yetkili hiçbir şahıs veya müesseseye danışılmadan kese kâğıdı yapılmak için ayrılan kâğıtlarla birlikte OKKASI 3 KURUŞ 10 PARAYA Bulgaristan’a satıldı.
Bunun son örneklerinden biri de 2009 yılının Mayıs ayında yaşandı. Kasım KOCABAŞ isimli fedakâr öğretmenin İnternet üzerinden satın aldığı belgeler 1925 yılında yapılan İstiklal Marşı’nı değiştirme girişimini resmen ortaya koydu. Marş yarışması hakkında ki bilgiler yıllardır akademik çevrelerde tartışılmasına rağmen, bu konuda yeterli bilgi ve belgeye ulaşılamıyordu.
Oldukça yıpranmış ve mantarlaşmış olan belgeler Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesinde bakım ve onarıma alındı. 9 ay gibi bir sürede restorasyon işlemleri bitirilerek araştırmacıların hizmetine sunuldu.
Bu bildiride söz konusu belgeler tanıtılacak ve belgelerlere dayalı olarak İstiklâl Marşı’mızın değiştirilmesi girişimleri anlatılmaya çalışılacaktır
Tarih 1920’li yıllar, Anadolu’da istiklal mücadelesinin en hararetli günleri yaşanıyor, bir destan daha yazılıyordu. Ülke sathında yazılan bu destanın kafiyesi eksik. Millete milli bir marş gerekli idi. Bu eksiği hisseden İsmet Paşa Maarif Vekâleti’ne müracaat ederek ‘Milli Marş’ yazılmasını teklif etti. İlk Meclis bu teklife olumlu baktı ve hemen 500 lira ödül ile bir marş müsabakası düzenledi. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Dönemin önemli şairleri, para ödülünden dolayı bu yarışmaya katılmak istemedi. Ödül karşılığında ısmarlama Milli Marş yazılamayacağına inanan Mehmet Akif’te bu şairlerden birisi idi. Zaten O, bir taraftan şiirler yazarak feryat ederken bir taraftan da gazetelerde makaleler neşrederek milleti felaketlerden ders almaya çağırıyordu Ayrıca karış karış dolaştığı Anadolu vilayetlerinde verdiği vaazlar ve neşrettiği yazılarıyla milli mücadeleye inanılmaz destekte bulunuyordu.[1]
Neticede 724 şiir de başarılı bulunmadı. Akif’in yakın dostlarından olan Hasan Basri Çantay’ın aracılığı ile İstiklal Marşı’nı yazma vazifesi Akif’e tevdi edildi. Akif, Taceddin Dergâhı’nda inzivaya çekilerek kendisine tevdi edilen görevi kısa sürede neticelendirdi. Marş Hamdullah Suphi tarafından Meclis’te vekillere okundu. O kadar beğenildi ki, Mustafa Kemal Paşa dahil ayakta alkışlanıp birkaç kere daha kürsüden okunarak oy birliği ile Milli Marş olarak 12 Mart 1921 günü kabul edildi.[2]
Tunalı Hilmi Bey gibi az da olsa aleyhte bulunanlar da oldu. Meclis tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun şiiri seçerek üzerinde gerekli düzeltmeleri yapması gerektiği savunulmuştur.
Refik Şevket Bey meclise “Akif Bey’in şiirinin aleyhinde olanlarda el kaldırsın ki muhaliflerin sayısı anlaşılsın” teklifinde bulunur. Ancak kabul görmez. Bugün maalesef bu ilk muhalifleri tam olarak bilemiyoruz. Görüldüğü üzere ilk mecliste bile İstiklal Marşı’nın aleyhinde bulunanlar olmuştur. [3]
1925 YILI MİLLİ MARŞ MÜSABAKASI
1925 Yılı Siyasi Yapısı
Mustafa Kemal cumhurbaşkanı olduğu bu dönemde İnönü Hükümeti yönetimdedir. 2 Mart 1925’te güven oyu alamayan Fethi Bey (Okyar) hükümeti düşer. Yerine 3 Mart günü İsmet İnönü kabinesi geçer. İnönü Hükümeti’nde maarif vekili, Akif tarafından yazılan marşın Milli Marş seçilmesinde önemli rol oynayan Hamdullah Suphi Bey’dir. Ancak ne ilginçtir ki, marş yarışmasının yapıldığı tarihlerde 21 Aralık 1925 günü Hamdullah Suphi Bey Maarif Vekilliği’nden ayrılır, yerine Mustafa Necati Bey geçer. Yarışmanın şartnamesini hazırlayan dönemin Hars (Kültür) Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Bey’dir. Aynı zamanda 1925 yılı pek çok alanda inkılâpların hız kazandığı bir süreçtir. Örneğin şapka devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Takrir-i Sükûn Kanunu gibi pek çok yenilik bu tarihlere rastlar.
Niçin değiştirilemedi?
Milli ruhu ve Milli Mücadeleyi yansıtacak bir şiir ortaya konulsaydı belki de değiştirilecekti. Ama olmadı. Yazılan bütün şiirler ya masa başında hazırlanmışlardı, ya da ısmarlama yöntemlerle yazıldıklarından samimiyetten uzaktı. Bu sebeple sadece milleti değil, belki de yarışmayı düzenleyenleri bile tatmin edecek bir eser ortaya çıkarılamamıştı. 1921’de ki ilk müsabakada da aynı netice ortaya çıkmamış mıydı? Yarışmaya katılan 724 şiirden hiçbirisi beğenilmemişti de marşı yazma görevi Akif’e tevdi edilmişti.
Mehmet Âkif’in hayatını anlatan önemli eserlerde, hatta İstiklâl Marşı’nı konu alan araştırmalarda, 1924-25’teki yeniden İstiklâl Marşı güfte ve beste yarışmasının açılmasına değinilmemiştir. Konuya değinenler ise; sadece 1937 ve sonrası hakkında bilgi vermiştir. Bunun nedeni anlaşılabilir gözükmektedir. Zira Maarif Vekâleti yanmış, bakanlığa ait belgeler tahrip olmuştur. Ayrıca yeni marş arayışları, kabul görmediği için açılan yarışmalar da sonuçsuz kalmıştır. Onun için bu konuda araştırma yapanlar belgelere ulaşma şansını bulamamışlardır. [4]
1937 Yılı Girişimi
Değiştirme girişimleri bununla da sınırlı kalmamıştır. 1937 yılında yeniden Milli Marş yazdırılmasına teşebbüs edilmişti. Ulus gazetesi aracılığıyla bir yarışma düzenlenmiş, Falih Rıfkı, Necip Fazıl’a da katılması için teklif götürmüştür. O da bunu, müsabakanın iptal edilip marşı kendisinin yazması koşuluyla kabul eder ve nihayetinde “Büyük Doğu” marşını yazar:
Büyük Doğu Marşı
Tanrının alnından öptüğü millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement
…………..
Ancak Mustafa Kemal Atatürk 1938 yılında vefat edince marş kendisine takdim edilemez ve bu girişim de böylece neticesiz kalır.
