KARATAY’IN ÜNLÜ İLİM, FİKİR, DEVLET VE SİYASET ADAMLARI İLE SPORCULARI




















KARATAY’IN
ÜNLÜ İLİM, FİKİR, DEVLET VE SİYASET ADAMLARI İLE          SPORCULARI



























I- ÜNLÜ İLİM, FİKİR VE DEVLET ADAMLARI

            MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMİ
Karatay bölgesinin en ünlü ilim ve fikir adamı, kuşkusuz Mevlâna Celaleddin-i Rumi’dir. İkinci Bölümde Mevlâna’nın biyografisi incelendiği için burada tekrar bu konu ele alınmayacaktır.
                       
                                                           ŞEMS-İ TEBRİZİ*
İnancın zirvesinden Hakikat’in özüne ulaşan tefekkür insanı Şems-i Tebrizi, bir ömür boyu dürüst, arı ve mütevazı yaşantısını insanlar için değil Allah için sürdürmüştür. İnsanlarla, kendisiyle ve Allah ile olan ilişkilerinde, gösteriş ve riyâdan uzak içten özelliklerle dolu, sağlam kişilikli bir velidir. Bütün serveti Allah sevgisi olarak nihaileşmiş, Allah sevgisini her nefesinde derin bir vecd ile dile getirmiş olan bir cihan, bir âlemdir. Mevlâna gibi sâkin bir okyanusu coşturan, şiddetli aşk fırtınalarıyla dalgalandıran, sermest eden âsûde bir âlem...
            Zahirî ilimlerde zirveye ulaşmış olan Mevlâna’nın müritleri, talebeleri, kitapları ve medresesi arasındaki düzenli geçen yaşantısını alt üst eden, sahip olduğu maddi, manevi her şeyini elinin tersiyle ittiren, bilginler bilginini önünde diz çöktürerek öğrenci yapan bu celalli, esrarengiz yabancı kimdi?  Neye inanıyordu ve ne istiyordu?.. Mevlâna gibi bir bilgi cevherinin şahsında bütün dünyaya duyurmak, anlatmak istediği sırrın ana konusu neydi? İnsanlığa nasıl bir mesaj, nasıl bir insan-Allah ilişkisi öğretmek istiyordu? Kendisi hakkında çok sınırlı kaynak olmasına rağmen, satıraralarından Şems-i Tebrizi’nin sırlı yaşantısını, karakterini ve ne istediğini bulmak mümkün.
            Kendisinin de dediği gibi, “Sırların sırrı, bâtının bâtını” olan İlahî Ulak, Şems-i Tebrizi’nin çocukluğu, gençliği, olgunluğu ve yaşlılığı da alışılmış veli tiplemesinden farklıydı elbette. 
            Şems-i Tebrizi’nin babası, Melek Dadoğlu Ali’dir. Devletşah Tezkiresi, (Leyden tb. s,195)’nde Buzurk Ümit ailesinden, Alamut Valiliği’nde bulunan Nev-Müslüman adıyla tanınan Celaleddin Hasan’ın oğlu olduğunu yazar. Azeri Türklerinden olduğu tahmin edilmektedir. Bazı tezkerecilere göre aslen Horasanlıdır.
Şems-i Tebrizi’nin babası ticaret sebebiyle Horasan’dan Tebriz’e gelmiş ve burada yerleşmiştir. Şems-i Tebrizi bu kentte doğmuştur. Şems-i Tebrizi’nin Makalât adlı kitabından, 26 Cemaziyelahir 622/7 Temmuz 1225’te Konya’ya gelmiş olduğunu anlıyoruz. Konya’ya geldiği zaman altmış-altmış iki yaşlarında olduğu göz önüne alınarak doğum tarihi 582/1186, 584/1188 olarak tahmin edilmektedir.
İsmailiye Mezhebi büyüklerinden Buzurk Ümit’in torunu, Şems’in büyük babası Havend Alâeddin dedelerinin sapkın inançlarına karşı çıkarak zındıklık yolundan ayrılmıştır, babasının ve dedelerinin kitaplarını ve defterlerini yakarak İslami inançları ve ehlisünneti yaşamaya başlamıştır. Şems’in tavizsiz ve hür yaşantısını, yanlışlar karşısındaki celalli tavırları tahlil zaman bu karakteristik özelliğini büyükbabası Havend Alâeddin’den aldığı düşünülebilir.
Şems-i Tebrizi’nin, yaratılış itibarıyla sıradışı bir karaktere sahip, meziyetlerle bezenmiş, istidat sahibi biri olduğu görülüyor. Daha küçük bir çocukken bile akranlarından farklılığı fark ediliyor, üstün yaratılışta olduğu gözleniyordu. Çocukluğunda geçen bu olağanüstü hallerden birisini Makalât’da şöyle anlatır;
“Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Kimse bu halimi anlayamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu. Bana diyordu ki, ‘Sen divane değilsin, bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola gitmek için gerekli olan ne terbiye var, ne riyazet var, ne de başka bir şey.’ Babama dedim ki: ‘Şu sözü benden dinle! Sen ve ben öyle bir haldeyiz ki, sanki bir kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar; bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış; biraz palazlaşınca bir su kenarına gelmişler, kaz yavrusu hemen suya atlamış. Ana tavuk etrafında çırpınmış. Çünkü o kümes kuşudur; onun suya girmesine imkân yoktur. İşte seninle ben de böyleyiz. Ey babacığım! Ben kendimi yüzdürecek bir deniz görüyorum, benim yurdum o denizdir; halim de; deniz kuşunun hâli gibidir. Eğer sen benden isen gel! Yahut ben bu derya içinde senden değilim git, kümes kuşlarına karış. Bu sözlerim sana armağan olsun!’ dedim. Babam, ‘Dosta böyle yaparsan düşmana ne yaparsın’ dedi.”
Şems-i Tebrizi daha çocuk denecek yaşlarda Tanrı’ya içten âşık olduğunu ve aşk deryasına dalarak aşkından dolayı otuz kırk gün bir şey yemediğini şöyle anlatır;
 “Ben ilk mektepte idim. Daha ergenlik çağına gelmemiştim. Otuz, kırk gün geçtiği halde canım, Muhammed’in siyretine olan aşkımdan ötürü hiç yemek arzu etmediği olurdu. Yemek lafı edilse bile yüzümü çevirirdim. Bazen de bana verilen yiyeceği kibarlık olsun diye yenime saklardım. Bendeki bu nazlanma ayıbı babamdan ve annemden dolayı idi. Mesela: bir gün kedi sütü döktü ve tası kırdı. Babam yanımda kediye bir şey demedi ve bana da kızmadı. Sadece gülerek dedi ki, ‘Yine ne yaptın? Hayırdır. Böyle yapmasaydın ya bana, ya annene ya da sana bir şeyler olurdu. Tanrı bize acıdı da bu kadar ile atlattık’ dedi.”
Makalât, bize Tebrizli Şemseddin’in, zamanında en yüksek İslami bilgilerden olan tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelam bilimlerinde yeter derecede ilerlemiş olduğunu, dört mezhebin fıkıh esaslarına aşina bulunduğunu ve Şafiilerin meşhur beş kitabından Tenbih adlı eseri incelediğini gösteriyor. Makalât’taki konuşmalarından Eflatun, Sokrat, Hipokrat, İbn Sina, İhvân-ı Safa gibi filozoflardan ve eserlerinden haberdar, Arap Dili ve Edebiyatı’nda üstün bir bilgiye sahip, Fars Dili ve Edebiyatı’na hâkim olduğunu göstermektedir. Ahmet Eflâki’nin aktardığı bilgiler simya, astronomi, astroloji, mantık ve felsefeye tam vakıf olduğunu göstermektedir. Yıllarca Halep, Şam, Bağdat gibi büyük şehirlerde yaşayıp eğitim gördüğünü, Arapların dillerini gayet iyi bir şekilde konuşup yazdığını Makalât’taki yer yer Arapça pasajlarından anlaşılmaktadır.
Şems-i Tebrizi’nin, gezgin bir derviş olmadan önce iyi bir eğitim gördüğü, ne var ki, bu bilgilerini ifşâ etmeyip yoğunlaştığı aşk okyanusunda yüzdüğü, ilahi aşk bilgisine önem verdiği görülmektedir.
Şöhreti afet olarak kabul eden ve deşifre olmaktan sakınan Şems-i Tebrizi, geniş bir bilgiye ve gelişmiş, eleştirel bir zekâya sahip olan, insanı çok iyi tanıyan ve onun eylemlerinin doğurduğu problemleri iyi tahlil eden, tanınmaktan kaçan bir derviş profili çizmektedir.
Sıradanlık ve basitlik ruhuyla uzlaşmaz bir haldir ki, bu durum onda gurur ve kibre yol açmamıştır. Kendisinin diğer nefislerden ayrıştırılmasına tahammül edemeyen hatta fırsat bile tanımayan Şems-i Tebrizi’ye yakışan da bu olsa gerek.
Olgunluk çağı da çocukluk çağında olduğu gibi sıra dışı olay ve haller içinde geçmiştir.
Makalat’ta Erzurum’da okul müdürlüğü ve öğretmenlik yaptığını anlatır. Ancak bu uzun sürmemiştir. İlimde son derece ilerlemiş olmasına rağmen bir medresede kalıp, ilim öğretmek yerine kendisine şeyh, sohbet arkadaşı aramak için diyar diyar dolaşmış; Efrad, Aktab, Evtad, Ekbal huzuruna erişmiştir. Suret ve mana ulularını ziyaret etmiştir. Bu gezginciliğinden dolayı gönül sahipleri ona “Şems-i Perende” Uçan Şems lakabını takmışlardır.
Feyz Aldığı Şeyhler
İlk şeyhi, Tebriz’de Şeyh Ebûbekir Sellebâf’tır. Uzun süre onun hizmetinde bulunmuş, büyük bir olgunluk ve erginlik mertebesine erişmiştir. Ancak daha fazla olgunlaştırmak şeyhinin takati üstüne çıkınca Ebûbekir, insaf ve takdir yoluyla Şems-i Tebrizî’ye bu olgunlaşmanın daha ileri mertebesini başka yerde aramasını tavsiye edip, seyahate çıkmasına izin vermiştir. Şems-i Tebrizi, önce Kirmanlı Şeyh Evhadüddin’in pîri Secaslı Rükneddin’in dergâhına gitmiştir, Daha sonra Tebrizli Şeyh Şahabeddin Mahmud’a Centli Baba ve Kemal’e gitmiştir. Zamanın büyük mürşitlerinden olan bu üç zatın hizmetlerinden de çok feyz almıştır.
Birçok tekke ve dergâhı dolaşan Şems-i Tebrizi bir gün bu dergâhlardan birisinde Şeyh Fahrettin Iraki’nin bir gazelini duymuş ve çok etkilenmiştir. Sürekli o gazeli okumaya başlamış, her okuyuşunda aynı etkiyi hissetmiştir. Bu gazel şöyledir:
“Bardağa dolan ilk şarabı sâkinin sarhoş gözlerinden ödünç aldılar.
Âlemin neresinde bir gönül derdi varsa, onları bir araya topladılar, adına aşk dediler.
Diyelim ki âşıklar kendi sırlarını açıkladılar. Ama Iraki’nin adını neden kötüye çıkardılar?”
Şems-i Tebrizi’nin içinde doğup büyüdüğü mistik iklim, yaradılışındaki vasıflar, diyar diyar tekke ve dergâhları dolaşması hâlet-i rûhiyesindeki ilahî aşk yolculuğunu tetiklemiştir. Zaten Şems’in ebediliğini sağlayan ve Mevlâna’yı coşturan bu yolculukta yaşanılanlar ve kazanılanlar olmuştu. Şems’in ruh şemsi, hayatı boyunca bulutlu gökyüzünde, bulutlar arasında parıldayan güneş ışıkları gibi bulutlara inat kendini gösteren, kendi öz hüviyetini sergileyen gün ışıkları gibi parlaklığını hissettiren bir ruh yapısındaydı. İlahî bir kaynaktan fışkıran, gözleri kamaştıran kendiliğindenlik kuvvetinin büyüsü, ebedilik sırrını ifşâsıydı…
Şems-i Tebrizi iyi bir eğitim görmüş, pek çok dergâhlarda dolaşmış ancak tatmin olamamıştır. Bu süre zarfında sürekli olarak Rabbine niyâzda bulunmuş “Dünya boş değil ya, elbette vardır” diyerek, kendisini anlayacak, sohbetine dayanacak bir dost istemiştir. Makalât’da şöyle anlatır:
“Tanrı’ya yalvardım. ‘Yarabbi beni kendi velilerinle tanıştır, onlarla yoldaş et,’ dedim. Rüyamda ‘Seni bir veliyle yoldaş edelim’ dediler. ‘O veli nerededir?’ diye sordum. Ertesi gece bu velinin Rum (Anadolu) diyarında olduğunu söylediler.” Bu rüyanın devamında kendisine, “Seni bir velî ile dost edeceğiz ama şükrane olarak ne vereceksin?” diye sorduklarını ve kendisinin de “Malım mülküm yok bir tek başım var, onu vereceğim” dediğini söyler. 
Bu açıklama bize Mevlâna’nın da vaktin olgun velileri mertebesine yükselmiş, kendisine muhatab olacak kuvvetli bir mana ehli bulamadığı için zahirî bilgiler çerçevesi içerisinde kalmış olduğunu göstermektedir. Şems bunu duymuş ve sezmiştir. İçindeki coşkun hisleri aktaracak derin ve geniş bir gönül aramaktadır. Aradığını da Mevlâna Celaleddin’de bulmuştur.
Şems-i Tebrizi alışık olduğumuz veli tiplemesine pek benzemez. Her söz ve davranışı insan muhayyelesini altüst ederken, insana, kendi özeleştirisini yaptıran fiillere dönüşür. Gençliğinde başlayan tatmin olmaz dost arayışı sebebiyle babası onun hâlini ve farklılığını anlamış ve “Allahu teala, sana günlük bir arkadaş versin ki, evvellerin, âhirlerin bilginlerini hakîkatlerini senin adına izhar etsin. Hikmet ırmakları, onun kalbinden diline aksın, harf ve ses kıyafetine girsin, o kıyafetin rütbesi de senin adına olsun” demiştir…
Asırlar sonra günümüzde görüyoruz ki Allahuteala’nın Şems-i Tebrizi’ye verdiği dost Mevlâna’nın Şems-i Tebrizi adına izhar ettiği hikmet ırmakları bütün dünyada gürleyerek akmaktadır.
Tarikat Bağlantısı
Şems’in tarikat silsilesi Hz. Aliye dayanmaktadır. Eflâki, Şems-i Tebrizi’nin tarikat bağlantısını şöyle açıklar:
Hazret-i Ali,  Hasan-ı Basi’yi;  Hasan-ı Basri, Habib-i Acemiyi; o, Davud-ı Tai’yi; Davud, Maruf-ı Kerhi’yi; Maruf, Seri-i Sakati’yi; o, Cüneyd-i Bağdadi’yi; o, Şibli’yi; o, Muhammed Zeccac’ı; o, Ebubekr Nessacı; o, Ahmed Gazali’yi; o, Ahmed Hatibi’yi; o, Şemsül Eimme Serahsi’yi; o, Sultanü’l –ulemâ Bahaeddin Veled’i; Bahaeddin Veled, Seyyid Burhaneddin Tirmizi’yi; o da Mevlâna Celaleddin’i; o da Şemseddin-i Tebrizi’yi, Tebrizi de Sultan Veled’i irşad etmiştir.
Eserleri
Şems-i Tebrizi’nin kendi el yazması, telif ettiği bir eseri yoktur. Ama öyle bir “Aşk Eseri” bırakmıştır ki, yazıya ne hâcet… Onun aşk okyanusundaki fırtınalarının etkisi, sürekli ve çok güçlü çalkantılar meydana getirdiği için ruhunda her dem yeni yeni devasa dalgalar husule gelmekte ve düşüncelerindeki durağanlık kaybolmaktadır. Yaşadığı devirden günümüze kadar o, hâlâ gıpta ile anılmakta, söylenmekte, merak edilmekte ve gönüllerde okunmaktadır.
Şemsi’in aslında yazı alışkanlığı yoktur. Yazmak alışkanlığının olmamasını şu sözlerle açıklar; “Bende yazı yazma alışkanlığı yok ve yazıya dökmediğim sözler bende kalır ve her an yeni bir şekil ve biçim alır.”
“Şems neden hiç yazmamıştır?” sorusuna, Chittick şöyle bir açıklama getirmiştir: “… Kendi zamanlarında ya da daha sonraki nesiller tarafından büyük sûfi ya da ârif olarak bilinenlerin çoğu için de geçerli olmak üzere kendisini Allah’a adamış Müslümanların büyük çoğunluğu yazmayı iş edinmezlerdi. Yazıya dökülmüş olanlar, mahiyeti gereği dışarıdan bilinmesi mümkün olmayan çok daha derin ve geniş bir gerçekliğin ancak ismini temsil eder.”
Şems-i Tebrizi’nin tek ve ünlü eseri, Makalât-ı Şems-i Tebrizi diğer adı ile Hırka-i Şems’dir. Ancak bu eser,  bizzat Şems-i Tebrizi tarafından kaleme alınmamıştır. Kendisini dinleyenler tarafından sohbet ve toplantılarındaki konuşmaları sırasında tutulan notlardan ibaret bir eserdir. Muhtemelen müritleri tarafından yapılan kayıtların itinalı olup olmadığına bakılmadan toparlanmasıyla meydana getirilmiştir.
Mevlâna gibi bir deryayı coşturan, kabından taşıran ilim ve irfan okyanusu Şems, neden hiç kitap telif etmemiştir? Sorumuza, Fürûzanfer şöyle açıklama getirmektedir;
“… Şemseddin, âlim, kâmil, cihanı görmüş, büyük erlerden birçoğunun sohbetine erişmiş biri idi. Dış sülukta, iç gidişte yüce bir yeri vardı. Söz biliminde, hal remizlerinde esaslı olgunluğa sahipti. Eğer telif işine el sürerse, mânâlar yazmaya himmet etse idi, kâğıt üstüne inciler saçar, gevherler dağıtırdı. İsteklerinin hatırını, gönlünü söz refakatiyle cennet bahçesine çevirir, yüksek değerlerde eserler yâdigâr ederdi. Fakat bu meslekte olanların çoğu zâhir ilmini, yazı yazmayı yol kapayıcı bir perde saydıklarından, kitap telifi cihetine gitmemişlerdir. Bundan ötürü Şemseddin’in telif ettiği herhangi bir kitap şimdilik mevcut değildir. Eski müellifler de ondan bir alâmet görmemişlerdir. Onun eserlerinden olmak üzere bir kitap vardır ki, adı da Makalât (Sözler)’tır. Bu nefis nüshanın aslı Konya müzesinde saklıdır.”
Makalât’ı Türkçe’ye çeviren Mehmet Nuri Gençosman ise bu çeviri ile ilgili olarak “Giriş” yazısında şöyle der:
“… Konuşmalar diye adlandırdığımız bu kitabın aslı, Farsça ve Arapça ile karışık, on üçüncü yüzyılda yazılmış çok çetin ve arkaik pasajlar ve deyimlerle dolu bir el yazmasıdır. Eser, çok önemli ve şaşırtıcı tasavvuf konularını içine aldığı gibi, o çağın belli başlı şahsiyetlerini, zamanın küfür ve bilim hareketlerini yansıtması, hele Mevlâna Celâleddin’in karanlıkta kalmış olan bazı yönlerini aydınlatması bakımından da bir hazine değerindedir. Şems-i Tebrizî Konya’ya niçin gelmiştir? Mevlâna ile onun arasındaki ilişki nasıl başlamıştır? Mevlâna’nın normal hayatını birdenbire alt üst ederek ona coşkun ve taşkın yepyeni bir ruh aşılayan bu adam kimdir? İşte bu noktaları bize açıkça gösterecek çok önemli bilgileri bu kitapta bulmaktayız. Kitabın gerçi çok çetin ve dikenli tarafları vardır ve bu özelliği bugüne kadar bir çevirisinin yapılmasına engel olmuştur.”
Gençosman tarafından “Konuşmalar” adıyla Türkçe’ye çevrilen Makalât iki cilt halindedir Makalât’ın nüshalarının bulunduğu kütüphaneler; Konya Mevlâna Müzesi İhtisas Kütüphanesi (No: 2/44, 2145); Prof. Dr. F. Nafiz Uzluk’un özel kitaplığı; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (No: 679 F.Y.); İstanbul Bayezid Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi kitaplığındadır.
Makalât ile arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Mevlâna, Mesnevî’de geçen birçok hikâye ve nükteleri Makalât’tan almıştır.
Şems-i Tebrizi’ye İsnad Edilen Eserler: Şems-i Tebrizi’ye isnad edilen çeşitli eserler mevcuttur. Ancak bunların Şems’e ait olmadığı bilinmektedir. Bunlardan birisi, Hindistan’da basılan ve içinde 150 beyit bulunan Gönüllerin Sevgilisi (Merfubü’l-Kulûb) manzumesidir. Manzumenin sonunda yazılmış olan tarihe göre 757/1356’yı göstermektedir. Bu tarih ise Şems’in kaybolmasından 112 yıl sonrayı göstermektedir. Üstelik Şems’in “Mesnevî” tarzında yazı yazan bir zat olmadığı da bilinmektedir.

Karakteri                                         

Şems-i Tebrizi’nin karakter tahlili konusunda yapmaya yeltensek de, öncelikle şunun altını koyu bir çizgiyle çizmek gerekir. Şems’i Şems yapan ne karakteri, ne aile geçmişi, ne şeyhi, ne de bilgisidir. Onu Şems yapan, ruhunda çağlayan debisi çok büyük aşk ırmaklarıdır. Zira ondaki aşk kudreti sınır tanımayacak kadar ufuk çizgisini aşmıştır, asıl hüviyeti aşkında gizlidir. O İlahî aşkın ateşli remzinin müstesna kor ateşi, yaklaşık sekiz asırdır dünya ufuklarında yalımlanıyor, yalımlaşmaya da devam edecektir.
Şems-i Tebrizi’nin karakterinin oluşumunda ve psikolojik özelliklerinin gelişmesinde, biyolojik muhitinin karakteri nasıldı ve ne ölçüde etkili oldu? Etki derecesini ve o devre hâkim olan ruhun detaylarını ve müphem taraflarını tamamıyla bilemiyoruz. Başka eseri olmadığı için karakter tahlilinde yararlanılabilecek kaynaklardan en önemlisi, Makalât’tır. Diğer önemli kaynaklardan biri Mevlâna’nın ikincisi Şems’i yakından tanıyan ve müridi olan Sultan Veled’in eserlerindeki Şems’le ilgili bölümler, üçüncüsü Mevlâna’dan sonra vefat etmiş, yakın hizmetinde bulunmuş olan müridi Sipehselar’ın naklettikleridir. Bunlar Şems’in karakteri hakkında belge ve kaynak olarak bize önemli ışıklar tutmaktadır. Bu kaynaklardaki bilgilerden ışığından yola çıkarsak, yukarda da bahsettiğimiz gibi Şems’in çocukluğundan itibaren farklı bir gelişim süreci yaşamış olması, onun kişiliğinin özünü oluşturan özelliklerin, kazanılmaktan ziyade doğuştan mevcut olduğunu gösteriyor. Kişisel özellikleri, ne koşullara bağlanarak yavaş yavaş, ne de aniden değişip gelişivermiştir.  Dış koşullara bağlı olarak değişip gelişmeyen, kendine has davranışlar ve özellikler bütünlüğü gösteren özgür kişiliği, içten gelen manevi aşamalara sahip oluşu kendiliğindenliktir. Ancak, “gelişimi, dış koşullardan tamamen soyutlanarak devam etmiştir”, demek de eksik olur. Mutlaka çevre koşulları da etkisi olmuştur. Makalât’ta, “Ben teklifsiz, pervasız bir adamım; ne Mevlâna’nın ayrılığından bana bir zahmet, ne de ona kavuşmaktan bir sevinç gelir. Benim bir şeyden hoşlanmam da, incinmem de yaratılışımın gereğidir” sözlerinden hiç kimseye eyvallahı olmayan bir derviş olduğunu anlıyoruz.
Şems’in ruh ve beden yapısının oluşmasında çevresinin, anne, baba ve dedelerinin bazı biyo-fizyolojik, psiko-sosyolojik özelliklerinin ne dereceye kadar etkili olduğu ve sürdüğü çok fazla bilinmese de, Makalât’taki konuşmalarından bazı ipuçları elde etmek mümkündür. Yukarıda da değindiğimiz gibi, büyükbabaları, kendi babaların İslamiyet’e ters düşen kitap ve defterlerini yakarak zamanın sapkın inançlarına başkaldırmaları önemli bir noktadır. Buradan bir bağ kurarak psikolojik ve genetik açıklama yapılabilir. Kendi müntehasında ilâhi aşkla dolması ve gerçek İslami kurallar dışında hiçbir kural tanımayışında dedelerinin tavırlarıyla çok yakın benzerlikler kurulabilir.
Dünyanın mal, mülk, mevki, makam vesairesine nazar-ı istihkarla bakan Şems, dünya mihnet ve hazlarını elinin tersiyle itmiştir. Hayatı boyunca nefsine karşı, olabildiğince tavizsiz bir irade göstermiştir. Makalât’ta, “Benim nefsim bana öyle uysallık gösterir ki, önüme yüz binlerce helva ve kebap getirseler, gerçekten isteğim bile olsa, başkalarının can attıkları o yemeklere asla dönüp bakmam. Vaktinde ona vereceğim arpa ekmeği, vakitsiz vereceğim kebaptan daha hoştur” der. Şems, ruhunda kendi kendisiyle aktif bir etkileşim süreci yaşamıştır. Emsalsizliği ve kendine özgülüğü olan, hür yaşayan bir derviştir. Gösterişe hiç ehemmiyet vermeyen, şan şöhrette gözü olmayan, sultanlara, beylere eyvallah etmeyen, sözünü sakınmayan, biraz da sivri dilli, çoğu zaman geleneklere baş kaldırışı, sert tabiatı, yaratılış itibarıyla başına buyruk şahsiyeti, dürtülerinden kaynaklanmıştır. Birdenbire bora gibi parlayan, belki de izin verilse uzayın akla sığmaz sonsuz boşluklarını dolduracak ya da şems’i ile yakacak güçte hür bir dervişti...
Mizacının hususiyetlerinden aldığı duygu, davranış ve ruh yüksekliği dolayısıyla, sultanlara boyun eğmeyen yüce kanaatkârlığı, ruhunun bedenî ihtiyaçları karşısında gurur –azamet ve tevazu- mahiyet kutupları arasındaki tavizsizliği, fakr-ı manevi, yani dünyevi nimetlere kıymet vermeyen bir şahsiyet olmasındaki sebep; fakr u zaruret içinde olmasından değildi. Hadis-i Şerif’e müessir olmasından ileri geliyordu. Onda tecrid yani Kalpten ve akıldan dünyaya ait şeyleri çıkararak yalnız Allah’a gönül bağlama kabiliyeti fazla olan karakter özelliklerinin akisleri görülmektedir. Ruhi insicamı, Allah sevgisinden ileri gelmektedir. Bütün hayatı boyunca mizacındaki ana mihver tasavvufi aşk olmuş, bütün mevcudiyetiyle o sevgiye bağlanmıştır.
Şems’in çocukluğunda; kadın öğretmenin ritim tutturması üzerine cezbelenerek sema etmeye başlaması olayına istinaden, onda gönül cezbesinin küçük yaşlardan itibaren var olduğunu müşahede ediyoruz. Bu yüzden Şems’in davranışlarını kuvvetli bir psikolojik faktör mahiyetinde telakki etmek yerine karakteristik vasıfları arasında ruh yapısındaki insicamı ve mana ehli oluşunu göz önüne almak daha doğrudur. O, zamanın değer ölçülerini aşan, yaradılışında üstün vasıflarla bezenmiş, Allah vergisi bir istidat ve yetenekle doğmuştur.
Şems’in yaşadığı devre göre sıra dışı özellikleri, manyetik kişilik yapısı, zamanın geçerli tabularına ve geleneklerine baş kaldırışı; çevresinde bulunan insanların kimi zaman tepkisine, kimi zaman da ilgisine sebep olmuştur. Düzenli bir hayatı olan Mevlâna’nın normal yaşantısını birdenbire alt-üst ederek, coşturan ve ona taşkın bir ruh armağan eden Şems’in günümüze kadar ilgiyle ve sevgiyle anılmasını göz önüne alacak olursak kozmik bir insan oluşu noktasında derinleşmek gerekir. A. Schimmel, “Kaynaklar Şems’i, yorumları ve sert sözleriyle insanları şoke eden, tuhaf davranışlı, tahammül edilmez bir kişi olarak tanımlar.” der. Bir başka eserinde “Şems’den bahseden menkıbeler ve onun tasavvufî vecizeleri, kendisinin çağdaşı sûfîleri çoğu zaman keskin alaylarla şaşırtan, olağanüstü gururlu ve harikulâde bir şahsiyet olduğunu gösterir” der.
Şems, gururlu, sivridilli kişiliğinin arkasında sıcacık, merhametli bir kalp taşır. Bir menkıbede her gün bir harabeye giderek oradaki köpek ve yavrularına ekmek götürdüğü anlatılır.
Şems-i Tebrizi, kimliği ve kişiliği hep tartışıldığından dolayı bazılarınca saygın bir veli, bazılarınca da “patavatsız” biridir. Ancak çoğu kimselerce evliya derecesinde hürmet görmüştür.
Başkalarının üstünde tesir yapmaktan hoşlanmayan bir kişiliğe sahip olan Şems, dış görünüşü dikkate almamıştır. Hatta dış görünüşü önemseyenlerin düşüncelerinin aksine tavır geliştiren biridir. Bununla birlikte Şems, kendisinden beklenen davranışları sergilemeyen veya ne tepki vereceği tahmin edilemeyendir.
Aşk, vecd ve hakikat dervişi Şems, özgürlüğünden kolay kolay taviz verecek bir şahsiyet değildir. O, aynı zamanda keskin bir zekâ, insanları iyi tanıyan bir bilge ve şöhretten kaçan bir sufîdir. Özgür ruhlu ve çekici bir insandır. Kendisinin de söylediği gibi, sırların sırrı ve aydınlanmanın nurudur. Bir rehber olarak ulaşılması zor bir yetenek ve irfana sahiptir.
Dışa açık, inandığı ideallerini sonlu hiçbir güçten–buna Mevlâna da dâhildir-çekinmeden söyleyen ve savunan Şems, kendisi için prensip edindiği özgürlüğü ve serbestliği, karşısındaki insana da tanımaktan kaçınmaz.
Sözlerin ve kelimelerin anlatmada güçlük çektiği makamlara erişen Şems, çıktığı en uzun yolculuk ve bunun yansıması olan gurbet sonucunda ailesine ve en yakınlarına yabancılaşan bir kimliğe bürünür. Bu o derece hüzünlü bir gurbettir ki, adeta sürgündeki bir Şems ortaya çıkar.
Şems ile Mevlâna’nın buluşması, yakınlaşması ve nihai aşamada bir olması, hem maddi hem de gönül cihanında ender gerçekleşmiş hadiselerdendir. Bunu büyütmemizin ve yüceltmemizin sebebi, evrensel vuslatın sonuçları itibarıyladır. Sonuç, birleşmenin, dostluğun ve muhabbetin zirvesi, “ikiz ruhlar”ın iki ayrı bedende ama tek bir ruhta “bir” olmasıdır.

KAYNAKÇA
Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, (çev. Tahsin Yazıcı), MEB Yayınları, İstanbul, 2001.
Chittick, William C. - Sachiko Murata, İslâm’ın Vizyonu, (çev. Turan Koç), İnsan Yayınları, İstanbul, 2003.
Fürûzanfer B.; Mevlâna Celâleddin, (çev. F. Nafiz Uzluk), Konya Valiliği Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya, 2005.
Mevlâna, Mesnevî, VI, (Haz. Şefik Can), Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.
Özönder, Hasan; Mevlâna’nın Gönül Dostları, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya, 2004.
Schimmel, Annemarie; İslâm’ın Mistik Boyutları, (çev. Ergun Kocabıyık), Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.
            , Ben Rüzgârım Sen Ateş, (çev. Senail Özkan), Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003.
Sipehsâlar, Risale-i Sipehsâlâr, Konya Valiliği İl Turizm ve Kültür Müdürlüğü, Konya, 2005.
Sultan Veled, İbtidâ-Nâme, (çev. Abdülbâki Gölpınarlı), Altunarı Ofset, Konya, 2001.
Şems-i Tebrizî; Makalât, II., (çev. M. Nuri Gençosman), Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1974.
Türkmen, Erkan;  Şems-i Tebrizî’nin Öğretileri, Anadolu Manşet Gazetesi Yayınları, Konya, 2005.
Ürkmez Melahat, Gönül Bahçesinde Mevlâna, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya, 2005.
            , Mevlâna’da Aşk Sırrı ve Nihai Bütünleşme, Nüve Kültür Merkezi, Konya, 2005.
            , Şems-i Tebrizî, Nüve Kültür Merkezi, Konya, 2009.

















