15 Aralık 2012 Cumartesi

AŞIKLARIN DİVANI; DİVAN-I KEBİR


                                                                                              
BEKİR ŞAHİN
Hazreti Mevlâna’nın “Âşıklar Divanım” diye adlandırdığı bu mübarek kitabı bazı araştırmacılar; “Şems Divanı” diye anarlar. “Büyük Divan” anlamına gelen Divan-ı Kebîr Hz. Mevlâna’nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söylediği ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabının adıdır

Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Altı ciltlik Mesnevi beyitlerinin toplamı yirmibeş bin altı yüz on sekizdir. Hâlbuki Divan-ı Kebîr’in en eski nüshaya göre 44834 beyittir. Rubaisindeki 3530 beyit bunun dışındadır. Rubaî beyitlerini de dâhil edersek, beyit sayısı elli bine yaklaşmaktadır.

Mevlâna divanındaki birçok gazellerde mesnevi hikâyelerini hülasa etmiştir. Mesnevisindeki bahislerin birçoğu divanında da geçmektedir. Divanla Mesnevi üslup, ifade ve konu bakımından aynıdır; yalnız bu iki eserde tarz ve vezin farkı vardır.

Mevlana hem Mesnevi’sinde hem Divanı’nda Horasan ilinin halk Farsçasını kullanmıştır. Nasıl yaşayışında kıt kanaat geçinmişse, nasıl çevresine halk yığınlarını toplamışsa, nasıl medresesi, hem evi, hem fetva yeri, hatta bu mübarek yerin hasırla ayrılan köşesi nasıl Şems’e gerdek odası olmuşsa, ölüm döşeğinde nasıl borçtan kurtulduğu için rahat bir nefes almışsa, hâsılı; nasıl halktan ayrılmamışsa sözü de özü gibi halkla birleşmiştir. Halktan ayrı laf etmemiştir. O Halkın kullandığı örf mecazları, atasözleri, O’nun şiirlerinde pek çoktur. Halk gelenekleri, inançları O’nun şiirini ören ana temalardandır. Böyle olmakla beraber,”amiyanelik” hiç yoktur.

Bilindiği gibi Divan İslamî edebiyat’ta şairlerin yazdıkları kendi şiirlerini alfabe sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Divanlar şairlerin adıyla birlikte söylenirdi. Mesela Divan-ı Bakî, Divan-ı Fuzulî, Divan-ı Hafız diye adlandırılır ve her gazelin son beytinde muhakkak şairin adı geçerdi. Bu geleneğe uyularak, neden Mevlana’nın şiirlerini toplayan dîvana “Divan-ı Mevlana” yahut “Dîvan-ı Celaleddin” denmemiştir de Divan-ı Kebîr, Dîvan-ı Şems-i Tebrizî denmiştir. Elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebatta bir kitap olduğu için Divan-ı Kebîr denmekle beraber, Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî de denmiştir.

Mevlana gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Şems-i Tebrîzî adını kullanmıştır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubi adını anmış bazen de “Hâmuş” lakabını kullanmıştır.

Bu hal Yunan filozoflarından Eflatun’un durumuna benzer; Sokrates’in hiç eseri olmadığı halde, talebesi Eflatun bütün eserlerinde, hep Sokrates’i konuşturmuştur. Kendini Sokrates’in ismi altında gizlemiştir. Mevlana da gönül verdiği Tebrizli Şemsi öne almış, kendini onun adı altında gizlemiştir, denilebilir.

Bazıları bu hali anlamazlar da, Divan-ı Şems-i Tebrîzî kitabında bulunan şiirleri Şems’in yazdığını zannederler. Hz. Şems’in şiiri yoktur, onun sadece Makalât adlı bir kitabı vardır.

Zaten Mevlana Şems ile buluşmamış olsaydı, o coşkun, heyecanlı şiirleri ihtiva eden Divan-ı Kebîr de meydana gelmezdi. Nitekim Hz. Mevlana “Tebrizli Şems bana İskender gibi, taç, taht, saltanat, verdi de ben mana ordusu’nun başkumandanı oldum.” demiştir.