Necip Fazıl şiirini aynı adla kitabına da almıştır. Bu şiir, 1940’lı yıllarda Necip Kazım Akses tarafından bestelenmiş ve kendisi bu besteyi radyodan dinlemiştir.[5]
Yarışmanın Şartnamesi
1925 yılına ait “Maarif Vekâleti Müsveddeliği” yazılı 4 sayfa üzerine Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay tarafından tutulan el yazısı notlarda aşağıdaki hususlar maddeler halinde belirtilmiştir:
1. Devletçe makbul olunacak resmi marşın umum müsabaka suretiyle bestelenmesi hususunda heyet-i celilenin 19.05.1340 tarihli kararı muvakki tatbike konacağı cihetle, kararnamede meskut geçilen bazı hususatı istihzaha mecburiyet hasıl olmuştur.
a. Kabul olunacak devlet resmi marşının güftesi Millet Meclisi tarafından mazhar-ı takdir olan ‘İstiklal Marşı’nın aynı mıdır?
b. Akif Bey’in şiiri ‘medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’ gibi gazetelerde kıyl-ü kali mucip olan ibarelerden ma ada, Türk kelimesini zikir hususunda kıtlık gösterir.
2. Akif Bey’in İstiklal Marşı, mücadele günlerinin bir hatırası olarak yaşamalı ve merasimlerde söylenmelidir. Fakat resmi devlet marşının güftesi:
a. Yüce Türk Milleti’nin metin gaye ile yürüdüğünü ifade etmeli,
b. Cumhuriyetten istidlal ettiğimiz manayı ifade etmeli,
c. Türk Milleti’ni saadete ulaştıranlara umum tarzda şükran ifade etmelidir.
Marş Şartnamesi
“ Devletçe kabul olunacak marşın umumî müsabaka suretiyle bestelenmesi hususunda Heyet-i Celîlenin19/5/340 tarihli kararı mevki-i tatbika konacağı cihetle Kararnamede meskût geçilen zîrdeki hususâtın istizâhına mecburiyet hâsıl olmuştur.
ž Kabul olunacak devlet marşının güftesi Millet Meclisi tarafından mazhar-ı takdir olan İstiklâl Marşı’nın aynı mıdır?
ž Âkif Bey’in şiiri “ Medeniyet dediğin dişleri sırıtan bir canavar ilah” gibi gazetelerde kıyl ü kali mucib olan ifadelerden maada Türk kelimesini zikir hususunda kıtlık gösterir.
ž Âkif Bey’in İstiklâl Marşı mücadele günlerinden bir hatırası olarak yaşamalı ve merasimlerde söylenmelidir fakat bir resmi devlet marşının güftesi
  • Yüce Türk Milletinin medeni gaye ile yürüdüğünü
  • Cumhuriyetin istidlâl ittiğimiz manayı
3- Merasimlerde ayakta kalacak zevatın fazla yorulmaması bâis-i icab ittiği cihetle millî marşın nihayet 8-10 mısradan fazla olmamalıdır, bunlardan 5-6;9-10 uncu satırlar nakarat olabilir.
4- Milli Marş güftesinin vakûr bestesinin de güfteye uyacak surette vakûr aynı zamanda ümit saçacak surette neşeli ve tasannulardan (yapmacıklık) ayrı olması lazımdır.
5- Âkif Bey’in Marşı İstiklâl Marşı olarak kalacağı cihetle resmi devlet marşının güftesinin tayini içün bir müsabaka yapılması icap eder. Bu müsabakadan kabul olunan eser
Heyet-i Celilenin 19/5/340 tarihli kararı mucibince umumi müsabakaya arz olunur.
Heyet-i Celilenin 19/5/340 tarihli kararında umumî müsabakada ecnebi bestekârlarına
Verilecek mükâfat miktarı ve mükâfatın hangi fasıldan verileceği tasrih edilmiş değildir.
“Baş Vekâlet-i Celîliye” başlıklı ikinci belgenin içeriği şöyledir:
1925 yılına ait Maarif Vekaleti Müsveddeliği yazılı 4 sayfa üzerine Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay tarafından tutulan el yazısı notlarda aşağıdaki hususlar maddeler halinde belirtilmiştir:
“Devletçe kabul olacak resmi marşın umumî müsabaka suretiyle bestelenmesi hususunda Heyet-i Celilenin ol babtaki kararının mevki-i tatbika konabilmesi içün Kararname-i âlide meskût geçilen zirdeki hususâtın istizahına (sorgulama, açık bilgi isteme) mecburiyet hâsıl olmuştur.
Kabul olunan resmi devlet marşının güftesi Büyük Millet Meclisi tarafından mazhar-ı kabul olan İstiklâl Marşının aynı mıdır?
Âkif Bey’in şiirinde “ medeniyet değdin tek dişi kalmış canavar “gibi gazetelerde kıyl ü kali mucib olan ibarelerden ma’ada Türklüğe sembol olacak bir marşta Türk kelimesi bir defa olarak geçmez.
Âkif Bey’in İstiklâl Marşı mücadele günlerinin bir hatırası olarak yaşamalı, merasimlerde ve mekteplerde söylenmelidir. Fakat devlet marşının güftesi yüce Türk milletinin medenî gaye ile yürüdüğünü, Cumhuriyete istidlâl ettiğimiz manayı ve Türk milletini saadete ulaştıranlara umumî tarzda şükran ifade etmelidir.
Merasimlerde ayakta kalacak zevatın fazla yorulmamasını temin icap ettiği cihetle Millî Marş nihayet sekiz on mısradan fazla olmamalıdır. Bunlardan 5-6, 9-10 uncu satırlar nakarat olabilir.
Milli marş güfte ve bestesinin vakur aynı zamanda ümit saçacak surette neşeli olması lazımdır.
Akif Bey’in marşı İstiklâl Marşı olarak kalacağı cihetle resmi devlet marşının güftesinin tayini içün bir müsabaka yapılması icap eder. Bu müsabakada kabul olunacak eser 19.5.1340 tarihli karar mucibince umum müsabakaya arz olunur. İş bu müsabakada ecnebi bestekârlarına verilecek müsabaka mükâfatının hangi fasıldan verileceği tezekkür buyrularak bir karara rabtı rica olunur.
Milli Marşımıza yönelen eleştiriler belgelerde şu hususlarda odaklanmıştır. sindirilmiştir: Batı Medeniyetine “canavar” deme, “Türk” kelimesinin geçmemesi, “lidere şükrane yokluğu”, “uzunluk..”
Arabacı bu hususlara ilişkin değerlendirmeleri şu şekildedir: ”Türk adına sığınarak marş değiştirme isteği ile Avrupa Medeniyetine söz söyletmeme çelişmektedir. Bu Türk adı ile Avrupa tercihi perdelenmektedir. Şükrane eksikliği ise istismardan başka bir şey değildir. Zira Akif’in marşı, Şubat 1921’de kaleme alındığı için daha ne Sakarya ne de diğer zaferler görülmemiştir. Dolayısıyla devrin liderinin adı geçmemektedir. “Türk Milletini saadete ulaştıranlara şükraneden”, başka bir şeyin çıkartılması güçtür. O dönem basınında sık geçen “Kurtarıcı, Büyük Kurtarıcı, Halâskâran Gazi” gibi ifadelerin bulunmaması, yeni dönem için bir eksiklik olarak algılanmıştır.”
Belgelerde Milli Marş’a yöneltilen eleştiriler ve değiştirilme gerekçeleri şöyledir;
3. Merasimlerde ayakta kalacak zevatın fazla yorulmamasını temin ettiği cihetle Milli Marşın nihayeti 8 mısradan fazla olmamalıdır. Bunlardan 5-6 ve 9-10’uncu satırları nakarat olabilir.