CELALEDDİN KARATAY (Ö. 652/1254)*

Türkiye Selçuklularının ünlü veziri Celaleddin Karatay’ın hangi tarihte doğduğu bilinmemektedir. Bazı araştırmacıların doğum tarihine ilişkin verdiği bilgiler kesin delillere dayanmadığı için tahminden öte geçmemiştir. Onun Sultan II. Kılıçaslan’ın saltanat yıllarının (1156-1192) son dönemlerinde yahut I. Gıyaseddin Keyhusrev’in hükümdarlığı (1192-1196) sırasında doğmuş olabileceğine yönelik görüşler daha tutarlı sayılabilir. Altmış yaşında vefat ettiğine dair yaygın görüş ise bilimsel açıdan tam ispatlanamadığı için vefat tarihi olan 1254’ten 60’ı çıkarmak suretiyle bulunan doğum tarihi (1194) de ne yazık ki gerçeği yansıtmaktan uzaktır.
Etnik kökenine ait bilgiler de tartışma konusudur. İbn Bîbî’nin[1] onun “Rûm asıllı bir gulâm”, Ebü’l-Ferec’in ise[2]Alâeddin Keykubad’ın yetiştirmelerinden” olduğuna dair verdiği bilgi değişik şekillerde yorumlanmıştır. Araştırmacılar[3] bu iki kaynaktan hareketle Celaleddin Karatay’ın I. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında gerçekleştirilen ve şehrin fethiyle sonuçlanan Antalya seferi sırasında ele geçirilen Rum esirlerinden olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre genç yaşında İzzeddin Keykavus zamanında siyaset sahnesine çıkan Celaleddin Karatay’ın daha önceki bir sultan, muhtemelen II. Kılıç Arslan döneminde Gulâmhâne’ye[4] alınmış olması gerekir. II. Kılıç Arslan zamanında Rum diyarlarına yapılan seferler incelenir ve Karatay’ın Antalya’ya yaptırdığı Daru’s-sulehası[5] da memleketine bir hizmet olarak düşünülerse İbn Bîbî’nin onun Rum kölesi olduğuna dair kaydının hakikati yansıttığı anlaşılır. Kaldı ki İbn Bîbî’nin kaydını geçerli kabul etmek için bir sebep daha vardır. Babası Mecdüddin Muhammed ile Celaleddin Karatay II. Gıyaseddin Keyhusrev (1237-1246) zamanında devlet hizmetinde görev aldıkları için[6] İbn Bîbî Karatay’ı yakından tanımaktadır. Öyleyse o Celaleddin Karatay’ın etnik kökeni hakkında gerçek bilgiyi verebilecek en yetkin isimlerin başında gelmektedir. Bazı araştırmacılar[7] kölelikten yetişen önemli kişilerin çoğu defa kimin köleleri olduğuna kayıt düşüldüğünü fakat İbn Bîbî’nin Celaleddin Karatay hakkında böyle bir bilgiye yer vermediğini dile getirerek bu görüşe karşı çıkmışlardır. İbn Bîbî’ye eşlik eden ve Celaleddin Karatay’ın etnik kökenine neredeyse aynı ifadelerle değinen ikinci kaynak bu tartışmalar sırasında galiba biraz ihmal edilmiştir. Ebü’l-Ferec’in tarihi, Türkiye bilim çevrelerinde genellikle Ömer Rıza Doğrul’un tercümesi vasıtasıyla yararlanılan bir kaynak özelliği taşımaktadır. Doğrul’un tercümesinde “Kânyâ (Konyâ?)’da Sultan Alâeddin’in kölesi olup ismi Celâleddin Karatay olan bir asilzade vardı”[8] denilmektedir.
Ebü’l-Ferec’in eserini Süryaniceden İngilizceye Ernest A. Wallis Budge çevirmiş, Ömer Rıza Doğrul da Budge’ın tercümesini Türkçe’ye kazandırmıştır. Doğrul, tercümesine esas aldığı nüshayı işaret etmek üzere Budge’ın ismini kitabın kapağına koymayı ihmal etmemiştir. Budge’ın İngilizce tercümesine başvurulduğunda Celaleddin Karatay’dan “Kânyâ (Gûnyâ?)’da Celâleddin Karatay adında malum bir soylu, Sultan Alâeddin’in eski bir kölesi vardı”[9] şeklinde söz edildiği görülür. Ebü’l-Ferec Süryanice yazdığı bu eseri ömrünün sonlarına doğru dostlarının ısrarları üzerine birtakım ilave ve tashihlerle ama özetle Arapça olarak yeniden kaleme almıştır. Süryanice aslında bulunmayan söz konusu ekleme ve düzeltmelerin kıymeti bu çalışmayı göz ardı edilmemesi gereken bir özet konumuna yükseltmiştir. Târîhu Muhtasari’d-Düvel adlı Arapça özette Celaleddin Karatay’la ilgili ifade “Kökeni Rum’dur. O Sultan Alâeddin’in kölelerinden ve yetiştirmelerindendir.”[10] Şeklinde geçmektedir. Eserin, Ebü’l-Ferec’in 700. vefat yıldönümü münasebetiyle yayınlanan bir nüshası daha vardır. Söz konusu nüsha daha önce İshak Ermele tarafından Arapça’ya tercüme edilerek Maşrık dergisinde 1949-1956 yılları arasında Târîhu’d-Düveli’s-Süryânî başlığıyla yayınlanmıştır. Ermele’nin bu çalışması Jean Maurice Fiey tarafından yeniden ele alınarak titizlikle incelenmiş, eksiklikleri giderilmiş, yanlışlıkları düzeltilmiş ve kadim Süryanice yazmalarındaki asıl ismine sadık kalınarak Târîhu’z-Zemân adıyla 1986 yılında neşredilmiştir. Târîhu’z-Zemân on bir tabakalık bu büyük ansiklopedik tarih kaynağının sadece 10. ve 11. tabakalarının bulunduğu bir cildinin yayınından ibarettir. Ne mutludur ki Celaleddin Karatay’dan söz eden kısım, burada yer almaktadır. Adı geçen yayında Ebü’l-Ferec, Celaleddin Karatay için “Sultan Celâleddin’in kutuplarından güngörmüş bir ihtiyar”[11]  tanımlamasını kullandıktan sonra onun müstesna özelliklerini saymaya başlamaktadır. Tanımlamada yer verilen iki Arapça kelimeden birisi “şeyh”, diğeri “aktab”tır. Şeyh tabiri Celaleddin Karatay’ın yaşlılığını gösterdiği kadar güngörmüşlüğüne de işaret eden bir özellik taşımaktadır. Aktab kelimesi ise yönetimde gücü ve etkisi olan kimse, önder, şef, bir topluluğun başı, komutan, bir kimsenin kayırıcısı, sözü geçer, baş, başkan anlamlarına gelir. Bütün bu bilgiler araştırmacıların “kölelikten yetişen önemli kişilerin çoğu defa kimin köleleri olduğuna kayıt düşüldüğüne fakat İbn Bîbî’nin Celâleddin Karatay hakkında böyle bir bilgiye yer vermediğine” dair kuşkularını giderecek düzeydedir. Onun için İbn Bîbî ve Ebü’l-Ferec gibi iki önemli kaynağın onun etnik kökenine ilişkin bilgileri yeterince açıktır denilebilir.
Konuyla ilgilenen pek çok araştırmacı, “Rûmî” kelimesinin ne anlama geldiğini çözmek için de hayli mesai harcamıştır. Selçuklular zamanında bütün Ortodoks Hristiyanlara “Rûm” denilmesi, hattâ Anadolu sakinleri Rûm, yani Bizans diyarında ikamet ettikleri için kendilerinden oturdukları yere nispetle “Anadolulu” anlamına Rûmî olarak söz edilmesi değişik yorumlara sebep olmuştur.
Batılı araştırmacılarda Celaleddin Karatay’ın soyuna dair farklı görmüşler ileri sürmüşlerdir. C. Huart, Karatay’ın soyunun Türk bir aileden geldiğini iddia etmiştir[12]. Paul Wittek ise[13] Celaleddin Karatay’ın medrese vakfiyesinde geçen bir pasajı esas alarak onun ve iki erkek kardeşinin mühtedi olduklarını, İslamiyet’e yüksek mevki elde etmek için girdiklerini ileri sürmüştür[14]. O, İslamiyeti sonradan benimseyen üç kardeşin böylesi büyük mevkilere çıkmalarını ve aile bağlarını koruyabilmelerini, satın alınmış köleler olamayacaklarına bağlamaktadır. Wittek, Karatay kardeşlerin babalarının I. Gıyaseddin Keyhusrev’e kızını veren, Bizanslı Mavrozomis olacağını tahmin etmektedir. Ona göre Karasungur’un, Lâdik/Denizli’de valilik yapması ve üç kardeşin “kara” kelimesiyle başlayan adlarıyla babaları sandığı Selçuk hizmetinde bulunan Bizans asilzadesinin adının başında bulunan “mavro”[15] kelimesi arasında bir ilgi olmalıdır. Wittek’in tezi zayıf bulunmuştur. Osman Turan’ın da belirttiği gibi[16] Karataylar Selçukluların itibar ettiği meşhur bir aileye mensup olsalardı kaynaklar kendilerinden köle olarak değil ailelerinin adıyla söz ederlerdi. Zira meşhur ailelerin mensupları o dönemde İslamiyet’i kabul ettikten sonra da eski unvanlarını koruyorlardı. Kaldı ki kara kelimesi Türkler tarafından çokça kullanılmıştır. “Kara” güçlü, “tay” da denk, eş, yol arkadaşı anlamına gelmekte olup iki kelime Karatay şekliyle birleşik özel isim haline getirilmiştir. Celaleddin Karatay’ın bir Yunan gulamı olduğuna ikna olmuş görünenler arasında Speros Vryonis[17], Claude Cahen[18], John Ash[19] de vardır.
Eski bir vesikaya dayanılarak Celaleddin Karatay’ın aslen Konyalı olduğu sonucuna ulaşan araştırmacılara göre ise Celaleddin Karatay şehrî yani Konya’nın yerlisi ve mühtedîdir. Küçük yaşlarda Müslüman olmuştur. Asıl ismi Karatay, Karatayı yahut Karadaî’dir. Kardeşleri ise Karasungur ve Turumtaş isimlerini taşıdıklarından ailesi Türk olmalıdır. Bu durumda ataları Abbasiler zamanında Orta Asya’dan getirilerek “Sugur”a Bizans sınırlarına yerleştirilen Müslüman Oğuz Türklerindendir. Zamanla esir düştükleri yahut yerleşmek zorunda kaldıkları Konya’da Hristiyanlığa geçmişler fakat isimlerini ve dillerini muhafaza etmişlerdir[20].
Celaleddin Karatay’ın Anadoluluğunda şüphe edilecek bir yön yoktur. Aile üyeleri arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kopmamıştır. Onun ve kardeşlerinin öz Türkçe isimler taşıması bu ailenin Türk olma ihtimalini artırmakla birlikte Türk aslından gelmeyen kölelere de öz Türkçe adların verilebildiğini unutmamak gerekir.
Onun Müslüman bir ailenin çocuğu olmadığı, İslamiyeti sonradan, muhtemelen Gulâmhâne’de iken küçük yaşlarda kabul ettiği, banisi olduğu çeşitli eserlerin kitabe ve vakfiyelerinden anlaşılmaktadır. Çünkü kitabe ve vakfiyelerde ismi daima “Karatay b. Abdullah” olarak geçmektedir. Gayrimüslim ailelerin Müslüman olan çocuklarının erkekse “İbn Abdullah”, kız ise “Bint Abdullah” olarak adlandırılması Hz. Peygamber döneminden itibaren Müslümanlarca uygulanan bir yöntemdir. Bu gelenek Selçuklularda da sürdürülmekteydi. Öyleyse babasının isminden hareketle onun gayrimüslim bir ailenin evladı olduğu söylenebilir. Karatay Kervansarayı vakfiyesindeki bir kayıt da ailesinin sonradan Müslüman olduğuna işaret etmektedir. Celaleddin Karatay, bu vakfiyenin tevliyetini kendisinden sonra erkek kardeşleri ile bunların oğullarına ve şayet bunların nesli kesilirse kız kardeşlerinin oğullarına şart koşmakta, ayrıca akraba ve azatlı kölelerinden muhtaç kimselere tahsisat ayırırken bunların Müslüman veya gayrimüslim olabileceğini belirtmektedir[21].
Bu şart, Karatay ailesinin genişliğini ve ailede hala İslamiyet’i kabul etmemiş olanların bulunduğunu göstermektedir. Zaten kölelerin en kıymetlileri ailecek köle olanlardı. Böyle bir köle ailesine sahip olan “efendiler” bahtiyar sayılırlardı. Ailecek köle olanlar çalışkanca ve dürüstçe hareket etmeliydiler. Değilse aile dağılırdı. Hatta sahipleri onlardan daha fazla yararlanmak için bazen içlerinden birisini ayırıp satmak istediğini söyleyerek baskı oluşturmaktaydı. Dolayısıyla canla başla hizmet ve efendilerini memnun etmekten başka çareleri yoktu. Bunu kendileri için değilse bile ailenin dağılmaması için yapmak zorundaydılar[22].
       İbn Bîbî’ye göre Karatay, I. Alâeddin Keykubad’ın tahta çıkışından ölümüne kadar (1220-1237) hazar­da ve seferde bu büyük sultanın hizme­tinden ayrılmamıştır[23]. O, sultanın cülusu sı­rasında orta yaşın üzerinde ve önemli bir mevkide bulunuyor olmalıdır. Çünkü Keykubad’ın saltanatını tasdik ve tebrik maksadıyla halife tara­fından gönderilen Şehâbeddin es-Sühreverdî’yi (ö. 632/1234) dönüşü esnasında Konya’dan yolcu edenler arasında Sultan Alâeddin’le birlikte Celaleddin Karatay’la Necmeddin Tûsî de vardı[24]. Şayet Karatay’ın yaşı, bulunduğu makam ve tecrübesi yetersiz olsaydı, Sultan bu önemli konuğunu Zincirli Hanı’na kadar uğurlarken onun yanında bulunmasına herhalde izin vermezdi.
Celaleddin Karatay’ın zekâ ve becerisiyle, samimiyet ve sadakatiyle Selçuklu sarayında görev basamaklarını birbiri ardınca tırmanarak Keykubad’ın saltanatı boyunca taştdârlık makamında bulunduğu anlaşılmaktadır[25]. O, 1236’da Alâeddin Keykubad ile Kayseri’ye gitmiş, sultanın orada ölümüne yakından tanık olmuştur[26].
Karatay’ın sonraki yıllarda görülen nü­fuz ve tesirinin yerleşmesinde, sağlam kişilik ve karakterinin yanı sıra Keykubad tarafından ona verilen mevkiin ve onun da sultanın mahremi olarak edin­diği tecrübe ve bilgilerin büyük rolü var­dır[27]. Belki en önemli özelliği dürüstlüğü, çatışmalardan uzak durmadaki hassasiyeti, hizipleşmelere katılmaması, etkili bir kişiliğe sahip olması ve görevinin güçlüğünü bilmesidir[28].  Aksarayî, onu, Alâeddin Keykubad öldüğünde devleti idare eden iki samimi Müslümandan biri olarak gösterir ve meziyetlerini sıralar[29].
Keykubad’ın ani ölümü dengeleri değiştirdi. Sultan Alâeddin büyük oğlu Keyhusrev’i değil Eyyubi melikesinden[30] doğma küçük oğlu İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliaht tayin etmişti[31]. Fakat o öldüğünde veliaht 8-9, Gıyâseddin Keyhusrev ise 16 yaşında idi. Tarihçiler, büyük oğul dururken küçük oğlun veliaht yapılmasını, büyük oğlun iyice belirginleşen liyakatsizliğine bağlamaktadırlar[32]. Sultan Alâeddin’in aldığı bütün tedbirlere ve yeminlere rağmen[33] ondan sonra ye­rine veliahdı değil II. Gıyaseddin Keyhusrev geçti. Yönetimde zafiyet baş gösterdi. İbn Bîbî’nin deyimiyle o andan itibaren Rum ve Şam diyarı karıştı. Düzensizlik, istikrarsızlık, belirsizlik ve sıkıntı kol gezmeye başladı. Anadolu bir daha rahatlık yüzü görmedi[34]. Çünkü Sultan Gıyaseddin’in yetersizlik ve liyakatsizliğine karşı idarenin dizginlerini ele almayı başaran Sadeddin Köpek de bir o kadar keskin, entrikacı ve zeki idi. Hatta kendisine rakip olabilecek bütün büyük devlet görevlilerini bertaraf ettikten sonra düzmece bir hikâyeyle Selçuklu tahtına bile göz dikti. Ancak hevesi kursağında kaldı. Akıbeti acı oldu[35]. “İkinci derecede oldukları için öldürülmemiş ve kenarda kalmış kimseler”[36] arasında olan ve köşesine, muhtemelen Antalya’ya çekilen Celaleddin Karatay diğerleriyle birlikte hizmete çağrılarak eski görevi olan taştdârlıkla bir­likte hazîne-i hâssa emirliğine tayin edil­di[37]. Görevini Keyhusrev’in ölü­müne kadar sürdürmüştür.
Artık devlet gücünü göstermiş ve Diyarbakır’ın alınmasıyla (1240) soluk almıştı ki önce Babâî isyanı patlak verdi (1243), ardından da Moğollarla savaşa tutuşuldu. Genç ve atılgan devlet adamlarının kışkırtmasıyla girişilen Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu ordusu ağır bir yenilgi aldı (1243)[38] ve devlet bundan sonra bir daha toparlanamadı.
II. Gıyaseddin Keyhusrev 1246’da ölmüş ve ardında üç oğul bırakmıştı.  En büyük oğlu İzzeddin Keykâvus on bir, Rükneddin Kılıç Arslan’la Alâeddin Keykubad ise dokuz ve yedi yaşlarında idiler. Keykavus’un annesi Konyalı bir Hristiyanın kızı olan Berduliye Hatun, Kılıç Arslan’ınki yine Konyalı bir Hristiyan kızı ve nihayet Alâeddin Keykubad’ınki ise ünlü Gürcü Hatun’du. Sultan Gıyaseddin’in Gürcü meli­kesinin kızından olan en küçük oğlu Alâeddin Keykubad’ı veliaht tayin etmesini değerlendiren Vezir Şemsed­din Muhammed el-İsfahânî. Celaleddin Karatay, Şemseddin Has Oğuz, Esededdin Rûzbe ve Fahreddin Ebû Bekir gibi devrin güçlü devlet adamları, ortak kararla[39] tah­ta büyük şehzade II. İzzeddin Keykâvus’u çıkardılar. Karatay da nâib-i saltanat ta­yin edildi. İbn Bîbî, Vezir Sâhib Şemsed-din’in kesin hâkimiyetinden önceki dev­rede Karatay’ın fikrini almadan memle­ket işlerine bakmadığını kaydeder[40]. Zamanla vezir Şemseddin kendisine rakip gördüğü devlet adamlarını ortadan kaldırdı. Gücünü artırmak maksadıyla sultanın annesi Berduliye Hatun’la da evlendi[41]. Kamuoyu ve Beylerbeyi Şerefeddin Mahmud Erzincani bundan etkilenmişti. Bunun üzerine Vezir Şemseddin Isfahani bir hileyle Beylerbeyini ortadan kaldırdı. Fakat bir süre sonra kendisi de aynı acı akıbete uğradı[42].
Güyük Han’ın cülus merasimine katıl­mak üzere Moğolistan’a giden II. Gıya­seddin Keyhusrev’in ortanca oğlu IV. Kılıç Arslan ve taraftarlarının Sultan Keykâ­vus ve veziri Şemseddin’in azillerine dair yarlıg[43] getirmeleri üzerine Celaleddin Ka­ratay, IV. Kılıç Arslan’ın elçisi sıfatıyla ge­len Hotenli Cemaleddin’in de katıldığı mecliste büyük kardeş dururken küçü­ğün sultan olmasının şeriata ve örfe uy­gun olmadığını, üç kardeşin birlikte tah­ta çıkarılmasının ve Kılıç Arslan’la birlikte gelen 2000 Moğol süvarisinin geri gön­derilmesinin gerektiğini söyledi. Niha­yet onun nüfuz ve gayretleriyle yalnız kardeşler arasındaki ihtilâflar değil bun­lara intisap ederek şahsî ihtiraslar pe­şinde koşan beyler de yatıştırıldı. Ancak bu sırada Keykâvus ile Kılıç Arslan ara­sında anlaşmazlık çıktı. Aksaray yakınlarında karşı karşıya gelen iki kardeşin mücadelesinde Kılıç Arslan mağlup ol­du. Fakat Keykâvus kardeşini affetti. Celaleddin Karatay, üç kardeşin birlikte salta­nat sürmelerini temin ederek devletin parçalanmasını önledi. Onun yerinde tedbiriyle üç kardeş birden Selçuklu tahtına oturmuş, sikke ve hutbede ise adları doğum sırasına göre kullanılmıştır[44]. Böylece Karatay, siyasi tutkuları dizginlemiş, devletin idaresini eline almış ve üç kardeşin saltanatı adı altında Selçuklu birlik ve düzenini büyük bir beceriyle yeniden kurmaya çalışmıştır. Ona göre asıl sultan yine büyük kardeş II. İzzeddin Keykâvus’tu. Hutbe, para ve kitabelerde sırayla adları anılan kardeşlerden bazen sadece İzzeddin’in ismiyle yetiniliyordu[45].
Celaleddin Karatay, Mengü Han’ın huzuruna çıkmak üze­re Moğolistan’a hareket eden Keykâvus’u yolcu etmek için gittiği Kayseri’de vefat etti (1254). Sivas’ta iken durumu öğrenen Keykâvus memleketin başsız kaldığı bahanesiyle zaten isteksiz çıktığı bu yolculuktan vazgeçerek geri döndü. Kendi yerine ise kü­çük kardeşi Alâeddin Keykubad’ı bazı devlet adamlarıyla birlikte Moğol Hakanı’na gönderdi. Karatay’ın cenazesi Konya’ya getirilerek medresesinin yanındaki (veya kervansarayındaki) türbede defnedildi.
Kaynakların tamamı Celaleddin Karatay’ın samimiyet ve dürüstlüğüne değinirler. Mesela İbn Bîbî, eserinin farklı yerlerinde; “seçkinler zümresinin önde geleni, zahidler ve abidler göğünün güneşi, devrinin bir tanesi, iyilik yapma, doğruluğu ve dürüstlüğü ön plana çıkarma çabaları her zaman anılacak olan büyük emir”[46], “bütün işler ve meseleler görüşülürken divanda isabetli düşüncesine başvurulan, şerefli nefsi irfan göğünde ve bilgi semasında yükselmiş, temiz kişiliği meleklerin ruhu gibi kutsallaşıp arınmış olan, menşurların, fermanların ve divan kararlarının (emsile-i divani) üzerine adının yanına ‘veliyyullah fi’l-arz’ (Allah’ın dünyadaki velisi) şeklinde yazmayı görev bildikleri”[47], “bir efendinin veya bir zahidin özelliklerine sahip olan, Eflatun’un düşüncesinde yer alan kutsal ruhun gayb sırlarının mahalli olan kusursuz zatına inip yerleştiği, cömert, güzel huylu, sultanlarla iyi geçinen, gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren, yemeye, içmeye ve şehvetine mağlup olmayan, boş işlerden uzak duran, yumuşak başlı, güçlüyle güçsüz arasında fark gözetmeyen, Çin, Taraz, Yemen, Hicaz ve Suriye’ye kadar yardımlarda bulunan, mescit, medrese, kervansaray, tekke… gibi hayır kurumları yaptıran” şeklindeki ifadeleriyle onun büyüklüğünü ortaya koymaya çalışmaktadır.
Eflâki de Celaleddin Karatay’ın meziyetlerini saymada İbn Bîbî ile adeta yarışır. Ona göre de Karatay “veli yaratılışlı, temiz karakterli, hayırları, sadakaları herkese ulaşan iyi bir insandı. Yine Eflaki’ye göre Celaleddin Karatay içinden gelen coşkuyu engelleyemez bazen Mevlana’nın arkasında namaz kılmak için sabaha karşı yanına gelir ve onun kerametlerine tanıklık ederdi[48]. Mevlana da onu ağırlar, daima taltif eder,  zaman zaman yaptırdığı medreseye ziyaretlerde bulunur, okutulan derslerle, hocalarla, öğrencilerle ilgilenirdi[49]. Mevlana’nın Karatay’a olan ilgisi ölümünden sonra da devam etmiştir. Bir ara medfun bulunduğu medresesinin önünden geçmekte olan Mevlana durmuş, Celâleddin Karatay’ın kendilerini davet ettiğini söyleyerek içeri girmiş, hafızlar Kur’an’dan parçalar, ‘dostlar’ gazeller ve Mesnevi okumuşlardır”[50].
Aksarayi’ye göre de Celaleddin Karatay, dindar ve ibadetine düşkün birisiydi. Veliyyullah fi’l-arz yani yeryüzünde Allah’ın velisi diye hitap edilen Karatay, gerçekten iyi huylu, halis inançlı bir kişiydi. Hayır, bağış, fakiri gözetmede mükemmeldi. O kadar mütevazı idi ki Zamantı/Pınarbaşı’da yaptırdığı ribatı görmek amacıyla yola koyulmuş fakat az bir mesafe kala binayı görünce kibre kapılacağı endişesiyle geri dönmüştür. Hatta kendisine sunulan masraf defterini de borçluları gözetmek için yaktırmıştır[51].
            Çağdaş gayrimüslim tarihçilerden Ebü’l-Ferec de Celaleddin’in dindarlığına, zühdüne, iyilik ve merhametine özellikle dikkat çeker[52].
Araştırmacılar da bütünüyle aynı sonuca varmışlardır. Alâeddin Keykubad zamanında üst makamlara çıkmış ve dikkat çekmiş bir devlet yetkilisi olarak o hırslarına mağlup olmamaya özen göstermiştir. O kadar ki Sadeddin Köpek’in manevraları karşısında köşesine çekilerek olaylara karışmamaya özen göstermiş, yalnız devletin ciddi tehdit ve tehlikelerle karşılaşabileceği durumlarda[53] ortaya çıkmıştır.
Yakın dönemin araştırmacılardan Cahen onun Moğollara karşı devletin bütünlüğünü ve Müslümanlığını korumak için çabaladığını, o dönemde basılan sikkelerde bu durumun gözlemlendiğini belirtir[54]. Ona göre Karatay, İzzeddin Keykavus’la birlikte tamamen Moğollara baş eğmekten yana olan Rükneddin’e karşı geleneksel rejimin hiç değilse bir bölümünü korumak isteyen grupta yer almaktaydı[55].
Bazı araştırmacılar ise Osmanlı Devleti’nde Sokullu ve Köprülüler gibi vezirlerin devlet içerisinde güçlenip hükümdarı geride bırakacak icraat1ar yapmalarının, dönemlerinin kendi isimleri ile anılmasına sebep olduğunu vurgularlar. Ardından Türkiye Selçukluları’nda da aynı şekilde yaşanan, Sadeddin Köpek, Şemseddin İsfahani, Celaleddin Karatay ve Pervane Muineddin Süleyman dönemlerinin bulunduğunu, ancak Selçuklu tarihinde Pervane Muineddin Süleyman hariç vezirlere dayalı bir dönem tasnifi yapılmadığını dile getirirler[56].
Osman Turan’ın da isabetle kaydettiği gibi o Moğol Hakanı’na giderek her biri bir makam ve mansıpla dönen Selçuklu devlet adamlarının hareketinden ıstırap duymuş, bu yaptıklarının devletin menfaatine aykırı ve Selçuklu hanedanına ihanet olduğunu belirterek onları kınamıştır. Karatay’ın varlığı ile dizginlenen ihtiraslar ve entrikalar onun yokluğu ile devlet nizamı ve birliğinin tekrar sarsılmasını mukadder kılıyordu. Celaleddin Karatay’ın bir müddet vücuda getirdiği birlik ve ahenk onun ölümü ile nihayet buluyordu. Karatay’ın otoritesi sayesinde ve üç sultan namına müşkilatla kurulan dört yıllık (1249-1254) nizam artık bozuluyordu. Karatay’ın vefatıyla tam delikanlılık çağında bulunan Sultan İzzeddin içkiye, kadına ve eğlenceye daldı. Hatta bırakın bir sultan için, herhangi aklı başında bir insan için bile hatır ve hayale gelmeyecek düşüklükler sergiledi. Etrafını da Celaleddin Karatay misali erdemli kişiler değil adi insanlar sardı. Hıristiyan dayıları da devlet işlerine karışıyor, Kılıç Arslan’ı şerik durumundan düşürmek için kışkırtmalarda ve ona karşı edep dışı hitaplarda bulunuyorlardı. Bu durum kamuoyunun Sultan aleyhine dönüşmesine sebep oldu ve Türkiye Selçuklu Devleti artık bir daha o şevketli günlerine dönemedi. Karatay’ın ölümüyle üçlü ittifak yürütülemediği gibi devlet kısa sürede tarihe karıştı.
Celaleddin Karatay’ın bir devlet yetkilisi olarak verdiği hizmetler asla unutulmadı. Geride bıraktığı Türk İslam eserleri sayesinde de ismi sürekli yâd edildi, ediliyor.
           
             


                              














KARAMANİ MEHMET PAŞA*

  Fatih devri veziriazamı, ilim adamı ve Osmanlı tarihçisi olan Mehmet Paşa’nın birçok Osmanlı kaynağı Karamani, Sehî ise hem Karamani hem de Konevi olduğunu yazmaktadır. Her iki nakil de Mehmet Paşa’nın Konya doğumlu olduğunu, bundan dolayı Karamani lakabı ile şöhret bulduğunu gösterir. Çünkü o devirde Konya ve çevresinden olanlara önceleri Karamaoğulları’nın hâkimiyet sahasına girdiği için, Osmanlı döneminde ise eyaletin adından dolayı Karamani deniyordu. Kendi yazdığı Târîh-i Âl-i Osman adlı eserinde; 4 Zilkade 862/13 Eylül 1458 tarihli vakfiyesinde ve mezar taşında “Mehmed Paşa ibn Ârif Çelebi Celâliyyü’s-Sıddîkî” dendiğine bakılırsa, babasının adı Ârif Çelebi’dir. Sakıp Dede’ye göre Mevlâna Celaleddin-i Rûmi soyundan olan Ârif Çelebi, Konya Mevlâna Dergâhı postnişini iken 1421’de vefat etmiştir. Sıddîki ve Celâlîliği, onun Hz. Ebûbekir ve Mevlâna soyundan geldiğine işaret etmektedir. Ş. Tekindağ, Mehmet Paşa’nın Sıddîkîliğini hocası Musannifek’e bağlamaktadır. Oysa Eflâki, Mevlâna’nın atalarının Hz. Ebûbekir evlâdından geldiği için Sıddîki olduğunu yazmaktadır. Mehmet Paşa’nın sağlığında düzenlenen belgelerde de Mevlâna ailesinin Sıddîkîliği vurgulanmaktadır. Şu halde Karamani Mehmet Paşa, Mevlâna neslinden geldiğinden Celâli, şeceresi Hz. Ebûbekir’e dayandığından da Sıddîki lakabını kullanmıştır. Mehmed Paşa’nın doğum tarihi bilinmemektedir. Babasının 1421’de Konya’da vefat ettiğine bakılırsa, bu şehirde, zikredilen tarihten önce, XV. yüzyıl başlarında doğduğu söylenebilir.
  Tahsili: Çocukluğu, Konya’da Mevleviler arasında geçen Mehmed Paşa, 848/1444’de Konya’ya gelip müderrislik yapan Musannifek’in öğrencisi olduğuna bakılırsa; medreseye de Konya’da başlamıştır. İkinci hocası Hacı Baba-i Tûsî’dir. İranlı Tûsi, II. Murat zamanında Anadolu’ya gelmiş, önce Konya’da, sonra sırasıyla Bursa, İstanbul ve Edirne’de müderrislik yapmıştır. İran’dan ilk olarak Konya’ya geldiği ve uzun süre burada kaldığından olacak Gelibolulu Mustafa Âli, Tûsi için “Karaman vilâyetindendir” demek­tedir. Mehmed Paşa’nın Konya’da iken Tûsî’den de ders aldığı ve medrese tahsilini ondan tamamladığı anlaşılmaktadır.
  Müderrisliği ve Devlet Adamlığı: Musannifek ve Tûsi gibi Türk-İslam dünyasının XV. yüzyıldaki iki büyük ilim adamından tahsilini tamam­ladıktan sonra, Mevlâna soyundan Celaleddin Çelebi’nin eğitimiyle yakından ilgilenen II. Murad’ın tavassutuyla muhtemelen Konya’dan Osmanlı Ülkesi’ne gelen Mehmed Paşa, İstanbul’un fethinden sonra, Veziriazam Mahmut Paşa’nın himayesine girmiştir.
  Mahmud Paşa, Karamani Mehmed Paşa’nın önce İstanbul’da yaptırdığı med­re­se­nin müderrisliğine, sonra divan kâtipliğine tayinini sağlamıştır. Dürüstlüğü, devlet iş­lerinde becerisi ve yazışmada yeteneği ortaya çıkınca, Mahmud Paşa’nın tavsiyesi üzerine 869/1464 yılında nişancılığa getirilmiş; daha bu görevdeyken, 875/1470-71’de vezir olmuştur. Böylece Osmanlı Devleti’nde nişancı iken vezir rütbesi verilen ilk bürokrat olan Karamani Mehmed Paşa bu görevde uzun süre kalmış ve yaptıklarıyla ün kazanmış, “Nişancı Paşa” unvanıyla anılmıştır. Ş. Tekindağ, vakfiyesindeki “el-emîr el-hatîr ve’l-vezîr el-kebîr” kaydına dayanarak onun vezirliğe atanmasının 1458’den önce olduğunu ileri sürmüştür. Vakfiyenin onun veziriazamlığı sırasında yapılan istinsahda değişikliğe uğradığından “el-vezîr el-kebîr” yani veziriazam dendiği an­la­şılmaktadır. Öyle ise vakfiye, nişancılığından önce, müderrisliği döneminde düzen­lenmiştir.
  Karamani Mehmed Paşa, veziriazamlığa 1478 yılı ortalarında atanmıştır. Münecimbaşı, onun 1480’de Mesih Paşa’nın; bazı tarihçilerse Gedik Ahmed Paşa’nın azli üzerine bu göreve getirildiğini yazmaktadır. Oysa Gedik Ahmed Paşa 1477’de azledilmiş, yerine Sinan Paşa atanmış, kısa bir süre sonra bunun da görevden alınmasıyla Mehmed Paşa veziriazamlığa tayin edilmiştir. Veziriazam Karamani Mehmed Paşa adına bir tımarın gurre-i Ramazan 883/26 Kasım 1478 tarihinde kayde­dilmesi, onun bundan birkaç ay önce, yani 1478 ortalarında bu göreve getirildiğini göstermektedir.
  Fatih Devri Reformlarının Teorisyeni Olduğu:    II. Mehmet, İstanbul’un fethi ile Anadolu ve Balkanlar’da sınırları genişleyen Osmanlı Devleti’ni yeniden yapı­landırma projesinde Karamani’nin engin bilgisinden yararlanma yönüne gitmiştir. Bunun için gerekli olan Kanunnâmeler’in hazırlanma­sında Mehmet Paşa etkin rol oynamıştır. O, âdeta Fatih devrinde yapılan reformların teorisyeni olmuştur. Nitekim eskiden beri varlığı bilinen kardeş katline cevaz verdiği ve onun görüşleri doğrultusunda bu uygulamanın kanun haline getirildiği kendi eserindeki ifadeden anlaşılmaktadır. Mehmet Paşa, II. Mehmet’le birlikte yeni veraset kanununun da kurucusu olmuş­tur. Teşrifat usulünü, ortaya çıkan yeni şartlar çerçevesinde belir­leme yönüne gitmiş, vezir sayısı üç iken dörde çıkarılmıştır. Daha önce kazaskerlik tek iken, devlet işlerinin hızlan­dırılması amacıyla Fatih’e ikiye çıkarılmasını arz etmiş; teklifi kabul edilerek 1480’de biri Rumeli diğeri Anadolu için kazaskerlikler kurulmuş, bunla­rın atamaları ile ilgili yetki, veziriazama verilmiştir. Devletin ma­li­ye işleri de yeniden düzenlenmiş; devlet hazinesinin başı durumunda olan defterdar, divan-ı hümâyûnun aslî üyesi yapılarak müstakil bir makam haline getirilmiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelen ve “Seyyid” denilen kişilerin işlerinin belli bir düzen içinde yürütülmesi için I. Mehmet devrinde kurulan “Nakîbü’l-Eşraflık” makamı 1480’de lağ­vedilmiştir. Cami görevlileri ile vakıf çalışanlarının atama ve azilleri yetkisi mü­tevel­li­lerden alınarak padişahın beratıyla devlet tarafından yapılmaya başlanmıştır.
  Mehmet Paşa, ekonomisi geniş çapta tarıma dayanan Osmanlı Devleti’nin gelirlerini artırmak için araziyi rantabl bir şekilde düzenleme yönüne giden ilk veziriazamıdır. Devletin sınırları geniş alana yayılmasına rağmen toprak, hâlâ Kuruluş Dönemi’ndeki gaza ve cihat mantığıyla işletiliyordu. O, buna son verip arazi işlerini yeni kurallara bağlama yönüne gitti. Karamani, usulsüz yollarla mülk ve vakıf haline getirilen araziyi tekrar mîrî toprağa çevirmiş ve devlet gelirlerinin artmasına alt yapı oluşturmuştur. Bu yeniden yapılanma nedeniyle vakıf arazisi elinden alınanları mağdur etmemek için değişik görevlere atamıştır. Toprak tahsisinde karışıklığı önlemek maksadıyla 1478’de timar ve zeamet sahiplerine, kendi isimleriyle birlikte o timarın bulun­duğu yer ve senelik geliri Tapu Defteri’ne kaydedildikten sonra beratla veril­meye başlanmıştır.
  Veziriazamlığı sırasında şairlerin öğdükleri Karamani’nin yaptıklarını devrin önde gelen tarihçileri tenkit etmiş olup, bu durum onun yapmak istediklerine Fatih dışında­ki­lerin destek verme­diğine, tek başına devleti teşkilâtlandırmaya çalıştığına işaret etmektedir. Nitekim onun toprak konusunda getirdiği yeni düzen, Âşık Paşa-zade başta olmak üzere, bazı kişileri rahatsız etmiş; eski düzenin “nass-ı katî”  üzere kurul­du­ğunu, yeni yapılanmanın “bid’at” olduğunu iddia etmişlerdir. Fatih’i etkileyerek devleti yeniden yapılandırmasındaki espiriyi anlayamayan Kıvami ve İbn Kemal gibi bazı tarihçiler yapılanları yanlış değerlen­dirmiş, bu nedenle onu acımasızca tenkit etmişlerdir. Sehî’nin “Vezâret sadrına geçüp fikir ve tedbîrin ve re’y ve takrîrin padişaha beğendirüp tek ve tenhâ sadr-ı vezâretde kalup hıdmet-i vezâreti ve meşgale-i umûr-ı memleketi ve mesâlih-i âmm ve hâssı yalnız görüp vezâret iderdi”demesi, dikkat çeki­ci­dir. Karamani, tüm karşı çıkmalara rağmen popülist politikalara tek başına karşı durmuş; yapılması gerekeni çekinmeden yapmış; bu yüzden çok sayıda düşman kazanmıştır. Son ana kadar manevî yönden destek veren, öldüğünde ortada kalan cenazesini kaldıran hemşehrisi ve dostu Şeyh Vefa bile onun toplumdan kopuk hareket etmesi yüzünden katledildiğini mezar taşına yazdırmıştır. Devlet işlerindeki tavizsiz tutumu, aile çevresini bile ondan uzaklaştırmış, adı Mevleviler arasında anılmaz hale gelmiştir. Nitekim Sakıp Dede, eserinde Hızır Bey, Sinan Paşa ve Piri Mehmet Paşa’yı büyük Mevleviler listesine alıp biyografilerini verdiği halde ondan hiç bahsetmemiştir.
  Askerî Yönü ve Diplomatlığı: Mehmet Paşa, medreseden yetişmiş Anadolulu bir bürokrattır. Devlet teşki­latında yaptığı değişiklikleri göz önüne alan Hammer, onun askerî komutan değil, kanun yapan ilim adamı olduğuna işaret etmektedir. Ancak o, daha nişancılığı döneminden itibaren savaş meydan­larında da görülmektedir. Fatih’in Karaman seferinde bu­lunması, doğum yeri Konya ve çevresinin fethi konusunda padişah üzerinde etkili olduğuna işaret etmektedir. Veziriazamlığı sırasında Arnavutluk, Venedik, Rodos ve İtalya savaşlarının vukuu ile, bu savaşlar sonucu doğan siyasi buhranları tehlikesiz bir şekilde atlatması, onun aynı zamanda başarılı bir asker olduğuna işaret kabul edilebilir.
  Karamani Mehmet Paşa, diplomatlığıyla da tanınan bir devlet adamıdır. 1458 Sırbistan seferinde, Semendire kalesinin teslimini sağlamak maksadıyla İshak Bey’le birlikte Sırp komutanla görüşmeye memur edilmesi ile Venedik’le 16 yıl süren savaşı sona erdiren 26 Ocak 1479 tarihli barış antlaşmasını yapıp imzalaması, onun dönemin en büyük Osmanlı diplomatı olduğunu göstermektedir.
  Şehzadeler Arasındaki Taht Mücadelesine Karışması:   Mehmet Paşa, iç siyasette padişah üzerinde etkili olmuş, Fatih, onun empoze ettiklerini yapma yönüne gitmiştir. Bu nedenle Kıvami’nin “Sultân-ı âlemün hu­zû­runda bir sözü iki olmazdı. Sultân-ı âlem kendüyi, memleketin ana teslim eylemişdi”; İbn Kemal’in “Şehryâr-ı Cihânün inân-ı ihtiyârı anun elinde olmağın çok bid’at vaz’ itmişdi”demeleri bunu göstermektedir. Yaptıkları reformları kendisinden sonra devam ettirecek şehzadenin padişah olması için taht mücadelesine katılan, bu yüzden padişah nezdinde Şehzade Bayezid’i sürekli kötülediği anlaşılan Mehmet Paşa, Fatih’i, Sultan Cem’i sevme konusunda etkilemiştir. Nitekim Kanunnâme’de şehzâdelere yazılacak lâkaplara “vâris-i mülk-i Süleyman… oğlum Sultan Cem” şeklinde yazdırmayı sağlayarak Cem’in veliaht olduğu mesajını verdirmiştir. Ayrıca,  Cem’in padişah olması için kamuoyu oluşturmaya çalışmış; bu konuda Şeyh Vefa aracılığıyla Konya’nın büyük mutasavvıflarını etkilemiştir. Ancak Halvetîye meşâyihinden Çelebi Halife ile Bayramiye hulefasından Şeyh Muhyiddin-i İskilibi, Şehzade Bayezid tarafını tutmaya devam etmişlerdir. Özellikle Çelebi Halife, Osmanlı fikir ve siyasî hayatında etkili oldukları anlaşılan Konya şeyhlerini ikna ederek Cem taraftarlığından onları çevirmiştir. Böylece veziriazam, Cem’i tahta çıkarma konusunda İstanbul’da oturan Şeyh Vefa dışındakilerin desteğini kaybetmiştir.
  Cem’i, her halükârda tahta oturtma niyetinde olan Mehmet Paşa’nın olayların Bayezid lehine geliştiğini görünce, başka yollarla amacına ulaşmak istediği anlaşılmaktadır. Tursun Bey’le İbn Kemal’in anlattıklarından hasta padişahı Mısır seferine ikna etmesinin arkasında onun yolda ölümü durumunda, Konya’ya yakın olunacağından Cem’e hemen ulaşma ve onu kolayca tahta çıkarma niyetinin yattığı sezilmektedir. 886/1481’de sefer için ordusuyla Anadolu yakasına geçen Fatih, Gebze yakınlarında vefat edince Karamani Mehmet Paşa niyetini gerçekleş­tirememiş olmaktadır. Bununla birlikte Cem’i tahta çıkarmak için son bir siyasî manevra yaparak Fatih’in ölümünü gizleyen ve hastalığı arttığından istirahat ettirmek için saraya götürüldüğünü çevreye yayan Mehmet Paşa, aldığı önlemlerle Bayezid yanlısı olan yeniçerilerin Üsküdar’dan İstanbul tarafına geçmelerini engelledi. Kendisi Cem taraftarı olmasına rağmen divanda çoğunluğun görüşüne mecburen uyarak Hoca Sadeddin’in işaret ettiği üzere, devlet erkânı ile birlikte yazdıkları nâmeyi Şehzade Bayezid’e, bundan ayrı olarak yakın adamlarından birini de gizlice Konya’daki Cem’e gönderdi.
  Karamani Mehmet Paşa’nın bir emr-i vaki yaparak Cem’i Bayezid’den önce İstanbul’a getirtip tahta oturtmak istediği anlaşılmaktadır. Ancak Cem’e gönderdiği haberciyi Bayezid’in damadı Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa’nın yakalaması üzerine Şehzâde Cem olup bitenden vaktinde haberdar olmamış; böylece veziriazamın plânı bozulmuştur.
  Yeniçeriler Tarafından Katledilmesi: Mısır seferi için Anadolu yakasında bulunan yeniçerilerin İstanbul tarafına geçmesini ısrarla istemeyen Mehmet Paşa, İstanbul-Üsküdar arasındaki nakli engellemek maksadıyla bizzat iskeleye gidip “Üsküdar yakasına gemi ve kayık yanaşmaya” emrini verdi. Acemi oğlanlarını da Fil Çayırı’ndaki köprüyü onarmaları için İstanbul’dan dışarı çıkararak şehri silahlı güçlerden arındırdı. Aldığı tüm önlemlere rağmen padişahın vefatı duyuldu ve yeniçerilerden bir kısmı Fatih’in ölümünden (4 R. evvel/3 Mayıs) bir ­gün sonra, yani 5 R. evvel 886/4 Mayıs 1481 günü arkadaşları tarafından İstanbul’a geçirildi. Mehmet Paşa, yasağa uymayanları tehdit etti ve onları azarladı. Kendisinden nefret eden yeniçerilerin beklediği de bu idi. Bir grup yeniçeri, İstanbul subaşısı ile birlikte Mehmet Paşa’nın divanhanesini basarak onu ele geçirdiler ve başını kesip, bir mızrağın ucuna takarak İstanbul sokaklarında gezdirdiler. Böylece reform karşıtları ondan kurtulmuş oldular.
            Mehmet Paşa’nın kabri, İstanbul’da isminden dolayı Nişancı olarak anılan mahalledeki kendisine ait camiin kıble tarafındaki türbededir. Sehî, kabrinin Şeyh Vefa Tekkesi’nde olduğunu yazmaktadır. O, paşayla Şeyh Vefa arasındaki yakınlıktan dolayı kabrini yanlışlıkla Şeyh Vefa Tekkesi’nde göstermiş olmalıdır.
            Şahsiyeti: Daha önce Konya’da doğduğuna işaret edilen Karamani Mehmet Paşa’nın o zaman Karamanoğulları’nın başkenti olan bu şehirde devrin en gelişmiş kültür ortamı durumundaki Mevlâna Dergâhı’nda gözlerini dünyaya açmıştır. Babasının postnişinlik makamında bulunması sayesinde Karamanoğulları ile onların saray proto­kollerini de tanımıştır. II. Murat’ın Mevlâna soyundan olanlarla yakından ilgilendiğine bakılırsa, daha genç yaştayken Osmanlı ailesini de yakından tanıma fırsatını bulan Mehmet Paşa, aldığı medrese bilgileriyle çocukluğundan beri içinde bulun­duğu yüksek kültürel ortamın ve sultanların saray geleneğinin sentezini yapmasını bilmiş; Osmanlı Devleti’nde üstün yeteneklere sahip bir bürokrat olarak öne çıkmıştır. Onun teorik bilgilerini pratikte uygulayacak kapasitede örgütçü bir devlet adamı olacağını gören, serbest düşünceye değer veren, ilim adamlarını himaye eden, istidatlı olanları yetiştiren Veziriazam Mahmut Paşa, Karamani’nin elinden tutarak yetişmesini sağlamıştır.
  Aile Yapısı ve Çocukları: Karamani Mehmet Paşa’nın üç eşinin olduğu ileri sürülmektedir. Bunlardan birincisi, hocası Musannifek’in kızıdır. Oğlu Zeynelabidin Ali Çelebi’nin bundan doğduğu tahmin edilmektedir. İkinci eşi Sitti Şah, Selçuklu ailesinin son temsilcisi olan Alâiye Beyi Kılıç Arslan’ın kızı idi. Nişancı Mehmet Paşa’nın mezarlığında, toprak altından çıkarılan “Ayşe bint Rabia ve ebûhâ Mehmed” yazılı mezar taşına bakılırsa, onun Rabia adlı üçüncü hanımından doğmuş Ayşe adlı bir de kızı bulunuyordu.
  İlim Adamlarını Himaye Etmesi:    Karamani Mehmet Paşa’nın kendisini himaye eden Mahmut Paşa gibi, ilim adamlarını, mutasavvıfları ve şairleri himaye ettiği, onları Fatih’le tanıştırarak belli yerlere gelmelerine zemin hazırladığı görülmektedir. Nitekim Horasan’dan Konya’ya gelen Musannifek ile hocası Tûsi’yi muhtemelen İstanbul’a getirtip Fatih ve Mahmut Paşa ile görüştürdüğü, padişahla veziriazamın başkentte kalan bu âlimlerden son derece faydalandıkları bilinmektedir. Yine Şeyh Vefa’nın Konya’dan İstanbul’a gelmesi ve padişah nezdinde itibar kazanması da onun tavassutu ile olmalıdır. Mevlâna soyundan olup medrese çıkışlı ilim adamı akrabalarının da İstanbul’a gelmelerine vesile olduğu anlaşılmaktadır. Cemaleddin Çelebizade Âbid Çelebi bunlardan biridir.
  Mehmet Paşa, çevresindekileri, toplumdaki statüsü ne olursa olsun belli bir kültür seviyesine gelmesi için teşvik etmiş, eğitim aldırarak yetişmelerini sağlamıştır. Nitekim kölesi Hüsameddin’in oğlu Muhyiddin Mehmed Hicrî Efendi (ö. 1557) onun himmetleriyle medreseden yetişerek İstanbul kadılığına kadar yükselmiş bir âlimdi.
  Karamani Mehmet Paşa, veziriazamlığı sırasında ilim adamlarına tartışmalar yaptıran ve kendisi de özellikle felsefî konularda tartışmalara katılan bir âlim devlet adamıydı. Özellikle Fatih’in İstanbul’da açtığı medreselerde gençlerin daha iyi şart­larda yetiştiğini göstermek maksadıyla genç ilim adamlarıyla yaşlı olanları tertip ettiği ilim meclislerinde yarıştırmak istediği, ancak bunun yanlış anlaşıldığı görül­mektedir. Hatta onun kıskandığı ilim adamlarını zor durumda bırakmak için böyle davrandığı eserlerde yer almaktadır. Ancak Karamani, sürekli yeniliğe açık bir devlet adamı olup, “ehl-i hak”tan yana olma iddiası ile statükoculuk yapan ve devlet işlerinde kendisine ayak uyduramayanları değişik metodlarla pasifize ettiği görülmektedir. Nitekim Fatih’in istemesine ve ihtiyaç olmasına rağmen Kastalanî’nin ikinci kazaskerliğin kuruluşuna karşı çıkması ve II. Bayezid’in Kastalanî’yi 890/1485’de emekliye ayırması, Mehmet Paşa’nın bu kazaskerle uğraşmasında ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Hoca-zade denmekle meşhur Muslihuddin Mustafa bunlardan bir diğeridir. Kazasker iken Karamanî’nin padişaha, “Hoca-zâde, İstanbul’un havasından şikâyet ediyor...” deyip tâyininin İznik Medresesi’ne yapılmasını arz etmesi; Hoca Sadeddin’in işaret ettiği üzere, Fatih’in de yüksek görevlere kem gözle bakmasından dolayı kırgın olduğu Hoca-zade’yi İznik Medre­sesi’ne göndermede yarar görmesi; devleti yeniden yapılan­dırmada ayak bağı olan Hoca-zade’yi padişahla veziriazamın ağız birliği yaparak İstanbul’dan uzaklaş­tırmasından başka bir şey değildir. Hocası iken Fatih’in basit bir sebepten dolayı görevden azletmesi, Mahmut Paşa ile de ilişkilerinin normal olmaması; onun sadece Karamani’yle değil, tüm üst düzey yöneticilerle sürekli kavga içinde, geçimsiz biri olduğunu gösterir. Mehmet Paşa, Hoca-zade ile ilişkileri bozuk olduğu halde, onun öğrencisi Seyyid İbrahim’den oğluna ders aldırmış; Şehzade Korkut’a hoca olarak tayinini sağlamıştır. Bu durum, onun ilim adamına saygılı olduğunu, ancak devlet idaresinde gelişmeye ayak uyduramayan statükocuları saf dışı bırakarak genç ilim adamlarına öncelik tanıdığını göstermektedir.
  Milliyetçiliği: Mehmet Paşa, milliyetçiliğiyle de dikkat çekmektedir. Onun sonradan Müslüman olanlara üst düzey devlet görevlerinin verilmesine sıcak bakmadığı, bu durumda olup yüksek makamlara çıkanlarla uğraştığı görülmektedir. Musevi iken ihtida eden Hekim Yakup Paşa’ya Fatih’in tedavisini yaptırmak istememesi; Rum Mehmet Paşa’nın onun teşvikiyle veziriazamlıktan azledilmesi ve onun katline sebep olması gibi davranışları, Karamani Mehmet Paşa’nın milliyetçilik yönünü yansıtmaktadır.
  Edebî Yönü ve Tarihçiliği:  Karamani Mehmet Paşa, Osmanlı inşâ, yani güzel nesir yazı yazma san’atıyla tanınmıştır. Daha nişancı iken Uzun Hasan’a yazdığı söylenen mektuptan dolayı Fatih’in teveccühünü kazanmıştır. Onun değişik mektupları, münşeât mecmualarında örnek olarak verilmiştir.
  Karamani Mehmet Paşa, inşa san’atındaki kadar olmasa bile, şiirleri ile de tanınan bir devlet adamıdır. Kınalı-zade’nin onun şiirinde inşâ’daki kadar üstün olmadığına işaret etmesi de bunu göstermektedir. Mahlası “Nişanî” olan Mehmed Paşa, sadece Türkçe değil, Arapça ve Farsça şiirleriyle de şöhret bulmuştur. Şiirleri bir divanda toplan­madığından, değişik tezkire ve mecmualarda dağınık şekilde bu­lun­maktadır.
  Karamani, Osmanlı tarihçisi olarak da dikkat çekmektedir. Onun iki adet Arapça risalesinden birincisi, Risâle fî-Tevârîhi’s-Salâtîni’l-Osmaniyye; ikincisi, Risâle fî-Târîhi Sultân Mehmed b. Murad Han min-Âli Osman’dır. Birincisinde Osmanlı Devleti, Osman Gazi’den başlayarak II. Mehmed’e; ikincisindeyse, II. Mehmet’in tahta çıktığı 1451’den 13 Mart 1480’e kadar olaylar anlatılmaktadır. Bunun tercümesini yaparak bilim âlemine ilk duyuran M. Halil olmuştur. Yeni Türk harfleriyle tercümesini ise İ. H. Konyalı yayım­lamıştır.
  Hayratı: Mehmet Paşa’nın İstanbul’da değişik amaçlara yönelik inşa ettirdiği hayır eserleri bulunmaktadır. Kumkapı’daki Nişancı Paşa Camii, 870 (1465)’de inşa edilmiştir. Aynı mahallede kendi adıyla anılan bir çifte hamamla caminin bitişiğinde zaviyesi ve bir de Uzunçarşılı’ya göre medresesi bulunuyordu. Bunun dışında ikinci bir mescidi daha vardı ki, Tacî-zade’nin tarih düşürdüğü bu mabedi araştırmacılar, Kumkapı’daki camiyle karıştırmışlar, şu anda İstanbul Müftülüğü olan yerdeki sarayıyla birlikte yaptırılan mescidin inşa tarihini (1480) camininki sanmışlardır.
 


