Şems Mevlana’da kendini gördü. Mevlana da Şems’te kendini gördü, onlar birbirine ayna oldular. Birbirleri’nin hakikatini gördüler ve birbirlerine âşık oldular. Yanlış anlaşılmasın, ne Şems Hak’tır, ne de Mevlana; her ikisi de birer kuldur, ancak arif bir şairin dediği gibi, “Allah adamları hâşâ Hak değillerdir ama Hak’tan da ayrı değillerdir.”Onun için Mevlana kendi şiirlerinde hep Şems’i yâd etmiştir. Bu yüzdendir ki kitabı’nın adına “Şems Dîvanı” denmiştir. Mevlana, Şems mahlasını kullanmıştır amma, aslında Şems yoktur. Hak vardır. Çünkü Şems-i Tebrizi bir bahanedir, asıl Allah sevgisi vardır. Yahya Kemal merhumun bir şiirinde “aba var, post var, meydanda er yok, Horasan erlerinden bir haber yok” der. Diyar-ı Rum’a gelmiş evliyadan; evet İslam diyarlarının en mamur bölgeleri, Semerkandlar’dan, Buharalar’dan, Horasan’dan veliler gelmez olmuş; gelmez olmuş amma İslam ülkeleri yine boş değil. Baba Kemal Hocendî ne güzel söylemiş, “Hak âşıkları, erenler gittiler, aşk şehri boş kaldı diye düşünme, dünya Şems-i Tebrizlerle doludur amma, Mevlana gibi bir kişi nerede ki hakikati görsün.”


Divan-ı Kebir’in en eski yazma nüshaları şöyle sıralanabilir:

1-İstanbul- Süleymaniye Kütüphanesi Esat Efendi Kitapları, No:2693

347 Yaprak, Selçuklu nesih yazısı, hattatı belli değil,13. y.y. sonlarında yazıldığı tahmin ediliyor.

2-Vatikan-Bibliotheca Vaticana, Pers.130

270 Yaprak, Selçuklu nesih-i, Hattatı belli değil,13.Y.Yılın sonlarına doğru yazıldığı tahmin ediliyor.

3-Dublin-Chester Beatty Library

309 Yaprak, Selçuklu nesihi, Hattatı belli değil,13. Y.Yılın sonlarına doğru yazıldığı tahmin ediliyor.

4-İstanbul-Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kitapları, No:694

Afyon Gedik Ahmet Paşa Kütüphanesi, No:158

277 yaprak, Nesih yazı, Hattat Muhammed. B. Yusuf tarafından 203 H. (1103M) yılında yazılmıştır.


Divan-ı Kebire ek 1765 rubai çoğu zaman Rubaiyat-ı Mevlana adıyla ayrı bir ciltte toplanmıştır. En eski nüshasının İstanbul Nuri Osmaniye Kütüphanesi 3896 numarada kayıtlı,100 yapraklı bir nüsha olduğu ve 15.y.y. ortalarında yazıldığı H.Ritter tarafından ifade edilmektedir.

Divan-ı Kebir’in tamamı Abdülbaki Gölpınarlı merhum tarafından yedi cilt halinde Türkçeye tercüme edilmiş ve Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmıştır. Ayrıca Divan-ı Kebir’den dilimize seçmeler de yapılmıştır.

Mithat Bahari merhumun 1927 senesinde eski harflerle çıkmış bir Destegül’ü olduğu gibi, yine Midyat Bahari hazretleri, İran ediblerinden Hidayet Han’ın Divan-ı Şems’ül Hakayık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmiştir.

Bu tercüme Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Üç ciltlik tercümede, Mevlana’ya ait olmayan birçok şiirler vardır. Şeklinde iddialar vardır. Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı’nın Divan-ı Kebir’den seçtiği, nesir halinde tercüme ettiği ve Güldeste adını verdiği şiir kitabı,1955 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.

Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de, Divan-ı Kebir’den kırk, elli kadar şiiri dilimize manzum olarak çevirmiş, bunların bir kısmı, Marifetname’de, bir kısmı da divanında bulunmaktadır. Bu şiirler, Şefik Can tarafından derlenmiş, bugünün Türkçesine çevrilerek Divan-ı Kebir’deki şiirlerle beraber, bir kitap haline getirilmiştir.



Abdülbaki Gölpınarlı merhumun seçtiği, manzum olarak dilimize çevirdiği şiirler de 1980 senesinde Gözlem Yayınevince yayınlandı, bu kitabın adı “Bugünün Diliyle Mevlana”dır. Divan-ı Kebir’den yabancı dillere de tercümeler yapılmıştır. Prof.Dr. Annemaria Schimmel tarafından Almanca’ya manzum olarak elli altı gazel tercüme ve neşredilmiştir.

Reynold A.Nicholson’un Divan-ı Şems-i Tebriz’den seçme şiirlerini de unutmamalıyız.

Divan-ı Kebir’den, Rusça ve Japonca’ya kadar birçok dünya dillerine seçme ve tercüme yapılmıştır.