4. Milli Marşın güftesi vakur, bestesinin de güfteye uyacak surette vakur, aynı zamanda ümit saçacak surette neşeli ve tasannulardan ari olması lazımdır.
5. Akif Bey’in Marşı’nın İstiklal Marşı olarak kalacağı cihetle, resmi devlet marşının güftesinin tayini için bir müsabaka yapılması icap eder. Bu müsabakada makbul olunan eser heyet-i celilenin 19.05.1340 tarihli kararı mucibince umum müsabakaya arz olunur.
6. Heyet-i celilenin 19.05.1340 tarihli kararında umum müsabakada ecnebi bestekarlarına verilecek mükafat miktarı ve bu mükafatın hangi fasıllardan verileceği tasrih edilmiş değildir.
Dr. Hamit Zübeyir (Koşay) [6]
Hars Müdürü
Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla bu şartname dönemin Millet ve Akşam gazetelerinde 13 Kasım 1925 tarihinde resmen duyurulmuştur.
Dr. Hamit Zübeyir Koşay Kimdir?
Dönemin kültür müdürü ve yarışmanın bilinen tek sorumlusudur.
Dr. Hamit Zübeyir Koşay; İdil-Ural bölgesinde Tilenkçi Tamak köyünde 1897 de doğmuş olup, 1909’da tahsil için Türkiye’ye gönderilmiş ve 1911’de Selanik Merkez Rüştiyesi’ni bitirmiştir. Balkan savaşının çıkması üzerine Sultaniye’ye geçtiği yıl İstanbul’a dönmüş ve Dar’ül Muallim’den mezun olarak 1916’da öğretmen olmuştur. Bir kış Dar’ülfünün etnografya ve Macarca derslerine devam ettikten sonra tahsiline devam amacıyla Macaristan’a gitmiş ve burada Üniversite Felsefe Fakültesine devam ederek 1923’de filoloji ve Türkoloji alanında doktor ünvanını kazanmıştır.
Çok sayıda ulusal ve uluslararası bilim kurumlarının muhabir, asil ve şeref üyesi olan Koşay, vefat ettiği 1984 yılına kadar Anadolu arkeolojisi ve etnolojisi üzerinde çalışmalar yapmıştır. [7]
Yarışmanın Süreci ve Katılanları
Müracaat dilekçelerinde belirtildiği gibi 13 Kasım 1925’te başlayan katılım süreci, Ocak 1926 sonuna kadar devam etmiştir. Eldeki belgelere bakıldığında 60 kadar müracaat olmuştur.
Yarışmaya katılanlara baktığımızda içlerinde tanınmış şair ve bestekârlardan fazlaca bulunmamaktadır.
1925'teki yarışmaya, İstanbul, İzmir, Erzurum, Denizli, Halfeti, Muş, Kayseri, Sındırgı, Isparta, Eskişehir ve Diyarbakır'dan şairlerin katıldığı görülmektedir. İstiklal Marşı'nın kabul edildiği ilk yarışmaya oranla 1925 yılındaki yarışmaya katılım çok yetersizdir. Katılımcıların hemen hemen pek çoğunda ortak nokta, para ödülünden duyulan rahatsızlıktır. Yazdıkları marşları para ödülü için değil, böylesine önemli bir marşın altında kendi imzalarının bulunması olduğunu belirtmişlerdir. Sadece, gözleri sonradan ama olan bir katılımcı ameliyat olabilmek için bu paraya ihtiyacı olduğunu ve bunun için katıldığını belirtmiştir
Katılımcılardan bazıları şunlardır: Enis Behiç Koryürek (Milli Neşide), İsmail Fenni Ertuğrul ( Millet, Cumhuriyet, Vatan), Muhittin Akyüz (Milli Marş), İzmirli İsmail Hakkı Bıçakcızade (Türk Milli Marşı), Muğlalı Ömer Efendi Zade Hafız Sabri ( Milli Marş) şiirleriyle katılmışlardır. Bunlardan bazıları notaları ile beraber bestelenmiş şiirler olarak yer almaktadır. Bu özellikler, Akif’in İstiklal Marşı dışında bestelenmiş nadir şiirler arasında yer almalarını sağlamıştır.
Yarışmanın Neticesi
Yarışmanın sonucu hakkında eldeki bilgi ve belgelere göre bir neticeye ulaşamıyoruz. Ancak belirtilen süre içerisinde müracaatların olduğu ve başvuru sürecinin normal şekilde işlediği görülüyor. Bugün Akif’in Marşı resmi marş olarak gönüllerde ve dillerde söylendiğine göre sonucu tahmin etmek pek de güç olmasa gerektir.
Şiirler incelendiğinde anlaşılacağı gibi içlerinde Milli Mücadele ruhunu yansıtabilecek seviyede marş bulunmamaktadır. Belki de yarışmayı düzenleyenler de aynı kanaate varmış olmalılar ki, Akif’in şiiri Milli Marş olarak kalmıştır.
İşin bir diğer ilginç tarafı, devlet eliyle resmen ve alenen düzenlenen böylesine bir müsabaka nasıl olur da tarihin tozlu rafları arasında kaybolur gider?
Bu konuda yapılan araştırmada bilgiye ulaşamadığı gibi, döneme şahit olmuş kişilerin hatırat ve yazılarına da baktığımızda hiçbir bilgiye rastlayamıyoruz. Oysa yarışma Akif hayatta iken düzenlenmiş, Akif’e marşı yazmasında ısrar eden Hamdullah Suphi, Hasan Basri Çantay gibi zevat da bu dönemde hayatta idi.
Hatta daha ilginci, Hamdullah Suphi bu ikinci yarışmanın yapıldığı tarihte Maarif Vekili iken, Kasım 1925’te bu görevinden ayrılmasıdır. Diğer bir husus Akif’ in 1925 yılı Kasım Ayı’nda Mısır’a gitmesi ile yarışmanın bu tarihlerde düzenlenmesi arasında bir ilişki var mıdır? Daha pek çok soru cevap beklemesine rağmen maalesef bugün bu sorulara bir karşılık bulamıyoruz. Kim bilir belki bir gün ortaya çıkacak belgelerde bu sorulara cevap bulunabilir.
YARIŞMAYA KATILAN ŞAİRLER VE ŞİİRLERİ
İZMİRLİ İSMAİL HAKKI BIÇAKÇIZADE (1869-1946)
Osmanlının son döneminde yetişen ve Cumhuriyet döneminde de faaliyetlerini sürdüren önemli fikir ve ilim adamlarındandır. Memleketine izafeten “İzmirli” lakabıyla anılmış ve tanınmıştır. Hem medrese, hem de okul eğitimi almış ve birçok kurumda hocalık yapmıştır.
İsmail Hakkı, 1869 yılında İzmir’de doğdu.
İsmail Hakkı, eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’un muhtelif okullarında çalıştı. Bu okullarda; muallim, müderris olarak görev yaptığı gibi bazılarında müdürlük de yaptı. Eğitim Bakanlığı, yani o zamanki adıyla Maarif Nazırlığının bünyesinde olan Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyetinde bulundu (1896). Bakanlığa bağlı bir büro olan bu kurum; telif, tercüme vs. bastırılmak istenen eserleri inceler, bastırılmasında sakınca bulunmayanların bastırılması için izin verirdi.