PİRİ MEHMET PAŞA*
                         
Piri Mehmet Paşa, Selçuklu devri ünlü İslam bilgini Fahreddin-i Razi’nin soyundan gelen Beylikler dönemi âlimlerinden Cemaleddin Aksarayi’nın torunlarındandır. Dedesinden dolayı ailesine ‘‘Cemâlî’’ denmektedir.
Piri Mehmet Paşa’nın babası Şeyh Mehmet Çelebi el-Cemali (ö.1497-1948), aynı zamanda Çelebi Halife olarak da bilinmektedir. II. Bayezid dönemi Halvetiye meşâyihinden olup, bu tarikatın Cemaliye kolunun kurucusudur. Halvetiye Tarikatı, onunla Anadolu, İstanbul ve Balkanlar’da yayılmıştır. Anne tarafından dedesi II. Murad devri âlimlerinden meşhur Lârendeli Mevlâna Hamza’dır.
Piri Mehmet Paşa 1463’te Konya’da doğmuş, babası kendisine şeyhi Pir Mehmet Erzincanî’nin adını vermiştir. Çocukluğu muhtemelen Konya veya Karaman’da dedesi Mevlâna Hamza’nın yanında geçen Piri Mehmet, babasının Halvetiye şeyhi olarak bulunduğu Amasya’da başladığı tahsilini İstanbul’da tamamlamıştır. Kaynaklar, kendisini devrin ilim ve fennini öğrenmiş âlim devlet adamı olduğunu yazmaktadır.
Devlet Memurluğundaki Başarıları Önünü Açtı ve Veziriazamlığa Kadar Yükseldi: Tahsilini tamamlayan Piri Mehmet Efendi, 1491’de Amasya Şer’iye Mahkemesi’nde kâtip olmuş, kısa sürede başkâtipliğe yükselmiştir. Amasya valiliği sırasında babası aracılığı ile kendisini tanıyan II. Bayezid’in tahta çıkmasından sonra Sofya,  Siroz ve Galata kadılıklarında bulunmuş; arkasından İstanbul Fatih İmareti mütevelliliğine getirilmiştir. Görevlerinde dürüstlüğü ve çalışkanlığı ile dikkat çekmiş; II. Bayezid’in son yıllarında kadılıktan hazine defterdarlığına atanmıştır. Yavuz Sultan Selim’in cülusundan hemen sonra Başdefterdar yani şimdiki anlamda Maliye Bakanı olmuştur. Osmanlı maliyesini kısa sürede düzene soktuğu için Yavuz onu Çaldıran Seferi’nde vezir; Mısır seferi sırasında ise veziriazam yapmıştır.                                                      
Piri Mehmet Paşa’nın bilgi ve tecrübelerinden yararlanan Yavuz devlet idaresinde karşılaştığı birçok problemi çözmüş, işleri kısa sürede düzene koymuştur. Bunlardan en önemlisi, Şehzade Ahmed gailesinin halledilmesidir. Bilindiği üzere I. Selim babasını bertaraf edip tahta çıkınca, kardeşi Ahmed ona karşı harekete geçmiş, Anadolu’da kardeşkanı akmaya başlamıştı. O zaman devlet kadrolarını işgal eden üst seviyedeki bürokratlar, Şehzade Ahmed’i desteklediği için Yavuz kardeşine karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunu hep Piri Mehmet’e sormuş, onunla yaptığı istişareler sonucu Şehzade Ahmed ve yandaşlarını ortadan kaldırmıştır.
Çaldıran Seferi’ne Başdefterdar olarak katılan Piri Mehmet Efendi, ordunun ihtiyacını başarı ile karşılamıştır. Çaldıran’da Safevi ordusu ile karşılaşıldığında yerinde mütalaası ile savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştır.
Yavuz,  Şah İsmail’in savaş meydanından kaçıp Tebriz’i terk etmesi üzerine Şah’ın şehirdeki hazine ve mallarını denetim altına alması için gönderilen heyette Piri Mehmet’e de görev vermiştir.
Karşılaşılan problemlere pratik çözüm getirmede mahir olan ve padişahın dikkatini çeken Piri Mehmet Efendi, Mustafa Paşa’nın azli sonucu boşalan vezirliğe 22 Eylül 1515’de getirildi. Yavuz kışı Amasya’da geçirip tekrar İran üzerine gitme düşüncesinde idi. Amasya’ya gelinince, İstanbul’a dönmede ısrar eden yeniçeriler, Yavuz’u yönlendirdiği için kızdıkları vezir Piri Mehmet Paşa’nın evini basmış, Paşa canını kaçarak kurtarmıştır. Bu ayaklanmaya sebap olan Sadrazam Dükakinoğlu Ahmed Paşa, Amasya’da hemen katledilmiştir.
Yavuz Sultan Selim Mısır Seferi’ne çıkarken Piri Mehmet Paşa’yı İstanbul muhafızı olarak görevlendirmiş; Güneydoğu Anadolu ve Suriye’nin fethinden sonra kurduğu Arap ve Acem Kazaskerliği’ni ona vermiştir. İstanbul muhafızı Piri Mehmet, aldığı önlemlerle, Mısır’daki ordunun maaş problemini halletmiş, kısa sürede hazırladığı 82 parça donanma ile ordunun ihtiyacı olan zahireyi Mısır’a göndermiştir. Bundan başka iki büyük kale dövme topu imal etmiş, gemilere yükleyip Yavuz’a götürülmek üzere yola çıkarmıştır.
Mısır’ın fethi ve gerekli idari düzenlemeleri yaptıktan sonra Şam’a dönmekte iken Yavuz, Veziriazam Yunus Paşa’yı sarfettiği bazı sözlerinden dolayı katletti. Bu gelişmelerden sonra padişah, Piri Mehmet Paşa’yı sadrazam yapmak üzere Şam’a çağırmıştır.


Yavuz’un Ölümünü Gizleyerek Paniği Önledi: Kısa süre içinde İstanbul’dan Şam’a gelen Piri Mehmet Paşa, 3 Aralık 1518’de veziriazamlığa getirilmiştir. I. Selim, İstanbul’a dönerken Veziriazam Piri Mehmet Paşa’yı Güneydoğu Anadolu’ya bir miktar askerle bırakmış; bu bölgeye İran’dan gelecek herhangi bir saldırının önüne geçmek istemiştir. Sadrazam, burada kaldığı süre içinde önemli başarıların altına imzasını atmıştır. Güneydoğu Anadolu’da İran nüfuzunu ortadan kaldırmış, Kuzey Irak’ı Safevi Devleti’nden alarak Osmanlı toprakları içine katmıştır (1518). Burada iken, Yavuz tarafından Osmanlı sınırları içine alınan Arap topraklarının tahririni de yapmış, kurduğu yeni düzenle orada yaşayan herkesi memnun etmiştir.
Yavuz Sultan Selim, Safevi hükümdarı Şah İsmail’i yenip, ülkenin doğusundaki büyük tehlikeyi bertaraf edince, Piri Mehmet Paşa’nın teşvikleri ile Batı’ya Macaristan üzerine sefere çıkmıştı (1520). Çorlu yakınlarında hastalanan padişah, veziriazamı yanına çağırtıp helalleşti; oğlu Süleyman’ı kendisine emanet etti ve o günün akşamı vefat etti. Padişahın ölümünü gizleyen Piri Mehmet Paşa, “Padişah sağlığına kavuştu” diye askere şenlik yaptırdı. Böylece büyük bir paniğin önüne geçti. Şehzâde Süleyman’a adam gönderip, İstanbul’a gelinceye kadar geçen zaman içinde onun yerine devleti idare etti. Yeni padişahın İstanbul’a hareket ettiği haberini aldıktan sonra Yavuz’un ölümünü askere duyurdu. Kendisi de ordudan önce hareket edip süratle İstanbul’a ulaştı (30 Eylül 1520). Aynı gün İstanbul’a gelen Sultan Süleyman’a biat etti.
Kanuni Dönemindeki Başarıları ve Belgrad Kuşatması Sırasında Karadan Gemileri Yürütmesi: Piri Mehmet Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’a üç yıla yakın sadrazamlık yaptı. Bu kısa süre zarfında çok önemli işlerin başarıldığı görülmektedir. Bunlardan birincisi Şam Beylerbeyi Canberdi Gazali İsyanı’nın bastırılmasıdır. İkincisi, Batı’daki fetihlerde stratejik öneme sahip olan Belgrad’ın, üçüncüsü ise Rodos’un fethidir.
Piri Mehmet Paşa,  Belgrad’ın Avrupa’nın kilidi olduğu, bunun için mutlaka fethedilmesi gerektiği görüşünde idi. Yavuz’u buranın alınması için sürekli teşvik etmiş fakat onu bu konuda iknaa muvaffak olamadı. Onun ölümünden sonra Kanuni’ye buranın önemini anlatmayı başardıktan sonra hazırlıklar yapılarak ordu Belgrad Seferi’ne çıktı. Sadrazam, öncelikle Belgrad’ın alınması görüşünde idi. Çünkü burası alındığında Avrupa kapıları Osmanlı ordusuna açılacaktı. Devşirme kökenli üçüncü vezir Ahmet Paşa ise, Sava Nehri’nin sağında bulunan Böğürdelen Kalesi’nin daha önemli olduğunu, bunun için öncelikle buranın alınması gerektiğini iddia etmiş; Kanuni’yi de ikna etmiştir. Bununla birlikte bir miktar askerle Piri Mehmet Paşa Belgrad Kalesi’nin kuşatılmasına memur edilmiştir. Fakat padişah Böğürdelen tarafına ağırlık verince burası zayıf kalmıştır. Yanlış hareket tarzından dolayı öbür taraftaki faaliyetlerden de bir türlü netice alınamamış, Piri Mehmet Paşa’nın askeriyle padişahın bulunduğu cepheye gitmesi istenmiştir. Belgrad’ın önemini çok iyi bilen sadrazam, padişahın isteğini yerine getirmede ağır davranmış, bunu gören Ahmet Paşa, Kanuni’yi sürekli veziriazama karşı sert davranmaya teşvik etmiştir. Padişahın ısrarı karşısında Piri Mehmet Paşa, maiyetindeki askeri karşı tarafa geçirmek için Sava Nehri üzerine büyük bir ahşap köprü yaptırmış, fakat bu sırada yağan yağmurlarla meydana gelen seller yüzünden köprü yıkılınca Belgrad önünde bulunan gemileri asker gücüyle karadan Sava Nehri’ne geçirmiştir. Fakat bu sırada Piri Mehmet Paşa’nın ortaya koyduğu savaş planının doğruluğu anlaşılınca, sadrazamın Böğürdelen tarafına asker sevkıyatı durdurulmuş, Sultan Süleyman, beraberindeki askerlerle Belgrad Kalesi’nin önüne gelerek kısa sürede burayı almıştır (30 Ağustos 1521).
Toprak Dolu Çuvallarla Kuleler Yaparak Rodos Kalesindeki Savunmacıları Ateş Edemez Hale Getirmesi: Veziriazam Piri Mehmet Paşa’nın Kanuni dönemindeki üçüncü başarısı, Rodos Adası’nın fethidir. Çünkü buradaki Sen Jan Şövalyeleri, Müslüman gemilerini Akdeniz’de devamlı vuruyorlardı. Yavuz’u buranın fethine bir türlü ikna edemeyen Piri Mehmet Paşa, Kanuni’ye buranın alınmasına dair projesini de kabul ettirdi. Yapılan hazırlıklardan sonra Rodos Seferi’ne karar verildi. Rodos kuşatmasına Kanuni ile birlikte Piri Mehmet Paşa da katıldı. Belgrad seferi sırasında padişahı yanlış yönlendiren vezir Ahmet Paşa burada da Kanuni’yi etkilemeye başladı. Rodos Kalesi’nin düşmesi uzayınca Serdar Mustafa Paşa görevinden alınarak yerine Ahmet Paşa getirildi. Ahmet Paşa devşirme kökenli olduğu için, statik düşünceli bir devlet adımı ve asker idi. Rodos Kalesi’ni top atışlarıyla yıkmak istiyordu. Fakat duvarlar çok sağlam olduğundan başka kalenin burçlarındaki Sen Jan Şövalyeleri, savaşan Türk askerine ve topçusuna göz açtırmıyor; çok sayıda Osmanlı askerini şehit ediyorlardı. Durumun iyi gitmediğini gören Piri Mehmet Paşa, harp meclisinde toprak dolu çuvallarla kuleler yapıp, bunun üzerine yerleştirilecek top ve tüfek atışlarıyla düşmanın burca çıkmasının önlenmesine ve Türk askerinin kale duvarını yıkmak için gerekli olan tünelleri açma çalışmalarını rahat bir şekilde yürütmesine altyapı oluşturulmasını önerdi. Fakat Ahmet Paşa, onun yapmak istediğini anlamayıp bunu kabul etmedi. Eskisi gibi açıkta askerin savaşması için orduya tekrar emir verdi. Piri Mehmet Paşa, harp meclisinde alınan olumsuz karara rağmen başında bulunduğu cephede planını uygulamak maksadıyla kum çuvallarını üst üste yığarak bir kule yaptı. Üstüne çıkardığı silahlı askerler, karşı tarafın askerini kalenin burcuna çıkartmadı. Bunun üzerine onun sorumluluk sahasında Türk askerinin kaleye karşı hücumu rahatladı. Bunu gören Ahmet Paşa, aynı şekilde kuleler yapılmasını askerin tamamından istedi. Bundan sonra düşman, kalenin burçlarına çıkamaz oldu. Rahat çalışma imkânı bulan Türk askerleri lağımlar açıp patlatarak Rodos Kalesi’nin duvarlarını yıkmaya başladılar. Kale 24 Aralık 1522’de Türk ordusunun eline geçti.
Piri Mehmet Paşa’nın Görevden Alınması ve Öz Oğlu Tarafından Katledilmesi: Ordu ve donanma İstanbul’a dönünce Kanuni Sultan Süleyman, savaş meydanında sanki başarıları görülmemiş gibi, Piri Mehmet Paşa’yı azletti. Yerine devşirme kökenli Makbul İbrahim Paşa’yı atadı.
Piri Mehmet Paşa, emeklilik yıllarını Silivri de geçirmiştir. Onun varlığından rahatsız olan Makbul İbrahim Paşa, Piri Mehmet Paşa’yı büyük oğlu Edirne Kadısı Mevlâna Muhyiddin Mehmet Raşit Efendi’ye zehirleterek öldürtmüştür (1532/1533).
İlim ve Fikir Adamlığı, Hukukçuluğu, Şairliği ve Tarihçiliği: Piri Mehmet Paşa’nın baba ve anne tarafı daha önce kısaca değinildiği üzere ilim geleneği olan ailelere dayanmaktadır. Özellikle baba tarafı Fahreddin-i Razi ile başlayıp Cemaleddin-i Aksarayi’ye kadar uzanmaktadır. Kendisi de zamanın en iyi eğitim veren medreselerinde yetişmiş büyük ilim ve fikir adamıdır. O, aynı zamanda tasavvufla yakından ilgilenmiştir. Mutasavvıflara çok büyük imkânlar sağlamasına, Mevlevi ve Halvetiler’e sempati duymasına rağmen herhangi bir tarikata bağlanmamıştır. Devlet adamı olarak tarikatlar karşısında yansız kalmayı tercih etmiştir.
Piri Mehmet Paşa, Osmanlı devlet yapısını ve hukukunu çok iyi bilen biriydi. Yaptığı idari ve hukukî düzenlemelerle yeni alınan Arap topraklarında huzuru sağlamıştır.  Telif eseri olarak Semendire Eflâkileri Kanunnamesi onun hukuk alanındaki gücünü göstermektedir.
Piri Mehmet Paşa, devrinin aynı zamanda büyük şairlerindendir. Onun için Sehî, “Tarz-ı şi’ri gâyet latîf anlamış idi” demektedir. Diğer tezkiretü’ş-şuârâ yazarları da onun Türkçe’yi çok iyi konuştuğunu ve yazdığını söylemektedirler.
Piri Mehmet Paşa, tarihe dair bir kitap yazmamıştır. Fakat Celal-zade’nin ondan dinlediklerini eserlerine alması ile o dönemdeki birçok olayın doğru olarak bize gelmesi sağlanmıştır.
Kendisi âlim ve şair olduğu kadar, bu sahada uğraşanları da koruyan bir devlet adamı idi. Onun himayesine mazhar olan Cafer Çelebi, Kalkandelenli Sücûdi ve Celâl-zade Mustafa Çelebi, Osmanlı Devleti’nde yetişmiş büyük devlet adamlarıdır.
Hizmetleri
Piri Mehmet Paşa, XVI. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkmış büyük bir devlet adamı ve askerdi. Devlet yönetiminde aldığı önlemler sayesinde Türkiye, 1520’lerde dünyadaki diğer devletlerle eşit olacak büyüklükte bir güce ulaşmıştır. Bu duruma gelmede her ne kadar Yavuz’un etkisinin bulunduğu söylenmekte ise de Piri Mehmet Paşa’nın rolü küçümsenemeyecek derecede olmuştur. Bu nedenle uzun süre Osmanlı devlet adamları arasında örnek sadrazam olarak saygıyla anılmıştır. Ondaki becerinin temelinde, ailesinden gelen ilim adamlığı geleneğinden başka kendi yeteneğinin olduğu görülmektedir. İlim, irfan, zekâ ve pratik çözüm yeteneği ile Yavuz Sultan Selim’i etkilemiş, kolay kolay adam beğenmeyen bu padişah, ölümüne kadar onu danışman gibi devletin başında tutmuştur.
Piri Mehmet Paşa, çalışmaktan yorulmaz, gece yarılarına kadar devlet adamlarıyla toplantı yapardı. Günlük uykusu birkaç saati geçmezdi.
Piri Mehmet Paşa, medrese çıkışlı olmasına rağmen büyük bir askerdi. Cephede tesadüflere kesinlikle yer vermez, düşmana karşı en ince ayrıntılara kadar gerekli önlemleri alırdı. Statükocu bir asker değildi. Olayların gelişine ve stratejik duruma göre pratik çözümler ortaya koyardı. Belgrad ile Rodos Adası’nın kuşatılması sırasındaki tavrı, onun bir asker olarak ne kadar geniş düşündüğünü ortaya koymaktadır.
Piri Mehmet Paşa, devletin bekası için istihbarat teşkilâtının önemini kavramış bir devlet adamıdır. Onun zamanında Osmanlı İstihbarat Teşkilatı örgütlenmiş; veziriazama bağlı olarak çalışır hale getirilmiş; dünyada olup bitenler kısa sürede casuslar aracılığıyla haber alınmıştır.
Türk donanma ve topçuluğunu geliştiren Piri Mehmet Paşa, Kanuni dönemindeki güçlü Türk donanmasının da alt yapısını kuran kişidir. İstanbul’daki büyük tersaneyi sadrazamlığı sırasında inşa ettirmiş, Yavuz ve Kanuni döneminde dünyanın en güçlü donanmasını burada hazırlamıştır. Bu sayede Türk donanması Akdeniz’de rakip tanımamıştır.
Piri Mehmet Paşa diğer taraftan büyük bir top mühendisidir. Yavuz zamanında Osmanlı ordusunda kullanılan yivli topları ilk o yapmıştır. Osmanlı-Memluklü savaşı sırasında 22 ton ağırlığında iki adet topu yaptırıp İstanbul’da inşa ettirdiği büyük gemilerle Mısır’a sevk etmiştir.
Devşirmelerin Hedefi Olması ve Azlı: Piri Mehmet Paşa, bir Türk bürokratı olarak veziriazamlığa getirilmesi ve büyük başarılara imza atması, devşirmelerin hedefi haline gelmesine sebep olmuştur. Tüm başarılarına rağmen Kanuni tarafından görevden alınmış, devlet yönetimi vizyonu olmayan devşirmelere verilmiştir.
Günümüzde Batılılar, devleti hantallıktan kurtarmak için yönetim biçimi olarak demokrasiyi tercih etmektedirler. Çünkü demokrasilerde farklı fikirler ortaya koyarak yeni çözümler üretmek mümkündür. Osmanlı Devleti’nde Fatih, parti yerine devşirme-Türk bürokrat rekabeti için zemin hazırlamış; böylece devlet yönetiminde yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu durum, Piri Mehmet Paşa’nın sadrazamlıktan azline kadar sürmüş; bundan sonra dengeler bozularak devlet yönetiminde artık sadece devşirmeler etkin olmuştur. Tabii bu yeni durum sonucu Osmanlı Devleti’nde duraklama süreci başlamıştır.






























ABDİTOLLU HÜSEYİN AĞA*

            Abditollu Hüseyin Ağa, Atatürk’ün ve eşi Latife Hanım’ın “Baba” dediği ve evinde misafir olup “Sedirler Böreği” yediği Konyalı’dır.                                                                                
            Dedelerinin Konyalı olduğu söylenen Atatürk, Konya’ya on üç defa gelmişti. Resmen bilinen bu ziyaretlerinden başka, gayri resmî ve yabancılardan gizli gelişlerinin de olduğu, Selçuk Es, M. Ali Apalı, A. R. İzzet Koyunoğlu gibi, o günleri bilen yaşlı Konyalılar tarafından nakledilmiştir.
           Gazi’nin, 20 Mart 1923 tarihindeki beşinci gelişinde yanında eşi Latife Hanım da vardı. Soğuğa, yağan kara rağmen, kalmakta oldukları “Atatürk Müzesi” olan konağın etrafında toplanıp sevgi ve bağlılık tezahüratında bulunan kadın-erkek binlerce Konyalı’nın arasında, Ata’ya son derecede hayran ve meftun olan Abditollu Hüseyin Ağa da vardı. Hayli ileri yaşına rağmen oldukça dinç, aksakallı, mahallî kıyafetli olan bu sevecen Konyalı, Ata’yı ve eşini daha yakından görüp tanımak, sevgi, saygı,  minnet ve şükranlarını bizzat sunmak için görüşmek isterse de, o an bunun mümkün olamayacağı ilgililer tarafından kendisine bildirilir. O sırada konağa girmek üzere olan Belediye Başkanı M. Muhlis  (Koner) Bey, bu temiz yüzlü, güngörmüş ihtiyarın arzusunu dinler ve görevlilerden izin alarak, Gazi’nin de muvafakati üzerine, birlikte içeriye girerler. Gazi, kendilerine yer gösterirse de Hüseyin Ağa, saygısından dolayı özür dileyerek, kısaca maruzatta bulunup, ayrılacağını söyler. Yaşlı adam; “Muhterem Paşam; bana, Abditolllu Hüseyin’derler. Sedirler’de otururum. Üç oğlum vardı, çeşitli cephelerde vatan uğruna şehit verdim; Helâl olsun; vatan sağ olsun; Allah sana uzun ömür versin. Şimdi sizden bir istirhamım var; Üç şehid oğlumun yerine size, ‘Oğlum’ diye hitab edebilir, alnından öpebilir miyim ?” deyince Gazi de, Latife Hanım da, derhal ayağa kalkarak , “ Bizleri evlât olarak kabul etmenizden gurur duyarım babacığım” diyerek, üç şehit babası Abditolllu Hüseyin Ağa’nın elini öperler. Ertesi gün, Hüseyin Ağa’nın eşi Âkile Hanım’la da tanışıp, onu da ,  “Annelik” olarak kabul ederler. Baba-evlât, ana-evlât olurlar.
            Bu sevindirici haber, Konya’da hızla duyularak, yayılır. Konya ve Konyalılar için büyük bir sevinç ve kıvanç kaynağı olan bu olayı, zamanın en meşhur gazetesi Babalık da, günlerce haber yaparak yer ayırır. Hüseyin Ağa, bu unvanı ile vali ve Konya Belediye Başkanı tarafından da hüsnükabul görür. Özel ve resmî merasimlere, yemek ve toplantılara davet edilir.
            Latife Hanım da, bu son derecede samimi, açık yürekli, aydınlık yüzlü, mert sözlü yaşlıyı, çok sevmiştir. Konağa, Ağa ile eşi Âkile Anayı davet ederler. Mahallî kıyafet giymiş, gayet saf, samimi, açık sözlü, sempatik Konya kadını, Latife Hanım’ı, “Gelinim..” diyerek bağrına  basar. Ana-kız gibi olurlar.
            Ata’nın Konya’dan ayrılmasından sonra da, Konya valisi ve belediye başkanı, Hüseyin Ağa ile münasebetlerini devam ettirirler. Sedirler’de evinin bulunduğu sokak yeni baştan düzenlenir. Bir de mahalle çeşmesi yapılır. Belediye başkanı ile görüşmeleri gayet samimi ve teklifsizdir. Şehrin tanınmış gazetesi Babalık’ın sahibi Yusuf Mazhar Bey’le sık sık sohbetler yaparlar. Belediye Başkanı M. Muhlis, bir gün onu Ankara’ya götürür. Atatürk ve Latife Hanım’ı ziyaret için Çankaya’ya çıkarlarsa da, o günlerde yurt gezisinde bulundukları için görüşmeleri mümkün olmaz. Armağan olarak getirdikleri el örgüsü yün çorapları bırakıp dönerler.
            Gazi, altıncı gelişi olan 3 Ocak 1925’te Konya ziyaretinde on gün kaldı. Çeşitli teftiş ve gezilerde bulundu. Çok önemli konuşmalar yaptı, demeçler verdi. Bu arada, Hüseyin Ağa’nın Konya’nın Selçuklular döneminden kalma tarihî semtlerinden biri olan Sedirler’deki kerpiçten yapılmış son derecede mütevazı evini de ziyaret etti. Âkile Ana o gün, bu değerli misafirlerini en iyi şekilde ağırlayıp, memnun etmek için bütün marifetini ve maharetini gösterip, elinden ne gelirse yapar. Kendi eliyle meşhur “Sedirler Böreği” pişirip ikram eder. Zevkle ve emekle ördüğü birbirinden güzel nakışlı yün çorapları onlara armağan eder. Yemek sırasında geçen sıcak ve samimi sohbet konularını not tutan gazeteciler, ertesi günü bunları halka ulaştırırlar. Bu güzel ziyaret ve sohbetler, halk arasında büyük memnuniyet meydana getirir. Haftalarca konuşulur.
            Ata’nın diğer Konya ziyaretlerinde de Hüseyin Ağa onu istasyonda karşılayanlar arasında yer alır. Sohbetleri böylece devam eder. Gazi, Ankara’dan Konya’ya giden tanıdıklarıyla, Hüseyin Ağa’ya ve Âkile Ana’ya selâm, muhabbet ve afiyet dileklerini gönderir.
            Gazi Mustafa Kemal’in, Hüseyin Ağa ile birçok hatırası vardır. Bunlardan biri de, Hüseyin Ağa’nın, köyü Abditol’da yaptıracağı yeni evin nasıl olmasının uygun olacağını sorması üzerine Ata, eline kâğıt-kalem alıp, evin kaba-taslak planını bizzat çizmiş olmasıdır. Ağa, evi bu plana uygun olarak inşa ettirir. Bu gün hâlâ ayakta olan bu ev, ana hatlarıyla, Ata’nın Selânik’deki evi’nin ilk planına benzer. Geniş bahçesinde bir de  “Köy Odası” bulunmaktadır.
            H. Hüseyin Ağa, 1935 yılında 85 yaşında iken vefat etti. Kabri, köyü olan Abditol Mezarlığı’ndadır.














































KARATAYLI DİĞER
DEVLET VE İLİM ADAMLARI*

AHMET EFLÂKİ

Doğum tarihi tespit edilemeyen Ahmet Eflâki’nin adı Ahmet, lakabı Şemseddin’dir. Bedreddin-i Tebrizi'nin talebesidir. İyi bir tahsil görmüş, din ilimleri yanında kimya ve felekiyat ilimleri ile de uğraştığından dolayı Eflâkî mahlasıyla anılmıştır.
Moğol hükümdarlarından Keygatu'nun 690/1291 yılında Konya'ya geldiği sırada o da Sultan Veled'i ziyaret etmiş ve sonradan da, Ulu Arif Çelebi'ye intisap etmiştir. Ulu Arif Çelebi'nin vefatına kadar yanından ayrılmayan Eflâki, Çelebi'nin bütün yaptığı seyahatlere katılmış ve onun tavsiyesi üzerine de meşhur eseri; Menakıbu'l-Ârifîn’i yazmıştır. Bu eserini 718/1318 yılında yazmaya başlamış ve 754/1358 yılında tamamlamıştır.
   Ulu Arif Çelebi ile Anadolu başta olmak üzere; Azerbaycan ve Tebriz'e gitmiş. Onun vefatından sonra da, Arif Çelebi'nin oğlu Âbid Çelebi'nin hizmetine girmiştir.
   Ahmet Eflâki, 761/1360 yılında Konya'da vefat etmiş ve Topbaşzade Hoca'nın, Mevlâna Külliyesi'nin doğusundaki evinin avlusuna gömülmüş; türbesinin yeri sonradan ortaya çıkarılmıştır. Kabir taşı kitabesinin Türkçesi şöyledir: "Bakî olan Allah’tır. Büyük bilgin, her şeyi gereğince bilip haber veren, zamanın eşsiz, asrının tek hadimi, rahmete mazhar olmuş ve suçları örtülüp yarlığanmış olan, Arife mensup bulunan (Ulu Arif Çelebi'ye intisabından dolayı kendisine “Ârifî de denilmiştir) Eflâki, yedi-yüz altmış bir yılı, Recebin sonuncu pazartesi günü yokluk evinden, varlık yurduna göçtü. Allah onu rahmetine kavuştursun ve suçlarını yarlıgasın."

BEDREDDİN GEVHERTAŞ
   Emir Bedreddin Gevhertaş, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubat’ın lalası ve döneminin ileri gelen devlet adamı ve emirlerindendir. Dizdar Bedreddin Gühertaş olarak da anılmıştır. Mevlâna'nın babası Baha Veled'in ders ve sohbetlerinde bulunmuş, hocasının göstermiş olduğu bir keramet üzerine, Sultan Veled ve ailesinin oturduğu meşhur medreseyi yaptırmış ve buraya zengin vakıflar tahsis etmiştir. Karaarslan köyünü Mevlâna mensuplarına vakfeden de Gevhertaş'tır.
   Baha Veled ve ailesi Karaman'dan Konya'ya geldiklerinde, önce İplikçi Camii'nin güneyinde yer alan, Altun-Aba Medresesi’ne yerleşmişler, sonraları bu medresenin ihtiyaca cevap vermemesi üzerine aile, Gevhertaş'ın yaptırmış olduğu bu yeni medreseye taşınmıştır. Bu medrese, Selçuklu ve Karamanoğlu devrinde "Medrese-i Mevlâna", Osmanlılar döneminde de "Medrese-i Molla" olarak anılmıştır.
   Eflâki, Âriflerin Menkıbeleri isimli eserinde, Gevhertaş'tan bahsederken şunları söyler:
"Nakledilmişti ki, Dizdar adı ile tanınan Emir Bedreddin Gevhertaş, Alâeddin Keykubat'ın lalası idi. Uzun boylu, asil, hayrat sahibi ve sarayın has üstatlarındandı."
   Gevhertaş, II. İzzeddin Keykâvus taraftarı olduğu için, Muineddin Pervane tarafından, Moğol komutanı Alıncak'a gönderildiğinde (659/1260-1261) diğer beylerle birlikte öldürülmüştür. Eflâki'nin beyanına göre, cenazesi Konya'ya getirilerek şimdiki Şems Türbesi'ne defnedilmiştir. Bilindiği gibi Şems, daha sonra vefat etmiş ve cenazesi, Ulu Arif Çelebi tarafından atıldığı kuyudan çıkartılıp, Bedreddin Gevhertaş'ın yanına defnedilmiştir. Bununla birlikte Konyalı, Gevhertaş’ın türbesinin Karaaslan Köyü sınırları içerisinde bulunduğunu ifade eder.

KADI İZZEDDİN
   Kadı İzzeddin, Selçuklu döneminin büyük âlim ve tanınmış kadılarındandır. I. Alâeddin Keykubat'ın torunlarından II. İzzeddin Keykâvus 1246 yılında Selçuk tahtına tek başına oturunca, vezirliğine Kadı İzzeddin Muhammed’i getirir. Muineddin Süleyman, Sahip Ata Fahreddin Ali, Celaleddin Karatay gibi tanınmış yöneticileri de bu dönemde onunla birlikte görev başındadır.
   Zamanında güttüğü siyaset ve dehası ile memleketi, iç ve dış düşmanlara karşı korumuş, Moğol baskınlarının en şiddetli bir döneminde memleket onun sayesinde rahat bir nefes almıştır. Her tarafta Moğol casuslarının cirit attığı ve pek çok görevlinin Moğol yanlısı bir siyaset güttüğü dönemde o, Moğol düşmanlığı ile tanınmıştır Ülkeyi korumak için de hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır.
   Moğol düşmanlığı yüzünden bir ara memuriyetten uzaklaştırılmışsa da, çok geçmeden yeniden görevine iade edilmiştir. İzzeddin Keykâvus üzerinde büyük tesiri vardır. Hükümdar kendisinden çekinir ve çok hürmet gösterirdi.
   O, padişahın ahlakını bozmak isteyenlere karşı da nüfuzunu kullanarak onları bertaraf ederdi. Moğolların padişahı tesirleri altına almaması için de, büyük gayret sarf etmiştir. Hazinenin bütün altınlarını dökerek hazırladığı bir ordu ile Sultan Rükneddin'i mağlup ederek onu Burgulu Kalesi'ne hapsettirmiştir.
   Kadı İzzeddin'in vezirlik makamına oturduğu ve memleket idaresinin dizginlerini eline aldığı sıralarda, Bayçu'nun elçileri sık sık Selçuklu payitahtına akın eder ve hazineye büyük külfetler yükleyen armağanlarla geri dönerlerdi. Kadı İzzeddin, Celaleddin Karatay gibi devlet adamları ile de görüşerek Moğollara yüz vermemeye başlardı. Aldığı tedbirlerle Moğol akınlarını durdurmaya da muvaffak olurdu. 1255-1256 yıllarında Bayçu Noyan, çekirge sürüsü gibi ordusuyla Anadolu'ya saldırırdı. Her tarafı yakıp yıkarak Konya'ya doğru yürüdü. Harp meclisinde, bir kısım devlet adamı Bayçu'nun istediklerinin verilerek savaşın durdurulmasını ister. Kadı İzzeddin Muhammed ve bir kaç devlet adamı ise Bayçu'ya güvenilemeyeceğini, bu dinsize karşı cihat açılması gerektiğini savunuyordu. Neticede vezirin hazırladığı ordu ile Moğol ordusu Aksaray civarında Alâeddin Hanı taraflarında karşı karşıya geldi. Türk safındaki bozguncular yüzünden İzzeddin Muhammed ihanete uğradı ve savaşı kaybetti. Kendisi ayaklarından muzdarip olmasına rağmen, çarpışa çarpışa şehitlik metrebesine ulaştı.
   Kadı İzzeddin Muhammed,  günümüzde İmam-Hatip Lisesi’nin güneyinde, Ata Petrol olarak bilinen yerinin doğusunda yer alan bölgede bir mescitle medrese yaptırmıştır. Türbesi’de buradadır. Medrese, zamanımıza kadar gelememiştir. Mescit de muhtelif tarihlerde tamirat görmüş ve genişletilmiştir.
KARAARSLAN SULTAN
   Sultan I. İzzeddin Keykavus ve Alâeddin Keykubat dönemlerinde yaşamış; önemli devlet hizmetlerinde bulunmuştur. Alâeddin Keykubat devrinde baş vezir olarak görev yapmıştır.
   Türbe ve mescidi Konya'da İç Karaarslan Mahallesi'ndedir. Türbesinin kitabesinden öğrendiğimize göre, burada yatan zat, dinin direği Necmüddin unvanını taşıyan İbrahim oğlu Karaarslan'dır. Türbenin kemerli kapısı üzerindeki kitabenin Türkçesi şöyledir: "Bu türbe, saîd ve şehid olan İbrahim Oğlu ve İslâm'ın direği Necmüddin Karaarslan'ındır. Allah mezarını nurlandırsın”.
SADIR SULTAN
   Sadır Sultan'ın asıl adı Bekir, Sadreddin Sadri de lakabıdır. Sadır Sultan olarak ün yapmıştır. Âlim, fazıl, edip ve şair, bir zat olan Sadır Sultan, aynı zamanda da döneminin meşhur hekimlerindendir. Mevlâna'nın muasırı olduğu rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin malumat mevcut değildir.
   Sadır; göğüs, kalp, öncü, baş, başköşe, başköşede oturan emir, gibi manalara geldiğinden başka; âlim, fâzıl şahsiyetler hakkında da hürmet ve sevgi ifadesi olarak da kullanılmıştır. Sadr, aynı zamanda devlet adamlarına verilen bir unvan, devlet yönetiminde bir makam adıdır. Osmanlı'da kullanılan sadrazam ile Rumeli ve Anadolu kazaskerleri için kullanılan sadreyn unvanları bunun en açık örneklerini teşkil eder.
   Sadır Sultan'ın türbesi, onun adını taşıyan Sedirler semtinde. Yanık Cami’nin kıblesindeki mezarlık içerisindedir.
SEYFEDDİN KARASUNGUR
   Selçuklu döneminin önemli devlet adamlarından olan Seyfeddin Karasungur, Celaleddin Karatay ile Kemaleddin Torumtaş’ın kardeşidir. Celaleddin Karatay’ın bir vakfiyesinden anlaşıldığına göre, 1235 yılında Emir-i Sipehsalardır. Bu günümüzdeki başkumandanlık görevine eşit bir görevdir.
   Karasungur, 1276 tarihinden sonra vefat ekmiştir. Türbesi Çiftemerdiven Mahallesi’ndedir. Mevlâna ile Seyfeddin Karasungur arasında samimi bir münasebetin bulunduğu Mevlâna’nın Mektuplarındaki övücü sözlerden anlaşılmaktadır. 

ŞEYH ŞERAFEDDİN
   Selçuklu döneminin tanınmış âlim ve sofilerindendir. Ne zaman vefat ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Şerafeddin Camii’nin ilk bânidir. Türbesi Şerafeddin Camii’nin güneydoğu duvarı bitişiğinde iken, 1925 yıllarında park yapma bahanesiyle belediye tarafından yıktırılmıştır. 2009’da Vakıflar Genel Müdürlüğü yerine tekrar türbe inşa ettirmiştir.
                                                            
SARI YAKUP
   Çelebi Sultan Mehmed devri âlimlerinden olan Sarı Yakup, Konya'da doğdu. İlk tahsiline Konya'da başladıktan sonra İran ve Arap ülkelerine gitti, zamanın meşhur âlimlerinden istifade ile tahsilim tamamlayıp Konya'ya döndü. Bir ara arkadaşı Kara Yakup'la Bursa'ya giderek Molla Fenarî'nin derslerine devam etti. Uzun süre Konya'da çeşitli medreselerde müderrislik yaptı ve kitaplar yazdı. Fıkıh, kelâm ve hadis ilminde zamanının büyük âlimlerindendir. Mecdi Efendi Şakaik-i Nümaniye'de muhakkik, müdakkik ve kerimü'l-ahlâk bir âlim olarak tanıtılır.
   Kendisine bir mesele sorulduğunda, o meselenin inceliklerini bütün detaylarına kadar anlatır, soranlarda hiç bir şüphe eseri bırakmazdı. Sarı Yakup, Bursa'da zamanının yegâne âlimi, Molla Yegân’la da görüşür ve onun sohbetinde bulunur. Kendisi Molla Yegân’a bazı hallerini arzeder. Molla Yegân da ona izaz ve ikramda bulunur, çok hürmet gösterir. 1429’da vefat etmiştir.
    
KEÇECİZADELER
   Keçecizade ailesi, XVII. yüzyılın ikinci yansından itibaren Osmanlı'nın son dönemlerine kadar, seçkin devlet adamları yetiştiren bir ailedir.
   Konya'da Topraklık Mahallesi halkından olup aynı zamanda caminin de imamı Süleyman Efendi, keçecilik de yapmış ve geçimini bu suretle sağladığı için aileye, Keçecizadeler denmiştir.
   Keçecizade ailesinin meşhur olması, Süleyman Efendi'nin oğlu Mustafa'nın, babasından habersiz İstanbul'a kaçması ile başlar. Meşhur İzzet Mollalar ve Büyük Fuat Paşalar bu Mustafa Efendi'nin soyundan meydana gelecektir. Aşağıda, başta Mustafa Efendi olmak üzere, bu ailenin en meşhurları üzerinde kısaca duralacaktır.

KEÇECİZADE MUSTAFA EFENDİ
   Konya'da Topraklık Mahallesi’nde 1688’de doğan Mustafa Efendi, ilk tahsilini Konya’da mahalle mektebinde ve babası Süleyman Efendi'de tamamladı. Arkasından medrese tahsiline başladı. Aşırı okuma hevesi yüzünden, daha yirmi yaşlarına basmadan, babasından habersiz olarak Konya'dan kaçarak İstanbul'a gitti. Muhtelif medreselerde okudu. Bu arada Piri-zade Sahip Efendi'ye intisap etti. Sahip Efendi'nin oğlu Osman Efendi'ye ders verdi. Bu arada da yüksek medreseyi bitirip müderris oldu. Kudüs ve Bursa kadılıklarında bulundu. Kırk yaşlarında iken Şeyhülislam Pirizade Sahip Efendi'nin tavassutu ile Davutpaşa Camii imamının kızı ile evlendi. Keçecizade Salih Efendi bu evlilikten dünyaya gelir. Keçecizade Mustafa Efendi, 1767 tarihinde vefat etti.

KEÇECİZADE SALİH EFENDİ
   İstanbul’da 1150/1737 yılında doğan Salih Efendi, devrin geleneğine uyarak küçük yaşlarında tahsile başladı. Babasının Kudüs ve Hicaz memurlukları sırasında Kudüs'te bulundu. Burada iken hacca gitti. Hac dönüşü (1756) Hocası Dürrizade Mustafa Efendi'nin yazısı ile daha 19 yaşında iken müderris oldu. Daha sonra müderrislikten fetvahaneye geçti ve oradan da Kethüdalığa kadar yükseldi. 1784 yılında Selanik Kadısı oldu. 1789 yılında Mekke Payesi aldı. 1790’da Orduyu Hümayun kadılığına yükseldi. Bir yıl sonra da İstanbul payesi verildi.
   Kanaatlerini açıkça söylemekten çekinmeyen, dalkavukluktan hoşlanmayan ve son derece dürüst bir insan olan Salih Efendi, kazandığı düşmanlar yüzünden iki defa görevinden azledilerek Konya ve Gelibolu'ya sürgüne gönderildi. Ömrü, yokluk ve sıkıntı içerisinde geçti. 1797 yılında affedilince önce Anadolu, sonra da Rumeli Kazaskerliğine getirildi. 1799 yılında İstanbul'da vefat edince, Avratpazarı'nda Canbaziye'de Mustafa Bey Mescidi Haziresi’ne defnedildi.
   Salih Efendi'nin çocuklarından Abdurrahman Nebil ve Mehmet Arif efendiler de zamanın meşhur müderrislerindendir. Diğer bir oğlu da, meşhur İzzet Molla'dır.