Mevlana Divan-ı Kebir’deki şiirlerini İslami edebiyattaki nazım şekillerinden olan gazel şeklinde söylemiştir. Bilindiği gibi gazel, konu olarak lirik aşk şiirlerini ele alır, Gazellerde şekil itibariyle birinci beyitteki mısralar kendi aralarında kafiyeli olup, gazelin diğer beyitlerinin ikinci mısraları, birinci beyitle aynı kafiyededir. Ve her gazelin bütün beyitleri aynı vezinle yazılır. Ve her beyit konu itibariyle küçük bir şiir parçasıdır. Nasıl Rubailer dört mısrada aynı konuyu işlerlerse, her gazelin her beyti ayrı ayrı konuları taşıyabilir.

Bu beyitler sadece vezin ve kafiye bakımından bir araya gelmişlerdir. Eğer bütün beyitler aynı konuyu işlerlerse o gazele “yek avaz” adı verilir. Ve çok makbul sayılır. Mevlana bu geleneğe uyarak gazellerinin bazılarında her beyitte aynı bir konuyu işlemiştir, ama Mevlana çoğu zaman mesela on beş beyitlik bir gazelinde bile aynı konuyu terennüm etmiştir. Bu yüzden biz Mevlana’nın gazellerini okurken her beyit ayrıca bir konuyu işleyen küçük bir şiir parçası sayabiliriz.

Gazeller tercüme edilirken, beyitlerden en fazla dikkat çekeni o gazele başlık olarak alınmıştır. Metinlerde bu başlık yoktur. Bu sebeple biz herhangi bir gazeli okurken aynı gazelde çeşitli konulara değinilmesine şaşmamalıyız.

Her beyti ayrıca dikkatle okumak, manalarının derinliğine varmak ve düşünmekle onun zevkine varılır.

Hak şairlerinin çoğu zaman yazdıkları şiirlerde mey(şarap) ve sevgiliden bahsetmekte olduklarını herkes bilir. Bunlara akıl erdiremeyen bazı kişilerin yanlış fikirlere sapmamaları için, bu mecazi deyimlerin açıklanması gerekmektedir.

Hz. Mevlana da büyük bir hak aşığı olduğu için şiirlerinde kendisinden evvel gelen Hal âşıkları gibi bu konulara çoğu zaman değinmiştir. Nitekim büyük Hak âşıklarından, Esad Erbili Hazretleri de divanının önsözünde bu konuya temas etmiştir. (Divan-ı Esad, Erkam Yayınları s.7)

Ariflere göre mey(şarap) gam ve kederden eser bırakmayan Allah sevgisidir. Buna Mansur şarabı, aşk şarabı, Hak şarabı da denir. Bu manevi şarap insanı kendinden alır başka âlemlere götürür. Meyhane tabirine gelince Hak âşıklarına mahsusu ibadet yerleridir. Nitekim şeyhülislam Yahya Efendi şu beytinde bu konuya değinmiştir. “Mescide riya pişeler etsun koriyayı /Meyhaneye gel ne riya var ne mürai” Yani gösteriş için camide namaz kılanları bırak onlar gösteriş için namaz kılsınlar; sen hakikat meyhanesine gel, orada ne riya var ne de riyakar, Pir-i mugan ise, mürşid’i göstermektedir. İranlı Hafız, bir beytinde şöyle der; “Eger pir-i mugan (mürşid) sana seccadeni şarap küpüne daldır derse, tereddüt etmeden seccadeni şarap küpüne daldır; Çünkü onun bir bildiği vardır. O bir hakikat yolcusudur, saki ise Hak yoluna düşünlere yol gösteren halifeleri temsil etmektedir. Bu şiirleri insanlar kendi kabiliyetine ve sezişine göre anlar, bazıları da anlayamaz, yanlış yorumlar. Eski devirlerde yahut günümüzde bu konuları gereği gibi anlayamayan kişiler bulunmaktadır.

Bunun gibi bazı velileri bile yanlış anlamışlardır. Büyük Hak şairlerinden Niyazi-i Mısri hazretleri, şu kıt’a da bu hakikati ne güzel anlatmıştır.”Cebali zahir olsa tez celali yakalar anı /Görürsün bir gül açılsa yanında har olur peyda /Bu sırdandır ki bir kamil zuhur etse bu alemde Kimi ikrar eder anı, kimi inkar olur peyda”



Kaynakça:


  1. II. Milletlerarası Mevlana Kongresi 3-5 Mayıs 1990, Mehmet ÖNDER, Mevlana Eselerinin En Eski Yazma Nüshaları, Selçuk Üniversitesi 1990, s. 11
  2. Abdülbaki GÖLPINARLI, Divan-ı Kebir, Kültür Bakanlığı, Anadolu Üniversitesi Basımevi, Eskişehir;1992





<! -- taban sonu -->
Yorum Gönder

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...