İzmirli, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesinden sonra, yeni durumun üstünlüklerini halka anlatmak maksadıyla yurt gezisine çıktı.
Türk Tarih Kurumu yedek üyeliği ve Paris’teki Milletlerarası İlimler Akademisi Türk Gurubu üyeliğinde bulundu. [8]
Cumhuriyetin ilk yıllarında, namazda sure ve duaların Türkçe okunması tartışmaları gündemde bulunurken İzmirlinin de görüşüne başvuruldu. Arapçayı telaffuz etmede güçlük çekenlerin namazda ayetlerin Türkçe çevirisini okuyabileceklerine fıkhi cevaz bulunduğunu ifade eden rapor hazırladı. Yarışmaya aynı şiiri farklı tarihlerde iki kez göndermiştir.
Türk Milli Marşı
Türk’üm, Türk’üm, Türk’ tür şarkın şanlı büyük milleti
…….. nedir bilmem esareti zilleti
Türk’üm benim aslım şarkın güneşi
Tarihimin yazılamaz bir eşi
Altay, Türgiş, Yakut, Kaçar, Gış benim
Azer, Tatar, Kırgız, Macar, Çin benim
Durgun deniz, Tibet, Baykal, Altaylar
Demir dağlar, gümüş çağlayan çaylar
Türk ilidir, Türk ilidir, Türk ili
Beş bin yıldır Hakk’ı okutur Türk dili
Türk’üm, Türk’üm, Türk’ tür şarkın şanlı büyük milleti
…….. nedir bilmem esareti zilleti
İstiklalim tarihlere altın ile yazılsın
Vatanımın taşlarına süngülerle kazınsın. [9]
İzmirli İsmail Hakkı Bıçakçızade
ENİS BEHİÇ KORYÜREK (1891-1949)
11 Mart 1891'de İstanbul'da doğdu, 18 Ekim 1949'da Ankara'da yaşamını yitirdi. Hecenin Beş Şairi'nden birisidir. Selanik, Üsküp ve İstanbul idadilerinde öğrenim gördü. 1913'te Mülkiye Mektebi'nden mezun oldu. Hariciye Nezareti'nde çalışmaya başladı. Bükreş ve Budapeşte'de görev yaptı. 1921'de Türkiye'ye döndükten sonra Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen "Müdafaa-i Milliye" adlı gizli örgüte katıldı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti'den milletvekili adayı oldu, seçilemedi. Yaşamının son dönemini zorluklar içinde geçirdi. Ziya Gökalp'in etkisiyle hece veznini benimsedi ve Milli Edebiyat akımına katıldı. Ulusal duyguları ön plana çıkaran ve yiğitlik temalarını uç noktalara götüren şiirler yazdı. Bazı şiirlerinde biçim açısından hece kalıplarını kırma çabası da gösterdi. 1946'dan sonra mistik bir şiire yöneldi. Eserleri: Miras (1927), Varidat-ı Süleyman (Çedikçi Süleyman Çelebi Ruhundan İlhamlar 1949), Güneşin Ölümü (1951)[10]
Türklerin Neşidesi
Biz kimleriz? Biz Altay'dan gelen erleriz.
Çamlıbel'de uğuldarız; coşar, gürleriz.
Fırtınalar yoldaşındır nara salan Türk!
Hey koca Türk, Tanrısından kuvvet alan Türk!
Medeniyet şimşeğinden gelir hızımız;
Sorma: Kimdir kanatlanmış bu genç alaylar?
Bunlar bütün nura doğru akın eden Türk!
Hey koca Türk, uzakları yakın eden Türk!
Enis Behiç[11]
*Aslanlarız ki yerine ‘bozkurtlarız ki’ dahi denilebilir. Fakat aslanlarız ki bana daha muvafık geldi. Veyahut ‘ Demir dağlar delmiş olan bozkurtlarız’ şeklinde bütün mısra değişebilir.
HÜSEYİN AVNİ
Milli Marş
Türk’üm, Türk’üm Türk’tür dünya güneşi
Türk’üm, Türk’ün bulunur mu bir eşi
Türk’üm, yurdum yiğitlerle doludur
Ey Türk korkma! Haydi marş ileri
İzmir tütün inhisarı muhakimi seyfiyesi
Müdür muavini Hüseyin Avni
6 Kanun-ı Evvel 1341[12]
MUĞLALI ÖMER EFENDİ ZADE HAFIZ
Muğla’nın yetiştirmiş olduğu ünlü şair ve bestekâr. Muğla Kuvva-i Milliye teşkilatı kurucusu ve Menteşe Gazetesi sahibidir.
Müracaat Dilekçesi ve Şiiri
Ankara’da maarif vekâletine,
Türk marş müsabakasına melfuzen takdim ettiğim manzume ile iştirak ediyorum. Bunun vekâletin arzusuna uygun olduğunu zannediyorum. Evvelen; köylümüzün de kolaylıkla anlayabilecekleri tarzda açık Türkçe yazılmış, Türk’ün büyük mazisini, parlak istikbalini göstermiştir. Saniyen; Türk tarihindeki ( yalnız harp kahramanlılarına değil teceddüt ve inkılabatına da ait) ……. Türk’ün yetiştirdiği meşahir…….bilhassa köylümüzün gönlünde Türklük duygusunu kökleştirmek duygusuna haiz beyitlerdir.
Bazı kelimat hali hazırda ve istikbale uygun görünmezse mesela ‘ ergenekon’ bir masal , bir hurafe addolunursa yerine ‘yüce altay’ va’z edilebilir. Ve yine bilhassa ‘hakanlık’ kelimesi ruhlarda başka tesir uyandırması melfuz görünüyorsa yerine ‘yasalara’ yazılabilir.[13]
H. Sabri
Milli Marş
Ergenekon dağlarından güneş gibi beliren
Yasa koyup devlet kuran, barbarlığı deviren
Yeşil turan illerini cennetlere çeviren
Yafes oğlu Türk devletinden Oğuz Han’ın oğluyuz
Ehli salib sürüsüyle nice leş, kan veren
Milyonlara karşı koyan, yurt yolunda can veren
İslamlığı kurtaran, millete şan veren
Türk kaplanı Zengilerin, Alparslan’ın oğluyuz
Güçsüzlere arka çıkan, zorbaları durduran
Yalvarana aman veren, dik başları vurduran
Kırk obalık aşiretten, koca devlet kurduran
Mert yürekli Ertuğrul’un, Şah Osman’ın oğluyuz
Avrupa’ya karşı duran, Yunanlıyı boğduran
Türklüğünü kaybetmiş, sultanları kovduran
İstiklalin, cumhurluğun güneşini doğduran
Büyük Gazi Kemal gibi kumandanın oğluyuz
Asilerin başlarını huzurunda eğdiren
Lozan’da ki kurultay da Türk hakkını verdiren
Bağrı yanık milletini bugünlere erdiren
Yavuz adlı İsmet gibi kahraman’ın oğluyuz
Hafız Sabri
Milli Marş
Altın dağında, Orhun da gülistanlar halk eden
Yatağına sığmamış sanki coşkun nehir idin
Asya’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya kol salıp
Gayzımız Hint ve İran, Mısır ve Balkan’a yetirdin
Üç kıtada beş denizde …. çalan Türkleriz
Bin dokuz yüz yirmi üçün ilk teşrini sonunda
Cumhurluğu ilan ettin taç ve tahtlar yıkıldı
Dini alet eden miskin medreseler tekkeler
O taassup yolları, hurafeler yıkıldı
Teceddütte Asya’ya rehber olan Türkleriz[14]
NEŞET
Milli Marş Namına Naciz Bir Güfte
Sen büyük Türksün, başın yükseklerde olmak şan sana
Yakışır şan ve şeref saçmak bugün el hak sana
Aç ta bak tarihteki ecdadının mazisine
Kainatı titreten şanlar bırakmıştır sana
Türk nedir göster cihana, şan bırak evladına
Türk nedir anlat zamana nam bırak ahfadına
Şanlı şöhretli büyük Türkler desinler adına
Ya ölüm ! ya şerefli bir hayat lazım sana…
Neşet[15]
Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Namına Yapılan Marş
(Suz-i dil makamında bestelenmiştir.)