KEÇECİZADE İZZET MOLLA
   İzzet Molla olarak tanına Mehmet İzzet Efendi, 1789 yılında İstanbul'da doğdu. Salih Efendi'nin en büyük oğludur. Babasının vefatında 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Ömrü, çeşitli sıkıntı ve mücadeleler içerisinde geçti. Medrese tahsilini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Fevkalâde zeki, son derece nüktedan ve şair bir tabiata sahipti. Önce, intihar etmeyi düşündüğü bir sırada, Hançerli Bey'le, sonra da onun vasıtasıyla Halet Efendi ile tanıştı ve onunla yakın bir dostluk kurdu. Halet Efendi sayesinde kendisini yetiştirdi. II. Mahmud'un huzuruna girdi ve onun iltifatlarına mazhar oldu.
   Merzifonlu Kara Mustafa Paşa soyundan İsmail Hakkı Bey'in kızı Hibetullah Hanım’la evlendi. Bursa müfettişliğinde, Galata ve Mekke kadılıklarında bulundu. 1883 yılında Keşan'a sürüldüyse de, bir yıl sonra affedilerek İstanbul payesi tevcih edildi. 1877’de Haremeyn Müftüsü oldu. Aynı yıl, eyaletlerin tevzi defterleri müfettişliğine atandı.
   Belirtileri hissedilen Rus Harbi öncesinde, harbe taraftar olmadığını açıklayan bir lâyihası dolayısıyla önce idama mahkûm edildi ise de Sonra, çocuklarına acınarak affedildi ve Sivas'a sürgüne gönderildi. Bir süre sonra haklı olduğu anlaşılarak affedilirdi. Af fermanı kendisine ulaşmadan iki saat önce Sivas'ta 1829 yılında 43 yaşlarında iken vefat eder. Af fermanı göğsüne konarak defnedilirdi.
   Mevlevi olup, şeyhi Nasır Abdülbaki Dede'dir. Mevlâna ve Şems'e hayran olup, onların tesiri altında eserler vermiştir. Oğlu Fuat Paşa ile birlikte Osmanlı döneminin en meşhur iki nüktedanı ve Osmanlı münevveridir. Şiir ve nesir dalında pek çok eseri varsa da, şiirde daha başarılıdır. Divan Edebiyatı'nın Tanzimat öncesindeki son üstadıdır.
   Darb-ı mesel hâline gelen mısraları ve güçlü şiirleri vardır. Bunlardan meşhur bir beyti şöyledir:
   Meşhurdur ki, fisk ile olmaz cihan harap
   Eyler ânı müdahane-i âliman harap.
   Onun, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dolayısıyla düşmüş olduğu tarih de çok meşhurdur.
   Tecemmu eyledi Meydân-ı Lâhme,
   Edüb küfrân-ı ni'met bunca bâgi
   Koyup kaldırmadan iki de bir de
   Kazan devrildi söndürdü Ocağı (1241/ 1826)
   Belli başlı eserleri; Babasının hayat hikâyesi olan Devhatü'l-Mehâmid fi-Tercümetü'l-Vâlid, Mihnet-Keşân, Bahr-ı Efkâr, Gülşen-i Âşık, Hazân-ı Asar ve Lâyihalar. Ayrıca, Bahâr-ı Efkâr ile Hazan-ı Âsâr adlı iki divanı vardır.
   Sivas’ta yattığı mezarlık park haline getirilince, akrabası olan Sivas Savcısı tarafından kemikleri bir torbaya konularak İstanbul'a gönderildi ve babasının yanına konuldu (1919).

KEÇECİZADE BÜYÜK FUAT PAŞA
   İstanbul'da 17 Ocak 1815 yılında doğdu. İzzet Molla'nın büyük oğlu, Konyalı Mustafa Efendi'nin torununun çocuğudur. Annesi ise, Merzifonlu-zadelerden Hibetullah Hanım'dır. Babası gibi o da 14 yaşlarında yetim kalır. Annesini daha önce kaybetmiştir.
   Küçük yaşlarından itibaren okumaya başlar. Önce ilmiye sınıfına intisap eder. Arapça ve Farsça öğrenir. Daha sonra tıbbiyeye girer, orada da Fransızca öğrenir. Tıbbiyeden hekim yüzbaşı olarak mezun olur. İlk görevi Libya’dadır. Çengeloğlu Tahir Paşa ile orada üç yıl kalır.
   Reşit Paşa’nın tavsiyesi üzerine doktorluğu bırakıp, diplomasiye geçer; askerî elbisesini çıkarıp, mülkiye memurlarının kılığına girer. Bu alandaki ilk görevi Bab-ı Âlî Tercüme Odasıdır. Kısa sürede yükselir, İngiltere elçiliğinde ikinci adamdır. Yaşı ise henüz on dokuzdur. Sırasıyla, İspanya ve Portekiz'de kalır. Buralarda kraliçelerle görüşür, üzerlerinde iyi tesir bırakır.
   Bundan sonra Bükreş ve Romanya'da başarılı görevler ifa eder. Rus Çar'ı ile görüşür ve onu kendisine hayran bırakır. O zamanki mülteciler meselesini Osmanlı'nın istediği şekilde hallederek diplomaside bir deha olduğunu herkese kabul ettirir.
   Bir aylık Bursa seyahatinde, hem tedavi olması, hem de beraberinde götürdüğü Ahmed Cevdet Paşa ile Osmanlı'da ilk Kavâid-ı Osmaniye isimli bir gramer kitabı yazması, ilmi kudretinin açık bir ispatıdır.
   Fuat Paşa, çok yönlü bir kişiliğe sahiptir. Siyasi hayatı boyunca beş defa hariciye nazırlığı, iki defa da sadrazamlık yapmıştır. O, şairdir, naşirdir, dilcidir, tıp adamıdır, büyük diplomattır, büyük askerdir; hepsinin üzerinde, bulunmaz bir nüktedandır. Çarları, kralları ve kraliçeleri kendisine hayran bırakır. En hassas ve en çetrefil meseleleri istediği şekilde halleder. Avrupa’nın en meşhur kral ve diplomatlarına kendini dinletir.
   Sultan Abdülaziz Han, Avrupa seyahatinde Fransa'da III. Napolyon'un misafiridir. Kral sultanı bekler, biraz gecikmiştir. Fuat Paşa bu gecikmeden rahatsızdır. Durumu Napolyon'a bildirmek için huzura çıkar. Kral, arkası Fuat Paşa'ya dönük olduğu halde ve ondan habersiz; "Öküz gelemedi" gibilerden bir lâf kaçırır. Döner dönmez, Fuat Paşa'nın ağzından kaçırdığı lâfı duyduğunu anlayınca özür dileyerek:
   "- Ekselans! Umarım, asabiyetle ağzımdan kaçırdığım sözlerden sultanınıza bahsetmezsiniz." der.
   Fuat Paşa, diplomaside mütekabiliyet esasına harfi harfine uyan adamdır. Ayrıca Osmanlı'ya toz kondurmaz. Krala hayatının en büyük ve vurucu nüktelerinden birisini yapar:
   "- Aman haşmetmeap! Ben hiç sultanımızın sizin hakkınızda söylediklerinden size bahsediyor muyum ki, sizin onun hakkında söylediklerinizden bahsedeyim!"
   Paris'te III. Napoyon'un da bulunduğu bir sohbette, dünyanın en kuvvetli devletinin kim olduğu yolunda bir konu açılır. Fuat Paşa ısrarla, en güçlü devletin Osmanlı olduğunda ısrar edip durunca, İmparator, sebebini sorar. Paşa şu cevabı verir:
   "- Yıllardan beri siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz; hâlâ başaramadık!" 
   Fuat Paşa bir süre de seraskerlik görevinde bulunur. Serasker, Harbiye Nazırı olup, aynı zamanda Genel Kurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı, fiilen de ordunun başıdır. Bu göreve bir mareşalin değil de bir sivilin getirilmesi, Osmanlı da bir istisnadır.
   Fuat Paşa çoğu zaman ciddi ve prensip sahibi bir insan olmasına rağmen, bazan da laubalidir. Bunu da nüktedanlığına borçludur.
   Fransa İmparatoriçesi bir gün, bir resepsiyonda paşayı söyletmek için sorar:
   "- Sizin, dünyada elde edilemeyecek kadın olmadığını söylediğinizi duydum. Meselâ beni nasıl elde edebilirsiniz?”
   - Parayla!" der.
   "- Ne kadar parayla?"
   Paşa saymaya başlar, Fuat Paşa şu kadar dedikçe, İmparatoriçe başını sallayarak hep reddeder.
   Paşa, "Bir milyon Frank (500 bin altın)" deyince, İmparatoriçe: "- O kadar parayı bir kadına verecek erkek çıkmaz!" deyince, Paşa cevabı yapıştırır:
   "- O halde fiyatta anlaştık! Mesele bu kadar parayı verecek adamı bulmaya kaldı!"
   Fuat Paşa da babası İzzet Molla gibi, kayınvalidesi Afife Hanım ile Galata Mevlevihanesi Postnişini Kudretullah Efendi'ye mensuptur.
   Tedavi için gittiği Nis'de 12 Şubat 1869 tarihinde vefat eden Fuat Paşa, Fransız hükûmetinin tahsis ettiği bir harp gemisi ile İstanbul'a getirilir. Teçhiz ve tekvini Hoca Tahsin Efendi tarafından yapılır ve cenazesi, önceden hazırlattığı Peykhane Caddesi’ndeki türbesine defnedilir.
                                           
MOLLA SALİH EFENDİ
   Karatay bölgesindeki Büyük Sinan Mahallesi’nde 1242/1826 yılında doğdu. Mahalle mektebinde ilk tahsilini tamamladıktan sonra, Özdemirli Medresesi Müderrisi Hacı Mustafa Efendi'nin derslerine devam ederek, ondan icazet aldı.
   Uzun zamanlar Abdülbasr Efendi Medresesinde müderrislik yaptı ve pek çok talebe yetiştirdi. Aynı zamanda iyi bir hattat da olan Salih Efendi'nin hüsnühat hocası, Alanyalı Hacı Abdülganî Vehbi Efendi'dir. Sülüs, nesih ve ta'lik yazılar yazmış, cilt ve tezhip işleri ile de uğraşmıştır. Elli adet Mushaf-ı Şerif yazmıştır. Molla Salih Efendi'nin torunu Salih Efendi de tanınmış hocalarımızdandır.
   İlim ve fazilet sahibi bir zat olan Molla Salih Efendi, 1890'lı yılların sonlarına doğru vefat etti ve Araplar'da Hacı Veli Mezarlığı'na defnedildi.

KÖSE HASAN EFENDİ
   Ovaloğlu Mahallesi’nde 1250/1834 yılında doğdu. Babası Sipahizadeler’den Keşanlı Ali Bey'dir. İlk tahsilini mahalle mektebinde aldıktan sonra, Konya müftüsü Karahafiz Mustafa Efendi'nin derslerine devam ederek icazet almaya muvaffak oldu. Hattatlığı da meşhur hattatlardan Hacı Emin Vehbi Efendi'den öğrendi.
   Çok güzel sülüs, nesih, ta'lik ve kûfi yazı yazan Hasan Efendi, pek çok kitap, levha ve çeşmeler üzerine tarihi kitabeler yazdı. Aynı zamanda şair de olan merhum, uzun yıllar İsmail Konevî'nin Şükran Mahallesi’ndeki medresesinde müderrislik yaptı ve pek çok talebe yetiştirdi.
   İstanbul'da da çok beğenilen Hasan Efendi'ye, Sultan tarafından kaydı hayat şartıyla maaş da bağlandı. Hoş sohbet, nüktedan, sözü sohbeti aranan bir insan olarak ün yaptı. 1305/1887 yılında vefat etti ve Mevlâna haziresine defnedildi.

MEHMET ZÂRİ EFENDİ
   Konya'nın Ovaloğlu Mahallesi’nde 1855-1856 yılında dünyaya geldi. Kör Müsevvit namıyla meşhur Mustafa Fehmi Efendi'nin torunu, ulemadan Hacı Adil Efendi'nin de oğludur. Babası ile amcası Müftü Abdullah Vahdi Efendi'den okuyup icazet aldı. Babasının kurmuş olduğu Adliye/Zâri Efendi Medresesi’nde denilen Hacı Veyis Efendi’nin müderrisliği sırasında oğulları Mustafa ve İbrahim efendiler de bu medresede okumuşlardır.
  Kelam ilminde dönemin ileri gelen âlimlerindendi. Veli Sabrı Uyar Mehmet Zâri Efendi’nin ilm-i kelâmda ihtisas sahibi olduğunu zikrederken, Halkiyat ve Harsiyât'ta da; Bu zat için “Konya'da ilmiyle ve düzgün sözleriyle iştihar etmiş vaizlerdendir." denilir.
   Zâri Efendi, imtihanla getirildiği Adliye Medresesi müderrisliğine vefatına kadar devam eder ve talebe okutur. Vefatına doğru Tuhfe-i Vehbî adlı esere manzum bir haşiye yazmaya başlamışsa da bitirmeye ömrü vefa etmemiştir.
   Zâri Efendi, 1904 yılında vaaz dönüşü bir kalp krizi sonunda, 48 yaşlarında genç denecek bir yaşta vefat etmiştir. Kabri, kaldırılan Şems Mezarlığı’nda küçük türbelerden birisinin doğusundadır. 
   Zâri mahlasıyla şiirleri olan Mehmet Efendi'nin, zamanla esas adından ziyade Zârî adıyla anılması, onun güçlü bir şair olduğunu göstermektedir. Maalesef elimizde Halkiyat ve Harsiyât'a alınan 1290/1874 kıtlığı ile ilgili destanından başka şiiri yoktur.
   Veli Sabri Uyar Hoca'nın Koyunoğlu Kütüphanesi’nde muhafaza edilen, hattatlarla ilgili neşredilmeyen ikinci defterinin son sayfasında Zâri Efendi'nin Konya'nın tanınmış hattatlarından olduğu da zikredilir.
   Mehmet Zâri Efendi, yazar M. Ali Uz’un anne tarafından büyük dedesidir.
        
HACI ALİ EFENDİ/ÇOPUR KADI
            Ahmet Fakih Mahallesi'nde 1260/1884 yılında dünyaya geldi. Ekincioğlları'ndan Seyit Ahmet Bey'in büyük oğludur. İlk tahsilini mahalle mektebinde tamamladıktan sonra medrese tahsiline başlamış ve zamanının büyük âlimlerinden okuyarak icazet almıştır.
   Tahsilini müteakip kadı olmak istemiş, girdiği imtihanı kazanarak muhtelif kazalarda kadılık görevinde bulunmuştur. Daha sonra Konya Mahkeme-i Şeriyye’sinde uzun yıllar kâtiplik görevinde bulunmuştur. Çopur Kadı unvanıyla anılmıştır.
   İyi bir hattat olan Ali Efendi, zeki, nüktedan, bilgili ve hoş sohbet bir insan olarak hafızalarda yer etmiştir. El yazısı ile pek çok levha yazmıştır. 1324/1908 yılında vefat etmiş. Üçler Kabristanı’nda defnedilmiştir.




MEHMET EMİN EFENDİ/SULTAN HOCA
   Yatağan Köyü'nde metfun Yatağan Mürsel soyundandır. Konya'da Uluırmak Burhan Dede Mahallesi'nde dünyaya geldi. Doğum tarihi bilinmemektedir. Ahmet Efendi adında bir zatın oğludur. Meşhur müderrislerden Haşim Efendi'nin ağabeyidir.
   Asıl adı Mehmet Emin olduğu halde "Sultan Hoca" olarak şöhret buldu. İlk tahsilini bitirdikten sonra Molla Efendi Medresesi’nde Müderris Ömer Kâşif Efendi'den okuyarak icazet aldı. Davudi güzel bir ses ve sedaya sahipti. Alâeddin Camii'nde hatiplik ve Kapı Camii'nde vaizlik görevinde bulundu. Nüktedan hitabeti güçlü, temiz vicdanlı bir insan olarak tanınan Sultan Hoca, aynı zamanda iyi bir hattattır.
   Bir süre Mahkeme-i Şer'iyye Kâtipliği de yapan M. Emin Efendi 1320/1904 tarihinde vefat etmiş ve San Yakup Mezarlığı’na defnedilmiştir.

MEHMET ARİF BEY/TOPÇUZADE
   Mehmet Arif Bey, 1287/1870 yılında Konya'da Şems-i Tebrizİ Mahallesi'nde doğdu. Babası hattat Topçu-zade İsmail Hakkı Efendi'dir. Uzun Hafız Mehmet Efendi'den ilk tahsilini ve hıfzını tamamladıktan sonra Rüştiyeye devam ederek şahadetname aldı. Daha sonra İstanbul'a giderek Fatih Medresesi müderrisi Arif Efendi'nin, onun vefatından sonra da Dağıstanlı Halis Efendi'nin derslerine devam edip ondan icazet aldı. Okuduğunu bir defada ezberleyebilecek bir hafızaya malikti. Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca ve Rumca dillerini bilen Arif Efendi, Hafız Şirâzî Divanı, Mevlâna Mesnevîsi ve Gülistan gibi eserlerin tamamına yakın bir bölümü ezberinde idi.
   Girdiği bütün imtihanları kazanan Mehmed Arif Bey, dersiamlık payesine ulaşırken, saraya da müderris oldu. İstanbul'da çeşitli okullarda Arapça ve Farsça hocalığı yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiir ve makaleleri neşredildi.  Kısa sürede ünü bütün İstanbul'a yayıldı. Bu sıralarda Evkaf Nezareti Yayın Müdürlüğü'ne getirildi. Cemiyet-i İslamiye Başkanlığı'na seçildi. Bu görevi sırasında cereyan eden, akıllara durgunluk verecek bir olay anlatılır. Olay şudur:
   Cemiyet-i İslamiye'de bir toplantı yapılır. Bu toplantıda Rum Patriği de bir konuşma yapar, fakat kimse bir şey anlamaz. Arif Bey bir bahane ile toplantıyı erteler. Mehmet Arif Bey, bu bir hafta içerisinde Rumcayı öğrendiği gibi, Rumca kamusu da ezberler. İkinci toplantıda Arif Bey, Rumca bir konuşma yapar ve Patriğe cevap verir.
   İstanbul'un işgalinden sonra, Mehmet Arif Bey Konya'ya dönerse de, Ankara Hükûmeti’nin onu başkente davet etmesi üzerine, Ankara'ya giderek Şer'iyye Vekâleti Yayın ve Bilimsel Araştırmalar Müdürü olur. Daha sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Kurulu Azalığı'na getirilir ve yeni teşekkül ettirilen tefsir komisyonunda çalışır. Daha sonra bu görevlerinden ayrılarak Daruşşafaka Lisesi'ndeki eski görevine devam eder. Dersiam olarak vaazlar verir, hususi surette talebeler yetiştirir.
   Önceleri tasavvufa karşı olan Mehmed Arif Bey, vahdet-i vücutçu diye, Fatih Türbedarı Âmiş Efendi'yi dövmeye kalkar. Sonraları bu tavrını değiştirir ve tasavvuf yoluna süluk edip, Amiş Efendi'nin yerine geçen Mehmet Efendi'ye intisap eder ve zaman zaman hatırladıkça Amiş Efendi'ye yaptığı hakaretten dolayı nedamet duyarmış.
   Hayatı boyunca hiç evlenmeyen M. Arif Efendi, bütün ömrünü ilme vermiştir. Vefatından önce Konya'ya gelmiş ve Şerafeddin ve Kapı camilerinde âlimane, vâkıfane ve arifane vaazu nasihatlerde bulunmuştur. Beyan-ı Hak gazetesinde çok değerli şiirleri neşredilmiştir.
   Konya Devlet Hastahanesi'nde 1 Şubat 1942 tarihinde vefat etmiş ve Musalla Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir. Sülüs, ta'lik ve nesih yazılar yazardı. 1889 yılında tamir edilen Alâeddin Camii duvarlarındaki yazılar Mehmet Arif Bey'e aittir.
   Hadimli Mehmet Vehbi Hoca'nın kayınbiraderi olan M. Arif Bey, tasavvuf yoluna süluk ettikten sonra, Muhyiddin-i Arabî’nin üç eseri ile Abdülkerim Ceyli (Cilî)’nin "İnsan-ı Kâmil" isimli eserinin "Ruh" bahsini tercüme etmiştir.

HACI VEYİS EFENDİ
   Şatır köyünde 1858 yılında dünyaya geldi. Köy eşrafından Mustafa Efendi'nin oğludur. İlköğrenimini ve hıfzını Sedirler Sıbyan Mektebi’nde Bekir Efendi'den tamamladı. Daha sonra Aladağlı Hoca'nın derslerine devam etti ve ondan icazet aldı. Aşere-i Takrip ve tecvit derslerini de büyük Çimili Hoca olarak tanınan Şeyhülkurra Ahmet Efendi (ö. 1908)’den aldı. Gereken imtihanları vererek Adil Efendi’nin kurmuş olduğu Adliye Medresesi'ne müderris oldu. Burada, oğulları Mustafa ve İbrahim efendiler başta olmak üzere pek çok talebe yetiştirdi.
   Medreselerin kapatılmasından sonra, adıyla anılan Dolav Camii’nin imam ve hatipliği görevini üstlendi ve vefatına kadar bu görevine devam etti. Kur'ân ve din dersleri okutmanın yasak olduğu dönemlerde, gizli gizli çocuk okutmuş ve bu yüzden de, zaman zaman takibatlara uğramıştır.
   Ahlak-ı Muhammedi ile muttasıf olan Hacı Veyis Efendi züht ve takvasıyla tanınmış, örnek bir hayat yaşamıştır. Geçimini köylerindeki tarlaları bizzat ekip kaldırarak sağlamış, kimseye muhtaç olmamıştır. Ahlakını ve örnek yaşantısını ortaya koyan pek çok hatırası hâlâ nesilden nesile aktarılır.
   Şatırlı Hacı Mehmed Efendi’nin damadı olan Hacı Veyis Efendi’nin Mustafa ve İbrahim adlı iki oğlu ile Fatma ve Hatice ve Rahime adında üç kızı vardı.

HACI VEYİSZADE MUSTAFA EFENDİ
   Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, 1887 yılında Konya'da Sedirler Mahallesi'nde dünyaya geldi.  Babası büyük bilginlerden Hacı Veyis Efendi, annesi ise Fatma Hanım'dır. Hem anne hem de baba tarafından asil bir aileye mensuptur. İlk bilgi terbiyeyi babasından alan Mustafa Efendi, çok küçük yaşlarda Bekir Efendi adında bir zattan hafızlığını ikmal etti. Bundan sonra,  babası Hacı Veyis Efendi'nin müderrisliğini yaptığı Adliye Medresesi'ne devam etti, 19-20 yaşlarında, zamanının ilim adamlarının önünde, çetin bir imtihan vererek icazet aldı.
   Mustafa Efendi'nin eşi Meryem Hanım’dan Mehmet ve Veyis adında iki oğlu, Halime, Sakine, Fatma ve Sâre adında dört kız çocuğu oldu. Oğullarının her ikisi de hafızdır. Oğlu Mehmet Efendi, kendisinin vefatından sonra Aziziye Camii imam ve hatipliğine getirildi.
   Hacı Mustafa Efendi, medrese ilimleriyle yetinmeyip zamanının büyük ilim adamlarından olan Abidin ve Ahmet Ziya efendilerden, hesap, hendese, kozmografya gibi müspet ilimler de tahsil etti, ayrıca Memiş Efendi'nin oğlu Muhammed Bahaüddin Efendi'den de manevi feyiz aldı. Bundan sonra Hacı Mustafa Efendi, 22-23 yaşlarında Ziya Efendi ve kardeşleri tarafından kurulan ve zamanın en modern medresesi olan Islah-ı Medaris'te tedris hayatına başladı.
   Medreselerin kapatılmasından sonra, uzun yıllar Piri Mehmet Paşa Camii imam ve hatipliği ve merkez vaizliği görevlerinde buldu. Onun tedris hayatı, medreselerin kapatılmasından sonra da devam etti.  Dinî bilgilerinin okutulmasının şiddetle yasak olduğu dönemlerde, Piri Paşa Camii'nde ve cami civarında yaşlı bir hacı hanımın evinde gizli gizli talebe okuttu. Yağcızade Mustafa Efendi'nin vefatı üzerine, Aziziye Camii imam ve hatipliğine getirildi. Vefatına kadar bu camide halka vaaz ve nasihatlerine devam etti.
   İmam-Hatip okullarının açılmasından sonra, bütün mesaisini bu okula verdi. Konya İmam-Hatip Okulu’nun kuruluşunda büyük hizmetleri geçtiği gibi, vefatına kadar da bu okulda hocalık yaptı 
   Hoca Efendi, son derece Sünnet-i Seniyye'ye ve ibadetine bağlı bir insandı. Bütün nafile ibadetleri kendi nefsinde uyguladığı gibi, bunu cemaatine da uygulatmaya çalışırdı. Öğle ile yatsı namazlarının son sünnetlerini dörder rekât olarak kılar, cemaatine de kıldırırdı. 
   Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, 5 Şubat 1960 tarihinde vefat etti ve Üçler Kabristanı’nda toprağa verildi.
HACI VEYİSZADE HACI İBRAHİM EFENDİ
   Konya'da Sedirler Mahallesi’nde 1308/1892 yılında doğdu. Hacı Veyis Efendi'nin oğlu, Mustafa Efendi'nin küçük kardeşidir. İlk tahsilini ve hafızlığını tamamladıktan sonra, medrese tahsilini Adliye Medresesi'nde babasından yaptı ve icazet aldı.
   I. Dünya Savaşı'na subay olarak gitti ve Sina Cephesi'nde savaşa katıldı. Daha sonra Şatır, Sakyatan ve Göçü köylerinde imamlık ve öğretmenlik yaptı. Konya'ya döndükten sonra, Tekke Mahallesi'nde Piri Paşa Camii civarındaki bir mescitte uzun yıllar imamlık yaptı ve hatimle namaz kıldırdı, sabah namazlarından sonra da burada vaaz ve nasihatlerde bulundu.
   Hacı İbrahim Efendi de babası Veyis ve ağabeyi Mustafa efendiler gibi son derece dindardı. Kendisini yakinen tanıyan Mahmut Sural Bey, onun hakkında şunları söyler:
   "Hacı Veyiszade Hacı İbrahim Efendi de, tıpkı babası ve ağabeyi gibi âlim, fâzıl, muttaki ve ihlâs sahibi bir olgun kişi idi. Çok nekre ve şakacı olan merhumun da kalbe vakıf olduğu söylenirdi. İbadet ve ihlâsta üstüne gelen yoktu. Merhum Hacı Veyis Efendi ile iki oğlu, maneviyat yolunda üç yarışçı gibi idiler. Birinde bulunan güzel bir davranış, diğerinde de mutlaka bulunurdu. Bu üç mutlu insanın birinden söz ederseniz, diğer ikisinden de söz etmiş olursunuz. Bu üç değerli insanın görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmez."
   Hacı İbrahim Efendi Medine’ye gitmeye karar verdi. O günlerde akrabalarından zengin bir zat olan Hacı Mehmet Efendi, Vehbi Çelik, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi, Fahri Efendi ile İbrahim Efendi'yi yemeğe davet eder, maksadı İbrahim Efendi'yi Konya'dan salmamaktır.
   İbrahim Efendi:
   "Üç oğlum var, onları istediğim gibi okutamadım, onları okutmak için gideceğim." deyince...
   Mehmet Ağa:
   "Sanatın yok, servetin yok, orada, perişan olursun." şeklinde karşı çıkması üzerine,
   İbrahim Efendi:
   "Yanımda götürdüğüm para bitinceye kadar okuturum, bitince de hacılara sakalık yapar tahsillerini bitiririm." der. Söze karışan Vehbi Çelik Hoca, Mehmet Ağa'ya şöyle der:
   " Mehmet Ağa! Aşk haline gelen ulvî bir arzu engellenemez, bırak gitsin."
   Neticede İbrahim Efendi 1938-1939 yıllarında Medine'ye gider ve orada üç oğlunu da okutur. 1944 yılında Medine'de vefat eder. Ali Ulvi Bey'le diğer oğlu Ahmet Ziya tahsillerini Mısır'da Ezher Üniversitesi’nde, üçüncü oğlu Mehmet Nuri de Amerika'da yapar.
  
ALİ ULVİ KURUCU
   Asrın Yunusu unvanını alacak kadar Ulvi bir şair, gerçek bir münevver, muttaki bir kul, sular seller gibi coşan bir Peygamber âşığı olan Ali Ulvi Bey. Sedirler Mahallesi’nde 1920 yılında doğdu. Hacı Veyiszade İbrahim Efendi'nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini Konya'da yaptı ve amcası Hacı Veyiszade Mustafa Efendi'de hıfzını ikmal etti.
   Babası İbrahim Efendi ile Medine-i Münevvere'ye hicret eden Ali Ulvi Kurucu, bir süre Camiü'l-Ezher'de tahsil görmüş ve babasının vefatı üzerine başladığı tahsilini tamamlayamadan bırakmak mecburiyetinde kalmıştır. Uzun yıllar Medine’de Kütüphane Müdürlüğü'nde bulunmuş ve buradan emekli olmuştur. 23 Şubat 2002 tarihinde Medine’de vefat etmiş ve Cennetü'1-Bakî Kabristanı'na toprağa verilmiştir.
   Ömrünün son zamanlarında hayatı ve hatıralarını bizzat kendisinden dinlemek ve tespit etmek için özel olarak Medine’ye Mustafa Ertuğrul Düzdağ Bey'e bizzat anlattı ve yazdırdı. Hatırat vefatından sonra neşredildi.

HACI ALİ (ÖĞÜTLÜ) EFENDİ
   Hacı Ali Efendi adıyla bilinen, Ali Rıza (Şuhûdi) Hoca, 1289/1873 yılında Çelebi Mahallesi'nde doğdu. Babası Hacı Seyidzade Mehmet Efendi'dir.
   İlk tahsilini sibyan mektebinde yaptıktan sonra, Konya müftülerinden meşhur Ahmet Rüştü (Aladağlı) Efendi'nin derslerine devam ederek ondan icazet aldı. Babasının vefatından sonra, Köprübaşı Medresesi'nde bir süre müderrislik yaptı. Onun asıl müderrisliği Dârü'l-Hilâfe Medresesi'ndedir. Orada 1915 yılından itibaren Arapça, Mantık, Kelâm gibi dersler okutmuştur. Bu medresenin 13 Mart 1924 tarihinde lağvedilmesinden hemen sonra açılan ilk İmam Hatip Okulunda da tefsir, hadis, ilm-i tevhid hocalığında bulundu. Bu okullar kapatıldıktan sonra, bir süre merkez vaizliği yaptı.
   Müftü Yalvaçlı Ömer Vehbi Efendi'nin 1927 yılında vefatından sonra, Konya Müftülüğü'ne getirildi, 1950 yılına kadar bu görevini sürdürdü. 11.8.1950 tarihinde emekliye ayrıldıktan üç ay sonra, 2.11.1950 tarihinde 77 yaşlarında iken vefat etti. Yirmi üç yıl müftülük yapan Hacı Ali Efendi, makamında en çok kalan müftülerdendir.
   Âlim, fazıl, kâmil ve ahlâklı bir insan olarak Konya'da ün yaptı. Üçler Mezarlığı'nda metfundur. "Rehber-i Necat" isimli iki ciltlik bir eseri neşredilmiştir.




RASİH İZZET KOYUNOĞLU
   Topraklık Semti’nde Kerimdede Çeşme Mahallesi’nde 1316/1900 yılında doğdu. Baba ve anne tarafından asil bir aileye mensuptur. Dedesi Fatih Medresesi’nden icazetli İzmir kadılığında bulunmuş olan Mustafa Efendi’dir.
   İzzet Bey, mahalle mektebinden sonra Rüştiye tasnilini müteakip İstanbul’da Halkalı Ziraat Mektebi’ni bitirdi. Özel hocalardan ders aldı, Almanca öğrendi.
   İstiklal Savaşı’nda yedek subay olarak Sakarya ve Dumlupınar savaşlarına katıldı. Savaş sonrasında İstiklal madalyası ile taltif edildi.
   Memuriyet hayatına Devlet Demir Yolları’nda başladı. Müessese adına Almanya’ya tahsile gönderildi. Üç yıl Almanya’da kaldı. İncelemelerde bulundu. DDY’nın çeşitli kademelerinde çalıştı. Başmüfettişliğe kadar yükseldi. 1956 yılında emekli oldu.
   İzzet Koyunoğlu, 1913 yılında kurmaya başladığı dünyada bir eşi daha bulunmayan müzesini, 1973 yılında Konya Belediyesi’ne bağışladı. 23 Eylül 1974 tarihinde vefat etti, Üçler Kabristanı’nda toprağa verildi.

SELÇUK ES
  Konya kültürüne, sanatına ve folkloruna büyük hizmeti geçen Selçuk Es, 1911 yılında Piri Mehmet Paşa Mahallesi’nde doğdu.  Babası “Küçük Kâzım”  olarak tanınan Musa Kâzım, annesi Nazmiye Hanım’dır.
  Ailesi aslen İsmil’den Konya’ya gelip yerleşmiştir. Soyadı kanunu çıktığında Babası Kâzım Bey,  “Gürel”, merhum da “Es” soyadını almıştır. Selçuk Es ilk tahsilini Konya’da tamamladıktan sonra İstanbul’da Feyz-i Âti ve Galatasaray Lisesi’nde okudu. Konya İlk Öğretmen Mektebi’nden mezun oldu. Tahsilini tamamladıktan sonra, muhtelif memuriyetlerde bulundu. Bir süre bankacılık yaptı.  1976 yılında Konya Karayolları kütüphane memurluğundan emekli oldu.
  Konya’nın tanınmış simalarından Sultan Selim Camii İmam ve Hatibi Şükrü Özaydın’ın damadı olan Selçuk Es,  Ekekon dâhil Konya’da çıkan bütün gazetelerde makaleler yazdı. Konya tarihine, kültür ve folkloruna büyük hizmetlerde bulundu. Zengin bir arşiv ve kütüphaneye sahipti. Vefat etmeden önceki Konya tarihini ve yaşantısının altmış yılını çok iyi biliyordu. Onun en önemli eseri Büyük Konya Ansiklopedisi’nin yayımına 1968 yılında Hamle Gazetesi’nde başlamış, Hamle’nin kapanması ile bu ansiklopedi, Yeni Konya Gazetesi’nde uzun yıllar tefrika edilmiştir. 
  Onun Konya Yemekleri ve Konya’da Yatan Peygamber ve Evliyalar gibi müstakil basılmış küçük eserleri de vardır. Binlerce makalesi yanında, Konya gazetelerinde çeşitli konularda, pek çok da kıymetli dizi yazıları neşredilmiştir. Onun Konya’nın tanınmış simaları ile sağlıklarında yaptığı röportajlar da ayrı bir önemi haizdir. 
  Selçuk Es’in en önemli hizmetlerinden birisi de büyük fedakârlıklarla vücuda getirdiği zengin kütüphane, arşiv ve koleksiyonlarını sağlığında Koyunoğlu Müzesi’ne bağışlamış olmasıdır.  Vefatından sonra da evinde kalan diğer kitap ve arşivinin bir bölümü de, oğlu Nazım tarafından Selçuk Üniversitesi’ne verilmiştir.
  Konya’da 5 Eylül 1980 yılında vefat eden Selçuk Es, Üçler Kabristanı’nda metfundur.














ŞAİR ŞEM’İ*

            Şem’i’nin hayatı, Osmanlı Devleti’nin Batı’daki gelişmeler paralel olarak kendini yenilemesi, kalkınma hamlesini gerçekleştirmesi için gündeme gelen çeşitli fikirleri tartışıldığı bir devre rastlamaktadır. Burada Şair Şem’i’yi çeşitli yönleriyle tanıtmaya çalışmakla beraber, ağırlığı Onun şiirleri ile folklor ve kültüre katkıları ortaya konmaya çalışma şeklinde bir değerlendirme oluşturmaktadır. Ancak Şem’i konusunda yapılan araştırmaların azlığı dolayısıyla Onun kendi eserleri, arşiv belgeleri, konuyla ilgili kaynak eserler üzerinde özellikle durulmuştur.
Çeşitli kaynaklarda “Şem’î” mahlâsını kullanarak şiirler yazan üç şairden bahsedilmektedir. Birincisi eski Osmanlı şairlerinden Perzerinli; “Vecd, hal, derd ve şevk sahibi bir merd-i kâmil ve şâir-i beliğ” olarak tavsif edilen, şiirleri âşıkâne ve yakıcı (suz-nak) bir kişidir. Bir süre Şeyh Vefa Efendi Tekkesi’ne devam etmiştir.
İkincisi “Taife-i Kazan”dan olup Anadolulu’dur. Şiirlerinde letafet olmadığı anlaşılmaktadır.
Sonuncusu da Osmanlı şairlerinden olup bu mahlasla şiirler yazan Mevlevi Tarikatı’na mensup Şair Şem’i dir.
Hayatı: Şem’i, Osmanlı dönemi Konyası’nda doğmuş olup doğum tarihi değişik kaynaklarda farklılıklar gösretmekte ise de, 1198/1772 veya 1783 tarihi olabileceği anlaşılmaktadır. Ölüm tarihi ise 1255/1884 olarak belirlenmektedir.
Lakabı ve Şöhreti: Asıl adı Ahmed olup mum, ışık anlamına gelen Şem’i mahlasıyla tanınmaktadır. Çeşitli çevrelerce Türk Halk şairi, “Gülzâr-ı Muhammedî’de bir gülfidanı olma mazhariyetine erişmiş, mumu sönmez, gülü solmaz yüce hak dostlarından, yüce erenlerden bir veli” olarak da, bilinmekte ve tanınmaktadır.
Şem’i belirli bir öğrenim görmemiştir. Okuma yazmayı da yirmi yaşından sonra öğrenmiştir. Karatay bölgesinde,  Mevlâna Türbesi yakınındaki “Âşıklar Kahvesi”ni işleten halk şairi Dertli’nin yakın dostudur. Bu kahvede doğaçtan söylediği şiirler, hazırladığı muammalar, katıldığı atışmalar Ona ün kazandırmıştır. Şiirleri divan halinde taşbasması olarak birkaç kez basılmıştır. Divanında koşma, destan, geleneksel halk şiirleri olduğu kadar gazeller de vardır. Dili oldukça ağır olan Şem’i, şiirlerinde aruz veznini de kullanmıştır. Birçok şiirinde Mevlâna sevgisini dile getirmektedir.
Şem’i, birkaç kez İstanbul’a da gitmiş olup ününü geniş çevrelere yaymıştır. Padişah III. Selim’in huzurunda şiirlerinden çeşitli örnekler sunmak suretiyle padişahın iltifat ve teveccühlerine mazhar olmuştur. Saz ve sözdeki kemâlinin İstanbul’da geniş çevrelere yayılması ve Saray’a aksi neticesinde, zaman zaman padişahın huzurunda tertib olunan saz meclislerinde şeflik eden Şem’i, sanatındaki maharetini bütün manâsıyla göstermek fırsatını bulmuştur. Padişah bizzat kendisine İstanbul’da kalması teklifinde bulunmasına rağmen “Koca Âşık” kabul etmeyerek Konya’da kalmayı tercih etmiştir. Bunun üzerinde uhdesine “Çarşı Ağalığı” verilerek Konya’ya gönderilmiştir.
Şem’i, saz öğrenmek ve âşıklık etmekten başka, genç yaşta helvacılığa merak sarmış bu sanatta da başarı ve ilerleme sağlayarak usta olmuştur. Ayrıca su memurluğu görevinde de bulunmuştur. Çarşı Ağalığı görevi dolayısıyle Konya’daki sosyal mevkii de önem kazanmıştır. Esnafın bütün işleri Şem’i’ye ait oluyor ve uzun müddet bu görevde kalan Şem’i, nihayet öleceğini anlayınca “kalbi dinlendireceğim” diyerek, defn edileceği yeri belirledi. Son defa olarak da;
“Yetiş ey bî-vefa helalâşasın,
  Şem’î ecel camın içti gidiyor’
beytiyle sonuçlanan koşmayı yazdıktan sonra, artık şiir yazmak nasip olmadı. 1255/1835’te elli yedi yaşında vefat etti. Kabri Mevlâna ile üçler Mezarlığı arasındaki bulvarın yaya kaldırımı üzerinde bulunmaktadır.
            Şem’i’nin divanında yer alan ve sonradan çeşitli kişilerce “Konya Medhiyesi” adı verilen şiirin bazı beyitlerinde de bu husus şöyle ifade edilmektedir.
            Aşk-u şevk ile kurulmuştur binası Konya’nın,
            Anın için bâd-ı cennetdir hevâsı Konya’nın.
           
           
            Hor gezer âdemleri ammâ veli irfan olur,
            Hâfızı gayet çeri, âlimleri umman olur.
           
            Şâh-ı kutbu’l-ârifîndir Hazret-i Mollâ-yı Rûm,
            Şüphesiz makbul-ı hakdır evliyâsı Konya’nın.
            Heft kişverde hezârân aşık ya hu çeker,
            Zümre-yi nadan değildir müptelâsı Konya’nın.
           
            Evliyâsın eyleyim dersen eğer bir bir hesap,
            Eylesem icmâl tafsilin olur bin cild kitap.
           
            Şem’î, aşkın yakar pervaz eder pervaneler,
            Yaz olunca var Meram üzre sefası Konya’nın.
Şairin divanındaki şu şiiri de onu karakterize eder gibidir:
Bir şahin güzele ben oldum meftun,
Serinde fino fes şirazelenmiş,
Dil-i divanemi eyledi mecnûn,
Nevreste tıflıken mümtazelenmiş.
Âşıklar zümresi arar bu yolda,
Bulamaz emsalin sağ ile solda,
Üslûbu endamı birdir usûlde
Kameti serv ile endazelenmiş.
Taramış perçemin pek şirin olmuş,
Dolaşmış miyane yasemin olmuş.
Tab-ı mülden ruyi ateşin olmuş.
Dost bugün destine yelpazelenmiş,
Seni de defterden sildi mi şâhın,
Anınçün mü oldu ateş külâhın
Yakar asuman-ı feryâd ve ahın
Şem’î derûnunda derd tazelenmiş.”

Şem’i bazı kaynaklara göre laubali meşrep, deveci elbisesi giyen, kılık kıyafete önem vermeyen, her tanıdığı şahsa “muhabbet izharını vazife telakki eden bütün hareketleri samimi” bir şahsiyet olarak tanıtılmaktadır.
Şem’i’nin bir de “Şem’î’nin kızı”, “Şem’î’nin gelini” gibi mahlaslar kullanan, güzel eserler vücuda getiren, ekseri deyişleri hece vezniyle olan Emine Hanım isimli torunu vardır.