Millete bahşetti ulviyet doğup nuru Kemal
Türkleri müstağrak etti nurlara nuru Kemal
Kainatı itti tenviri ol dehanın şulesi
Yer değil hatta semada buldu Hurşitler Kemal
Hakkıdır millet sürurundan coşup koşsa sana
En küçük ferdi de dinler edersin hasbihal
Zatına layık kemal bulmak tasvirden baid
Lal olup aciz kalır ……. Ehli kemal
Neşet[16]
DOKTOR ALİ RIDVAN
Müracaat Dilekçesi ve Şiiri
Arz-ı acizanedir
Vekalet-i celilenin tamiminde ki esasata riayet ederek Türk Cumhuriyeti için bir Milli Marş güftesi tertip ettim.
Manzur-ı ali buyrulacağı üzere melfuz manzume, açık bir Türkçe ile yazılmıştır. Tamimde zikr olunacağı ve talep buyrulduğu vech ile Türk’ün büyük mazisini, varlığını ve yüksek istikbalini vazıh bir üslup ile ifade etmektedir. Bütün mısralarında Türk’ün yüksek kabiliyetlerinin izleri görüldüğü gibi, güftenin umumiyetle metanet ve ümit verici bir tarzda olmasına itina edilmiştir.
Bu cihetlerin nazarı dikkate alınarak manzumenin Milli Marş güftesi olmak üzere kabulünü istirham ederim efendim.
İstanbul Gureba Hastanesi Etıbbasından
Doktor Ali Rıdvan 1926[17]
Milli Marş
Coşkun yüreğim şevk ile ümit ile çarpar
Cennet gibi Türk ülkesi baştan başa şadan
Durmaz yürürüm gayeme kuvvet bana haktır
Ferda doğuyor pembe şafaklar gibi nevvar
Cennet vatanın her yanı pür nur olacaktır
Ruhumda güneşler yaratan mucizeler var
Doktor Ali Rıdvan 1341[18]
NUTKULLAH
Türkiye Milli Marş Güftesi
Yıllarca semamızda duran cehl ile zulmet
Birden boğulup gitti ve kurtuldu millet
Türk ülkesi baştan başa Türk Milleti’nindir.
Türküm diyen her fertte vatan hissi derindir
Türk azmi ve Türk duygusu bir darbı meseldir
Bir Türk eri bi-şüphe bu dünyaya bedeldir
Mazide nasıl milletimin varsa gururu
Atiyi de tesit edecek say ve nuru
28/12/1925 Nutkullah [19]
YAHYA SAİM
Milli Marş
Dilber vatanın bağrını yüz bin sene evvel
Rabbim dökülen kırmızı kanlarla yarattı
Bayrak, ağaran göklere yıldızlara yüksel
Aşkım sana yurdum gibi bir cennet arattı
Yerlerde sürünmekte şeref yok, yaşamak hak
Göklerde meleklerle uçan sevgili bayrak
Kayseri lisesi Edebiyat….muallimi
Yahya Saim - 1926[20]
ASAF TALAT
Müracaat Dilekçesi ve Şiiri
Maarif vekaleti celilesi kalemi mahsusa müdürlüğüne
Pek muhterem Bey Efendim,
Milli Marşımızın güftesi için Kanun-ı Sani 1342 sonuna kadar bir müsabaka küşad edildiğini gazetede okudum. Bence şiir ilham neticesi olmalıdır. Binaenaleyh, sevki tabi ile vücuda gelmiş olan eşarımdan birini takdim ediyorum. Pek zayıf bir ümitle kazanacak olursam mükâfatını Teyyare Cemiyetine takdim edeceğimi arz ve hürmetlerimle kabulünü niyaz ederim efendim.
Bayezid Mürettebmahkeme-i Asliye Reisi
Asaf Talat
25 Kanun-ı Evvel 1341[21]
Milli Marş
Ey yüce Türk, ey kahraman
………………… yok yapan
Sana bu azamet bu şan
Miras kalmıştır atadan
Ey Türk her şeyin güzeldir
Bir Türk dünyaya bedeldir
Sözü bir darbı meseldir
Nice büyüksün dünyadan
Bunu sade et ispat
Medeniyet de kıl sebat
Hurafeleri başından at
Olur…Gazi Paşa’dan
Cumhuriyet sana candır
Hakim kanun vicdandır
Seni mahveden sultandır
Sultan fenadır ve yadan
Yüksel ey Türk göklere çık
Zihnin açık, yolun açık
Manilerin varsa
Sakın her türlü beladan
Uyan ey Türk, fen ve sanat
Kazandırır sana servet
Senden izzet, senden himmet
Muvaffakiyet Hüda’dan
Ay yıldızı sen parlattın
Düşmanı vatandan attın
Sen harikalar yarattın
Yaşa ey Türk’ü yaşatan
Asaf Talat
25 Kanun-ı Evvel 1341-1925[22]
MUŞ VİLAYETİ TAHRİRAT MÜDÜRÜ MEMDUH
Milli Marş
Bilsin artık bütün alem hedefim hep ileri
İnkılap ordusunun her yüce Türk bir neferi
Okunur…………nasıyelerinden eseri
Yükselen sancağımın…… azmin zaferi
Yaşa ey sevgili millet yalnız sen var ol
Seni sevmekte ……… gittiğimiz her yeni yol
Muş Vilayeti Tahrirat Müdürü
Memduh 13-12-1341[23]
MUALLİM BEHRAM LÜTFİ
Türkiye Cumhuriyeti Çorum Maarif Müdürlüğünden
Maarif Vekaleti Celilesine
Hülasa: Muallim Behram Lütfi Bey tarafından
Yazılan Milli Marşın lütfen takdim
Kılındığına dair
Milli marş müsabakasına iştirak etmek üzere erkek orta mektebi Türkçe muallimi Behram Lütfi Bey’in yazdığı eserin lütfen takdim kılındığını arz eylerim efendim.
28 Teşrinisani 1341
Daha dünya karanlıktı giden yoktu izinden
Türk varlığı parıldadı ………içinden
………………ilk ışığı Türk erini istedi
Hilal, Türkiyesinde…………………
Türk’ü hilal doğurdu
Türk hilali korudu
Hilal gökte duracak
Türk ebedi kalacak
Türk varlığı tarihlerin güzel şanlı feyzidir
Türk birliği dört bucağın ……. Özüdür
Tarihimin her yaprağı la yemut bir…
Nasıl vecde gelmeyeyim Türklüğümün önünde…
Muallim Behram Lütfi[24]
MÜTEKAİT İSMAİL
Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaletine,
Ezine –Çanakkale
1 Kanun-ı Evvel 1341
Efendim Hazretleri,
Millet Marşı güftesinin tahriri hakkındaki müsabakaya dair ilanı okudum.
Yazdığım güfteyi lütfen arz ve takdim eylerim…………… efendim hazretleri.
Ezine ilk erkek mektep muallimi
Mütekait ……….. İsmail Hakkı[25]
NEDİM HALİT (HALİS)
Milli Marş
Bir elinde bilgi ışığı yürür turan aslanı
Bir zamanlar sen idin Hint’i Çin’i kurtaranı
Altın oluk kalbinden sendin nurun yaratanı
Sensin sensin hep senin şarkın……insanı
Altayların bozkurdu …………kurtuldun
Yıldızların nuru gibisin turandan doğmuştun
Altayların bozkurdu …………kurtuldun
Yıldızların nuru gibisin turandan doğmuştun
Çok karanlık günlerde ……..bizi denedi
Çok dikenli yollardan ezdin geçtin hep ileri
Türk’üz Türk’üz biz Türk’üz, biz her Türk’ün rehberi
Kin…….hak……………..kalbi……….
7 Kanunuevvel 1341 Geyve mahkeme-i asliye mustantifi
Nedim Halit veya Halis[26]
ERZURUMLU SALİM POLAT
Vekil Bey Efendimiz Hazretleri
Ben sonraları arız olan bir hastalık neticesi gözden malul bir Türk ……..yim. Gazete okuturken Türk …….ima eder bir marş için seçim açıldığını öğrendim. Türklüğün vatanı hakkında …… bir yürek taşıdığımdan senelerden beri susmuş olan kalbimin…….. na sığındım. Buna merbuten takdim ettiğim ….. güftemin tali Türk’ün lisanı……….gibi …..birinciliği tutabilirse, kazanmış olacağı mükafatın da, mümkün ki gözlerimin açılmasına …….teşkil edeceği ümidiyle tazimatı mahsusama ……takdim ediyorum vekil bey efendi hazretleri.
1 Kanunusani 1341
Diyarbekir de fatih mahallesinde 562 numaralı hanede
Mukim Erzurumlu Salim Polat
Türk Ebediyet Marşı
Şu gürbüz ses musiki mi,çağlayan mıdır ya…..
Yoksa Türk’ün ebediyet marşı mıdır? ….Arkadaş !
Dinle, vecdim, heyecanım bak ruhumu kükretti
Hakkım bana…………………………..öğretti
Yerler benim, gökler benim, hep güllüğüm bağımdır
Dünya şahit, yönüm benim şanlara karşıdır
Ey vatandaş dinle şu sesi, ebediyet marşıdır.
1 Kanun-u Sani 1341 Salim Polat[27]
MUHİTTİN AKYÜZ (1870-1940)
Türk asker, diplomat, siyasetçi. Kurtuluş Savaşı'na katılan üst dereceli komutanlardan birisidir. Savaştan sonra diplomat ve milletvekili olarak görev yapmıştır. 1870 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. 1885-1888’de Harp Okulu'nu bitirdi. Teğmen rütbesiyle askerliğe başladı. 1888 yılında Harp Okulu'nda öğretmen yardımcılığına başladı. 1897'deki Türk-Yunan Harbi'ne de katıldıktan sonra tekrar Harp Okulu'nda öğretmenliğe döndü ve 1905'te sürgüne gönderilene kadar bu işi sürdürdü. Öğrencilere padişah I. Abdülhamid aleyhinde görüşler aşıladığı gerekçesiyle 1905'te rütesi geri alındı ve önce Fizan'a, ardından Diyarbakır'a ve Erzurum'a sürüldü. İstiklal Madalyası sahibi olan Muhittin Akyüz, 3 Ekim 1940 günü hayatını kaybetti. Ölümünde milletvekili olarak bulunuyordu. Ankara Hava Şehitliği'nde gömülüdür.
Müracaat Dilekçesi ve Şiiri
Maarif Vekaleti Celilesine,
Milli marş güftesinin tanzim ve maarif vekaleti celilesine irsal ve takdimi hakkında ceraid-i yevmiye ile vukuu bulunan ilanattan cesaret alarak tanzim eylemiş bulunduğum marşın notasını lütfen takdim-i huzur-u samilerine arz olunur efendim hazretleri.
12 Kanun-ı Sani 1926
Mütekaidin-i Askeriyeden
Miralay Muhittin
Marşı Milli (1)
Cümle millet ferahlandı gülüyor
Aziz vatan sahibini buluyor
İslam ile henüz nimetleniyor
Her taraf cennet asa oluyor
Yaşasın vatan yaşasın millet deniyor
Ne büyük nimet bu söz söyleniyor
Marşı Milli (2)
Ehli vatan ahdi Zişan ettiler
Vatan için ölmeyi mukaddes bildiler
Vatandaşlar el ele birleştiler
Yaşasın adalet yaşasın müsavat dediler
Aslan yürekli Kemal Paşa uludur
İtikadı iman ile doludur
Allah’ın pek sevgili kuludur
Askeri her tarafta doludur[28]
HACI HAŞİM
Hars Müdüriyeti Aliyesine
Maarif vekaleti celilesince Milli Marş ittihaz edilmek üzere bir manzume inşadının müsabakaya va’z buyrulduğunu dün akşam gazetesinde okudum.
Reisi Cumhur Hazretlerinin geçenlerde İzmir’e teşrif buyurdukları sırada bir kışla duvarında “ Bir Türk dünyaya bedeldir” ibaresini havi bir levha görmeleri üzerine bence doğrusu “Bir Türk dünyaya bedeldir” buyurmuş olmalarından mülhem olarak yazdığım manzumeyi takdim ediyorum. Şeraiti kabulleri sadelik olduğunu bilmekle beraber lisanımızın henüz Arabi ve Farisi kelimattan istiğna hasıl edecek ve her sözü ifade için …… matlubeyi haiz olacaka derecede zenginleşememesi sebebiyle bu şarta temelli riayete imkan bulamadığımı maal ıztırar vel ….. arz ederek bil vesile takdim ve …. eylerim efendim.
İstanbul’da Beyazıt civarında
Mustafa Paşa Hanın da 11 numaralı yazıhanede
Hacı Haşim[29]
Milli Marş

Türk´üz, bu şeref bizler için fahre mahaldir
Bir Türk, sözün doğrusu dünyaya bedeldir.
Türk´ün ezeli, kudreti meşhur meseldir.

Bir Türk, sözün doğrusu dünyaya bedeldir.

Biz halka teceddüd-i medeniyet yolu açtık
Her yerde ilim ve marifet envarını saçtık.
Hiç kimseden alemde ne yıldık ne de kaçtık.

Bir Türk, sözün doğrusu dünyaya bedeldir.

İmdad-ı Hüda, akıl ve zeka yaverimizdir.
Tedbir ve basiret ebedi rehberimizdir.
Dünyada yine en güzel ülke yerimizdir.

Bir Türk, sözün doğrusu dünyaya bedeldir.