NAMDAR RAHMİ KARATAY*

            Bir toplumun aydını olabilmek, menfaatlerden çok sorumluluklar yüklenmeyi gerektirir. Eğer seçkinler, kendilerini yetiştiren insan kütlelerine bu gözle yaklaşırlarsa onlar tarafından benimsenip sevilmekte, öldükten sonra da anılmayı hak etmektedirler. Bu durumu birçokları, "ölümden sonra da yaşamak" diye değerlendirmektedirler. Düşünen, hal ve gelecekle ilgili kafa yorup, mensubu olduğu toplumu daha ileriye, daha iyiye götürme endişe ve sorumluluğunu taşıyan aydınların, maddi hayatlarının bitiminden sonra yaşamaları bir hedef değil, hizmetlerinin tabii sonucu ve kütle tarafından benimsenme olgusuyla yakından ilgilidir. Namdar Rahmi, bu açıdan özellikle şiirleri ile öldükten sonra da yaşamıştır. Günümüzde onun beyitlerini, birçok orta yaşlıdan dinlemek mümkündür. Konuşulan bir olaya, Namdar'dan bir beyitle izah getirmektedirler. Yalnız, etkileşim karşılıklıdır. Namdar, halk kültürünü iyi hazmetmiş bir öğretmen ve felsefeci idi. Toplumdan aldıklarını yine topluma vermeyi başarmıştır. Ama bunu, devrinin olaylarına ayna tutarak, insanoğlunu takip eden değişmez hataları hicvederek yapmıştır.
            Ailesi–Çocukluğu: Namdar, Konya'nın tanınmış ailelerinden Abdülfettah ve Karataylar ailesine mensuptur (Konya 1973 İl Yıllığı, 309). Babası Rahmi Bey'dir. Köken itibariyle İstanbul'daki Vefa semtine adını veren Şeyh Vefa'nın soyundan gelmedir. Bu yüzden Konya'nın Meram-Köyceğiz semtindeki Şeyh Vefa için Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından hânkah olarak yapılıp sonra camiye çevrilen binanın mütevellilerinden biri Namdar Rahmi, diğeri mülkiye kaymakamlarından olan kardeşi Rahmi Efendi'dir (Erdoğan, 1941, 2l).
            Namdar Rahmi, uzun süre evkaf müdürlüklerinde bulunan babasının Kütahya'da bulunduğu sırada 1896 yılında doğmuştur (Karatay, 1954, 9; Ergun vd, 1926, 126). İlk ve ortaokulu Kütahya'da okuduktan sonra "baba memleketi" Konya'ya gelir. Annesi, aslen Afyonlu olan küçük "Mehmet Namdar", önceleri bu çevreye alışamaz. "Memleket, halk, konuşmalar, şive" hep yabancı gelir. Kütahya burnunda tüter. Fakat aradan biraz zaman geçince "bu çocuk hisleri" geçer ve Konya'ya alışır. Bunda, Konya'daki aile olarak konumlarının da rolü olmuştur. Çünkü burada, "babasının bağları, bahçeleri, arazileri vardır. Ve hepsi de memleketin en seçilmiş yerlerindedir. Evleri de Konya'nın en seçkin bir mahallesinde, haremlik ve selamlıklı geniş bir evdir" (Karatay, 1954, 9).
Küçük Namdar, artık bu coğrafyanın çocuğudur. Yaka Bağları'nın batısından Takkeli Dağ eteklerine kadarki tepeler, dereler çocuk hülya ve meraklarıyla Beyşehir şosesine kadar dolaşıp koşuşturduğu bir alandır (Karatay, 1952b, 130-131). Yurt dışında bulunduğu gurbet yıllarında, hasretle anacağı bu şehrin yanında, onun benliği ve çocukluk dünyasını şekillendirip etkileyenler arasında ninesi başta gelmektedir. Felsefeci, eğitimci, hiciv şairi Namdar'daki değişim çizgilerini kavramak bakımından yetiştiği ortamı bilmekte fayda vardır. Namdar, üzerindeki nine tesirini şöyle anlatır: "Ninemin benim üzerimdeki etkisi pek büyüktür. O bir dervişti ve yanılmıyorsam, Nakşî idi. Belleğinde (hafıza) Yunus'tan, Kaygısız'dan, Marifetname sahibi İbrahim Hakkı'dan birçok ilahi parçaları, bilgelik (hikmet) sözleri vardı. Sırası düştükçe bunları okur ve kardeşimle birlikte beni durmadan sarsar, ruhlarımızı kamçılardı: ‘Uyuma, uyan, etme ziyan/Sıdk ile Mevlâ'ya dayan,‘Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler’.. Her vesile ile bize Allah'tan, Peygamber'den, evliyalardan söz açar, onların Hikâyelerini, menkıbelerini anlatırdı. Hele Yunus Emre'yi bir türlü anlata anlata bitiremezdi" (Karatay, 1943, 1/8).
            Namdar'ı bu yönde etkileyen sadece ninesi değildir. Dışarıdaki çevre de aynı doğrultuda etkili olmaktadır: "Bulunduğumuz şehirde pek çok tekke vardı. Hele Mahallemizdeki Rufai tekkeleri bizim her mübarek günde koştuğumuz yerlerdi. Daha o yaşta mahalle arkadaşlarımızla birlikte başlarımıza, tekkeden iğreti verilen külahları giyerek zikir halkasına girer ve tıpkı büyük dervişler gibi biz de coşarak, kendimizden geçerek höykürürdük. Böylece tekkeden çıkarken kendimizi sanki Allah'a çok yaklaşmış gibi görür ve içimizden gizli gizli böbürlenirdik" (Karatay, 1943, 1/8).
            Namdar'ın şehir ismi vermeden anlattığı yer, ilk çocukluğunun rüştiye sonuna kadar geçtiği Kütahya Çamlıcası olmalıdır. Çünkü Konya'ya geldikten sonra idadi öğrenimine başlamıştır. Artık, "mahalle arkadaşları" yerine, "okul ve gençlik arkadaşları" vardır. Ruh yapısı üzerinde derin tesirler bırakan o ilk çocuklukla ilgili güne başlayış ise ayrı bir âlemdir. Kendisi şöyle anlatır: "Sabahları gün doğmadan mahallemizdeki camiye giderken sabah namazı kılmak da dünyada tadılacak zevklerin en özgünlerinden biriydi. Sabahın sessiz alaca karanlığı, camiye varıncaya kadar ruhlarımızı kutsal bir hava ile yıkardı. Titrek mum ve kandil ışıkları ile yarı gölgeli caminin, sanki bu geçici dünya âleminden başka bir rengi ve bir dekoru vardı. Oraya girince ruhlarımız bir tanrı âlemine dalmış gibi olurdu. Sabah namazında kalabalık olmazdı. İmamın sesi, tapınağın kalın duvarlarında dünya sesine benzemeyen bir (öte)ye sürükler, götürürdü. Dönüşümüzde ninemizi seccadesi üzerinde binlik tespihini çekmeye dalmış bulurduk… İşte böyle bir çevre içinde bizim mini mini ruhlarımız da, dinin ve Tanrı'nın gerçekliğini sarsılmaz bir hakikat gibi görmüş, duymuş ve yaşamıştı" (Karatay, 1943, 1/8, 30-31). O, yıldırım, gök gürlemesi, yer sarsılması, dolu ve sel gibi insanları üzen olaylar karşısında, büyüklerin "Allah'a sığınmalarından" etkilenmekte, "derin bir inanışla, tabiatüstü kuvvete" bağlanmaktadır.
            Bu atmosfer içinde büyüyen Namdar'ın başarılı bir ortaöğrenim hayatı vardır. Babası, eğitimi ile yakından ilgilenmektedir. Ortaokuldan sonra Konya İdadisi'ne girer. 1912 yılında bitirdiği lise dönemi, fikri tekâmül, okuma, kendini yetiştirme yönlerinden unutulmaz yıllardır. Yazma ve eser verme çabasının da bulunduğu lise çağını, o yaşların ruh hali ile birlikte şöyle anlatır: "Henüz on altı yaşında idim. Fakat o çağdaki bütün çocuklar gibi bende de bir (megalomani) vardı. Kendi kendime bir takım eserlerin planlarını hazırlıyor, bir takım büyük ruhi, felsefi veya içtimai meseleleri hallediyor, gazeller, kasideler, destanlar yazıyordum. Hatta bu yazdıklarımdan bazılarını Konya'daki Babalık gazetesinde neşrettirmiştim bile. Babalık gazetesinin sahibi rahmetli Mazhar'ın benim bazı yazılarımı başmakale olarak neşretmesi okuyup-yazma temayülünü bütün bütün bende bir ihtiras haline getirmişti" (Karatay, 1952b, 22).
            Etkilendiği Şahsiyetler: Namdar, Naci Fikret'i bu sıralarda tanır. O da Konya İdadisi'nde okumaktadır. Yalnız Namdar'dan bir sınıf ileridir. 1910-1911 ders yılında Naci Fikret'in sınıfı, Ufk-ı Âtî adında edebi bir mecmua çıkarır. İşte bu dergideki N. Fikret imzalı yazılar, şiirler Namdar'ı büyüler. Bu yazılar, "yüksek gerilimli bir enerjinin, çok geniş bir kül türün mahsulü"dür. O zamanlar tuttuğu hatıra defterine şu notu düşer: "15 Mayıs 1911 – Arkadaşım Tevfik'le yeni çıkan (Ufk-ı Ati)yi karıştırdık. Orada (Observasyon) serlevhalı, Naci Fikret imzalı, gayet güzel felsefi bir manzume vardı. Mezkûr Naci yedinci sınıftadır" (Karatay, 1952b, 23).
            Bu satırlar da gösteriyor ki, o zamanın Konya Lisesi'nde kültürel faaliyetler bir hayli canlı ve gençleri her yönüyle kavramaktadır. İşte Millî Mücadele eğitimcilerini yetiştiren bu atmosferdir. Cumhuriyet'in ilk yıllarını dolduran aydınlar, bu havayı teneffüs ederek yetişmişlerdir.
            Liselilerin yayın çalışması, Ufk-ı Âti ile son bulmaz. Ertesi yıl Muzaffer Hamit başkanlığında Bnb. Dr. Hulki Amil ve arkadaşları Şahap mecmuasını çıkarırlar. Namdar'ın ilk şiirlerini neşrettiği, yazılar verdiği bu mecmuada, Mehmet Muhlis, Naci Fikret de yazmaktadır (Ergun, 1926, 126). Naci’nin burada çıkan "Mudhike-i Nisaiyet" (Kadınlık Komedisi) başlıklı yazısı, Namdar'ı fevkalade etkilemiştir. Zaten o sıra "feminizm aleyhtarı temayülüne" de uygun gelen yazı üzerine, "hemen ertesi gün sıcağı sıcağına" dergiyi çıkaranlara gider; duygu ve düşüncelerini iletir. Tanışmaları, arkadaşlıkları bu vesile ile başlar. "Balkan Harbi ile Cihan Harbi arasındaki devirdir". Yakinen tanıştıktan sonra Naci, onun üzerinde şöyle bir etki uyandırır: "Meğer bu genç, ..çok derin, hudutsuz bir umman imiş. Ona olan hayranlığım gün geçtikçe artıyordu. Bu hayranlığım onun ölümüne kadar artarak sürdü" (Karatay, 1954, 9-10).
            Namdar, yakın arkadaşı olduktan sonra Naci'deki "bilgi ve olgunluk" sebebini keşfeder: "Onun kitaplara pek çok şey borçlu olduğunu ve manevi olgunluğunun ancak kitaplar sayesinde olabileceğini anlayınca ta içimden müthiş bir şekilde sarsılmıştım" der. Bundan sonra Namdar’da, "hezimete uğrayan kumandanın intikam arzuları" içinde kitap temin arzusu uyanır. Okumak üzere İstanbul'a giden, Afyon'daki kitapçı dayısının oğlu Niyazi'den faydalanmak ister. Dayıoğlu, kitap talebine bir koli ile cevap vermiştir. Fakat gelenler, ilmi değil, "günün modasına uygun diye neşredilen allı, yeşilli aktüalite kitapları"dır. "Hüsran" içinde, "kitap isteme heyecanlarıyla" ne istediğini belirtmediğini hatırlar. Hemen kitap ismi araştırmak üzere harekete geçer. Fakat o zaman, "bizde bibliyografya" yoktur. Kütüphane katalogları vardır. Bu kataloglardan öğrenilebilecek şey ise "sadece kitapların kaç paraya satıldığı"dır. Naci Fikret'ten de "kitap tavsiyesi almayı izzeti nefsine" yediremez. Gözünde İstanbul hayali tütmeye başlar. Sahaflar İçi'ne, kitapçılara gidecek "göre göre, beğene beğene kitap" alacaktır. Hâlbuki şimdi, "vicdanının sevgililerine bir vasıta ile" ulaşmaya çabalamaktadır (Karatay, 1952b, 2l).
            Namdar, kitaplara olan ilgisini şöyle anlatır: "Ben kitapları çok sevdim. Bu sevgimin hakikaten bir aşk ve iptila halinde tecelli ettiği zamanlar oldu. 1914 Cihan Harbi başlamazdan evvel Konya'da idim. Gençliğin en dinamik ve coşkun devresinde ruhumu saran ateş, kitap aşkının ateşi idi. Şurasını hemen ilave edeyim ki bende esasen mevcut olan temayülü teskin edilmez bir ihtiras haline getiren mütefekkir arkadaşım Naci Fikret olmuştur" (Karatay, 1952a, 17).
            Namdar ve Naci, Konya'da bir arkadaş grubu meydana getirmişlerdir. Mehmet Nuri, Ali Ragıp, Naci Fikret ve Namdar'dan meydana gelen bu grup, zaman zaman Alâeddin Tepesi'nde, Dede Bahçesi'nde, İstasyon semtlerinde gezer, dolaşırlar. Oturduklarında karşılıklı şiir okuyarak dinlenirler.
1915'te, "mukadderatın savurduğu rüzgârlarla" birbirlerinden ayrılan arkadaş grubu içinde Namdar, Naci'den "fikri olgunluk", Ali Ragıp'tan ise "şiir" yönüyle etkilenmiştir. Etkiler ona, "iki kanat" olur, Tevfik Fikret'e hayran iken Ali Ragıp'ın tesiriyle "Divan Edebiyatı zevkini" tadar. Bunun üzerine gazeller, mesneviler yazar.
            Namdar, liseden mezun olduktan sonra Konya İdadisi, "Sultani" (1913) olmuş ve filozofi dersleri de konmuştur. Bu arada Konya Sultanisi Filozofi ve Edebiyat muallimliğine Selânikli Rasim Haşmet (1888-1918) tayin olunur. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Mektebi lise kısmında Edebiyat ve Tarih öğretmenliği de yapan Rasim Haşmet, İttihat ve Terakki Partisinin Konya’daki perde gerisi temsilcisidir. Rasim Haşmet'in Divan Edebiyatı yanında asıl önemli özelliği, Fransızca bilmesi ve Garp edebiyatına-çağdaş fizolofiye "oldukça derin vukufu"dur. Konya'da İttihat ve Terakki Fırkası'nın propagandasını yapan Konya Osmanlı gazetesini çıkarıp, gazete yazılarını ve yayın politikasını yönlendirir. Selânik’ten basın hayatına, değişik fikri akımlara alışkındır. Orada, Bulgar Vlahof Efendi’nin açtığı sosyalist kulübe üye olmuş, ardından matbaacı-öğretmen Yahudi Abraham Benoraya’nın Sosyalist Amele Heyet-i Müttehidesi’ne katılmış, sosyalist Amele gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapmıştır. Selânik’te yayınlanan II. Abdülhamit aleyhtarlığı ile tanınan Bahçe dergisinde sosyalizm ve sendikacılığı savunan yazıları yayınlanan Rasim Haşmet, Selânik’in işgalinden sonra İstanbul, İzmir’de bulunarak 1915’te iki kız kardeşi ile birlikte Konya’ya gelmiştir. Kız kardeşleri, Rasime Haşmet ve Edibe hanımlar, İttihat ve Terakki Kız Okulu kadrosunda görev yapar (Aydın, 2008, 121-124). Rasim Haşmet, Namdar ve Naci ile ilgilenmiştir. "Asil ve necîb insan ruhu; teklifsiz ve samimi hal ve tavırları ile" Namdar'la birlikte Naci'yi de kendisine bağlamıştır. Namdar, "M. Rahmi" imzası ile etkilendiği bu öğretmenin denetimindeki parti gazetesinde yazılar yazar. Fakat Rasim Haşmet, harp içinde iki yıl kadar kaldığı Konya’dan İstanbul'a dönmüştür. Dönerken, eşyaları yanında satmak durumunda kaldığı kitaplarını, İsmail Zühtü, Namdar Rahmi adına satın alır. Bu ayrılıştan sonra bir daha görüşmeleri mümkün olmaz. Rasim Haşmet’in, 1918 kışında vefat ettiğini işitir. 1915 Eylül'ünde Afyon İdadisi Tarih-Coğrafya öğretmenliğine atanan Namdar, o sıra yeni görev yerindedir. Yaşı genç, zayıf, ufak-tefek yapılı ve gösterişsiz birisidir.
            Namdar ve arkadaşlarının savaş yıllarında etkisinde kaldıkları bir diğer şahsiyet, Hüseyin Kamî'dir. Hüseyin Kamî, Aka Gündüz'le birlikte İttihat ve Terakki hükümetinin Konya'ya sürdüğü bir edebiyatçıdır. Harp yıllarında, "İstanbul'da bir muhalefet havası yaratması, kitleyi sürüklemesi ihtimali" düşünülerek sürgün edilmiştir.
            Namdar ve arkadaşları, Hüseyin Kamî ile birlikte Konya'da bir Türklük Derneği kurarlar. Her biri, bir Türkçe ad alır. H. Kamî, İttihat ve Terakki'nin endişelendiği kadar vardır. O, bir parti, bir cemiyet için çok mühim bir kuvvettir. Mütenasip boy-posu, zarif-itinalı giyimi, ruhi-manevi vakar ve azameti ile Konya'da "vilayet erkânını, memleketin münevver zümresini, gençleri birdenbire tılsımlı bir kuvvet gibi kendine bağlayıvermiştir". Namdar, o günleri şöyle anlatır: "Ben ve arkadaşlarım, siyasi cereyanlara ve ihtiraslara tamamıyla bigâne olduğumuz için onunla münasebetimiz tamamıyla hasbi bir sanat ve edebiyat zevkini tatmin içindi. Biz onun niçin burada bulunduğunu bile düşünmeksizin büyük bir heyecanla onun inşad-ı musikisine koşardık" (Karatay, 1952b, 85). "Dehrî" mahlaslı şiirler yazan Kamî, aslen Dağıstanlıdır. Konya'da Gazi Alemşah Mahallesi'nde bir evde pansiyoner olarak kalmaktadır. İttihat yönetimi, harp yıllarını değerlendirerek, sansürde, fikir ve düşünce hürriyetini kısıtlamada eleştirdiği dönemleri çok gerilerde bırakmıştır. Hüseyin Kamî, bir konuşmasında, "sürgün hayatından şikâyet ettiği için" Konya'dan Karaman'a, oradan da Bozkır'a gönderilerek bir hastahane köşesinde "tifüsten ölüp" gider. Yalnız onun, "edebiyat zevkini" kazandırma bakımından Namdar ve arkadaşlarına etkisi büyüktür. Namdar, onun odasında geçen anlarını şöyle anlatır: "Arkadaşlarla birlikte Hüseyin Kamî'nin odasında geçirdiğimiz saatlerin müstesna zevki hiç unutulmayacak zevklerdendir. Sanki Binbirgece masallarının esrarlı alemlerine ait bir hayat imiş gibi hatıramızda izler bırakan bu günleri bir daha tatmak için neler feda edilebilir?.. Bize selîs ve ahenkli bir eda ile Hafız'dan, Saib'dcn, Kaanî'den, Ubeydi Zâkâni'den şiirler okuyan, edebiyat âlemlerine ait fıkralar, hikâyeler nakleden Kamî'nin o günler son günleri imiş" (Karatay, 1952b, 87-88).
            Bundan sonra Afyonkarahisar’a öğretmenliğe atanan Namdar, Rasim Haşmet'ten sonra Hüseyin Kamî’den ve bir süre için Konya'daki arkadaşlarından ayrılmak durumunda kalmıştır.
            Öğretmenliği: Namdar,  idadiden çıkar çıkmaz, 1912 yılında öğretmenliğe başlamıştır. İlk öğretmenliği, Konya'daki Özel Ümit İdadisi'ndedir. Yalnız, okula öğleden sonraları gitmektedir. Babasının ısrarıyla öğleye kadar, Konya'daki Hukuk Mektebi'ne devam eder. Diğer yandan da Babalık gazetesinde yazıları yayınlanır. Gazete yazılarını, imzası yerine üç yıldız koyarak ve başta vermektedir. Beğenilen bu yazılar, Isparta Mutasarrıfı Şevket Bey'in de hoşuna gitmiştir. Şevket Bey, arkadaşı Ragıp'tan üç yıldızlı yazının sahibini öğrenir. Afyon'a mutasarrıf tayin edilince de Afyon İdadisi tarih-coğrafya muallimliğini isteyip istemediğini Namdar'dan sorar. Namdar isteklidir. Zira Afyon, anasının memleketidir. Orada dayısı, teyzesi vardır. Onun için hemen can atarak gidip vazifesine başlar. Yaşı, henüz 18’lerdedir. Çok çalışır, talebesine kendisini sevdirir, çevrede alaka uyandırır.
            Orada, A. Mahir Erkmen, İsmail Kemal Askar, Hüseyin Nail Kubalı gibi "seçkin" öğrencileri; birkaç devre Afyon mebusluğu yapmış Haydar Çerçel, Ahmet Rasim, Sami Onur gibi öğretmen arkadaşları, "gençliğinin gurbet hayatını doldurur".
            I. Dünya Harbi devam etmektedir. "Çanakkale trajedisinin memleketi kavurduğu" sıralardır. Askerlik için İstanbul’a gönderilir. Zayıf olduğu için silahsıza ayırılır. Mesleği öğretmenlik olduğundan tekrar vazifesine döner.  Bu arada kardeşi Sadeddin, ziraat tahsili için Macaristan'a gitmiş, babası Konya'da küçük olan kız kardeşi ile yalnız kaldığından Konya'ya döner. Artık bundan sonra, inceleme ve öğrencilik için gittiği Avrupa seyahatleri hariç, 1929 yılına kadar Konya'da öğretmendir. Bu dönüşünde, "Nümune Mektebine vekâletle Fransızca muallimi olarak alırlar. Nümune Mektebi, seferberliğin çıktığı sıralarda" her yerde olduğu gibi Konya'da da geniş teşkilatlı bir okul olarak açılmıştır. Müdürü, Mümtaz Bahri’dir. Namdar, bu okulda çalıştığı süre içinde, "hayat ve idare bilgisi" bakımlarından Mümtaz Bey'den çok faydalanır. Fakat Nümune Mektebi, pek az bir süre sonra kapanır. Bundan sonra Namdar, İttihat ve Terakki Mektebi Müdürüdür. 30 Ekim 1918 tarihli Türk Sözü gazetesinin verdiği habere göre; “Münhal olan İttihat ve Terakki Mektepleri Müdüdiyetine”, “Ocak risalesi Tahrir Müdürü Namdar Rahmi Bey tayin olunmuştur” (Türk Sözü, 30 Teşrinievvel 1918). Bu defa Mümtaz Bey, aynı okulda Riyaziyat Muallimi olarak görev almıştır. Müdürlüğü değişmişlerdir ama beraberlikleri devam eder. İttihat ve Terakki Cemiyeti dağılınca, "tabii bir şekilde mektep de inhilale mahkûm" olacaktır. İttihat ve Terakki’nin 1 Kasım 1918’de kendisi feshetmesi, ardından ileri gelenlerinin gizlice İstanbul’u terki süreci hızlandırır. Namdar, İttihat Terakki Mektebi'nin tamamen yok olup gitmesine razı değildir. Fakat "İttihat Terakki Mektepleri Müdürü" etiketini taşıdığı için Hürriyet ve İtilaf Fırkasının hâkimiyeti zamanında yeni bir teşebbüse geçemeyeceğinden bir başka çıkış yolu arar. Muavini İsmail Zühtü ile birlikte İttihat ve Terakki Mektepleri'nin "kurtarılması" hususunda Mümtaz Bey'in “Enerjisinden istifadeye" karar verirler. Mümtaz Bey, fikirlerini kabul eder. Üçü, “hususi bir şirket teşkil ederek", "Anadolu İntibah Mektepleri" adıyla mektebi yeniden tesis ederler. Müdürlük vazifesini Mümtaz Bahri üzerine alır.  Anadolu İntibah Mekteplerinin kuruluş tarihi, Karar ve Muallim Sicil Defteri’ne göre 1 Mart 1919 (1335)’tir. İttihat Terakki Mekteplerinin lağvı da bu sıra gerçekleştirilmiştir. Namdar'ın tabiriyle; "bu suretle eski samimiyet ocağı hiç yıkılmadan devam etmiş" olur. Yalnız, "iktisadi zaruretler yüzünden" bir sene sonra mektebin, erkek kısmı lise sınıflarını kapatmaya mecbur kalırlar (Karatay, 1952b, 98). Yedi yıllık idadi derecesinde olan bu özel okulun, İttihat Terakki Mektebi Karar ve Muallim Sicil Defteri’nde (s. 29-30) 1921 yılına ait gelir-gider hesabı vardır. Aynı yılda iki öğretmen göreve başlamıştır. Şu hale göre 1922 yılına kadar açık kalmış olmalıdır. Anadolu İntibah Mektepleri, üç yılı aşkın bir süre eğitime devam etmiştir. Bu üç yıllık zamanın son sıraları ise "Kuva-yı Milliye"nin yeni filizlenip, güç kazandığı zamanlara rast gelmektedir. O felaket günlerinde elbette bir kısım aydınlarımızın bir araya geldiği yer olarak Anadolu İntibah Mektebi'nin üstüne de bazı görevler düşmektedir. Namdar'ın kısaca verdiği bilgiye göre bu okul ve muallimleri, o dönem moral ve ruh dinamizmi kazandıran bir ocak olarak yanmaya çabalamıştır. Namdar: "(Kuva-yı Milliye) hareketleri şarkta belirdiği sıralarda, bizim mektep de, ümit ve imanlarını kaybetmemiş ruhların birleştiği, kaynaştığı bir yurt haline gelmişti" demektedir. Bu arada eskiden beridir ilgi alanlarında bulunan ilim ve sanatla ilgili toplantıları da devam eder. Zaman zaman Namdar veya Mümtaz'ın evinde bir araya gelerek, ilimden sanattan sohbetler, münakaşalar yaparak saatler geçirirler (Karatay, 1952b, 98).
            Namdar, bu arada ilki 1920, ikincisi 1922 senelerinde olmak üzere iki defa "Maarif Vekâleti Orta Tedrisat Mümeyyizliği" görevini yapar. Aynı yıllarda, Konya Sultanisi'nde Edebiyat ve Felsefe derslerini de okutur. Namdar, düşünen, güzel konuşan ve yazan bir öğretmendir-öğretmenlik, sevdiği, benimsediği bir meslektir. Her ne kadar ömrünün son yıllarında, kısa hayat hikâyesini yazarken "bu uğursuz mesleğe orada (Ümit İdadisi) başladığını" söylese de bu cümlesiyle, kahır ve sitemlerini ortaya koymak istemiştir (Karatay, 1954, 9). Nitekim aynı yerde asıl duygularını şöyle belirtir: "Hocalıktan hoşlanıyordum. Karşımda zeki, sevimli yavrular gördükçe benim de şevkim artıyor, bilmediklerimi öğreniyordum". İşte Namdar'ın bu öğrenme ve öğretme çalışması bir ömür sürmüştür.
Namdar Rahmi'nin öğretmenlikte, kendine has bir metodu ve üslubu vardır. Zengin kültürü, derin fikri-ilmi kapasitesiyle, öğrencilerini kendisine bağlamaktadır. Ülkesine çok talebe yetiştirmiş olan Namdar'ın öğrencileri, onun öğretim metodunu şöyle anlatırlar:
            "O, tıpkı Sokrat gibi talebelerini konuşturur, onlara gerçeği bulmanın yolunu gösterirdi. Biz onun kadar talebesini hayran hayran dinleyen bir hoca görmedik, bizlere değer vererek ruhumuzda bir gurur estirirdi. Bugün bile hatırlıyoruz: Belli bir bölümü hazırlamamızı, daha bir kaç gün önceden söylerdi. Ders günü, tartışmaya karışmak için hepimiz şevkle hazırlanıp gelirdik. Namdar Bey, her arkadaşı can kulağı ile dinlerdi. Sanki bizden yeni şeyler öğreniyormuş gibi bir hali vardı. Bu durum, arkadaşlarımızın konu dışına çıkmasına, saçmalamasına kadar sürerdi. Hemen arkasından hocamızın şöyle dediğini duyardık: ‘-Siz burada kalınız! Şimdi ….nı dinleyeceğiz’. Ders sonunda konuşmaları o kadar güzel özetler, o kadar güzel bir sonuca bağlardı ki, hayran olmamak elde değildi. Bizim kerpiç ve tuğla benzeri konuşmalarımız bu yapıda bir şeylere yaramış, bir değer kazanmış olurdu" (Karatay, 1954, 6).
            Ankara Tıp Fakültesi’nde uzun yıllar yabancı dil okutmanlığı yapmış şair, yazar, 1922 Balıkesir doğumlu Orhan Ülkülü, 1942-43 yıllarında Gazi Terbiye’de Fransızca Şubesi öğrencisidir. Haftanın bir gününde okulun Edebiyat hariç diğer şubeleri ile birlikte büyük bir konferans salonunda iki saatlik bir Türkçe eğitimi dersi yapılmaktadır. Bu dersi veren iki öğretmenden biri, Namdar Rahmi Karatay’dır. Bir gün Namdar Rahmi, öğrencilerine, çocuklukta başlarından geçen bir anıyı anlatmalarını ister. Herkes bu konuda bir yazı yazıp getirecektir. Bir hafta sonra öğrencilerin hazırladığı ödevleri toplar. Öbür hafta derse girdiğinde ilk olarak:
            “İçinizde Orhan Ülkülü kimdir?” diye sorar. Ben salonun ön sıralarında oturmaktaydım. Ayağa kalktım. “Benim hocam” dedim. Bir iki saniye beni süzdükten sonra: “Bu yazıyı sen mi yazdın?” dedi. “Evet” dedim. “Yazınızı çok beğendim. Böyle bir yazıyı yazmış olan kimsenin sırtını kolay kolay kimse yere getiremez. Siz hikâye de yazar mısınız?” diye sordu. “Ben hocam şimdiye kadar pek fazla düz yazı yazmadım. Ama benim bazı dergilerde basılmış bir kaç şiirim var.” dedim. “Aaa” dedi “Ben şiiri çok severim. Onları dinlemek isterim. Bugün yemekten sonra, saat yarımda bahçede, okul havuzunun kenarında buluşalım. Bana onlardan birkaçını getir” dedi. “Peki, hocam” dedim ve yerime oturdum. Tam saat yarımda Namdar Rahmi Hoca okul bahçesindeki havuzun kenarına geldi. Oturduğum yerden kalkarak kendisini karşıladım. Ona Varlık dergisinde çıkmış olan “Korsanlar” ve “Asya Şehirleri” isimli şiirlerimi, bir de yayınlanmamış olan “Diyarlar” şiirimi okudum. Öğretmenim çantasından bir defterle kalem çıkarttı ve bana uzatarak bu şiirleri kendisine bir anı olarak yazmamı söyledi ve ilerde yazacağınız diğer şiirlerinizi de görmek isterim, dedi. Sonra şöyle bir konuşma da geçti aramızda: “Sen” dedi “Şu anda Fransızca şubesindesin. Keşke bizim şubede olsaydın. Bizim şubeye girmeyi düşünmedin mi?”. Dedim ki: “Hocam, ben geçen yıl edebiyat şubesinin Türkiye çapındaki imtihanına söylendiğine göre iştirak eden 190 kişinin içinden seçilen 30 öğrenciden biriydim. Sayın Mustafa Nihat Özön’ün, Sayın Ali Ulvi Elöve’nin ve sizin oluşturduğunuz imtihan heyetinin karşısına çıktım. Mustafa Nihat Özön Hoca bana Cenap Şehabettin’in kişiliği ve sanat değerini sordu. Zaten Cenap Şehabettin’i sevmiş ve iyice incelemiş bir kişiydim. Onun ünlü “Elhân-ı Şitâ” şiirinin bir bölümünü ezbere bilirdim. Soruya gereken cevabı verdiğimi sanıyorum. Ama maalesef sizlerin eleyici imtihanınız sonunda imtihanı ancak dokuzuu kız, altısı’sı erkek olmak üzere 15 kişi kazandı. Bu sonuç üzerine Gazi Terbiyenin edebiyat bölümüne girmenin benim için bir hayal olacağını düşündüm ve geceleri bir yıl Fransızca çalışarak Fransızca şubesine girmeyi kendime amaç edindim ve bunda da başarı sağladım. Namdar Rahmi bunun üzerine: “Fransızcayı iyi öğrendiğiniz ve Fransız şiirini incelediğiniz takdirde bunun sizin yazacağınız şiirlere de büyük bir katkısı olacaktır.” dedi. O sırada derslere giriş saati geldiği için birbirimizden ayrıldık. Ertesi gün Namdar’ın gönderdiği Edebiyat öğrencileri, gelip Fransızcadaki öğrenci ile tanışacak ve bir ömür dost olacaklardır. Namdar Rahmi, “gösterdiği ilgi, verdiği değer, cesaret, aşıladığı güven dolayısıyla” öğrencilerini geliştirmiş onların, bir ömür yanlarında yer almıştır (Ülkülü, 2010, 14/4, 213-216).
            Namdar, zaman zaman içinde çalıştığı eğitim sistemini ve çalışmalarını da otokritiğe tabi tutmuş, sığaya çekmiştir. İkinci Avrupa seyahatinde Brüksel'i gezerken, zihni I. Dünya Harbi yıllarındaki eğitimimizdedir. Osmanlı eğitim sisteminin, öğrenciyi nasıl bir teferruat içinde boğduğunu düşünür: "Bu sıralarda ben mekteplerde tarih ve coğrafya okutur, çocuklara Belçika'nın -tabii diğer bütün dünyanın olduğu gibi- nüfusunu, sahasını, meşhur şehirlerini, coğrafya-i tabiisini, sınaîsini, fennisini, ilmisini, edebisini, ahlakisini belletirdim. Bu kitaplarda, bilmem hangi demir veya kömür madenlerinden senevî ne kadar ton maden ihraç edildiği ve bunun gram gram nerelere sarf olunduğu milyon, milyar gibi isimler verdiğimiz adetlerle ve âhâd hanesindeki rakamlara varıncaya kadar gösterilirdi. Bütün bu namütenahi tafsilat arasında hatırımda kuvvetli olarak kalan bir şey var ki belki o da ibtidaî mektebinin yadigârıdır: Belçika'nın payitahtının Brüksel olduğu".
            Namdar, Belçika'da merada otlayan inekleri gördükçe konuyu irdelemeye devam eder: "meralar üzerinde mesud ve müsterih otlayan inekler gördük. O zaman Afyonkarahisar İdadisi’nde okuttuğum kitaplarda bunlar, adetleriyle, yavrularının sayısıyla, verdikleri sütün kilosuyla hep yazılıydı. Sanki çocuklarımızı hasbetullah Belçika Hükümetinin ağnam memurluğuna hazırlıyorduk". Bu acı itiraf ve sitemden sonra Namdar, şöyle bir sonuca varır: "Fakat anlıyorum ki en hakiki irfan teferruatı değil, usulü bilmek imiş" (Karatay, 1952a, 109). Teferruat ve belleme çabası içinde boğulan çocuklarımız için, Namdar'ın bu eğitim eleştirisine katılmamak mümkün değildir.
            Basın-Yayın Hayatı: Namdar Rahmi’nin, lise yıllarından ölümüne kadar yazı ve yayın çalışmaları ile ilişkisi hemen hemen hiç kesilmemiştir. Lise çağında Şahab mecmuasında ilkyazı ve şiirlerini yayınlayan Namdar, çalışmaları ile Konya Valisi Muammer Bey'in dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine, Muammer Bey tarafından Konya Türk Ocağı'nın çıkarttığı Ocak dergisinin başına getirilir. Artık Namdar; "bir vakitler Şahab dergisinde, mütevaziyane manzumecikler yazan Namdar Şahâb değildir. İlmi, edebi, felsefi tetebbuât ve tedkîkat ile ve hayati tecrübeler ve müşahedeler ile büyük bir tekemmül ve inkişafa mazhar olmuş bir Namdar idi ki Ocak'ın birçok sahifelerini en ciddi, en kuvvetli ve en yüksek ilmi, felsefi yazılarıyla doldurduğu halde kabından taşan kudret-i ruhiyesi yine tatmin olunmak bilmiyordu" (Naci Fikret, 1926, 220/2).
            Ocak, 8 Teşrinisani 1333 (1917) ile 20 Mayıs 1334 (1918) tarihleri arasında 19 sayı çıkar. On günde bir 16 sayfa olarak neşredilen dergi, kendinden önce çıkarılanların en uzun ömürlüsüdür (Afif Evren, 1944, 38).
            Afyon'da Nur mecmuasında, Konya'daki Babalık gazetesinde de yazı yazan Namdar, 1918 sonbaharında mütarekeden az önce, birkaç arkadaşıyla birlikte Budapeşte, Viyana okullarında incelemeler yapmak üzere Vilayet tarafından Avrupa'ya gönderilir. Bu, Avrupa'ya ilk gidişidir. Batı okulları ile ilgili çalışmalarının sonuçları nelerdir bilmiyoruz. Fakat bu seyahatten birçok kitapla birlikte döner. Kitaplardan bir tanesi, Bükreş Üniversitesi profesörlerinden Drkiçesko'nun, Yaratıcı İdeal adlı eseridir. Namdar'ın daha sonraki hatıralarında anlattığı bu kitabı okuyuş şekli ilginçtir. Üzerinde kafa yorduğu konu ve yazı hazırlama tarzı yönünden de dikkat çekici olan hatırası şöyledir:
            "Aradan bir iki yıl geçmişti. Galiba mütareke senelerinde idi. -Kendi şuurumda geçen hadiselerin mekanizmasını aramak küçük yaştan beri âdetimdir.- Yine böyle bir gece iç müşahedeleri yaparken ‘gaye’nin harikalar yaratan sihirli rolünü gördüm. Hiç unutmam, hemen yataktan kalkarak ‘gaye’ hakkında bir sayfalık yazı yazdım. Yazdığım yazıyı kendim de beğendim. Ertesi gün; ‘Bakalım şu kitaplar arasında gece yazdığım yazıyı besleyecek ve mevzu üzerinde beni aydınlatacak bir şeyler bulabilir miyim?’ diye kitaplarımı gözden geçirmeye ve karıştırmaya başladım. O sırada elime ‘Yaratıcı İdeal’ adlı eser geçti. Daha kitabın ismini görürken içimden acayip bir cereyan geçmiş gibi idi. Hemen ilk sayfasından okumaya başladım. Bir-iki yıl önce bir-kaç defa zaman zaman elime alıp hiç bir alaka duymadan, hiç bir şey anlamayarak ve hatta onu satın aldığıma pişman olarak elimden attığım sanki bu kitap değilmiş! Bilmiyorum ne kadar zaman, kitap dolabının önünde, ayakta, olduğum vaziyette kalmışım. Sanki bir mıknatısın kuvveti yalnız gözlerimi değil, bütün benliğimi o kitabın satırları üzerine çekmişti. Sanki okuduğum kitap Fransızca falan değildi. Ben oradaki cümlelerini kelimelerini değil, bütün ruhunu, manasını okuyordum. Bu hadise bile, meşgul olduğum mevzu için sanki bana bir vesika hazırlıyordu." Namdar cümlelerini şöyle bağlar: "Herhangi bir bilgi ancak bu tarzda elde edildiği takdirde insanın şahsiyetine karışır" (Karatay, 1952a, 30-31).
            Namdar'ın zihin faaliyeti, felsefe doğrultusunda yoğunluk göstermeye başlamıştır. Bu yönde öncekilere ek olarak Yeni Fikir ve Millî Mecmua'da yazıları yayınlanır. 1925 senesinde "Sorbon Dârülfünunu’na, Ruhiyat, Fen, Terbiye tahsili için hükümet tarafından" gönderilir. Sıkı bir imtihandan sonra, zamanın Millî Eğitim Bakanının, "bir kıvılcım olarak gidip gür alevler halinde dönmesini" istediği 13 Avrupa yolcusundan birisi de Namdar'dır. Sadi Irmak'ın verdiği bilgiye göre, bu ekip içinde "Suat Hayri, Burhan Toprak, Vildan Aşir, Cemil Sena, Necip Fazıl ve Mahmut Sadi (Irmak)" gibi Cumhuriyet Türkiyesi’nde siyasi ve edebi sahalarda etkili olacak seçkin şahsiyetler bulunmaktadır (Irmak, 1978, 12-13).
            Namdar, üç yıl kalıp 1928'de döndüğü bu ikinci Avrupa tahsil seyahatini Konya'ya, "Paris Mektupları" başlığı altında anlatmıştır. Bu mektuplar, önce seri halinde Babalık'ta yayınlanmış, çok daha sonra kitap haline getirilmiştir.
            Gurbette Namdar Rahmi:   Namdar, öğrenim için gittiği Paris'e, ilim, kültür, sosyal hayat ve medeni seviye yönüyle hayran kalmıştır. Yaz tatillerinde yurda dönmez. Fransa ve Avrupa'nın değişik yerlerini gezer, görür. Yalnız, bu görme olayı, sadece kendisi için değildir. İlginç bulduğu, bilinmesini istediği konuları kaleme alıp "sılasına" iletir. Namdar üzerindeki etkisini de göz önünde bulundurarak bunlardan bazılarının burada özetle naklinde fayda bulunmaktadır.
            Sorbon'da Bir Tez Müdafaası: Namdar; polis müdürlüğü, milletvekillik, bakanlık yapmış, "ak saçlı, seksen yedilik bir pir-i fani"nin doktora tez müdafaasını dinlemiştir. 60 yıl önce üniversiteden mezun olmuş bir ihtiyarın, "her biri bir ferde övünç sermayesi olacak" resmi görevlerinden sonra, "Rahibe Kasendi ve Alfons Rab" adlı tezini hazırlayıp, üç profesör ve halk önünde saatlerce savunması dikkatini çekmiştir. Olayı şöyle değerlendirir:
            "Şahit olduğumuz şu levhada ise ayrıca bir manayı ulviyet vardır. Bu ulviyet, bir asra yakın koskoca bir ömrün kemal ve irfan susuzluğunu, mebusluk, nazırlık koltuklarının tatmin edememesinden, ilim ocaklarının mütevazı mimarları tarafından kendisine verilecek hâdim-i ilim unvanına istihkak-ı aşkını altmış altı seneden beri yıpranmayan yüreğinde saklamış olmasından ileri geliyordu".
            Namdar, insanlarına ilim ve öğrenme isteği aşılayan Fransız eğitiminin etkisinde kalmıştır. Şöyle demekten kendini alamaz:
            "İnsan(ın), Gol devrinde yaşayan kaba ve ibtidaî bir fertten şu enmûzecin meydana geldiğini düşündükçe fikri kuvvetin hâkimiyeti karşısında taabbüd edeceği geliyor" (Karatay, 1952a, 6).
Fransa, bu seviyeye eğitimi sayesinde gelmiştir. Bunun için bir eğitimci olarak eğitimle ilgili toplantıları kaçırmamaya çalışır.
            Laik Esasa Dayalı Eğitim:   Namdar; "Fransız Tedrisat Birliği" adlı, "Fransa'da eğitimin birliği ve lâik esasa dayandırılması" gayesini güden bir cemiyetin toplantısına katılmıştır. Laik tedrisat fikrinin öncüsü, Millet Meclisi Reisi Mösyö Herriot’a madalya verilecektir. Fakat laik tedrisat aleyhtarı birisi, elindeki buruşmuş kâğıtları "Al madalya! Al Madalya!" diye Herriot'a fırlatır. Bundan daha acayibi ise, aleyhtar adamın "olgunlukla karşılanmasıdır". Namdar toplantıyı takip ettikten sonra bizde laik eğitimin bir asır evvel başlamamasına hayıflanır. Çünkü o zaman başlamış olsaydı, "şimdi medeniyet zümresine dâhil olmuş olacaktık" der (Karatay, 1952a, 5). Yalnız burada, Fransa'nın laiklik anlayışı ile bizdeki laiklik anlayışının fevkalade farklı olduğuna dikkat çekmekte fayda vardır. Katolik Fransa, aslında dinden değil, Papalıktan bağımsız olmayı laiklik olarak görmektedir. (Din-devlet ilişkisi için "Fransa'da Büyük Perhiz Şenlikleri").
            Paris Ahlakı ve "Deve"ler:             Namdar'ı, Fransa'nın ahlak anlayışı da etkilemiştir: "Paris'te fuhuş hayatı bile bir mükemmeliyet-i ahlakiye arz etmektedir" der. Aslında daha ileri bir kanaate sahiptir: "Bu hususta kemal-i katiyetle diyebilirim ki iptidailiğin sakatlıkları içinde çırpınan herhangi bir memleket namuslu kadınları, Paris'in fahişeleri kadar terbiyeli ve haluk olsalar o memleket, atisinin selametinden katiyen emin olabilir".
            Onun bu kanaate ulaşmasının sebepleri vardır. Bunlardan bir tanesi; binlerce erkek-kadın ve kızın "mabette mev'ize dinler gibi kemal-i ciddiyetle" dinledikleri ve "soğukkanlılıkla, edeb ve terbiye dairesinde münakaşa ettikleri" konferanstır. Konferansçı, "ciddiyet ve vakar" ile "zina" lehinde sözler sarf etmektedir. Tabii bu ahlaki anlayış "deve"lerin artması gibi de bir sonuç vermiştir. "Deve"; sokaklarda serseri dolaşmalarından dolayı, "fahişe diye tezyif ve tezlil" edilen kadınlara denmektedir. Namdar bu kadınları da takdir etmektedir. Çünkü "deve"ler, Paris’e dünyanın her yerinden gelmiş cebi şişkin insanların servetini, "hiçbir millî madde, millî zerre heder etmeksizin", "millî bir servet haline" getirmektedirler (Karatay, 1952a, 45-47).
            Müessese-Medeniyet: Namdar'ın dikkatini çeken bir diğer konu ise 1926 yılında Haşet Kütüphanesi'nin 100. yılını kutlama törenleridir. Bu dev müessesenin başlangıcında, fakir bir dükkân vardır. O dükkânı da yoksul bir öğretmen, kapatılan okuluna reaksiyon olarak; "ben yine okutacağım" diyerek açmıştır. Fakat buradan hareketle, altı bin kişinin çalıştığı büyük kurum ortaya çıkmıştır. Namdar, Batı Medeniyetine böyle köklü kurumların hayat verdiğine kanaat getirmiştir:
            "Evet, Paris'te yüzüncü yılları tes’îd edilen nice ilimler, sanatkârlar, hekimler, hastaneler, cemiyetler, ticaret müesseseleri vardır. Ve her yüzüncü yıl tes’îdi merasiminin maverasında muhteşem bir medeniyetin sırrı tefevvuku ve sırrı hayatiyeti mündemiçtir.”
            Fransa'da Büyük Perhiz Şenlikleri: Namdar'ın bu konuda anlattıkları, aydınlarımızın Batı'yı tek yönlü kavrama çalışmalarının ne kadar yanıltıcı olduğuna açık bir örnek gibidir. Medeniyetin beşiği görülen Fransa'da dinî bayram ve günlerin kutlanması, üstelik buna halkın dışında resmi kuruluşların da katılması, hatta hükümetin desteğinin bulunması Namdar'ı şaşırtır. Şöyle anlatır:
            "Anlayamadığım şey; lâik ve münevver Fransa'da dini ve mukaddes günlere ait an'anelerin hâlâ bütün kuvvet ve şaşaasıyla hükümferma olmasıdır... Her gün, bir azizin yevm-i mahsusudur. Bir senede elliyi, altmışı bulan sayılı bayramlardan yalnız bir tanesi milli bayramdır. Diğerleri hep dini an'anelere aittir. Lâik hükümet de bu yevm-i mübarek şerefine alaylar tertip etmiştir".
            Hükûmetin himayesi altında, resmî ihtifal heyetlerinin alaylarına okul ve cemiyetler de alaylar düzenleyerek katılmaktadırlar. Renk cümbüşlerini, karnaval havasını seyrederken her şeye rağmen bu kutlamaların Fransızları birbirlerine yaklaştırdığını, sevdirdiğini tespit eder. Aklı ise ülkesindedir. Gönlü buruk bir hasretle, "bizim bayramlarımızı" hatırlar. "Bu kadar ihtişamına rağmen bu kutlama ve tebrikler, bayramlar ve eğlenceler" ona "mübarek ramazanımızın ve onu takip eden bayramın verdiği inşirah ve heyecanı vermemektedir".
            Namdar, artık gezip gördüğü yerlerde bir çeşit vatanını, sılasını hayal eder olur. Gördüğü her tabii yer şekli, ona memleketini hatırlatır. İliklerine işleyen bir sıcakta Konya'yı hayaller. Dijon yakınında "Os" Nehri’ni gezerken hatırlayarak kıyasladığı "Bizim Meram Çayı”dır. Grenobl'un sarp ve granit tepelerini, "Bizim Sille"ye benzetir. Mon Pelye'nin ortasındaki yüksekliğe, "Alaattin Tepesi" deyiverir. Hayali, "uzaklara, vatan illerine doğru akıp giderken, içi hasretle, hicranla, hüsranla" dolar. Mon Pelye ortasındaki yükseklikten şehri seyrederken Kendini Konya'da sanmaktadır. Şöyle der: "Oh ne mesut bu zan! Tepenin kenarında aşina olduğum mahalleleri aradım. İşte hükümet binası, şurası Araplar, şurası Türbe semti!... Bizim ev şu semte düşer!..."  Yalnız, Namdar'ın hayalini bozan bir şey vardır: "Fransızlar, nerede bir tepe varsa oraya bir kilise kondurmayı adet ittihaz etmişlerdir. Hatta böyle kilise kondurulamayan tepelere de hiç olmazsa haç dikmişler"dir. Kiliselerin, Namdar'da uyandırdığı intiba, pek sıcak değildir: "Bütün şimdiye kadar gördüğüm kiliselerde daima somurtkan bir papaz siması sezdim. Hâlbuki bizde mesela Süleymaniye gibi şakrak, mütebessim, munis bir çehre ve ruh taşıyan camiler vardır".
Fransa'nın güneyinde Palavas'ta Akdeniz'i seyrederken içine doğan duygular şunlardır:
"Bu yekpare kütlenin ta öbür ucunda benim toprağıma, benim güzel vatanıma yapışmış olduğunu düşünüyorum. Elimi, yüzümü bu munis suya sürerken o mübarek, o mukaddes topraktan bir şey arıyorum. İçimde anavatan hasreti taşıyor ve büyük bir üstadımızın lisan-ı belagatine iltica ederek terennüm ediyorum: Deniz deniz Akdeniz/Suları berrak deniz/Karşımda yar ağlıyor/Geçeyim bırak deniz ..."
Namdar, Pireneler üzerinde nüfusu dört bini bulmayan Loşon sınır kasabasını gezer. Bu turistik küçük yerde gazete çıktığını ve elli yedinci senesine girdiğini öğrenir. Tabî aklına ilk gelen ülkesi ve Babalık gazetesidir. "Bilmiyorum" der, "ben görmeyeli Babalık devr-i şebabetten kurtuldu mu?" Brüksel'i gezmektedir. Tramvayla giderken kendini İstanbul’da zanneder: "İşte Sirkeci, işte Divanyolu, bak şurası da Sultan Mahmut Türbesi'ne ne kadar benziyor" derken, hayıflanmadan da edemez. "Mamafih İstanbul’a benzemeyen bir ciheti var: Mamuriyeti ve temizliği". Namdar doludur, hassaslaşmıştır. Belçika'nın Broj şehrini gezerken "Kariyon" denilen çan kulesi dikkatini çeker. "Ses fabrikası" dediği bu "muazzam alet", 80 m yüksekliğinde, 55 ton ağırlığında, 48 çandan mürekkep "velvele-i mahşeri"dir. 400 basamaklı merdivenden çıkılıp Broj seyredilebilmektedir. İşte burada Namdar, kilise çanlarından etkilenmiştir. Bir sabah, çanların "hazin ve müessir" ahengine kapılarak, kendisini "Sen Sövr" kilisesine atar. Yaşlı koronun anlamadığı ilahilerini dinler, etkilenir. Çünkü "insan zayıf, hassas zamanlarında telkine müsaittir''. Namdar da kendisini düşmüş, sığınacak yeri kalmamış, kaybolmuş, idealinden uzaklaşmış görmektedir. Bu ruhi keder ve üzüntü içinde etrafındaki insanlar gibi gider boş bir sandalyeye oturur. Başını "mabedin loş ve serin boşluğuna" dayayarak ağlar, ağlar. "Kendi zaafıma, kendi aczime, yalnızlığıma ağlıyordum" der. Artık bunca geziden sonra "görecek, hayret edecek bir şeyin kalmadığına" hükmeder ve ruhu "berrak bir göl gibi sakinleşir". Gönlünde dalgalanan "asil ve nezih iştiyak"ın, "öz yurduna, benliğine dönmek iştiyakı" olduğunu fark eder. Avrupa'da yıllarca dolaştıktan sonra vardığı sonuç şudur: "Anladım ki, bunların hiç birisinde aradığım, beklediğim şey yoktur. O yine benim içimdedir. Benim öz yurdumdadır.” İşte bu kanaatle mutmain ve müsterih seyahatten avdete karar verir (Karatay, 1952a, 133).
Vatanda Gurbet: Namdar, Fransa'dan döndükten sonra Konya Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yapar. Öğretmenliği yanı sıra bütün enerjisini felsefi çalışmalara vermektedir. "Enerjetizm" akımını, değişik sahalarda ortaya koyma, yayma çabası vardır. Bu arada "Nizi"nin şaraphanesinde kurulan "edebi bezm"in de müdavimlerindendir. Naci Fikret'ten sonra, bu toplantılara katılan arkadaş grubu içinde, düşünce ve kanaatlerine en çok itibar edilendir (Süslü, 1937, 28-29).
Bu arada lisede kendisine, stajyer öğretmen olarak, Türkistanlı "Şekûri Bey isminde çok temiz ve çalışkan bir arkadaş" verilmiştir. Şekûri, bir mecmua çıkarma sevdasına tutulur. Fakat müracaatı üzerine, "zamanın Konya Valisi ve parti izin vermezler". Yaz tatili gelmiştir. Namdar, İstanbul'a gider. Dönüşünde, "mecmua çıkarmak için izin almaya gerek olmadığını öğrenen" Şekûri Bey'in, Balarısı adını verdiği mecmuasını, basıma verdiğini öğrenir. Bundan sonra olayın gelişmesi şöyledir. Namdar anlatır:
"Arkadaşım benden acele bir yazı istiyor, onu gücendirmemek için ben de bir yazı veriyorum. Hâlbuki o sırada ben değerli arkadaşım ve üstadım Naci Fikret'le birlikte Asie Mineure ismiyle Fransızca bir mecmua çıkarma peşindeydim. Eğitim Bakanlığı, Balarısı'nı benim sanarak Şekûri ile beni "silk-i celîl-i maariften" tart ve ihraç ediyor".
Namdar derginin niçin kapatıldığına dair bilgi vermez. Önder'e göre Balarısı, "açık resim koymuş olduğundan ahlaka mugayir sayılarak Millî Eğitimce kapatılıp sayıları toplattırılmıştır" (Önder, 1949, 56).
İşte bu beklenmedik öğretmenlikten atılma kararı, Namdar'ı şaşırtır, perişan eder. Çünkü onun geleceğe ait tasavvurları vardır. Kitaplarını yerleştirmiş, odasını döşemiş, bir çift halı almıştır. Bekâr Namdar, düzenli bir fikri-felsefi çalışma arzusundadır. Onun için evinde bile derbederliğe son vermiştir. Fakat her şey alt-üst olur. İki hafta teessüründen evine kapanır. Öğrencileri akın akın yanına gelirler.. Nihayet, Ankara'ya gidip tanıdığı dostların, mebusların ilgi ve yardımlarını istemeyi düşünür. Düşündüğü gibi de yapar. Karşılaştığı durum şöyledir: "en umduklarım bel bel yüzüme bakıyor, dil bilmez gibi susuyorlardı". Garip bir durumdur. Nihayet bir "cesur adam" çıkar. Bu Musa Kazım Bey'dir. Öğretmenlikten vazgeçerse, Ziraat Bankası Neşriyat Müdürlüğünde vazife bulmayı vaat eder. "Dört buçuk liralık yevmiye" ile bu göreve başlamak için uğraşırken, nihayet Millî Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Bey’den randevu alındığı haberi gelir. Talim Terbiye Reisi Mehmet Emin Bey de bakanın yanındadır. "Kavga eder gibi görüşürler". Sonuçta bakan, bir yere tayini konusunda Mehmet Emin Bey'e emir verir, vekâleten Yüksek Öğretim Şube Müdürlüğü'ne atanır. Fakat mevkii yüksek de olsa böylesine bir görev Namdar'ı sıkmaktadır. Her fırsatta, Ortaöğretim Müdürü ile yeni müsteşara çıkarak tekrar öğretmenliğe tayin edilmesini talep eder. Ve "her defasında da atlatılır". Nihayet doğrudan Bakan'a çıkar. "O, atlatmaz". Ama muallimliği, şube müdürlüğüne tercih edişine şaşar. Öğretmenliğe tayini yapılacaktır. Ama bakan, son defa olarak kulağını büker: "Hükümetin siyasetini anladın ya, bir daha etliye sütlüye karışmayacaksın!" der. Namdar bakanın bu sözle "ne dernek istediğini anlamadığını yalnız bir suçlu gibi başını eğdiğini" söyler.
Namdar Rahmi'nin bundan sonra "vatanda gurbeti" başlamıştır. Konya'dan alınarak önce Afyon'a, sonra da Bursa'ya tayin edilir. 1929'dan, 1942'ye kadar Bursa'dadır. Büyük bir bedbinlik içindedir. Artık "kitap okumaktan bile kaçar olmuştur". Fakat zamanla bu bedbinliği içinden atar. Arkadaşlarıyla, son ilmi gelişme1eri takip için Bursa'da bir "İlmi Kulüp" kurarlar. Maksat kimya ve biyolojinin yeni açtığı ufuklara dair bilgi edinmektir. Fakat Mustafa Kemal'in, "dil devrimi seferberliğini ilanı" üzerine kulüp; çabasını bu yöne hasreder. Vilâyetin dört bir köşesinden gelen dil derlemelerini, haftada bir-iki gün toplanarak tertip ve tasfiye ederler. Namdar, o dil çalışmaları ve sohbetleri için şöyle der: "Bizim o dil sohbeti yaptığımız toplantılarda zevk ve neşe, Niyagara gibi çağlar ve coşardı" (Karatay, 1952b, 57-59). Namdar'ın dil ile ilgisi bu kadarla kalmamıştır. 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda ve Mustafa Kemal'in huzurunda, binlerce aydının katıldığı "Dil Kurultayı"nda bulunur. Reis, Samih Rıfat, kendisini tanımaktadır. "Sen de bir şey söyler misin?" diye konuşma teklif eder. Namdar, konuşur. Konuşması takdirle karşılanır, tebrik edilir. Arkadaşları tarafından, saray bahçesinin uzak bir köşesinde "hararetle" kutlanırken, saray hademelerinden biri, "Gazi Paşa'nın kendisini görmek istediğini söyleyerek" alıp saraya götürülür. Fakat içeriye girdiklerinde Mustafa Kemal yoktur. Maarif Vekili Dr. Reşit Galip, heyecanla: "Neredesin kardeşim? Paşa seni bekledi, bekledi, gelmeyince beni vekil bıraktı gitti. Çok müteheyyiç olmuş, gözlerinden öptüğünü söyledi. Kendi payıma ben de çok heyecan duydum. Artık seni bırakmayacak, senden çok istifade edeceğiz" der. Çıkışında, kendisini bekleyen Talim Terbiye Reisi, birkaç yıl önceki "tard ve ihraç" kararını, "ayn-ı isabet, mahz-ı keramet" diye alkışlayan kişi değilmiş gibi, "heyecanla takdir ve tebrik eder" (Karatay, 1954, 13).
Artık Namdar'a ikbal yollarının açılması beklenmektedir. Fakat öyle olmaz: "Her ne hal ise o kadar takdir, tebrik, heyecan orada kalır. Ertesi yılki kurultayda, bir mücrim gibi takip edilerek kurultaya alınmaz ve bu takip 1942'ye kadar sürer". Anlaşılması güç bir durumdur. Namdar bu durumun sebebini şöyle açıklar: "Sonra birçok hadiseler öğretti ki, benim o dost, kardeş, arkadaş diye candan bağlandığım kimseler, yalancı, müfteri, riyakâr birer jurnalcı imişler...". Aleyhinde söylenebilinenler nelerdi, bugün bilemiyoruz. Fakat şu kadarı belirtilebilir ki Namdar, doğuyu da batıyı da çok iyi tanıyıp, kavramış, devrinde aranılan hemen hemen bütün özellikleri üzerinde taşıyan "inkılâpçı" bir öğretmendir. Bu özellikleri ile dışlanışı onu dertlendirmiş, hayal kırıklığına uğratmıştır. O ruh halinin tesiriyledir ki, 1933 baharının Bursa'sında arkadaşlarıyla gittiği bir sinemanın matinesinde karşıdan Emir Sultan'ın servilerini görürken aklına gelen bir beyiti sigara paketinin arkasına yazıverir: "Selvi gibi ümitler döndü birer iğdeye, / Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye". Şiirin devamı ise şöyledir:
           