Hacı Haşim
BEKİR OĞLU MUHAMMED TEVFİK
Milli Marş Güftesi
Tarihte harikalar yaratan mert, yılmaz Türkleriz
Cihanda efsaneler …….. cengaver bir milletiz
Ta ezelden gök yüzünde dalgalanan ay yıldız varlığımızın arması
Yüce münci-ü kemallerde Türk benliğinin güneşi
Terakki ve medeniyet yolunda ballar yapan arılar gibi çalışacağız
Hak uğrunda kudurmuş kaplanlar gibi çarpışacağız
Eğer vatandaşlar şu aziz vatana tecavüzkar bir el uzanırsa
Kükremiş arslanlar gibi hudut boylarına taşacağız
Her bucağından yurdumuzun atacağız zafer zafer naraları
Saçacağız zaferden sonra hayat, şeref, istikbal ışıkları
Müsterih ol ey şu aziz vatanın uğrunda giden kahraman simalar
Sizi temsil eden milletten hürmet ebediyen hürmet sizlere
Muhammet Tevfik[30]
MARŞIN BESTEKARI ZEKİ ÜNGÖR’E AİT İKİ MEKTUP
Türkiye Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâlet-i Celilesine
Arz-ı âcizîdir,
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâlet-i Celilesi’nden bestelenmek üzere taraf-ı âcizâneme lütfen gönderilen bir kıt’a İstiklal Marşı güftesini minnet ve şükranla aldım. Sevgili Anadolu’muzun hayat ve istiklâl davasındaki metîn azmini, yüksek imanını bütün âleme tanıttıracak, vatanın bugünkü mukaddes fedâkârlığını yarının evlatlarına hürmetle hatırlatacak bir marşın kıymeti şüphesiz ki yüksek olmak lazımdır.
Bendeniz de bu nokta-i nazardan, mesleğimin bahşettiği tecrübeye ve ihtisasa binaen mümkün olduğu kadar canlı ve sert aynı zamanda muvaffakiyetle terennüm edilebilecek bir besteyi bi’t-tertib huzur-ı âlîlerine takdim etmekle mübâhiyim. Yalnız güftenin aruz vezninde olması, mısraları teşkil eden hecelerin musiki ölçülerine göre tertip edilmemesi ve her kıtada yek-diğerinden farklı düşmesi eserin kuvvet ve revişini ihlal ettiği gibi, güftenin âhenk ve ifadesini de haleldâr ediyor ve her kıta için ayrı bir bestenin tertibini icap ettiriyor. Bu ise bir marş için tabii doğru olamaz. Çünkü marşların gayet kısa ve sade mısralardan ibaret olması rağbet-i umumiyeyi daha ziyade celp ve temin ettiği zât-ı âlîlerince takdir buyrulur fikrindeyim. Bu itibarla güftenin yalnız ilk ve son kıtalarının bestesini takdim ediyorum. Eğer bestenin tarzı muvâfık bulunur, diğerlerinin tertip ve tanzimi arzu olunursa emr-i vâlâlarına intizardayım.
Tertip ettiğim bu besteyi bütün mahzurlardan kurtarmak için Ali Ulvi Bey’e tanzim ettirdiğim diğer bir güfteyi de ayrıca bu besteye tatbik ile manzur-ı âlîleri buyrulmak üzere takdim ediyorum. Hürmetler…”
Musika-yı Hümayun Orkestrası Muallimi Zeki 15 Haziran 1921 [31]
Belgeler içerisinde yer alan ve Marşın bestekârı Zeki Üngör’e ait yukarıda ki mektup diğer belgelerden pek çok yönüyle ayrılmaktadır. 60 civarındaki belgenin tamamı 1925 yılındaki müsabakaya ait iken, sadece bu mektup 1921 yılındaki ilk müsabaka ile ilgilidir. Mektubun yazılış tarihi 15 Haziran 1921. Kazım Nami (Duru) Bey’e iletilmek üzere yazılmış.
İlk mecliste Akif’in şiiri ittifakla seçildikten sonra yine meclis kararıyla bestelenmek üzere memlekette tanınmış bestekârlara gönderilir. Zeki Üngör’de bunlardan birisidir. Kendisine bestelenmek üzere meclis tarafından gönderilen bir kıta marşı sadece bestelemekle kalmamış buna Ali Ulvi Elöve’ye yazdırdığı bir marşı da ekleyerek geri göndermiştir. Elimizdeki bu mektup sadece bu durumu özetleyen belge durumundadır. Maalesef bugün bu beste ve Ali Ulvi Elöve’nin yazmış olduğu güfte bulunmamaktadır.
Bestekârın hatıratlarında maalesef bu bilgilere rastlayamıyoruz. Çünkü Zeki Üngör’ün kardeşi Ethem Üngör tarafından yazılan ve Zeki Üngör’e ait hatıratlarda marşın 1922 yılında besteleniş hikayesi şu şekilde anlatılır:
"Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir'e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde süvarilerin İzmir'e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyanonun başına geçtim ve derhal içimden doğan parçayı çalmağa başladım. Böylece marşın ilk "ti..." yerine kadar olan akoru çıktı. Bu şekilde iki üç mözör yaptım. Arkadaşlarım "Aman" dediler, "bu çok güzel bir şey olacak" Bunun üzerine İhsan'a, İzmir'in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatıyla anlatmasını rica ettim. O anlattı, ben çaldım. Böylece kısa zamanda eserin taslağı ortaya çıktı. Ertesi gün de çalıştım. İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği millî marş olarak takdime karar verdim. Ve kıymeti hakkında daha kat'i bir karar edinmek maksadıyla sonra direktörden gelen bir mektupta, eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk milletinin ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara'dan çağırdılar..."
Yukarıda ki ifadelerden şimdiki bestenin Eylül 1922 tarihinden sonra yapıldığı anlaşılıyor. Oysa kendisine ait bu mektupta Haziran 1921 tarihinde bestenin yapılışı anlatılıyor. Demek ki Zeki Üngör’ün 1921 de yaptığı ilk beste bugün ki besteden farklı idi. Zaten marşın ilk ve son kıtalarını bestelediğini belirtmiş. Bugün ki beste birinci ve ikinci kıtaya aittir.
Ayrıca mektupta marşı bestelemenin ne kadar zor olduğunu belirtmiş. Bu durum, marşın beste ve güftesinin uymadığı eleştirilerini açıklamamız da ve anlamamız da bizlere yardımcı olmaktadır.
OSMAN ZEKİ ÜNGÖR KİMDİR? (1880 -1958)
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın ilk şefi ve İstiklal Marşı'nın bestecisidir. Santuri Hilmi Bey'in torunu olan Osman Zeki Üngör, 1880 yılında Üsküdar'da doğdu. On bir yaşındayken Muzıka-yı Hümayun (saray orkestrası)'a alındı. Orkestradaki başarısı II. Abdülhamit'in dikkatini çekti ve konser kemancısı olarak yetiştirildi. Vondra Bey'den sonra uzun yıllar başkemancı olarak çalıştı.
1924'te Ankara'da çok beğenilen iki konser veren topluluk, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adı altında cumhurbaşkanlığına bağlandı ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın çekirdeği oluştu. Topluluğun ilk şefi olan Osman Zeki, 1934 yılında sağlık nedeniyle emekliliğini istedi. İstiklal Marşı dışında, çoğu marş türünde başka yapıtlar da bestelemiştir.
1958 yılında hayatını kaybeden sanatçının cenazesi, askeri bando tarafından İstiklal Marşı çalınarak Karacaahmet'te toprağa verilmiştir.