            ''Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
            Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
            Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın
            Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye?
            Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye!

                        Gönül ne çalgı ister, ne eğlence, ne de dans,
                        Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
                        Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,
                         İhtiyarlık gölgesi perde çekti dîdeye,
                        Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

            Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
            Genç iken vur partiyi, durma ye, keyfine bak,
            Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,
            Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
            Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!
                        Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,
                        Hiç durmadan gövdeye atıştırıp, şişmeli,
                        Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,
                        Sonra seni almazlar hiç bir yere çiğ diye
                        Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye!
                        Bursa-1933" (Karatay, 1954, 17-18).

Namdar'ın bu şiirini, bir arkadaşı çoğaltarak Akbaba'ya gönderir. Ertesi gün, elden ele bir "yıldırım hızı ile" yayılmıştır. Namdar, bundan sonrasını şöyle anlatır: "Meğer milletin bir yarasına dokunmuşuz, Bu mizahi yazı az zamanda bütün Türkiye'ye yayıldı ve bana yeni bir stil verdi. Her yerde bu vadide manzumeler yazılıyor benimkine nazireler yapılıyordu". Hatta bu "nazire"lerden "salla başını, al maaşını" yüzünden Namdar'ın başı derde girer. Kendisinin olmayan bu şiirden dolayı karakollarda dolaşır, polis evini arar (Karatay, 1954, 14).
Bundan sonra Namdar, otantik destan şairidir. Öğrencilerinin tabiriyle o, "mürailer, açıkgözler, halkın sırtından geçinen, başkalarını basamak yapıp koltuklara tırmananlar, kısacası, her devirde ve her toplulukta rastlanan dalkavuk tipleri" ele alarak, "bu yurdun çocuklarını basamak yaparak yukarılara tırmanan şakşakçı, tuzakçı ve tavcıların yüzüne ayna" tutmaktadır.
Bursa günlerini, dile getiren Poker Destanı, siyasi göndermeleri ile de ünlüdür:
            “Keşiş'in eteğinde yaşadım keşiş gibi,
            Bir lokma, bir hırkaya hu! diyen derviş gibi,
            Ara sıra destanlar yazarım bir iş gibi,
Bu âleme maksatsız seyr için gelmiş gibi,
Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi.
Bu hayat pokerinde bize ancak pas düştü,
Elime per gelmedi, ellere ful-as düştü,
            Şimdi artık mahvolan ömrüm için yas düştü,
            Yoksulluk, kimsesizlik çöktü kara kış gibi,
            Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi.
            Bu oyunda ben neyim? tam mahvolmuş bir adam,
Kiminde kare-vale, kiminde var kare-dam,
Bir blöfle rest dedim, yıkıldı başıma dam,
Umutlarım önümde devrildi kiriş gibi,
Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi.
            Ne kazançlar ummuştum girerken bu oyuna,
            Üstün eller vurdular, hiç durmadan boyuna,
            Şimdi tamam benzedim kurbanlık bir koyuna,
            Herkes tapınıyorken kendine fetiş gibi,
            Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi.
Hep zarara uğradım, oynadımsa kaç seans,
Ben pot dedim, başkası yaptı beş misli rölâns,
Kör olsun, uğramadı bir kerecik kahpe şans,
Bütün meziyetlerim battı bana şiş gibi,
Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi.
            Saadet uma uma geçti ömrün yarısı,
            Bilmem niçin düşmüyor başımıza darısı,
            Balarısı olmadım, oldum eşek arısı,
            Herkes çalım satarken canlı bir afiş gibi,
            Ben kendimi harcadım, beş paralık fiş gibi... Bursa–1935”.

Her defasında sosyal bir yaraya parmak basan Namdar’ın şiirleri toplum tarafından tutulmuştur. M. İlhan, Hıfzı Topuz'un, 1940'lı yıllarda, Şişli Halkevi'nde, Namdar’ın kendisinden dinlerken not aldığını belirttiği iki kıtalık şiirinin bir kısmı şöyledir:
           

            “Akla bak, cazibe kanununu bulmak
            Newton zannediyor en yüce şeymiş
            Sevebilseydi güzel bir kızı ahmak
            O da anlardı hemen cazibe neymiş”
(İlhan, 2009).
Namdar'ın, Geçti Bor'un Pazarı adlı eseri, bu doğrultuda yazılmış şiirlerinin bir kısmının toplanması ile meydana gelmiştir. Namdar, yergileriyle, hicivde Şair Eşref ve Neyzen Tevfik'ten geri kalmayan bir şair olduğunu ortaya koymuştur. Tek parti döneminin katı kontrolü, sansürcü yapısına rağmen sanatın diline pranga vurmanın güçlüğü açıktır.
Namdar, 1939'da Bursa'da Öğretmen Süeda Hanım'la evlenir. Bu evlilikten Ali Başak adlı bir oğlu ile Yeşim adında bir kızı olur. 1942'de Gazi Terbiye Enstitüsü'ne tayin edilerek Ankara'ya gelir. Fakat Ankara ona yaramaz. Damar sertliği, nefes darlığı, baş dönmesi, umumi takatsizlik baş gösterir. Ankara ve İstanbul hastahanelerinde tedavi görür. 1947'de İstanbul Çapa Kız Enstitüsü'ne tayin edilir. 1948 Kasım'ında sol tarafına felç gelir. Tedavi görüp evine döndüğü sıra ikinci bir inmenin daha gelmesi üzerine iki yıl raporlu kalır. Sonra Fatih'teki Millet Kütüphanesi'ne hafif hizmete verilir. Artık emeklilik beklemekte, gecikmesine de sinirlenmektedir. Nihayet 1952 başlarında emekliye ayrılır. Harem İskelesindeki evine çekilir. 1953 Haziran'ında ailesi ile birlikte İzmir'e gider. Oraya yerleşmek istemektedir. Fakat İzmir'de 26 Ağustos 1953 günü sabahı 57 yaşında iken vefat eder (Karatay, 1954, 14-15).
Netice itibariyle Namdar, çok eser vermiş birisi olarak edebiyatçılarımızın; yoğun felsefi çalışmalarından dolayı felsefecilerimizin üzerinde duracağı birisidir. Yaşadığı devrin hâkim güçlerine yakın siyasi çizgisine rağmen kendine has bir duruş ortaya koyabilmiş bir şahsiyettir. Eğitimciliği yanında onun halk kitlelerine inen asıl yönü gördüğü yanlışları ince ince eleştiren hicivleridir. Bu konuda özellikle edebiyatçılarımızın yeni çalışmalar yapmaları faydalı olacaktır.
            KAYNAKÇA
Erdoğan, Abdülkadir 1941, Fatih Mehmet Devrinde İstanbul'da Bir Türk Mütefekkiri Şeyh Vefa, İstanbul.
Arabacı, Caner, 1991, Millî Mücadele Dönemi Konya Öğretmenleri, Konya.
              , 2007 Bir Partizan Gazetecilik Örneği: ‘Konya Osmanlı Gazetesi” , İletişim ve Ötesi, (ed. B. Arık-M. Şeker), Tablet Yayınları, s. 235-258, Konya.
              , Ayhan, B.-Demirsoy, A.-Aydın, H., 2009 Konya Basın Tarihi, Konya.
Aydın, Hakan, 2008, “İttihat ve Terakki Mekteplerinin Yapısal Özellikleri Üzerine Bir İnceleme”, (S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi), Konya.
(Baştak), Naci Fikret, “Konya Hayat-ı Matbuatına Bir Nazar: Yeni Fikir Mecmuası”, Babalık, 30 Eylül 1926, s. 220.
(Ergun), Saadettin Nüzhet-Mehmet Ferit (UĞUR), 1926, Konya Vilayet i Halkıyat ve Harsiyatı, Konya.
Evren, Afif, 1944, Konya İçin, Konya.
Irmak, Sadi, 1978, Atatürk'ten Anılar, Ankara.
İlhan, Mehmet, Bu da Benden, http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=20417,  03 Temmuz 2009.
Karatay, Namdar Rahmi, 1932, Felsefî Meslekler Vokabüleri, Afyon.
              , 1945, Yazma Dersleri, İstanbul.
              , 1952a, Paris Mektupları, İstanbul.
              , 1952b, Kitaplarımın Hikâyesi, İstanbul.
              , 1954, Geçti Bor'un Pazarı, Ankara.
              , "Bir Oluşun Hikâyesi", Gerçek Yolu, S. 1/8. (Şubat-1943), Ankara.
KOMİSYON, 1973, Konya 1973 İl Yıllığı, Konya.
ÖNDER, Mehmet, 1949, Konya Matbuatı Tarihi, Konya.
SÜSLÜ, Memduh Yavuz, 1937, Ermenekli Şair Hasan Rüştü, Konya.
ÜLKÜLÜ, Orhan, “Namdar Rahmi Karatay ile Bir Anı”, Güncel Gastroenteroloji, 14/4, 213–216, Aralık 2010, http://guncel.tgv.org.tr/journal/35/pdf/375.pdf.
Ekekon, 14 Mart 1935, s. 1 - 1 Mayıs 1950, s. 3143.
İBRAHİM HAKKI KONYALI*

İbrahim Hakkı Konyalı Anadolu Selçuklularına kadar uzanan köklü bir ailedendir. Dedeleri, “Selçuklu akıncılarının baytar-nalbandı” olduğu için aileye “Nalbandzâdeler” denilirdi. Konyalı’dan önce, “Atis” soyadını almıştır.
  Konyalı’nın yazı hayatı, aldığı eğitimle doğrudan ilişkilidir. Islah-ı Medaris-i İslâmiye’de daha okurken yazı tecrübelerini edinir. İlk yazısı, Meşrik-ı İrfan’da çıkan, Kus İbn Saide’nin Ukaz Panayırı’nda söylediği Kâbe’ye asılmış nutkunun çevirisidir. O bir yandan da evlerinin yakınındaki Akıncılar Mescidi'nde Akşam ve Yatsı namazlarında imamlık yapar. Medrese eğitiminden sonra demiryolcu olmuştur. Bilgi toplama ve ufkunun açılmasında, demiryolculuğunun rolü vardır. I. Dünya Harbi sırasında İzmir'deki Amerikan Şimendifer Mektebi'nde okur. Batum Ruslardan alınınca, orada İstasyon Şefliği yapar. I. Dünya Harbi'nden sonra gazeteciliğe başlar. Konya'da Hak Yolu mecmuasını çıkarır, İntibah gazetesinde yazar. Konya Sanayi Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği, bir ara İstanbul Meşihat Dairesi'nde Ders Vekâleti Hulefalığı yapar. Emniyet Teşkilatı'nın İstanbul 4. Şube'sinde çalışır. İstiklâl Harbi yıllarında, yeniden demiryolculuğa döner. Merkezi Konya'da bulunan Demiryolları Teftiş Dairesi'nde müfettişlik yapar. Hayatını anlatanlar, genelde Cumhuriyet başları ile 1931’e kadarki kısmı ele almazlar. 1926 ile 1931 yılları arasında Konyalı, hayatının genel çizgisinin çok dışında olarak “müskiratçılık” işi ile uğraşır. Kardeşi Nalbantzade Mehmet, Babalık gazetesi sahibi Yusuf Mazhar'la birlikte "Yeni Halk Müskirat Fabrikası"nı kurup Konya Ticaret ve Sanayi Odası'na kaydettirerek çalıştırır.
  Konyalı, 1931’den sonra, en başarılı olduğu alan olan, gazetecilik ve tarihî araştırmalarına döner. İstanbul’da gazetecidir. Hatta Refet Bele’ye, İstanbul'a geldiğinde; Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hazırlattığı altınlı kılıcı, “en genç muharrir” olarak Konyalı sunar. İleri, Son Posta, Tan, Ekekon,  Vatan, Yeni Sabah, Hergün, Bugün, Yeni İstanbul, Yeni İstiklal, Yeni Asya başta olmak üzere, “İstanbul ve İzmir'de çıkan bütün büyük gazete ve mecmualarda tarihî yazılar” yazar. Tarih Hazinesi, Tarih Dünyası, 7 Gün, Tarih Konuşuyor, Türk Folklor Araştırmaları, Vakıflar Dergisi, Vakıflar Bülteni ve Türk Yurdu mecmualarında yazar, bazılarını bizzat o yayınlar. “Gazetelerde dinî tefrika neşretmenin bile yasak” olduğu devirlerde kalem oynatmak zordur. Onun için ilk önceleri, Afrodit Hakkında Tarihî Tedkikler, Harunü’r-Reşit Tarihin En Büyük Aşkı En Büyük Faciası gibi, ilgi uyandıran hikâyeci yönüyle tarihi ele alan kitaplar yayınlar. Bu arada, tahrip edilen, yıkılan, satılan tarihî eser ve belgelere sahip çıkar. 1931 Haziranı'nda “okkası 3 kuruş 10 paraya” Bulgarlara satılan paha biçilmez arşiv belgeleri; Kumkapı'dan denize dökülenler bunlardandır. Olaydan haberdar olunca, ilgilileri ikaz eder. Bunun üzerine, Devlet Arşivi tamamen yok olmaktan onun sayesinde kurtulur. Sonra Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ni kurmaya çalışır. Topkapı Sarayı'ndaki yağmaya-Amerika'ya gönderilen tarihî hazineler- yayın yoluyla engel olur. Piri Reis'in haritasını, Karacaahmet'de şair Nedim'in kabir yerini o bulur. Askerî Müze ve Mehter'in kurulmasında etkili çalışmalar yapar. Müzedeki silahların bir kısmı, bodrumda sular altındadır. Çürümeye başlayan kılıçlar, miğferler, Marmara Denizi'ne dökülmüştür. Bunların arasında Orhan Gazi'nin miğferi, Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferinde getirdiği Firavun'un, Selahattin Eyyub'un kılıçları vardır. Bir sabah bakar ki, orada evraklar da balyalanmıştır. İzmit Kâğıt Fabrikası'na gönderileceğini öğrenince ilgililere koşarak, giden evrakların bir kısmını geri getirtir. Tahribat korkunçtur. Tekke ve türbelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulması üzerine buralardaki binlerce yazma Kur'an ve diğer yazma eserler yok olmaktadır. Kapatılan Türk Yazı Sanatları Müzesi ile Vakıf Sanat Eserleri Müzesi'ni kurar. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde uzmanlık yapar. Son işlerinden birisi, bir ömür topladığı yazma, basma kitaplar ve arşivini vakfedip III. Selim Kasrı'nda İbrahim Hakkı Konyalı Kütüphane ve Arşivi’nin kurulmasını sağlamak olmuştur. Uzun ömrünün büyük ekseriyetini, ilim ve irfanın hizmetine veren Konyalı’nın, son yolculuğu da aynı doğrultudadır. Akşehir Tarihi'nin ikinci baskısı için gittiği Akşehir'de, Belediye Başkanı odasında 1984’te vefat eder.
  Konyalı Kitaplarının Hikâyesi: Konyalı’nın ömrü, yazı hayatıdır, denilebilir. Eserlerinin çoğu, 1940 yılından sonra gün yüzüne çıkmıştır. Toplam eser sayısının 100'ü aştığı iddia edilir. Çünkü medresede okuduğu yıllarda, bir çeviriyi yayınlayarak atıldığı yazı hayatında, vefatına kadar elinden kalem düşmemiştir. Yazdığı gazeteler, yirmi civarındadır. Bazılarını bizzat kendisinin çıkardığı, makale yazdığı dergi miktarı da gazete sayısına yakındır. Yazılarını, sadece ilk soyadı Atis veya sonradan soyadı olarak kullandığı Konyalı ile değil, 13 ayrı müstear adı da kullanarak yayınlamıştır. Müstear adları: Amber Reisoğlu, Ayhan Atis, İ. Atis, İbrahim Atis, Mediha Atis, Ayhan Nalbantoğlu, Nalbantzade İbrahim Hakkı, İbrahim Hakkı, Derviş Karamanoğlu, Hakkı Arayan, Ömer Ataoğlu, İbrahim Cimcoz ve Vakanüvis gibi isimlerdir. Bunların içinde aile fertlerinin adları, sülale lâkabı ile de oluşturduğu karma müstearlar bulunmaktadır.
  Yayın çeşitliliğine eklenen müstear bolluğu, yazı ve makalelerinin tespiti için uzun soluklu, özel bir araştırmayı gerekli kılmaktadır. Hakkında yazılan hiçbir çalışmada bu yüzden, tam bir yayın listesi maalesef verilebilmiş değildir. Onun için Konyalı’nın kaç kitabının olduğu, ne kadar makale yazdığı konusunda karar vermek, ancak takma adlarıyla yazdıklarını da kapsayan tam bir araştırmadan sonra mümkün olabilecektir. 1975’te basılan Aksaray Tarihi III’nin sonunda Âbideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi’ni tanıtırken şöyle denmektedir: “Eser, İbrahim Hakkı Konyalı’nın 41 inci kitabı olacaktır. Baskısına başlanmıştır.”. Artık gözlerinin katarakt, yaşının 79 olduğunu özellikle vurguladığı demlerdedir. Bu rakamı verdikten sonra da eser vermeye devam edecektir. Önceden hazırlığını bitirdiği, basılmamış eserleri bastırılacak, tekrar baskılar yapılacak, kendisiyle söyleşiler yapılıp, bazı makaleleri yayınlanacaktır. Onun için kitap sayısındaki belirsizliğe rağmen, basılmamış olanlar dâhil edilse bile yüzlü rakamların anılması doğru gözükmemektedir. Makalelerinin tespiti ayrı müstakil bir araştırmayı gerektirmektedir.
  Uzun, verimli bir ömre, onlarca kitap ve yüzlerce makaleyi sığdıran Konyalı’nın, her kitabının, kendine has hikâyeleri bulunmaktadır. 1943’te, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki Eserleri adlı kitabını tamamlamıştır. Yalnız kitap, Sinan’ın İstanbul’daki bütün eserlerinin tablo halinde büyütülmüş fotoğraflarını, vakfiyelerini, arşiv vesikalarını ve bunları inceleyen yazılarını kapsamaktadır. “Hamalla taşınacak kadar ağır” iki muazzam albüm halinde ciltlenmiştir. Kitap, 1943’te TBMM’nde, Yahya Kemal Beyatlı’nın da içlerinde bulunduğu milletvekilleri, sanat ve ilim adamları tarafından görülüp takdir edilir. Konyalı bu eseri, basılmak üzere Falih Rıfkı Atay’ın Ulus Matbaasındaki yazıhanesinin kütüphanesine emanet olarak bırakıp İstanbul’a döner. Fakat sonra öğrenir ki, kitap çalınmıştır. Kanaati şudur: “Hırsız bunu neşretmek için benim Hakk’ın rahmetine kavuşmamı bekliyor. Bir kopyasını İstanbul Belediye Kütüphanesi’ne verdim. Tanrı imkân ve fırsat verirse neşredeceğim.” Yalnız, kitabını aşıranlara, hırsızlıktan sonra kırk bir yıl yaşayarak, yayın fırsatını vermez. Üstelik 1948’de çıkan Mimar Koca Sinan Vakfiyeleri-Hayır Eserleri-Hayatı-Padişaha Vekâleti-Azadlık Kâğıdı-Alım, Satım Hüccetleri kitabı arkasında, yayınlanacağını haber verir.
  Konyalı’nın kitaplarını, hep yayınevleri yayınlamamıştır. Bazen yayıncı şahıs isimleri öne çıkmıştır. Mimar Koca Sinan kitabını, Nihat Topçubaşı yayınlar. Mimar Âzatlı Sinan adlı kitabının ise, “Yakında Vanlı Sadi Özer tarafından” neşredileceğini ilân etmiştir. Fakat aynı kitap yayınlandığında kapağında, “İstanbul Fetih Derneği neşriyatı: No.4” kaydı bulunmaktadır. Yalnız kitabın sonuna şu notu düşmüştür: “İstanbul Fethi Derneği tarafından ihtisar maksadile kitabın iki yerinden 25 sahife kadar çıkarılmıştır”. Demek ki Konyalı’nın kitabını basan, üstelik fetihle ilgili dernek, yazarın eserine kısaltma maksadı ile müdahale etmiştir. Memnuniyetsizliğini göstermek için olmalı Konyalı, bu kitabına ön söz, teşekkür vb. yazı koymadığı gibi doğrudan eseri, “Mimar Azadlı Sinan’ın Vakfiyeleri” başlığı ile okuyucunun karşısına çıkarmıştır.
  Konyalı, arşiv belgeleri, Büyük Ayasofya’nın minareleri gibi, Fatih’in mimarı Azadlı Sinan’ın mezar taşına da sahip çıkmıştır. Hakkında kitap yazdığı sırada, Azadlı Sinan’ın asırların eskitemediği mezar taşlarından, baş taşı devrilmiş, yukarı tarafı kırılmış vaziyettedir. Kumrulu Mescid’i anlattığı kısımda dipnota şu satırları kaydeder: “Kitabımız matbaaya verilirken taşın tamir edilmesini Topkapı Sarayı Müzesi’nin müdürü muhterem bilgin Halûk Şehsuvaroğlu’ndan rica etmiştim. Bir memurunu göndererek tamir ettirmiştir. Kendisine açıkça teşekkürü bir borç bilirim.”

  Kitaplarını Nasıl Yazıyordu: Konyalı’nın bir eseri ele alındığında, onun, kitabını nasıl hazırladığı açıkça fark edilebilir. Âbideleri ve Kitabeleri ile Karaman Tarihi Ermenek ve Mut Âbideleri, 800 sayfalık hacmi ile iri yayınlarındandır. Ama kitabın daha ön sözünde Karamanoğulları tarihi ile ilgili ikinci bir cildin yayınlanacağını ve burada o konuya yer veremediğini belirtir. Bu geniş hacimli kitabın nasıl hazırlandığını, başlıklardan takip emek mümkündür: “İbn-i Bibi’ye göre Karamanlılar 11, Mesalikü’l-Ebsar’a göre Karaman ve Karamanoğulları 12, İbn-i Batuta’ya Göre Lârende 16, Avnî’ye Göre Karaman ve Karaman Olayları 19, Nüzhetü’l-Kulub’da Karaman 23, Ebi’l-Fida’ya Göre Karamanlılar 24, Âşık Çelebi’ye Göre Karaman 25, Evliya Çelebi’ye Göre Karaman ve Karaman Âbideleri 26, Kâtip Çelebi’ye Göre Karaman 31, Nehcetü’l-Menazil’de Konya 33, Konya Salnamelerinde Karaman 34, Lûgati’l-Tarihiyye ve Coğrafiye Müellifine Göre Karaman 35, Kamusu’l-Âlam’da Karaman 36, Şemseddin Sami Bey’e Göre Karaman İli 39, İslâm Ansiklopedisi’nde Lârende-Karaman 40, İslâm Ansiklopedisinde Karamanlılar 43”. Bundan sonra Karaman’da bastırılan paralar, Feridun Bey Münşeatı’nda Karamanoğulları ile ilgili mektuplar, vakfiyeler, mahalleler, cami-mescitler, kaleler, âbideler, imaretler, medreseler, türbeler, tekke ve hânkahlar, kilise ve manastırlar, darülhadisler, darülhuffazlar, muallimhaneler, evler, bedesten ve çarşılar, kabristanlar, kuyu ve musluklar gibi çeşitli yer ve konuları alarak, incelediği şehir ile ilgili görülmesi gereken yerleri görüp, bilgi ve dokümanları bir eserde toplayarak adeta gelecek için araştırmacılara malzeme sunmaktadır. Yalnız, araştırmalarında aynen tekrarcı değildir. İyi bir kitabe okuyucusu olduğu için, yapılan yanlışları görür. Tarihî dokuya verilen zararları tespit edip tarihe not düşer. Karaman’da tamir bahanesiyle Hatuniye Medresesi’nin sökülüp atılan kitabelerini bulup önünde fotoğraf çektirerek, tarih tahripçiliğini belgeler. Şahıs ve yer adları dizinlerini vererek eserini tamamlar. Eser içinde çokça fotoğraf, belge, çizim kullanmayı ihmal etmediği için eserin görsel malzemesi, anlatılanlara destek verir.

  Kendisi, toplam üç cilt ve 3312 sayfalık hacme sahip Aksaray Tarihi’ni 24 yılda nasıl hazırladığını şöyle anlatır: “Aksaray Belediyesi beni (Âbideleri ve Kitabeleri ile Aksaray Tarihi) yazmaya davet etti. Aksaray’ın bütün bucaklarını, köylerini, dağlarını, bayırlarını, harabelerini, inlerini, mağara mabetlerini, medfenlerini, tırhazlı kalelerini yerlerinde inceledim. Çeşitli dillerde yazılmış kitabeleri, bu arada şimdi yok olan eski Siyek Köyü’nün üstündeki kayalara oyulmuş bir Hitit kitabesini bulduk. Aksaray Belediyesi benden maddî ve manevî hiçbir yardımını esirgemedi.” Bu arada, Konyalı’ya, yöreyi iyi tanıyan Aksaray eski milletvekili Taşpınarlı Oğuz Demir Tüzün, gezilerinde arkadaşlık eder. Yine eski milletvekillerden Ali Gürün, Aksaraylı Prof. Faruk Zeki Perek, Mehmet Hamzakadı, arşivlerinde, kütüphanelerinde Aksaray’la ilgili, yayınlanmamış “bütün orijinal belgelerini” verirler. Perek, öğretmen Y. Özdiril başka dillerden çeviriler yapıverir. Aksaray ve Ortaköy’ün “tarihsever kişileri”, yardımlarını esirgemezler. Aksaray Tarihi’nin üçüncü cildi; Nicole ve Michel Thierry’nin Kappadokia’da Yeni Bulunan Kaya Kiliseleri kitabının, Perek tarafından yazılan “Eser ve Değeri” başlıklı sunuş yazısı ile başlar (III/2748) ve bir kitaplık hacimden sonra biter (III/2927). Uzun alıntıda, eser adını, yazarını, çevireni verir. Bu durum dokümanter çalışma anlayışının tipik bir örneğidir. Ama bir trafik felâketine uğrar. Kolu üç yerden, başı tamamen kırılır. Ardından enfarktüs geçirir. Aylarca hastanelerde yatar. Konyalı bu durumu şöyle değerlendirir: “Geçirdiğim felâket ve hastalık, Aksaray’ın gelecek kuşaklarının tarihçilerine bunları tamamlama ve düzeltme zevkini tattırma imkânını hazırlamıştır.”
  Yalnız 1975’te kitabın üçüncü cildi sonunda (3294-3309) uzun düzeltme cetvelini takdim ederken, 25 yılda hazırladığını belirttiği kitabın hazırlanış şekli ile ilgili ayrıntıyı verir: “Ben, kitabımın müsveddelerini eski harflerimizle yazmıştım. Başka başka kişiler tarafından yeni harflere çevrilerek daktilo edilmiştir. Kültürlü daktilo ve tashihçi bulmak, horoz yumurtası bulmak kadar muhaldir.. Kitap basılmaya başlandığı zaman sıhhatim ve gözüm iyi idi. Uzayınca bir gözümü katarakt bürüdü. Sonra öbürüne geçti. Bu yüzden tertip yanlışlıkları olduğu gibi imlâ birliği de istediğim gibi sağlanamamıştır.”
  Konyalı, Aksaray Tarihi’nde de tarih tahripçilerinin, yıkım çalışmaları hakkında bilgiler verir. Bir döneme egemen olan, kendi tarihimize ait eserleri yıkma konusundaki azgınlık, sadece İstanbul, Konya’da kalmamış, Aksaray’a da uzanmıştır. Üzerinden asırlar geçmiş, nice umurlar, felâketler görmüş ve güçlüklere dayanmış ata yadigârı eserler, nedense 1920’li yıllardan itibaren yıktırılır. Abidelere vurulan kazmalar; aslında, Anadolu’nun Türk vatanı olduğunu cihana haykıran mühürlere vurulmaktadır. Kazmalar, sadece eserleri değil tarih bilincini, kimliği, millî direnci kırmaktadır. Şerafettin bin Osman’ın Konya merkezindeki türbesini, şaheser olan Nizamiye Medresesi’ni yıkan eller, tahripte sınır tanımamaktadır.
  Hâdi Arıbaş adında bir Aksaray belediye başkanı, 1929’da Selçuklu türbelerini, “maili inhidam” uydurma teşhisi ile “kör kazmaya havale ederek yıktırmış ve tuğlalarını belediyenin muhtelif inşaatında ve un fabrikasın yapımında kullanmıştır.”
  Konyalı, intihal, aşırma, kopya vb. konularda da titizlenen bir araştırmacıdır. Sadece Konya Tarihi’nde, teslim ettiği kitabı yayınlanmayı beklerken ondan kaynak göstermeden faydalandığını düşündüğü bir yazarı, kırk dört ayrı yerde yerer. “Kopyacı” vb. suçlamalarla, çoğunda isim ve eser adı vererek özellikle kitabe okuma konusundaki yanlışlıkları gözler önüne serer (M. Önder’in, Mevlâna Şehri Konya ve Tarihi Turistik Rehberi).

  Konyalı’nın Yayımlanmış Eserleri: Basılan eserlerinden tespit edilebilenler şunlardır:

  Topkapı Sarayı’nda Deri Üzerine Yapılmış Eski Haritalar1936,  Bu eserini, ilgilendiği için M. Kemâl'e armağan etmiştir.
  İstanbul Âbideleri, İstanbul, 1940.
  Afrodit Hakkında Tarihî Tedkikler, İstanbul, 1940.
  Harunü’r-Reşit Tarihin En Büyük Aşkı En Büyük Faciası, İstanbul, 1941. “Tarihî Şaheserler Serisi” adı altında, Münif Fehim’in renkli tabloları (3 tablo), fotoğraflarla beslenen eser, hikâye tadında toplam 32 sayfalık bir yayındır. Harun Reşit’in, kız kardeşi ile aşkı bahane ederek Türk kökenli Bermekoğlu ailesini devlet yönetiminden nasıl kanlı bir operasyonla temizlediğini anlatmaktadır.
  İstanbul Âbidelerinden İstanbul Sarayları Atmeydanı Sarayı-Pertev Paşa Sarayı-Çinili Köşk, İstanbul, 1942.
  Ankara'da Karacabey Mamuresi.
  Karaman'daki Yunus Emre, İstanbul, 1942.
  Aksaray Ulu Cami, İstanbul.
  Karacabey Mamuresi, Vakfiyesi, Tarihi ve Diğer Eserleri, İstanbul, 1943.
  Nasreddin Hoca'nın Şehri Akşehir, İstanbul 1945.
  Alanya: Alaiye, İstanbul, 1946.
  Eski ve İslâmî Paralar, İstanbul, 1946.
  Takiyüddin Ahmed Makrîzî’den tercüme. Bu kitabın yazma bir nüshası, Tercemetü’l-Kitabu’n-Nukudi’l-Kadimeti’l-İslâmiyye Li’l-Makrizî adlı yazma-rik’a, 21x34, İ. H. Konyalı Kitapları 659’da bulunmaktadır (Özdamar, 1997, 213).
  Osmanlı Sultanları Tarihi, Karamanlı Nişancı Mehmet Paşa’nın Tevârihu’s-Selâtîni’l-Osmâniyye adlı Arapça eserinin tercümesidir (Osmanlı Tarihleri içinde, s. 323-369, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1947).
  Mimar Koca Sinan Vakfiyeleri-Hayır Eserleri-Hayatı-Padişaha Vekâleti-Azadlık Kâğıdı-Alım, Satım Hüccetleri, Nihat Topçubaşı yayını, İstanbul, 1948. 161 sayfalık kitapta, Mimar Sinan’ın kökeni, ailesi, kız ve oğulları başta olmak üzere eserleri, vakıfları hakkında daha önce yapılmayan, belgelere dayalı bir gerçekleştirir. Birçok fotoğraf, çizim ve belge klişesi ile beslenen eserin sonunda basılacak kitaplarına ait beş kitaplık bir liste verilmiştir. Buna göre kitaplar: -1.Mimar Azatlı Sinan,- İstanbul’da Mimar Sinan’ın Eserleri,-Konya (Tarihî büyük kılavuz), - Aksaray (Tarihî büyük kılavuz), - Divriği (Tarihî kılavuz)”dur. Bu beş kitaptan ilk dördünün yayımlandığı tespit edilmiştir.
  Mimar Koca Sinan’ın Eserleri, İstanbul, 1950.
  Fatih’in Mimarlarından Azaldı Sinan (Sinan-ı Atîk) Vakfiyeleri, Eserleri, Hayatı, Mezarı, İstanbul Fetih Derneği Neşriyatı, İstanbul, 1953. 110+XIII sayfa, çizim ve fotoğraflarla beslenen eser, fetihten sonraki ilk İstanbul imarının hangi eller tarafından nasıl yapıldığı hakkında bilgiler vermektedir. Vakıflar Arşivi başta olmak üzere birçok kaynaktan faydalanılmıştır.
  Söğüt’te Ertuğrul Gazi Türbesi ve İhtifâli, İstanbul, 1959.
  Âbideleri ve Kitabeleriyle Erzurum  Tarihi, İstanbul, 1960.
  Aslı Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Mesnevi, İstanbul, 1963.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi, Konya, 1964.
  Konya Belediyesi’nin isteği üzerine 1944’te hazırlanmıştır. Belediye, bu eserin kâğıdını, bir kısım klişelerini yaptırdığı halde ancak yirmi yıl sonra 1964’te basılabilmiştir. Konyalı, Karaman Eyaletinin topyekün tarihini yazmak için hazırlanmıştır. “Eyalet tarihleri zincirinin ilk halkası”, Konya Tarihi olacaktır. Ama Alanya ve Akşehir kitapları daha önce çıkmıştır. Yine de “Bir Konyalı’nın hazırladığı bir Konya kitabının bir Konya matbaasında, tab tekniğinin bütün inceliklerine uyularak basılması” onu çok sevindirir.
  Türk Askeri Müzesi, İstanbul, 1964.
  Atatürk, İstanbul, 1964.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Karaman Tarihi Ermenek ve Mut Âbideleri, İstanbul, 1967.  800 sayfalık eser, zengin bir malzeme deposu durumundadır.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Kilis Tarihi, İstanbul, 1968. Bu kitabın baskıda olduğunu 1967’de Karaman Tarihi’nin arkasında haber vermiştir.
  Kanûnî Sultan Süleyman’ın Anası Hafsa Sultan’ın Vakfiyesi ve Manisa’daki Hayır Eserleri, Ankara (Özdamar, 1997, 130).
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Konya Ereğlisi Tarihi, İstanbul, 1970.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Şereflikoçhisar Tarihi, İstanbul, 1971.
  Abideleri ve Kitabeleriyle Manavgat Tarihi, 1973.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Niğde Aksaray Tarihi, I-III, İstanbul, 1974-1975.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi I-II, T. Yeşilay Genel Merkezi yayını, İstanbul, 1976-1977.
  Ankara Camileri, Ankara, 1978.
  Âbideleri ve Kitabeleri ile Beyşehir Tarihi, Erzurum, 1991.

  Yayımlanmamış Kitapları: Konyalı’nın yayımlanmamış kitapları içinde birisi istinsah olmak üzere Osmanlıca el yazılı sekiz eseri de bulunmaktadır. Tespit edilebilen basıma girmemiş eserleri şunlardır:

            Türk Sarayında İtalyan Prensesleri. (Konyalı, Harunü’r-Reşit eserinin arka kapağı içinde “Tarihte Türkün Şanlı Zaferleri” adı altında, doğu ve batıda yayınlanmayan, müze-arşiv belgelerine dayanarak hazırlanan sekiz eserin adını vermektedir. Diğerleri, bu eseri takip eden sıradakilerdir.
            Akdeniz’de Türkler.
            İtalya’da Türkler.
            Almanya’da Türkler.
            Atlas Okyanusu’nda Türkler.
            Arnavutluk’ta Türkler.
            Tarihte Türk Casusları.
            Türkler Kristof Kolomb’un Amerika Keşfinden Dönen Gemilerini ve Arkadaşlarını Nasıl Esir Aldılar.
            Divriği (Tarihî kılavuz).
            Hasanoğlan Köyü Enstitüsü ve Tarihi. Bu eseri Milli Eğitim Bakanlığı adına hazırlamıştır. 1944’te bitirdiği bir kitabında dipnot bilgisi olarak belirttiğine göre, yine 1940’lı yıllarda yazılmış olmalıdır.
            Âbideleri ve Kitabeleri ile Ilgın Tarihi. Bu kitabının baskıya hazır olduğunu kendisi belirtmektedir.
            Âbideleri ve Kitabeleri ile Kayseri Tarihi. Bu kitabının baskıya hazır olduğunu 1964’te belirtmektedir.
            Âbideleri ve Kitabeleri ile Antalya Tarihi. Bu kitabının baskıya hazır olduğunu 1964’te yazmıştır.
            Topun Tarihi. Bu eserinin basım hikâyesi hakkında bir kitabında şu dipnotu düşmektedir: “Kitap merhum Cumhurbaşkanı Gürsel tarafından büyük takdirle basılmak üzere gönderilmişti.” Cumhurbaşkanının, topçu generallerin, uzmanların “büyük takdirlerini kazanan”, Millî Savunma Bakanlığı tarafından neşredileceği ilân edilerek baskıya giden eser nedense piyasaya çıkamamıştır.
            Kılıcın Tarihi, İstanbul. 1956’da daktilo edilmişti.
            Kılıcın ve Başka Kesici Silâhların Tarihi. Konyalı bu kitabının da basılacağını 1967’de ilân etmiştir. Askeri Müze’deki 56 bin parça eserle, Topkapı Sarayı’ndaki bütün silâhları inceleyerek hazırlamıştır. 1956’da daktilo edilmiştir.
            Askerî Müzede Şaheserler.
            Askerî Müzedeki Yağlı Boya Tablolar.
            Ok ve Yayın Tarihi.
            İstanbul Kütüphanelerindeki Tarih Kitapları Kataloğu, İstanbul 1959. Daktilo metni. Bu eserin bir de rik’a yazma nüshası, İ. H. Konyalı Kitapları no.342’da bulunmaktadır.
            Türk Tophaneleri, daktilo metni.
            Mimar Sinan. II. Dünya Savaşı yıllarında üç cilt halinde hazırlamış ve kaybolmuştur.
            İstanbul Anıtları (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda (no. B-33) kayıtlı olduğu halde kaybolmuştur. Bu kaybolan ilk baskı dışındaki hazırlık olmalıdır.
            Tarih Sohbetleri, Yeni Asya gazetesi, İstanbul, 1981.
            Türk Çadırları, Yeni Asya gazetesi, İstanbul, 1981.
            Mimar Sinan’ın Vakfiyesi, Yeni Asya gazetesi, İstanbul, 1981.
            Akçakoca, Yeni Asya gazetesi, İstanbul 1981.
            Asırlık Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı Anlatıyor, Yeni Asya gazetesi, İstanbul, 1981.
            Karaman Vilâyetinin İç İl Livasının Ermenek, Karataş, Gülnar ve Mut Vakıfları Defteri, İstanbul 1982. Daktilo metni, İ. H. Konyalı Kütüphanesi Arşivi’ndedir.
            Hecâ Sırasıyla İslâmî Paraların Basıldığı Yerler. Yazma-rik’a, 21x32, bez ciltli, İ. H. Konyalı Kitapları, 667-669.
            Keşfu’l-Humum-i ve’l-Kereb fî Şerh-i Aleti’t-Tarab Hakkında Tedkikler. Yazma-rik’a, 20x32, İ. H. Konyalı Kitapları 662.
            Kitabü’l-Elfazi’l-Farisiyeti’l-Muarraba Tercemesi. Yazma-rik’a, 20x32, İ. H. Konyalı Kitapları, 661.
            Kitabu’l-İşarat fî Marifeti’z-Ziyarat Hakkında Tetkikle. Yazma-rik’a, 24x30, İ. H. Konyalı Kitapları, 663.
            Münşeat-ı İbrahim Hakkı Konyalı, yazma-rik’a, 21x34, İ. H. Konyalı Kitapları 658.
            Özbekiye Kızı, Abdurrahman, (çev. İ. H. Konyalı). Yazma-rik’a, 170x225, 49 s. Bez ciltli, İ. H. Konyalı kitapları, 530.
            Zübdetü’t-Tevarih, Makdisî, (istinsah: İbrahim Hakkı Konyalı). Yazma-rik’a, 20x32, İ. H. Konyalı kitapları, 665.

            Makaleleri: Tarih Tetkikleri, Yeni Sabah, 16 Temmuz 1929.

            İbrahim Bey Vakfiyesi, Tan, 10 Mayıs 1937.
            Konya Aksaray ve Amasya'da Türk Mumyaları, Ekekon, 4-6 Birinci teşrin 1937.
            Tarihte Konya Güherçile Kârhanesi, Ekekon, 5 Nisan 1938.
            Takkeli Dağ Adını Nereden Aldı, Konya, S. 12, Ağustos 1938, s. 765-768.
            Sille Adını Nereden Aldı? Ekekon, 3 Kanunu Sani 1938.
            Tevarih-i Ali Selçuk, Konya, S. 28,29, 1,2 Kanun 1939, s. 1471-1474.
            Kelâmi Ağa’nın Başına Neler Geldi, Vatan, 22.4.1941.
            Konya'dan Yavuz'un Geçmesi, Ekekon, 17 Haziran 1944.
            Eski Kanunnamelerde Konya, Ekekon, 22-23 Eylül, 22-23 Eylül 1948.
            Mevlâna'nın İmzası, Tarih Hazinesi, 15 Nisan 1952.
            Konya Âbideleri-İnce Minare, Yeni Meram, 22-26 Mayıs 1965 (dizi yazı).
            Mimar Koca Sinan, İstiklal gazetesi, Akbaba mecmuası ve İstanbul Ansiklopedisi’nde yayınlanır.
            Konya'da Güreşçiler Tekkesi, Türk Folklor Araştırmaları, 10 (199), Şubat 1966.
            Bir Hüccet İki Vakfiye, VD, S. VII, İstanbul, 1968, s. 97-110.
            Takkeci İbrahim Ağa’nın Rüyası, Yeni Asya, 28.6.1971.
            Islah-ı Medaris-i İslamiyye, Yeni Asya, 29 Eylül 1971.
            Konya'da İslâm Üniversitesi-Islah-ı Medâris-i İslâmiye, Yeni Asya, 29 Eylül-2 Ekim 1971 (dizi yazı).
            İnsan Yaratılıştan Medenîdir-Konya İslâm Üniversitesi, Yeni Asya, 4-9 Nisan 1973. (dizi yazı).
            İlim Merkezi Konya, Yeni Asya, 20-21 Haziran 1975.
            Kadı İzzeddin Türbesi, Yeni Asya, 29-30 Aralık 1975.
            Vakfiyeler'de Enteresan Hükümler, Yeni Asya, 23 Ocak 1976.
            Karatayı Medresesi, Yeni Asya, 13-18 Ağustos 1977 (dizi yazı).
            İkinci Abdülhamid'in İttihatçılara Verdiği Ders, Yeni Asya, 21 Mayıs 1978.
            Melek Hatun Medresesi ve Atılan Kitabeli Taşlar, Tarih Konuşuyor, VI, S. 25.
            Galata Kulesinin Meraklı Hikâyesi, Yeni Asya, 25-28.10.1979.
            Hatıralar-Kaçırılan Evraklar-Tarihî Gerçekler, Yeni Nesil, 6-19 Ağustos 1981 (dizi yazı).
            Tarih Yağmacılığı İle Asırlık Mücadele, Köprü, S. 68, Kasım 1982, s. 8-15.
            İbrahim Hakkı Atis, Vakıflar Baş Müdürlüğü İbrahim Hakkı Konyalı Vakıf Kütüphânesi ve Arşivi (Konyalı Arşivi), no: 4820.
            Hal Tercümem, Konyalı Arşivi, no: 3049, s. 1-6.
            Benim (İ.Hakkı Konyalı) Hal Tercümem, Konyalı Arşivi, no: 3049, s. 1-15.
            Konya'dan Çalınan Eserler, Yeni Konya, S. 6575.
            Kanuni’nin Vasiyetnamesi ve Cidde, 2 Mart 1984. Bu makale, vefatından önce yazdığı son yazısıdır.

            KAYNAKÇA

            Caner Arabacı, 1998, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri 1900-1924, Konya.
                        , 1999, Geçmişten Günümüze Konya Ticaret Odası 1882-1999, Konya.
            Balkan, Ethem Ruhi, 1941, İbrahim Hakkı KONYALI ve Eserleri, İstanbul.
            (İ. Hakkı Konyalı), “İbrahim Hakkı Atis”, Konyalı Arşivi, no: 4820.
            Yücel, Erdem, 2002, “Konyalı; İbrahim Hakkı (1896-1984)”, DİA, XXVI, s. 196, Ankara.
            Uz, Mehmet Ali, 2003, Konya Kültürüne Hizmet Edenler, Konya.

































ÂŞIK HAYDAR/ŞIH HASAN PEKAŞIK*

Konyalı Âşık Haydar, bir asrı deviren hayatıyla Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprü olan canlı bir tarih olmuştur. O, yüz yedi yılı aşkın hayatında nice olaylara tanıklık etmiş, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk başta olmak üzere birçok devlet büyüğü ile manevî şahsiyeti görüp, onlarla konuşma ve dost olma şerefine ermiştir. Aşağıda canlı tarih olarak nitelendirebileceğimiz Âşık Haydar'ın hayatı, kişiliği ve şairliği üzerinde durulacaktır.
            Doğumu ve Soyu: Asıl ismi Şıh Hasan Pekaşık'tır (Fotoğraf: 1). Halk arasında meşrebi göz önüne alınarak ona Âşık Haydar denilmiş, kendisi de bunu kabullenmiştir. Nüfus cüzdanındaki doğum tarihi 1319/1903’tür. Bunu çocukluğunda göçebe hayatı yaşadıklarından ancak 7-8 yaşlarında iken nüfusa kaydolabildiğine bağlamaktadır. Şıh Hasan Pekaşık'ın babası Ahmet Efendi, annesi Ayşe Hanım'dır.
Pekaşık'ın anlattıklarına bakılırsa, ataları Medine'den Silifke'ye oradan da Konya'ya göç ederek yerleşmiş ve Konya'yı mekân tutmuşlardır. Babası Ahmet Efendi 97 yaşına kadar yaşamış olup, vefat ettiğinde kendisi 15 yaşındadır. Ahmet Efendi'nin ölümünün ardından küçük olduğu hâlde aile reisliği sorumluluğunu üstlenmiş, zembil satarak kazandığı para ile geride kalan annesi, üç kız ve bir erkek kardeşine bakmıştır.
Eğitimi: Çocukluğu konar-göçer olarak geçen Âşık Haydar, okuma          imkânı bulamamış; bu sebeple ilköğrenimine 30 yaşlarında başlamıştır. Konya Hâkimiyet İlkokulu’nda açılan akşam okuluna beşinci sınıfa kadar devam edebilmiş; ancak son sınıfı okumadığı için diploma alamamıştır.

Askerliği: Pekaşık, askerliğe de herkes gibi 20 yaşlarında gitmemiş; yaklaşık 48 yaşında vatanî görevini yapmıştır. Bu gecikmeyi kendisi iki sebebe bağlamaktadır: Birincisi, nüfusa geç kaydolması, ikincisi ise 1940'dan önce "Abdal" olanların askerliğe alınmaması.

Pekaşık, askere 1942 yılında İstanbul Yeşilköy'de piyade olarak başlamış, o yıllarda yaşı bir hayli ileri olduğundan yedi aylık bir sürenin sonunda terhis edilmiştir.

            Evlilik Hayatı: Şıh Hasan Pekaşık'ın aile hayatı da renkli olup Nergiz, Zöhre, Eşe, Güldane, Fatma, Gözel ve Hediye isimli bayanlarla tam yedi evlilik yapmış ancak çeşitli sebeplerden dolayı bazı evlilikleri uzun sürmemiştir. İkinci eşi olan Zöhre Hanım'dan Melahat (1933), Emine (1935), Tahir (1939), Fadimana (1942) isimlerinde üçü kız, biri erkek olmak üzere dört çocuğu olmuştur. Ancak oğlu Tahir 1948 yılında küçük yaşta vefat etmiştir. Emine ise 1953 yılında dünyasını değiştirmiştir.
Tahir'in ölümü üzerine tek erkek evlâdını yitiren Pekaşık, uzun yıllar erkek evlât hasreti çeker. Zihni sürekli olarak erkek çocuğa sahip olma hayaliyle meşgul olur. Bir gece rüyasında Mevlâna'yı görür ve kendisine "Oğlum, senin altı erkek evlâdın olacak" der. Bunu çevresindekilere anlattığında ona ancak birkaç kişi inanır. Yakın arkadaşlarına göre yaşlandığından onun çocuğu olmaz. Rüyanın etkisinden kurtulamayan Pekaşık umudunu hiç yitirmez. Bir süre sonra erkek çocuklarının doğacağı inancıyla üç evlilik daha yapar. Bu sırada Güldane Hanım resmî nikâhlı eşidir. Ancak bu evliliklerinden de erkek çocuk sahibi olamaz. Bir gece rüyasında yine Mevlâna’yı görür ve kendisine: "Oğlum dünyaya gelecek çocuklarının annesini Erzurum'dan getireceksin" diye söyler. Bunun üzerine Âşık Haydar, Erzurum'a gider ve Erzurumlu bir arkadaşının aracılığı ile Cafer Efendi ve Çilli Hanım'ın kızları Hediye Hanım'la evlenir. Böylece gördüğü rüyalar gerçek olur. Bu evlilikten Hasan (1970), Hüseyin (1972), Mehdi (1974), Halil İbrahim (1975), Cafer (1981) ve Ali Haydar (1983) isimlerinde altı oğlu dünyaya gelir (Resim: 2). Ancak bunların resmiyette anneleri Güldane Hanım'dır.
Dinî ve Felsefî Görüşleri: Bilindiği üzere Mevlevilik'le Bektaşilik arasındaki ilişkiler, daha Mevlâna ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin sağlıklarında başlar. Bektaşiliğin bir tarikat olarak XV- XVI. yüzyıllarda kurulmasından sonra Mevlevilik Bektaşilikten etkilenir. Zamanla Bektaşilikle Mevlevilik arasındaki bağ güçlenir. Bir kısım Mevleviler, Bektaşilikle kaynaşır ve bu durum Osmanlı Devletinin sonuna kadar sürer.
Konya'da Cumhuriyet döneminde Bektaşilerle Mevleviler arasında eski sıcak ilişkilerin sürdüğü söylenemez. Bununla birlikte Âşık Haydar'ın bu geleneği devam ettirdiği görülmektedir. Gerçekten kendi hayat tarzına ve anlattıklarına bakılırsa Âşık Haydar, Mevlâna âşığı bir Bektaşi'dir. Kendi ifadesiyle o, Hacı Bektaş-ı Veli yolunda Bektaşi, Mevlâna yolunda Mevlevî'dir. Bu nedenle adı geçen tarikatların merkezlerini zaman zaman ziyaret etmeye gitmektedir.
Şıh Hasan Pekaşık, bulunduğu çevreden, hatta Konyalılar'dan farklı bir kültüre sahip, düşünür diyebileceğimiz yapıda bir insandır. Kendisi Bektaşi şairlerinden Edip Harâbi’den etkilendiğini söylemektedir. Bu durumu: "Beden bir elbisedir, ihtiyacın bitince çıkarırsın yeni elbiseler giyersin, toprak ana evladını hiç yer mi? Aslında korkacak bir şey yok. Bedenine duyacağın en büyük saygı o bedeni zinadan, haramdan ve kötülüklerden korumaktır. Sen, ben yok sultanım, biz varız, daha ilerisi hepimiz O'yuz..."şeklinde açıklamaktadır.
Pekaşık'ın cennet, cehennem ve ahiret anlayışı da Türk toplumunda yaygın olan inançtan farklılık arz etmektedir. İnsanoğlunun artık kendi özüne dönmesi gerektiği ve din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın tüm insanların kendini bilerek bu dünyada dostça yaşamalarının zamanının geldiğini söyleyen Âşık Haydar, bu konudaki düşüncelerini de şu şekilde ifade etmektedir: "İnsanoğlu petrol çıkarmak için toprağın yedi bin metre altına indi. Hatta Ay'a kadar gitti. Ne cennet ne de cehennem var. Ne bulursan kendinde bulacaksın. Cennet de burası, cehennem de. Hak divanı burası efendiler! Büyüklerimiz 'Kimseyi kötü görme, kendi noksanını bilip arif ol. Kimsenin ayıbını gözetme gönül. Yetmiş üç millete bir nazarla bak. Hak sevmiş yaratmış. Söz etme gönül' diyorlar. Ana bir baba bir, kardeşiz ama yetmiş üç millete ayrılmışız. Sen beni sevmiyorsun, ben seni sevmiyorum. Koskoca dünyayı birbirimize dar etmişiz. Paraya köle olmuş, insanlığımızı unutmuşuz. Birbirimizi, yani kardeşlerimizi savaşlarda öldürmüşüz. 'Dünya senin elindedir efendi. Ukba (âhiret) senin elindedir efendi. Ne yapıp da öldürürsün sağları, can alır can verir, can mısın sen efendi" diyor büyüklerimiz. Onlar hatalardan kendini kurtararak büyük olmuşlardır'.
Pekaşık, cennet ve cehennemi yukarıdaki cümlelerinde, çoğu kişi tarafından kabul edilenin dışında tanımlamakta ancak kıyamet gününü de kabul etmektedir. Ona göre, kıyamet gününde insanoğluna yaşadığı hayatın hesabı ile ilgili olarak henüz bir adım bile atma fırsatı verilmeden ömrünü nerede geçirdiği, malını nereden ve nasıl kazandığı, malını nereye sarfettiği, sıhhatini nasıl kullandığı sorulacaktır. Bu nedenle Pekaşık da hayatını hep bu sorulara cevap verebilecek bir tarzda geçirmeye çalışmakta olduğunu ve bunu yaşam tarzı hâline getirdiğini değişik vesilelerle beyan etmektedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in sünnetine uymayı da kendisine bir ilke olarak kabul ettiğini sürekli vurgulamaktadır.
Âşık Haydar, ilim öğrenmenin önemini kabul etmekte, ancak faydasız ilimlerin kişilerin dünyası ve âhireti için zararlı olacağını, bu nedenle insanlığa faydalı ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini söylemektedir. Ona göre ayrıca insanın kendisini beğenmesi aklının zayıflığına delâlet etmektedir. Çünkü dünyada yaşayan herkes bir can taşımaktadır. Başka yaratıklardan farklı olarak insan, en güzel şekilde
Allah tarafından yaratılan bir kul olmaktadır. "Kimi karadır, kimi de aktır, şu mezheptenmiş, bu tarikattanmış" diyerek hayatı ikilik ve ayrımcılıkla geçirmemek gerekir. İnsanları sırf Yaratan'dan ötürü hoş görmek en büyük erdemdir. O, şiirlerinde de bu fikirlerini hep dile getirmiştir:

“İKİLİKTEN GEÇİP
            Erenler yolunda gitmek istersen, İkilikten geçip birliğe gelsene.
            Hakikat sırrına ereyim dersen, İkilikten geçip birliğe gelsene.
     Erenler sırrına ereyim dersen,
     Hakikat yoluna gideyim dersen,
     Marifete türlü mânâyı vereyim dersen,
     İkilikten geçip birliğe gelsene.
            Âşık Haydar! Hakka varayım dersen,
            Birlik noktasına varayım dersen,
            Âşıklar, sâdıklar durağına varayım dersen,
             İkilikten geçip birliğe gelsene”.
      

       Asırlık çınar Şıh Hasan Pekaşık, ömrü boyunca hiç kimseyi ayırt etmeden sevmiş, saymış, hatta kendi dininden olmayana dahi sevgi ve hoşgörü gözlüğü ile bakmasını bilmiş bir mutasavvıftır. İnsanlara hep “Her zaman, birlik beraberlik içinde, sevgi ve saygı çerçevesinde yaşayınız." ve "Allah'tan duacıyım, sevelim sevilelim, Hakkı bilelim." şeklinde tavsiyelerde bulunmuştur.
Duaları: Şıh Hasan Pekaşık, misafirperverliği ile de ünlü bir kişidir. Evine gelen herkesi "Sultanım" diye başlayan iltifatlarla karşılar. O, günün büyük bölümünde misafirlerini evinde ağırlar, gerekli ikramlarda bulunduktan sonra onları dualarla uğurlar. Onun duaları manzum ve oldukça ilginçtir. İşte bunlardan birisi:
       "Merhaba Sultanım!
       Allah sayınızı eksik etmesin.
       Hayırlı günleriniz olsun.
       Hayırlı aylarınız olsun.
       Hayırlı yıllarınız olsun.
       Vakt-i şerifler hayrola.
       Niyazlar ulu dergâhta kabul ola.
       Hayırlar fethola.
       Şerler defola.
       Gönüller âbâd ola.
       Nûr-ı Muhammed Efendimizin,
       Himmeti üzerinizde var ola.
       Dem-i Mevlânâ, dem-i Hû!”
Pekaşık, bu mahallede birçok göçebeyi ev sahibi yaparak yerleşik hayata geçmelerini sağlamış, bu nedenle komşuları tarafından sevilip sayılan bir ulu kişi olmuştur. Mahalle dışından kendisini ziyarete gelen sevenlerine de gönül dünyasını açarak, oradan sevgi ve hoşgörü gülleri saçma yönüne gitmiştir
Şıh Hasan Pekaşık'ın Atatürk'le Görüşmesi ve Mevlâna Dergâhı'nda Atatürk'e Şiir Okuması: Bilindiği üzere Atatürk'ün hayatı ve düşüncesinde Mevleviliğin önemli bir yeri vardır. Bu nedenle gerek Millî Mücâdele günlerinde ve gerekse Cumhuriyet yıllarında Konya'ya çok sık gelmiş ve Mevlâna Dergâhı'nı fırsat buldukça ziyaret etmiştir. Bunlardan biri, 22 Mart 1922 günü gerçekleşmiştir. Konya'da Mevlâna Türbesi ve Dergâhı'nı ziyaret eden Mustafa Kemal'i dergâh şeyhi olan Konya milletvekili Abdülhalim Çelebi bütün dervişleriyle birlikte saygı ile karşılamıştır. Mustafa Kemal, dervişlerle birlikte huzur kapısından Mevlâna Türbesi'ne girmiş, bir müzeden farksız binlerce sanat eseriyle donanmış türbeyi ilgi ve hayranlıkla gezmiştir. Mevlâna'nın merkadi önünde saygı duruşunda bulunarak Fatiha okumuş, daha sonra dergâh semâhanesine geçmiştir. Bu sırada Abdülhalim Çelebi'nin işaretiyle musiki başlamış, semaa girecek dervişler yerlerini almışlardır. Mevlevi semaını izleyen Mustafa Kemal, Mevlâna için öğücü sözler söylemiştir. Sema sonrasında o zamanlar genç bir delikanlı olan Âşık Haydar, öne fırlayarak Mevlâna ile ilgili yazmış olduğu aşağıda yer alan şiirini Mustafa Kemal'in huzurunda okumuştur.
     “YA HAZRET-İ MEVLÂNÂ
     Senin aşkın kalbimde,
     Yâ Hazret-i Mevlânâ.
     Sıdk ile sığındım sana,
     Yâ Hazret-i Mevlânâ.
     Severim seni candan,
     Yâ Hazret-i Mevlânâ.
     Dilimdesin her anda,
     Yâ Hazret-i Mevlânâ.

     Sen bir ulu Sultansın,
     Gönüllere imansın,
     Can evimde canansın,
     Yâ Hazret-i Mevlânâ.
Dergâhına varalım,
Eşiğine yüzler sürelim,
Senden himmet alalım,
Yâ Hazret-i Mevlânâ.
Mevlânâ'yıgördüm ben de,
Ona âşık oldum ben de,
Muradıma erdim ben de,
Yâ Hazret-i Mevlânâ.
Yeşil kubben görünür,
Aşkın kalbime bürünür,
Âşıkların senindir,
Yâ Hazret-i Mevlânâ.
Seni gören rüyasında,
Meşk oluyor aşk yolunda,
Konyamız'ın ortasında,
Yâ Hazret-i Mevlânâ.
Âşık Haydar dost sana,
Köle olsam kapına,
Senden himmet isterim,
Yâ Hazret-i Mevlânâ”.

Atatürk bu müzik, sema ve şiir ziyafetinde derin bir vecd ile kendinden geçmiş, yanındakilere: "Mevlânâ çok büyük" diye seslenmiştir. Pekaşık, Atatürk'ün Konyalılar ile ilgili bir değerlendirme yapıp, 'Konya halkı çok düzgün" dediğini de ilâve etmektedir.
Demirci Mehmet Ali Efendi ve Hacı Veyiszade ile Münasebetleri: Âşık Haydar, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ilimle ve tasavvufla da ilgilenmiş, Konya'da yaşayan birçok mutasavvıf ve ilim adamından feyiz almıştır. Bunlardan Mevlevi Sıtkı Dede'nin müridi Demirci Mehmet Ali Efendi ve büyük ilim adamlarından Hacı Veyiszade Mustafa Efendi herkesin bildiği şahsiyetlerdir. Özellikle onun Mehmet Ali Efendi ile olan münasebeti ile Mevlevi dervişi oluşu ilgi çekicidir. Âşık Haydar'ın ona intisabı ile ilgili anekdot şöyledir:
Demirci Mehmet Ali Efendi bir gün rüyasında Mevlâna'yı ziyarete gelir. Dergâhın kapısına doğru yaklaşırken içeriden bir zâtın çıktığını ve kendisine "Gel oğlum gel" diye seslendiğini duyar. Bunun üzerine uyanır ve o günden sonra gönlüne Mevlâna'nın aşkı düşer ve aramaya başlar. Günlerden bir gün, rüyasında kendisini çağıran o meçhul zâtı görür. Bu kişinin Sıtkı Dede olduğunu öğrenince hemen eline sarılıp öper ve bu kavuşmadan sonra gönül alışverişleri başlar. Yıllarca hizmetinde bulunduktan sonra Sıtkı Dede, Demirci Mehmet Ali Efendi'ye bir adet yelek hediye eder. Ancak yelek kendisine küçük gelmiştir. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra Sıtkı Dede'ye giderek vermiş olduğu yeleğin kendisine küçük geldiğini söyler. Sıtkı Dede ise: "Oğlum! O yeleği sakla, onun sahibi gelecek" der. Demirci Mehmet Ali Efendi tam bir teslimiyet içerisinde: 'Eyvallah efendim!" diyerek cevap verir. Sıtkı Dede'nin vefatı üzerine el verdiği Mehmet Ali Efendi'nin etrafında sohbet meclisleri kurulur. Pekaşık'ı tanıyan müritlerden biri Mehmet Ali Efendi'ye ondan bahsedip tanıştırmak ister. Ancak Mehmet Ali Efendi bu teklifi kabul etmez. Pekaşık, içten içe yanıp tutuşmaktadır. Mehmet Ali Efendi'yi rüyalarında görür. Mevlâna'yı şefaatçi yapıp bol bol dua ederek sabırla onun kendisini kabul edeceği günü bekler ve bir gece rüyasında Süleymaniye/Selimiye Camii'ne sabah namazı kılmak üzere gider. Namaz çıkışı Mevlâna Türbesi'ne doğru yönelir. O anda dergâhın kapısı açılır, içeriden birisi: "Gel oğlum, gel sohbet edelim" diyerek seslenir ve Âşık Haydar'ı bağrına basar. Bunun üzerine Âşık Haydar uyanır. Ondan sonra gönlüne aşk ateşi düşer ve rüyasında gördüğü ve kim olduğunu bilmediği zâtı aramaya başlar...
Demirci Mehmet Ali Efendi ile aynı rüyayı görmüş olan Şıh Hasan Pekaşık'ı yıllar sonra müritlerinden biri tekrar Mehmet Ali Efendi'ye müracaatta bulunarak götürür: ''Size bahsettiğimiz kardeş bu, Hz. Pîr'e (Mevlâna) çok muhabbeti var." der. Pekaşık, Mehmet Ali Efendi'nin elini öper. O da: "Hoş geldin oğlum" diyerek onu müritliğe kabul eder. Böylece Âşık Haydar, rüyasında gördüğü zâta kavuşmuş olur.
Günlerden bir gün Mehmet Ali Efendi, Sıtkı Dede'nin vermiş olduğuna yukarıda değinilen yeleğin yanına kendi yeleğini koyarak Âşık Haydar'a verir. Âşık Haydar Sıtkı Dede'nin yeleğini giydiğinde üstüne tıpatıp uyduğunu görür. Böylece aralarındaki muhabbet ortamı 30.09.1971 tarihinde Mehmet Ali Efendi'nin vefatına kadar devam eder.
Âşık Haydar'ın en çok sevdiği büyük şahsiyetlerden biri de Hacı Veyiszade'dir. Bu nedenle o, uzun yıllar Hacı Veyiszade'nin sohbetlerine devam etmiş, onun da dostluğunu kazanmaktan geri durmamıştır. Pekaşık, Hacı Veyis-zade'nin âdeta hayranıdır. Bu nedenle yaptığı sohbetler esnasında onun ismi geçince birden gözleri dolar, hıçkırıklarını tutamaz. Hacı Veyis-zade'yi çok sevdiğini, onun da kendisine muhabbeti olduğunu, ellerini ve ayaklarını öpmek için davrandığında kendisine engel olarak Hacı Veyis-zade'nin ona; "Sultanım! Ne olur bana dua et. Senin duan mermere bile geçer." diyerek iltifat ettiğini yaşlı gözlerle anlatmıştır.
Âşık Veysel'i Evinde Misafir Etmesi: Şıh Hasan Pekaşık, çağdaşı âşıklarla da yakından ilgilenmiş, fırsat düştükçe onlarla buluşup görüşmüştür. Bunlardan biri Âşık Veysel olup, görüşmeleri 1967'de olmuştur. Fevzi Halıcı'dan alınan bilgilere göre; 1967 yılında yapılan II. Konya Âşıklar Bayramı'nda Konya Turizm Derneği, Âşık Veysel'i de Konya'ya davet etmiştir. Âşıklar Bayramı süresince Pekaşık, Âşık Veysel ile yakından ilgilenmiş, hatta onu evinde misafir etmiştir. Âşık Veysel'i takdir eden Pekaşık evinden ayrılırken misafirinin cebine, o gün için yüksek bir meblağ olan üç-dört bin lira harçlık koymuştur. Konya Turizm Derneği ise bu ünlü misafire ancak yüz elli lira verebilmiştir.
Şıh Hasan Pekaşık'ın Şairliği: Şiirlerinde genellikle din, Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Oniki İmam, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Veyiszade sevgisi temalarını işleyen Şıh Hasan Pekaşık, "Âşık Haydar" mahlasını kullanmaktadır.
Âşık Haydar, genellikle Edip Harâbi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Lokmanî gibi Bektaşi şairleri ile büyük Türk mutasavvıflarından Yunus Emre ve Mevlâna'dan etkilenmiştir.
Bunların yanında şiirlerinde doğru ve dürüst olmanın önemini devamlı olarak vurgulayan Pekaşık'ın, ilâhî aşka dair şiirleri bulunmaktadır. Ayrıca ayrımcılık yapmadan insanları sevmenin ve onlara değer vermenin yani hoşgörülü olmanın önemine de sürekli değinmektedir.
Âşık Haydar, âdeta bir eğitici durumunda olup, şiirlerinde insanlara nasihatı öne çıkarmaktadır. Onun bu öğütleri ilâhî öğütler niteliğindedir:
       Kelâmı mürşide daim kulak tut.
       Sûreti âdemde zâhir oldu hak.
            Çok şükür tevhide erdim nihayet, Kemâli zâtullah beyana geldi”.
       Onun, her an haline şükreden bir tavrı vardır. Bu memnuniyeti de ilâhî aşkı bulması, Mevlevi ve Bektaşi pirleriyle gönül birliği kurmasından dolayıdır. Zira o ilâhî aşka onların vesilesiyle ulaşmıştır. Zaten birçok şiirinde kendisinin arayış içerisinde olduğunu, sonuçta kendisini bulduğunu dile getirmektedir.
       “Konya'da Mevlâna'yı gördüm,
       Aşkına düştüm, murada erdim,
       Çok şükür! Mâşuku Konya'da gördüm,
       Erenler durağı ne güzel Konya”.
Şiirlerinin Yapısı: Âşık Haydar'ın şiirlerinin tamamı dörtlüklerden oluşmuştur. Ancak bu şiirlerini ne hece vezniyle ne de aruz vezniyle söylemiştir. Şiirleri incelendiğinde dörtlüklerdeki dizelerin hece sayılarının da eşit olmadığı görülür. Bu durum göz önüne alındığında onun şiirde çok usta biri olmadığı söylenebilir.
       “Varma yalancının yanına sakın
       Her daim aldatır o mel'un
       İblis yoluna gidiyor kaçın
       Yalancı şerrinden saklasın Allahım”
       Âşık Haydar'ın şiirlerindeki dizelerinin büyük çoğunluğu 11 hece ile 10'lu ve dokuzlu hecelerden oluşmuştur. Hemen hemen her şiirinde nakarat dizeleri kullanmıştır.
       “Günde gün artmakta derdim,
       İsmini sevdiğim şahım, gel yetiş!
       Bunca dertlilerin dermanı olan,
       İsmini sevdiğim şahım, gel yetiş!”
       Âşık Haydar'ın şiirlerine bakıldığında kolayca anlaşılabilen bir halk dilini kullandığı görülür. Bunun yanı sıra Bektaşi-Mevlevi terimleri sıkça kullanılmıştır. Bunlar da onun tasavvuf kültürüne vukufiyetini göstermektedir.
       “Miraçta oturan fahr-i Ahmet,
       Çektirme bana bunca zahmet.
       On iki İmam 'a eylerim minnet,
       Cümle günahıma imamlar medet!”
Âşık Haydar'ın şiirlerinde belli bir uyak düzeni de yoktur. Zaten şiirlerinden ve kişiliğinden anlaşılacağı üzere, onun kafiyeli ve ölçülü şiir söylemek gibi bir iddiası da yoktur.
Pekaşık, herhangi bir şiir kuralına bağlı kalma gereği hissetmeden, yüreğinden coşan duygularını, kendisine has felsefî görüşünü, dörtlükler halinde büyük bir heyecan içerisinde söylemiştir.
Arşiv Belgeleri
Konya Karatay Nüfus Müdürlüğü, Defter No: 88.
Şıh Hasan Pekaşık'ın kendisi tarafından tutulan ve şiirlerinin yer aldığı defter.
Şıh Hasan Pekaşık'ın şiirlerinin yer aldığı, oğlu Hüseyin Pekaşık tarafından tutulan defter.
Kitaplar
Arabacı, Caner, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri, 1900-1924, Konya, 1998.
Ergun, Sadettin Nüzhet, "19. Asırdanberi Bektaşi-Kızılbaş Alevi Şairleri ve Nefesleri", III, İstanbul, 1956.
Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul, 1983.
Kayseri, İhsan, Atatürk ve Konya, Konya, 1981.
Özönder, Hasan, Konya Velileri, Konya, 1990.
Sezgin, Abdülkadir, "Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik", İstanbul, 1991.
Uz, Mehmet Ali, Konya Alimleri ve Velileri, Konya, 1993.
Yalçın, Özkan, Aşık Veysel Birinci Kitap Dramı-Sanatı-Deyişleri, Ankara, 1986.
            Makaleler
Akandere, Osman, "Atatürk'ün Büyük Zaferden Sonra Konya'da Yaptığı Konuşmalarda Verdiği Mesajlar", Yeni İpek Yolu Konya Ticaret Odası Dergisi, Konya IV., (ed. Yusuf KÜÇÜKDAĞ), Özel Sayı (Aralık 2001).
            "Asırlık Dede", Yeni Meram, 21.12.1999.
Dikilitaş, Osman Vasfi- SAKMAN, M. Tahir "Şehir Sohbetleri", Yeni Gazete, 03.02.2000.
Oy, Aydın, "Âşık Veysel", DİA, IV., İstanbul, 1991.
Uçman, Abdullah, "Edip Harâbî", DİA, X., İstanbul 1994.
       Yımaz, Burhan, "Yaşayan Dedemiz", Gözdem, S: 30, (Mart 2001).
Şıh Hasan PEKAŞIK, (Âşık Haydar).
Prof. Dr. A. Berat ALPTEKİN, (S. Ü. Öğretim Üyesi) Prof. Dr. Yusuf KÜÇÜKDAĞ (S. Ü. Öğretim Üyesi).
Dr. Hasan ÖZÖNDER, (S. Ü. Emekli Öğretim Üyesi).
A. Sefa ODABAŞI, (Araştırmacı-Yazar).   
Serap GÜL, (Konya Mustafa Bülbül İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni).
Fevzi HALICI, (Araştırmacı-Yazar).
Zafer KAYMAK, (Demirci Mehmet Ali Efendi'nin torunu), Muhammet GÜL (Âşık Haydar'ın torunu).


Fotoğraf: 1 Âşık Haydar'ın gençliği (Aile Albümü'nden).