SONUÇ
Buraya kadar ki bilgi ve belgeler göstermiştir ki, marşımızı geçmişte olduğu gibi gelecekte de değiştirmek isteyenler çıkacaktır. TC Anayasası’nın 3. maddesi uyarınca Türkiye Devleti’nin “Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Bu hüküm de Anayasanın 4. maddesi uyarınca, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Ancak daha da bu hukuki korumanın ötesinde Marşımız, milletimizin gönlünde öyle bir yer etmiştir ki hiçbir çaba başarılı olamamıştır.
Yakın tarihimize ait ve konumuza dair birçok bilgi ve belge günümüze ulaşmamıştır. Bu konuda en önemli iddia 23 Aralık 1947 yılında Ulus’ta ki Maarif Vekâleti deposu yangınıdır. Acaba ilk yarışmaya ait 724 şiir bu yangında yok olmuş olabilir mi? Bu belgeler bugün devletin arşivlerinde bulunmadığına göre bu iddialar ciddi şekilde araştırılması gerekir.
İşte bu noktada gün yüzüne çıkarılan 1925 yılı milli marş müsabakasına ait bilgi ve belgeler yakın tarihimize ışık tutmaktadır. Belgelerin, bir dönem Maarif Vekâleti görevlisinin evinde saklandığı, öldükten sonra da mirasçıları tarafından birilerine devredildiği ve satılarak, eski eser-belge piyasasına çıkarıldığı düşünülmektedir. Zira bu gün kayıp birçok mahkeme sicilli de devrin kadılarının ailelerine miras yoluyla intikal etmiştir.
Milli marş müsabakasına ait belgeler, 1925 yılı marş yarışmasına ait bilgileri ortaya çıkarmasının yanında, Cumhuriyetin ilk yıllarına ait oldukça zengin şiir ve beste örneklerini de ihtiva etmesi açısından önemlidir. Müracaat dilekçelerinde ki bazı bilgiler, ilk marş yarışmasına ait hakikatleri de ortaya çıkarmıştır. Mesela bunlardan bir tanesi, şairlerin para ödülünden duydukları rahatsızlıktır. Bir diğer konu, şiirlerin hiçbirisinin “Milli Marş” olabilecek nitelikte olmayışlarıdır. Zira ilk marş yarışmasında da en büyük eleştirilerden birisi, 724 şiirden hiçbirisi Milli Marş olabilecek yeterlilikte olmayışıdır. Bugün ilk marş yarışmasına ait 6'sı hariç 724 şiirden hiçbirisi elimizde olmadığına göre bu değerlendirmeyi yapmada 1925 yılına ait şiirler ayrı bir önem arz etmektedir.
Gerçekte, bayrak, vatan, dil gibi mukaddes olan milli marşlar, keyfi değiştirilemez. Çünkü eser, millet hayatındaki büyük çalkantılar, ölüm-kalım savaşlarının sonucu doğmuş ve millet ruhunun tercümanı olmuştur. Buluşma yeri olarak “İstiklâl Marşı: Bir milli mutabakat metnidir”.[32]
Bir milletin geçmişinden vaz geçmesi mümkün değildir. Millet onu tanımak istemese de o mazi, milleti bırakmaz.[33] Milletler; hatıralar, gelenekler, tarih ve millî mukaddesatla yaşar. İstiklâl Marşı, “milli duygu ve heyecanı her zaman ayakta tutacak derecede yüksek bir şiir”, “bizatihi büyük bir sanat eseridir”. “ruhları coşturan bir hamaset ve belâgat abidesidir”. Bir daha yaşanmaz millî maceranın “kelâm Anıtı”dır.[34] Şimdiye kadar hiçbir şair, “bu değerde bir millî ve vatanî şiir meydana getirememiştir”.
“İkide bir İstiklâl Marşı’nı değiştirmek maksadıyla otaya atılmak çılgınca ve
haince bir harekettir”.[35]
Marşımız, milletimizin gönlünde öyle bir yer etmiştir ki inşallah onu değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
KAYNAKÇA
Beşir AYVAZOĞLU, 1986, İstiklâl Marşı Tarihi ve Manası, Tercüman Aile ve Kültür Kitaplığı Yayınları,
Caner ARABACI, ( Doç. Dr.) "Cumhuriyet başlarında ilk İstiklâl Marşı arayışı." Mehmet Akif Edebiyat ve Düşünce Bilgi Şöleni Kitabı ,TYB, 2009
Fahrettin GÜN, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İstanbul, 2010
Faruk K. TİMURTAŞ, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 1987,s.36
Kâzım YETİŞ, Mehmet Âkif’in Sanat, Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara 1992.
Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Belgeliği (KBYEK), İstiklâl Marşı 8258/1-58d
M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Mehmed Âkif Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1998.
Mehmet DOĞAN, Camideki Şair Mehmed Akif, İstanbul 1998.
Mehmet Emin ERİŞİRGİL, İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif , Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2006.
Mustafa ÖZÇELİK, Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşı, Lamure yayını, İstanbul 2005.
Rıdvan CANIM - Etem ÇALIK, Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı, Yedi İklim1995, İstanbul.
Veli ERTAN, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Tesiri, İstanbul 1969, s. 54-58


[1] Fahrettin GÜN, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları,İstanbul 2010, s.79.
[2] Veli ERTAN, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Tesiri, Bahar İstanbul 1969, s. 54-58
[3] Mehmet Emin ERİŞİRGİL, İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2006, s. 313-319
[4] Caner ARABACI ( Doç. Dr.) "Cumhuriyet başlarında ilk İstiklâl Marşı arayışı." Mehmet Akif Edebiyat ve Düşünce Kitabı, 2009
[5] Rıdvan CANIM - Etem ÇALIK, Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı, Yedi İklim 1995, İstanbul, s. 55
[6] KBYEK 8258, EK1, 2a-2f
[9]KBYEK 8258, EK2-6a-6b
[11]KBYEK 8258, EK3-3b
[12] KBYEK, 8258, EK4-7b
[13] KBYEK, 8258, EK5-39
[14] KBYEK 8258, EK5-58d, 58c
[15] KBYEK 8258, EK6, 10a
[16]KBYEK 8258, EK6-10b
[17] KBYEK 8258, EK7-11a
[18] KBYEK 8258, EK7, 11b
[19] KBYEK 8258, EK8, 12
[20] KBYEK 8258, EK9, 15a
[21] KBYEK 8258, EK10-18b
[22] KBYEK 8258, EK10, 18a-b
[23]KBYEK 8258, EK11, 28a-28b
[24] KBYEK 8258, EK12, 30a-b
[25] KBYEK 8258, EK13, 32a
[26] KBYEK 8258, EK14, 33a-b
[27] KBYEK 8258, EK15, 38a-b
[28]KBYEK 8258, EK16, 56a-b
[29] KBYEK 8258, EK17, 57a-b
[30] KBYEK 8258, EK18, 5
[31] KBYEK.8258 1, EK19, 1
[32] Mehmet DOĞAN, Camideki Şair Mehmed Akif, İstanbul 1998, s. 108.
[33] Kâzım YETİŞ, Mehmet Âkif’in Sanat, Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara 1992, s.V.
[34] Mustafa Özçelik, Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşı, Lamure yayını, İstanbul 2005, s. 113.
[35] Faruk K. Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 1987, s. 36

ESKİ SOKAKLARDA Eski sokaklarda Böyle üst üste değil Sırt sırta vermiş evler vardı Komşuların yüzü akrabalar gibi sıcaktı Her müşkü...