                Resim: 2 Âşık Haydar, eşleri Güldane ve Hediye hanımlar (sol tarafta) ile erkek çocukları (önde oturanlar) ile birlikte. Sağ tarafta Âşık Haydar'ın kolundaki ilâhîci Tahir Karagöz'dür, 1982 (Aile Albümü'nden).











II- KARRATAYLI KONYA MİLLETVEKİLLERİ*

İnsanlar toplu olarak yaşarken bir takım sistem arayışına girmişler, kişilerin doğuştan sahip olduğu, vazgeçemeyeceği ve devredemeyeceği temel hak ve özgürlükleri hukuk metinleriyle güvence altına almaya çalışmışlardır. Bu tür çalışmalar siyasi kurumlar içinde gerçekleştirilmiştir. Bu kurumların başında parlamentolar gelir. Parlamentolar temsilcileri aracılığı ile halkın her türlü problemlerinin tartışıldığı, kalıcı çözümlerin üretildiği yerlerdir.
Parlamenterler toplumun aynalarıdır. Toplumu oluşturan vatandaşların temsilcileri parlamentoda bir araya gelirler. Karatay ilçesinde doğan, Karatay nüfusuna kayıtlı Konya milletvekillerini tespit ederek özgeçmişlerini yazmak ilçe tarihi açısından önemlidir. Ancak böyle bir çalışmayı yapmakta oldukça zordur. Hele çok farklı gelenekten gelen, farklı farklı yerlerde, bölgelerde doğup büyüyen ancak Konya’ya hiç gelmeden, burayı hiç tanımadan Konya Milletvekili seçilebilen yüzlerce parlementer arasından Karatay ilçesi nüfusuna kayıtlı olanları arayıp bulmak bir hayli zor oldu. Öncelikle TBMM Arşivi’nden Osmanlı’dan bu güne Konya milletvekillerinin sicil dosyaları tek tek incelendi. Karatay ilçesi sınırları içerisinde doğan, Karatay ilçesi nüfusuna kayıtlı olanları bularak tespit edilen Karataylı Konya Milletvekilleri ad, soyadı sırasına göre alfabetik olarak verilmiştir.

ABDURRAHMAN FAHRİ AĞAOĞLU
            Ulvikale’de 28.03.1927 tarihinde doğdu. Babası Hidayet Bey, annesi Ulviye Hanım’dır.  Karatay Kuzgunkavak Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. İlk, orta, lise öğrenimini Konya’da tamamladı.1928 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Hâkimlik ve savcılık görevlerinde bulundu. Serbest avukatlık yaptı. D.P.’den IX-X ve XI.  Dönemlerde Milletvekili seçildi. Evli ve yedi çocuk babasıdır. 04.06.1974’te vefat etmiştir.
           
            ABDÜLHALİM ÇELEBİ EFENDİ (Abdülhalim Ertüzün)
Konya’da 01.07.1869’da doğdu. Baba adı Abdülvahid, anne adı Fatma’dır. Karatay ilçesi Durakfakı Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Rüştiyeden mezun oldu. Mevlâna Celaleddin-i Rûmi'nin on dokuzuncu kuşaktan torunudur.  Mevlâna Dergâhı'nın son postnişini olup üç yıl posnişinlik yaptıktan sonra İttihatçılar'ın baskısıyla azledilerek yerine Necip Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) tayin edildi.  Sultan Reşad’ın vefatından sonra 1919'da ikinci defa aynı makama getirildi. Ancak bir yıl sonra yine azledilerek yerine birkaç aylığına Yakub oğlu Âmil Çelebi getirildi. 1921'de üçüncü ve son defa Mevlâna Dergâhı postnişinliğine iade edildi.
 I. Dönem Konya milletvekili olarak meclise girdi. TBMM Başkan Vekilliği görevinde bulundu. Meclis Başkanlığına verdiği önergelerle dikkati çekti. Konya Delibaş İsyanı'nın bastırılmasında önemli rolü oldu. Vatani hizmetlerinden dolayı kendisine İstiklal madalyası verildi. Türkiye'de tekkelerin kapatılmasından ve Abdülhalim Çelebinin de vefatından sonra Mevlevi tekkelerinin merkezi olan Konya'nın bu vasfı Halep şehrine geçti. Rüştiye’den mezun olan ve Arapça, Farsça bilen Abdulhalim Çelebi evli ve dört çocuk babasıdır. 1925’te Abdülhalim Çelebi, İstanbul'da kaldığı bir otelin balkonundan düşerek komaya girdi ve götürüldüğü Yenikapı Mevlevihanesi'nde 01.01.1925’te vefat etti.

AHMET BÜYÜKAKKAŞLAR
  Babasının memuriyeti dolayısıyla 1952 yılında Cihanbeyli’de doğdu. Karatay Karaciğan Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. İlk, orta ve lise tahsilini Konya’da yaptı. 1976 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi Matematik Bölümü’nden mezun oldu. Sakarya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisinde ve Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1984-1988 yılları arasında özel sektörde genel müdür ve murahhas aza olarak görev yaptı. 1988-1991 yılları arasında Kamuda denetleme kurulu üyeliği görevinde bulundu. 1990 yılında kurulan Konya Seramik AŞ’nin yönetim kurulu başkanlığını yürüttü. Uzun yıllar birçok sivil toplum kuruluşunda görev aldı. Trabzon Millî Türk Talebe Birliği ve KTÜ Talebe Derneği Başkanlığı ve Birlik Vakfı Kurucular Kurulu Üyeliği yaptı.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nden XXII ve XXIII. Dönemlerde Konya milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. İngilizce bilen Akkaşlar, evli ve dört çocuk babasıdır.

ERDOĞAN BAKKALBAŞI
Karatay ilçesi Ahmet Fakih Mahallesi’nde 01.05.1930 yılında doğdu. Baba adı Recep, anne adı Vesile’dir. Karatay-Nakipoğlu Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1960 yılında mezun oldu. Konya’da 1975’e kadar serbest avukat olarak çalıştı. CHP Gençlik Kolları Başkanı, Merkez İlçe Yönetim Kurulu Üyeliği ve 1964-1969 arası dört yıl süreyle de Konya İl Başkanlığı yaptı. 12.10.1975-12.09-1980 yıllarında Cumhuriyet Senatosu Üyesi olarak mecliste bulundu. Ankara’da altı yıl süreyle avukatlık yaptıktan sonra 1988’de İzmir’e yerleşti ve iki yıl tekstil sanayiinde yönetici olarak çalıştı. Atatürkçü Düşünce Derneği, Türk Parlamenterler Birliği İzmir Şubesi Yönetim Kurulu gibi sivil toplum kuruluşlarında üye olan Bakkalbaşı evli ve üç çocuk babasıdır.

EYÜP SABRİ HAYIRLIOĞLU
Karatay ilçesi Ahmetfakı Mahallesi’nde 01.07.1887 tarihinde doğdu. Babası Konya’nın tanınmış ailelerinden Hayırlızade Mehmet Bey, Annesi Fatma Hanım’dır. Karatay Ahmetfakı Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır.  İlk tahsilini mahalsindeki sıbyan mektebinde yapmış ve hafızlığını bitirmiştir. Ziyaiye Medresesi’nde Sivaslı Ali Kemâli ve Yalvaçlı Ömer Efendiler ‘in rahleitedrisinde bulunmuştur. Konya Hukuk Mektebi’nden mezun olduktan sonra arkadaşı Musa Kazım Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmiş İstanbul Darülfununu’nda müderrislik yapmıştır. Uşak Savcılığına tayin olmuştur. 1335 senesinde Uşak savcılığından istifa ederek Konya’da sebest avukatlığa başlamıştır. Delibaş olayının büyümesine mani olanlar arasında yer almıştır. 1339/1923’de Konya Milletvekili seçilmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşu esnasında parlamentoda yaptığı konuşma yıllarca hatırlanmıştır.  Cumhuriyetin vatana millete hayırlı olması yönünde meclis kütsüsünden yaptığı dua da anlamlıdır. TBMM’nin üçüncü döneminde Milletvekilliğinden istifa ederek Konya’da tekrar avukatlığa başlamıştır.
Demokrat Parti 1946 yılında kurulduğu zaman Konya teşkilatının kurucuları arasında yer almıştır. 1951 yılında Diyanet İşleri Başkanı olmuş, 1960 yılında da buradan emekli olmuştur.  Hayırlıoğlu evli ve dört çocuk babasıdır. 08.10.1960 tarihinde vefat etmiştir.

FEVZİ HALICI
Şarikköy’de 01.07. 1924 tarihinde doğdu. Baba adı Sabri, anne adı Hanım’dır. Önce Konya Karatay Çiftemerdiven Mahallesi, sonra Sems-i Tebrizi Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. İlk, orta ve lise eğitimini Konya’da tamamladı. Arkasından İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi kimya bölümünden mezun oldu (1950). Bir süre ticaretle uğraştı. Kültür ve sanat faaliyetleri ile adını duyurdu. Konya Gazeteciler Cemiyeti, kurucularındandır. Ayrıca Konya Kültür ve Turizm Derneğini 1959'da kurdu. Derneğin halen başkanıdır. Mevlâna Anma Törenleri’nin, Âşıklar Bayramı’nın, Türkiye Cirit Oyunları Şampiyonası’nın düzenlenmesine öncülük etti.
Şair olan Feyzi Halıcı’nın şiirleri 1942 yılından itibaren Yedigün, Çınaraltı, Şadırvan, Aydabir, Hisar, Varlık, Çağrı gibi dergilerde yayınlandı. Çağrı Dergisi’ni kendisi çıkardı (1957). Saz şairleri tarzında yazdıklarında Fezaî mahlasını kullandı. 1957’de I. Türk Dil Kurumu üyesi oldu. Ayrıca İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ve Atatürk Kültür Merkezi Bilim Kurulu onur üyeliği ile birlikte, Londra Rumi Komitesi, Aturjet ve Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu üyesidir. Atatürk'ün kurduğu Türk Kooperatifçilik Kurumu ve Türkiye-Pakistan Kültür ve Dostluk Cemiyetleri'nde bir süre genel başkanlık yaptı. 2.6.1968-5.6.1977 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu Üyesi olarak mecliste bulundu. Almanca bilen Halıcı evli ve iki çocuk babasıdır. Fevzi Halıcı’nın birçok şiir kitabı basılmıştır.
            Şiir kitapları: Bir Aşkın Şiirleri (1947), Masmavi (1952), İstanbul Caddesi (1957), Günaydın (1960), Dinle Neyden (1960), Gecenin Bir Yerinde İki Ceylan (Nesir-şiir, 1966), Selçukya'da Âşık (1967), Dörtlemeler (1ve 2, 1993, 1995; ikisi beraber, 1997), Seçme Şiirler (2000).
            Antolojileri: Bizim Şairler (1952), İstanbul ve Fetih Şiirleri (1953), Saz Şairlerinin Diliyle Atatürk (1981), Halk Şairlerinden Yemek Destanları (1990), Âşıklık Geleneği ve Halk Şairleri- Güldeste (1994), Konya Şiirleri (2000), Mevlana Güldestesi (Bahar Gökfiliz ile 2000), Şehir Şiirleri Güldestesi (B. Gökfiliz ile 2000), Ana Şiirleri Güldestesi (2002) Gezi notları: Struga Şiir Akşamları (1982).
            İncelemesi: Âşık Şem'î-Hayatı ve Eserleri (1982).
           
            HASAN ANGI
            Konya'da doğdu. Babasının adı Kadir, annesinin adı Elmas'tır. İlk, orta ve lise öğrenimimi Konya’da tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Uçak Mühendisliği Bölümü’nü kazandı. 1981 yılında Uçak Mühendisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitede Fen Bilimleri Enstitüsü Uzay ve Havacılık Bilim Dalında Yüksek Lisansını tamamladı. Aynı dönemde iki yıl Üniversitede görev yaptı.
            MÜSİAD Konya Şube Başkanı, Konya Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı, TOBB Genel Kurul Delegesi, TSE Genel Kurul Delegesi, Konya 2. ve 3. Organize Sanayi Bölgeleri Müteşebbis Heyet Başkanvekili ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. 8 Eylül 2001 tarihinde AKP Konya Kurucu İl Başkanı olarak aktif siyasete başladı. XXII-XXIII. Dönem Konya Milletvekili olarak seçildi.
            Sanayi, Ticaret, Enerji Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Üyesi ve Başkanvekili görevlerinde bulundu. Türkiye-Meksika Dostluk Grubu Başkanı olan Angı, AKP 2. Olağan Genel Kurulunda MKYK Üyeliğine seçildi.
            Almanca ve İngilizce bililen Angı,  evli ve üç çocuk babasıdır.
           
            MAHMUT SAFFET GÜROL
            Karatay ilçesi Cedidiye Mahallesi’nde 14.03.1903 tarihinde dünyaya geldi. Babası Mehmet Emin Efendi, annesi Fatma Kamerşah Hanım’dır. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1924-1926 yılları arasında Konya Lisesi iptidai bölümünde öğretmenlik yaptı. Ayrıca Konya İlkokulu beden terbiyesi öğretmenliği (1926),  Matbuat Genel Müdürlüğü çevirmenliği (13 Kasım 1926), Ankara Şerhremaneti Levazım Müdürlüğü (19 Mart 1927) Ankara Şehremaneti Muhasebe Kâtipliği (13 Mart 1927), Ankara Sanat Okulu Türkçe öğretmenliği, Maliye Bakanlığı Hukuk Muşavirliği tetkik memurluğu (29 Aralık 1931) , Polis Enstitüsü öğretmenliği (22Kasım 1937), Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Neşriyet ve Propaganda Şube Müdürlüğü  (30 Kasım 1939), Halk Bankası T.A.Ş. Küçük Sanatlar Etüt ve Yayın Müşavirliği görevlerinde bulundu. Aynı zamanda yazarlık ve gazetecilik yaptı. DP ‘den IX. Dönem Konya Milletvekili seçildi.  İngilizce bilen Gürol evli ve üç çocuk babasıdır.
           
            MEHMET EMREHAN HALICI
            Konya'da 26 Nisan 1956'da doğdu. Babasının adı Feyzi, annesinin adı Mümine Neriman'dır. Karatay Şems-i Tebrizi Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını ODTÜ'nün aynı bölümünde tamamladı, aynı Bölümü'nde asistanlık yaptı. Halıcı Şirketler Grubu’nu kurdu. Halıcı Bilgi İşlem ve Halıcı Yazılım AŞ'nin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. ODTÜ Teknopark-Halıcı Yazılımevi'nin kuruculuğunu yaptı. Yazılım Sanayicileri Derneği Başkanlığı, Türkiye Bilişim Vakfı Başkan Yardımcılığı, Türkiye Satranç Federasyonu Başkanlığı, Dünya Satranç Federasyonu Asbaşkanlığı ve Türkiye Zekâ Vakfı Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. XXI. Dönem Konya Milletvekili olarak seçilen Halıcı halen CHP’den milletvekili olup iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.
           
            MEHMET KEÇECİLER
            Konya'da 12.12. 1944 tarihinde doğdu. Babası Mehmet Emin Bey, annesi Rüveyde Hanım’dır. Karatay Nakiboğlu Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. İlk ve orta öğrenimi Konya'da tamamladıktan sonra 1967 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü ve 1968 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Kaymakamlık görevine başladı. Sırasıyla Ardeşen, Kargı ve Fındıklı ilçelerinde Kaymakamlık yaptı. Fındıklı Kaymakamı iken İçişleri Bakanlığı'nın açtığı bir imtihanı kazanarak Fransa'ya gitti. Institut International Administration Publigue'i bitirdi.  Ayrıca Sorbonne Üniversitesi'nde master yaptı.
Mehmet Keçeciler daha sonra Türkiye'ye dönerek 1977 yılında Konya Belediye Başkanı seçildi. 1980 yılında bu görevden ayrılarak Başbakan Yardımcısı Turgut Özal ile çalışmaya başladı.  Özal'ın Başbakan Yardımcılığı döneminde İdari Reform çalışmalarını yürüttü. 1973-1981 yıllarında Avrupa Konseyi Mahalli İdareler Konferansına delege olarak katılmış, ayrıca Bölge Planlaması Komisyonu üyeliği de yapmıştır.
Anavatan Partisi Kurucular Kurulu ve Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'na 27 Aralık 1983'te seçilen Keçeciler aynı gün partinin Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi. 1987 Milletvekili Genel seçimlerinde Konya'dan TBMM'ne girdi. Bu sırada, TBMM Anayasa Komisyon Üyeliği görevine bulundu.
Keçeciler Anavatan Partisi’nin 1987-1986 yılları arasında Genel Başkan Başyardımcılığını yaptı. Kasım 1989'da kurulan Yıldırım Akbulut Hükûmeti’nde Petrolden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev aldı. 1991 Genel Seçimlerinde Konya'dan Milletvekili seçildi. 1995 Genel Seçimlerinde Konya'dan tekrar Milletvekili seçilen Keçeciler Bayındırlık ve İskân Bakanlığı görevlerinde bulundu. 1999 Genel Seçimlerinde de Konya'dan Milletvekili seçilen Keçeciler, Devlet Bakanlığı yaptı.  Evli ve dört çocuk babası olup, Fransızca, Arapça ve Farsça bilmektedir.
           
            MEHMET VARIŞLI     
Karatay Civar Mahallesi’nde 20.10.1925 tarihinde doğdu. Baba adı İsmail, anne adı Nefise olup, Karatay Aziziye Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Erkek Teknik Meslek Yüksek Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 2.6.1968-5.6.1977 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu Üyesi olarak mecliste bulundu. Fransızca bilen Varışlı evli ve iki çocuk babasıdır.7.6.1979’da vefat etti.
           
            MEHMET VEHBİ ÇELİK
            Hadim’de 01.07.1862 tarihinde doğmuştur. Babası Hüseyin Efendi annesi Şerife Hanım’dır. Konya Karatay İlçesi Tercüman Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Din bilginlerinde zamanın üstadı olarak tanınan Vehbi Hoca, din duygusu ile milliyet duygusunu gönlünde birleştirmiş bir bilgindi. Hadim ve Konya medreselerinde yetiştikten sonra İstanbul'da o zaman en yüksek İlahiyat Fakültesi sayılan Darü’l-Hilafe Medresesinden icazet almıştır.
            Mehmet Vehbi Çelik Osmanlı Meclisi I. Dönem ve IV. Dönem Konya,  TBMM I. Dönem Konya milletvekilliği yapmış, IV. İcra Vekilleri Heyeti'nde Şeriye ve Evkaf Vekilliği görevlerinde bulunmuştur. Konya’da Mahmudiye Medresesi Müderrisliği yapmıştır. Vehbi Efendi, Konya'nın Birinci Millet Meclisi'ne seçtiği milletvekilleri arasında bulundu. İlk şeriye vekillerinden oldu. Konya’nın Milli Mücadeleye maddi ve manevi büyük katkısını sağlamış olanların başında gelir. İlk anayasayı hazırlayanların arasında bulunmuştur.
            Meşrutiyet döneminde bir aralık taşrada büyük illerde yüksek okul açma denemesine girişildiği sırada Konya'da da bir hukuk mektebi açılmıştı. O dönemde de İstanbul'dan taşra'ya rağbet olmadığından bu yüksek okula ancak mahalli yeteneklerden hoca aranmıştı. Bunlar arasında medeni Hukuk-Fıkıh hocalığı Vehbi Efendi'ye verilmişti. Vehbi Hoca bu görevde önemli başarı sağlamıştır. Onun asıl hüviyet ve himmeti, Milli Mücadele başlarken ortaya çıkmasındadır.
Mehmet Vehbi Efendi Kuvay-ı Milliye hareketi içinde aktif rol almıştır. Nefir-i âmm yani bütün herkesin gücüne ihtiyaç duyulduğu durum zamanında ülkemizin, müstevliler tarafından tarumar edilmemesi için herkesin elinden geleni yapmaya çalıştığı anda, sorumluluk gereği gecesini gündüzüne katarak, köy köy, kasaba kasaba, dolaşarak etkileyici ve teşvik edici konuşmalarıyla halkın uyanmasına ve bilinçlenmesine katkıda bulunmuştur.
Anadolu'da Müdafaa-i Hukuk'un ilk kurulduğu yerlerden birisi Konya’dır. Kuranların başında Vehbi Hoca bulunmuştur. Vehbi Hoca son Osmanlı Mebusan Meclisine Konya'dan mebus seçilmişti. Bu Meclisin başkan vekilliğini yapmıştır. Bu görevdeki himmeti önemlidir. Misak-ı Milli'nin bu Meclisçe kabulünde şahsi otoritesiyle rol oynamıştır. Milli Mücadeleyi desteklemesi için Meclis tarafından Padişah'a gönderilen üç kişilik heyette Vehbi Hoca'da bulunmuştur. Bu Meclisin İngilizler tarafından basılıp dağıtılmasından sonra Ankara'da ilk büyük Millet Meclisine en erken katılanlardan birisi olmuştur. Bir aralık Konya Valisinin vazifeyi bırakıp kayıp olması üzerine, halkın arzusuyla valiliği üstlenmiş ve Konya’nın İtalyanlarca işgalini önlemiştir.
Meclis tarafından umur-ı şeriye vekâletine seçilmiştir. Bu görevde iken saltanatın ilgasına dair şeri fetvayı veren ve bunu meclis huzurunda okuyup kabul ettiren de Mehmet Vehbi Hoca idi. 29.11.1949 yılında vefat etmiştir.
           
            MEHMET ZİYAEDDİN İZERDEM
            Konya Karatay ilçesi Kuzgunkavak Mahallesi’nde 16.03.1918’de doğdu. Babası İbrahim Efendi, annesi Hatice Hanım’dır. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Serbest avukatlık, Hakim, savcılık ve Konya Belediyesi Hukuk müşavirliği görevlerinde bulunmuştur. AP’den XIII. Dönem Konya milletvekili seçilmiştir. Artıca Konya Belediye Başkanlığı görevinde bulundu. Fransızca bilen İzerdem evli ve beş çocuk babasıdır. 22.06.2006 yılında vefat etmiştir.
           
            MEKMET KILIÇ
            Konya Karatay İpekler köyünde 13.11.1955’te dünyaya geldi. Babası, Mehmet Bey, annesi Vesile Hanım’dır. İlk, orta ve lise tahsilini Konya’da tamamladı. Hayatının büyük bir bölümü Karatay ilçesi Araplar Mahallesi’nde geçti. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldu. Diş Hekimliği, Kılıç İnşaat Lt. Şirketi ve Obruk Tarım Hayvancılık ve Gıda Sanayi A.Ş. Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanlığı, Kılıçoğulları Özel Sağlık Limitet Şirketi Müdürlüğü, Karatay İl Genel Meclis Üyeliği, Meclis Başkanvekilliiği ve Sağlık Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulunduı - Arapça ve Fransızca bilen Kılıç XXII. Dönem Konya Milletvekili oldu. Evli ve altı çocuk babasıdır.
           
            MUAMMER OBUZ
            Karatay ilçesi Fakıdede Mahallesi’nde 01.11.1914 yılında doğdu. Karatay ilçesi Akçeşme nüfusuna kayıtlıdır. Baba adı Talat, anne adı Sare’dir. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya’da tamamladı. 1939 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre serbest havukatlık yaptı, Savcılık ve hâkimlik yaptı. IX-X. Dönemlerde Konya Milletvekilliği ve 15.10.1961-2.6.1968 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu Üyeliği görevlerinde bulundu. Fransızca bilen Obuz, 1.11.1991 yılında vefat etti. Konya Üçler Mezarlığı’nda toprağa verildi.
             
            MURAT ALİ ÜLGEN
             Karatay Pürçeklü Mahallesi’nde 1898’de doğdu. Babası Abdullah Efendi, annesi Nesibe Hanım’dır. Beyşehir Ziraat Bankası memurluğu, Konya Bayındırlık Saymanlığı Baş Kâtipliği, Konya Su İşleri Saymanlığı, Konya Özel İdare Evrak Şefliği, Konya Hususi Muhasebe Evrak şefliği görevlerinde bulundu. D.P listesinden IX. Dönmem’de Konya Milletvekili, X. ve XI. Dönemlerde Afyonkarahisar milletvekilliğine seçildi. Yassıada Yüksek Adalet Divanınca anayasayı çiğneme suçlamasıyla müebbet hapse mahkûm oldu. 20 Eylül 1972 tarihinde öldü.  İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
           
            MUSA KÂZIM EFENDİ
            Doğum tarihi 01.07.1881’ dir. Babası Mehmet Bey, annesi Ayşe Hanım’dır. Karatay ilçesi Şems Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. I-II ve III. Dönemlerde Konya Milletvekili seçilmiştir. Müderrislik, avukatlık ve Şeriye Vekiliği görevlerinde bulunmuştur. Evli ve beş çocuk babasıdır. 05.12.1930 tarihinde vefat etmiştir.
           
            MUSTAFA SAİT GÖNEN 
            Konya’da15.08,1960’ da doğdu. Babasının adı Mevlüt, anenesinin adı Zeynep’tir. Karatay Akçeşme Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Sırasıyla Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokrinoloji’de ihtisaslarını tamamladı. Yozgat İl Sağlık Müdür Yardımcısı, ABD Cornell Medical Center'da (Fellow Ship) Misafir Öğretim Üyesi, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı görevlerinde bulundu. Konyaspor Kulüp Başkanlığı yaptı. XXI. Dönem Konya Milletvekili seçildi. Evli ve üç çocuk babasıdır. 
           
            RIFAT EFENDİ
            Asıl adı Mehmet Rıfat Saatçi’dir. 01.07.1869 yılında Konya’da doğdu. Babası Nuri Bey, annesi Sıdıka Hanım’dır. Karatay Kuzgunkavak Mahallesi nüfusuna kayıtlıdır. Medrese mezunu olup matematikle de ilgilendi.  Türk Ticaret Bankası müdürlüğü görevinde bulundu. I. Dönem Konya Milletvekilidir. Evli ve beş çocuk babası olan Rıfat Efendi 08.04.1936 tarihinde vefat etmiştir.
  Kaynakça:
            TBMM Arşivi.
            TBMM Albümü 1920-1991.
            TBBM Albümü, 2007.
            Demirel, Ahmet, İlk Meclisin Vekilleri. İletişim yayınları, İstanbul, 2010.
            Irmak, Sadi, Milli Mücadelede Atatürk'ün Çevresi İlk Mücahitler, Toker yayınları, İstanbul,1987.
            Kutay, Cemal, Kurtuluşun ve Cumhuriyet’in Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1973.
            Öztürk, Kazım, Türk Parlamento Tarihi (1966-1980).
            Uz, M. Ali, Konya Âlim ve Velileri, Konya, 2004.

































III- ANADOLU’NUN SPORCU KAYNAĞI KARATAY*

            Günümüzde ülkelerin tanıtımında en etkili iki aracın spor ve ekonomi olduğu görüşü ağır basıyor. Bu sebeple ülkeler, maddî açıdan güçlü olmaya ve uluslararası alanda başarılar kazanarak propagandalarını yapabilmek için spora büyük önem verip, pahalı yatırımlar ve tesisler yaparak organizasyonlar almak için âdeta birbirleriyle yarışıyorlar.
            Uluslararası spor yarışmalarında olduğu gibi, ülkelerin kendi bünyelerinde de şehirlerarasında yoğun bir sportif rekabet gözleniyor. Ülkemizde ise şehirler, ilçeler, beldeler, köyler ve hatta semtler arasında bunun örneklerini görmek mümkün. Buna paralel olarak Konya’da şehir ve il düzeyinde spor faaliyetleri gençler arasında giderek daha fazla ilgi görüp, yoğunluk kazanmaya başladı. Faaliyetlerin yürütülmesi konusunda gençlik kulüpleri olduğu kadar, belediyeler, kurum ve kuruluşlar ile ferdî çalışmalar açısından özel spor salonları büyük rol üstlenmiş durumda. Bugün artık şehrimizde Büyükşehir’in yanısıra merkez Selçuklu, Meram ve Karatay ilçe belediyelerinin mevcut spor kulüplerinde çeşitli branşlarda binlerce genç spor yaparak, ülke ve uluslararası düzeyde başarılar kazanıyor. 1989 yılında yapılan düzenlemeye göre Karatay ilçesi sınırları içinde yer alan semt ve mahallelerde geçmişten günümüze sayıları giderek artan sporcular her zaman için ön sıralarda yer almış bulunuyor. Bunların başında gelen Sedirler, Araplar, Dolav, Aslanlı Kışla, 60 yıl önce yerinde hayvan pazarı bulunan eski garaj, Aslım çayırı, koşu mahalli denilen Konya Harası arazisi, Çimenlik, Uluırmak, Karaaslan ve halk arasında Küllükbaşı adıyla bilinen Güllükbaşı gelir. Gençlik ve Spor Müdürlüğü’nün denetimi altındaki saha ve salonlara ilave olarak, Belediyelerin semtlere yaptıkları saha, salon, yüzme havuzu ve diğer spor tesisleri, eğitim kurumlarına ve kamu kuruluşlarına ait alanların sporun yayılması ve spor yapanların artışına katkısı çok büyük. Akşam saatlerinde öğrenci, ya da sanayi kesiminde çalışan binlerce genç ellerinde çantalar olduğu hâlde spor tesislerine gelerek antrenman yaptıktan sonra evlerine gidiyor, hafta sonlarında ise çeşitli branşlarda yapılan müsabakalarda yarışmacılık yönlerini geliştirme imkânını buluyor.
            Konya’da spor faaliyetlerinin Mektebi Sultani (Konya Lisesi)’de ayak topu adıyla futbol oynanarak başladığını, 1913’te tedrisat programına dâhil edilen beden derslerinde muallim Burhanettin Bey tarafından talebelere sınıflar arasında maçlar yaptırıldığını o dönemin gazetelerinde yer alan haberlerden öğreniyoruz. Mekteb-i Sanayi, Muallimin Mektebi (Erkek Öğretmen Okulu), Askerî Lise ve 1924’te açılan ilk İmam Hatip Mektebi’nde de “Terbiye-i Bedeniyye” (cimnastik) öğretmenlerinin okul içerisinde aynı yolu izleyerek beden dersleri uyguladığı görülüyor. Uzun yıllar Konya Lisesi’nde matematik öğretmenliği yapan Hüseyin Köroğlu’nun yazdığı “Konya Lisesi Tarihi”nde Burhanettin Bey’in ayrılması üzerine 1920 yılında Süreyya Bey, 1922 muallim kadrosunda Fazıl Bey, 1936-1937’de Arif Bey ve 1938-1947 arasında da Nejat Cansızoğlu’nun isimlerine rastlıyoruz.
            Yıllarca (1940 başından itibaren) Karma Ortaokul beden eğitimi öğretmeni olan “Boyacı” lâkabıyla tanınan ve benimde hocam olan Cevdet Şenyurt, 1954-1961 yılları arasında Konya Lisesi beden eğitimi öğretmeni Sabahattin Şengün, 1949’dan 1955’e kadar Sanat Okulu beden eğitimi öğretmeni, 1955-1960 arasında Beden Terbiyesi Bölge Müdürü olarak görev yapan Bekir Ziya Eytemiz ile yıllarca bu okulda aynı görevi yürüten Ali Esen ve görevi devrettiği Mehmet Güler, İdmanyurdu’nda basketbol ve voleybol oynayıp, daha sonra Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü yapan Anadolu Lisesi beden eğitimi öğretmeni Mazhar Vardar, aynı okulda beden eğitimi öğretmenliği görevini sürdürerek, okuluna üç defa Türkiye hentbol şampiyonluğu ve Dünya üçüncülüğü kazandıran Ahmet Toptaş, birçok şöhretli hentbolcu, basketbolcu, futbolcu, güreşçi ve atlet yetiştirmiş bulunuyorlar. Babalık gazetesi’nde yer alan geçmişe ait haberler, lise takımları arasında kıran kırana futbol maçları oynandığını, Lise ile Mektebi Sanayi maçlarının çok defa kavgalı geçtiğini, “Süslü Ali” lakabıyla anılan Ali Bey ile Nejat Cansızoğlu’nun takımlarının rakiplerine galip gelerek, okullarına kupa kazandırdıklarını kaydediyor.
            Balkan Savaşı’nın İstanbul’a yaklaşması karşısında Osmanlı payıtahtının 1912 yılında bir aralık Konya’ya taşınması düşünülerek, Atatürk Anıtı’nın kaidesini de yapan mimar Muzaffer Bey’e 1917’de hâlen Konya Lisesi olan bina inşa ettirilmiş, ancak tehlikenin ortadan kalkması üzerine bu karardan vazgeçilerek buraya Askeri Lise ile Muallimin Mektebi yerleştirilmişti. Daha sonra Askeri Lise, bugün Asker Hastanesi olan binaya nakledilip, Muallimin’in de kapatılması üzerine boşalan binaya 1934 yılında Karma Ortaokul’un olduğu binadaki Sultani taşınmış, boşalan bina da ortaokul hâline getirilmişti. Bu arada, İstasyon’daki Astsubay Orduevi, Merkez Kumandanlığı ve eski Ordu Pazarı’nın yer aldığı alanda faaliyet gösteren Astsubay Hazırlama Ortaokulu’nun beden eğitimi öğretmeni Yüzbaşı Şeref Tunca 1950 başlarında şehrimizde ilk defa toprak futbol sahasında hentbol oynatarak bu sporu başlatmıştı. Aynı zamanda milli futbol hakemi lisans ına sahip bulunan Tunca, lig maçlarını da yönetmiş, Ankara’ya tayin olunca Hentbol Federasyonu Başkanlığına getirilmişti. 1960’lı yıllarda Çankırı’ya taşınan Astsubay Hazırlama Ortaokulu’nda Türkiye gülle atma şampiyonu Yüzbaşı M. Ali Aydede de görev yaptı.
            SPOR KULÜPLERİNİN KURULUŞU
            Liselerde sürdürülen spor faaliyetlerini 1922 yılında Gençlerbirliği’nin, bir yıl sonra İdmanyurdu’nun 1929 yılında Selçukspor’un kurularak, sporun kulüpleşmesi takip etti. Böylece Mektebi Sultani ve Mektebi Sanayi talebelerinin kulüplerin formalarını giymesi Konya’da futbolun yaygınlaşıp, ilgi görmesini sağladı. Gençlerbirliği’nin Liseli futbolcuları Nuri Yenal, Mustafa Koşan ve Kâzım Özbay ile İdmanyurdu’nda oynayan Liseli Cevdet Taşpınar, yıllar önce kendileriyle yaptığım sohbetlerde kulüplerin ilk olarak hâlen Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Musalla Mezarlığı yanındaki alanda maçlar yaptıklarını, daha sonra maçların Atatürk Stadı’nın kuzeyindeki Horozlu ve Konevi Siteleri’nin yerindeki “Çamlı Bahçe” de oynandığını, zaman zaman da Gazeteciler Cemiyeti’nin bulunduğu, yakın zamana kadar Devlet Malzeme Ofisi Bölge Müdürlüğü olan binanın yanında ve Ordu Pazarı karşısındaki boş arsalarda antrenman ve maç yaptıklarını, buralar nizamî saha niteliğinde olmadığı için oyuncular beraberlerinde getirdikleri direkleri kazdıkları çukura gömerek, taşlarla sıkıştırdıklarını söylemişlerdi. Gençlerbirliği ve İdmanyurdu arasında ilk yıllardan itibaren başlayan ezeli rakabet amatörlük dönemlerinde ve daha sonra da profesyonel olarak 3. Lig’de devam ederek, 1981 yılında gerçekleşen birleşmeye kadar sürüp gitti. Hatta iki takımın 3. Lig’deki bir maçında olay çıktığı için Federasyon rövanş maçını Eskişehir’de oynattı, buna rağmen taraftarlar maç dönüşü yolda da kavga ettiler. Rekabet sebebiyle iki takımın birbirleriyle yapacakları maçlara geceleri gizli gizli hazırlandığı anlatılırdı. Gençlerbirliği’nin uzun yıllar yöneticilik, başkanlık ve umumi kaptanlığını yapan merhum Nuri Yenal, idman yapmadıkları izlenimi vermek için gece Gazi İlkokulu’nun bahçesinde çalıştıklarını, İdmanyurtlu Rıfkı Mendi’nin de Alâaddin Tepesi çevresinde koşu yaparak hazırlandıklarını bildirdiğini eklemek istiyorum.
            GAZAROS’UN BAHÇESİ, İDMANYURDU SAHASI
            İmam Hatip Lisesi inşa edilen yerdeki Gazaros’un bahçesi de aynı yıl Konya’nın ilk futbol sahası hâline getirilince resmi müsabakalar burada oynanmaya başladı. “İdmanyurdu sahası” olarak anılan ve ilk yıllarda kaleleri Güney ve Kuzey yönlerde yer alan sahanın tapusunun İdmanyurdu’na verilişinin ilginç bir hikâyesi var. “Genç Osman” lâkabıyla tanınan İdmanyurdu’nun koyu taraftarları Eczacı kalfası Osman Kavas, konuyla ilgili olarak yıllar önce şunları söylemişti:
            Mübadelede Ermeniler Konya’dan gidince Gazaros’un evinin bulunduğu bahçe hazineye intikâl ederek, Jandarma Mektebi’ne tahsis edilmiş ve bir de futbol sahası düzenlenmişti. İdmanyurdu, 1934’de hususi maç için gelen Atatürk’ün himayesindeki Çankaya takımını 4-0 yendi. Ankara’ya dönüşte maçın sonucunu öğrenen Atatürk, İdmanyurdu’nun davet edilerek Ankara’da da bir maç yapılmasını emretmiş. Bunun için İdmanyurdu, Ankara’ya giderek Çankaya ile yaptığı dostluk maçında 2-2 berabere kaldı ve maçtan sonra Atatürk tarafından Çankaya köşkünde kabul edildi. Ben de kafile ile Ankara’ya giderek maçı seyrettim ve köşkte de bulundum. Atatürk, tebrik ettikten sonra başımızdaki Konya’daki Suvari Alayı’nda görevli ve o tarihte Yüzbaşı olan Refet Çağlar’a “Bir isteğiniz var mı” diye sordu. Refet Çağlar maç yapılacak saha olmadığını söyleyince Atatürk, müsait neresi olduğunu sordu, Refet Çağlar da Jandarma Mektebi’nin sahasının olduğunu bildirdi. Atatürk, Konya’da başka hangi kulüplerin olduğunu sordu, Refet Çağlar İdmanyurdu’ndan başka Gençlerbirliği ve Selçukspor’un olduğu cevabını verince Atatürk, emir subayını çağırıp, burasının beş yılda ödenmek üzere ve 500 lira bedelle tapusunun üç kulübe verilmesini emretti.
            Konya’ya dönüşte, Ziraat Bankası memuru olan İdmanyurdu’nun kurucularından Başkan Celâl Vaner, İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da temsilcisi olduğu için İdmanyurdu camiasının varlıklı bazı üyelerinden topladığı 500 lirayı yatırıp, İdman Cemiyetleri İttifakı adına diyerek tapusunu alarak sahayı İdmanyurdu’nun mülkiyetine geçirtti.
            Kadı İzzeddin (Karpuzoğlu) Camii bitişiğinde bulunan ve kaleleri İdmanyurdu’nda futbol oynayan Nafia Müdürü “Karga Halim” tarafından Doğu ve Batı yönlerine alınan sahanın kapısının girişinde yer alan iki katlı binanın altında Gençlerbirliği ve Selçukspor’a birer oda tahsis eden İdmanyurdu, üst katında faaliyet gösterdi ve 1951 yılına kadar maçların yapıldığı bu sahayı İmam Hatip Okulu yapımı için satıp, Zafer Meydanı’nda bugün Konyaspor Kulübü’nün bulunduğu binanın yerindeki Sıtma Savaş Derneği ve Konya Musiki Derneği’nin olduğu üç katlı binayı satın aldı. Daha sonra burası yıkılarak, kat karşılığında verildi. Binada 50 büro ve dükkan ile bugünkü üst kat lokal kısmı İdmanyurdu’na aitti, ancak zaman içinde diğerleri satılıp, İdmanyurdu 1981’de Konyaspor ile birleşince burası Konyaspor’un mülkü hâline geldi. Lig maçları 1951’de İstasyon’daki Astsubay Hazırlama Ortaokulu’nun sahasında oynandıktan sonra 1952 yılında Şehir Stadı hizmete açılınca 15 yıl Konya’nın tek futbol sahası olarak hizmet veren, bu arada tahta tribünü 40’lı yıllarda bir güreş müsabakası sırasında izdiham nedeniyle göçtüğü için seyircilerin ayakta maç seyrettiği saha böylece tarihe karışarak İmam Hatip Okulu ve bahçesi oldu.
            KARATAY İLÇESİNDE SPOR
            Önce (1934)’te ortaokul, sekiz yıllık zorunlu eğitim kabul edildikten sonra Karma Ortaokul ve günümüzde Karma İlköğretim Okulu olan eski cezaevinin bitişiğindeki tarihî binada faaliyet gösteren Konya Lisesi’nin geçmişi 121 yıl öncesine dayanır. 1889 yılında Konya İdadisi olarak açılan 1913’ten itibaren Konya Sultanisi ve 1924’te Konya Erkek Lisesi adını alan, 1972’de bahçesinin kuzeyindeki binada Gazi Lisesi faaliyete geçen Konya Lisesi, şehrimizdeki spor faaliyetlerinin başladığı okuldur. 1901’de inşa edilen Sanat Okulu da bu tarihten itibaren itibaren önce futbol, daha sonra basketbol, voleybol, güreş, atletizm, boks ve diğer branşlarda Konya Lisesi ile ezelî bir rekabet içinde olarak, şehrimizde sporun gelişmesine katkıda bulundu. Merkez Karatay ilçesinde ise 1951’de İmam Hatip Okulu açılıncaya kadar Karma Ortaokul’dan başka okul, futbol sahası ve spor salonu bulunmuyordu. Bu nedenle bu bölgede yıllarca futbolun dışında spor faaliyetlerinde gelişme olmadıktan sonra, İmam Hatip Okulu’nun tedrisata başlaması bilhassa güreş branşına çok önemli bir hareket kazandırdı. Daha sonra da Öğretmenevleri semtinde yeni binasına taşınan Sanat Okulu’nda tedrisata başlayan Karatay Lisesi, Arslanlı Kışla’daki bugünkü binasına nakledildi. Son 25 yılda Karatay ilçesinde ikâmet eden gençler arasında taekwondo, boks, kick boks ve diğer uzakdoğu sporları rağbet görmeye, bunun sonucu olarak ülkemizi başarıyla temsil edebilen Avrupa ve Dünya çapında sporcular yetişmeye başladı.
            Büyükşehir Belediyesi tarafından Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nden kiralanarak Konyaspor’a tahsis edilen Atatürk Stadı dışında bugün aynı tesislerin dışında maçlar yapılan iki nolu çim ve üç nolu toprak saha, Selçuklu Belediyesi’ne ait çim saha ve eskiden Köy Hizmetleri Bölge Müdürlüğü bünyesinde bulunan ve daha sonra Özel İdare’ye devredilen İstanbul yolunda bir çim saha, Gençlik ve Spor Müdürlüğü’ne ait Cumhuriyet Mahallesi’nde aynı adı taşıyan çim saha, eski Sanayi sitesi bitişiğindeki toprak zeminli Sanayi sahası, Dumlupınar sahası, Arslanlı Kışla’da Mevlâna Kültür Merkezi’nin bitişiğinde Karatay Belediyesi sahası ve 2. Lig’de mücadele eden Şekerspor’un maçlarını oynadığı Şeker Fabrikası’ndaki çim saha ile Konyaspor’un çalışmalarını yaptığı Tatlıcak’da Konet’in yanındaki çim antrenman sahası futbola hizmet ediyor. Atatürk ve 100. yıl salonları; kulüp ve okul müsabakaları ile tüm salon sporları yapıldığı için  yükün büyük kısmını çekiyor. Selçuklu ilçesinde bulunan Selçuklu Belediyesi’ne ait salonda ise Türkiye çapında önemli spor faaliyetleri ve diğer organizasyonlar gerçekleştiriliyor. Selçuk Üniversitesi basketbol takımı da maçlarını kampüsteki 75. yıl salonunda oynuyor.
            KARATAY İLE ANILAN SELÇUK SPOR
            Selçukspor,1929’da kurulmuş ve uzun yıllar Karatay bölgesi ile anılır oldu. Ancak, ne yazık ki amatör ruhla özdeş hâle gelen kulüplerin yaşadığı sıkıntılarla başbaşa kalan bu tarihi kulüp yıllardır maddî imkânsızlık içinde faaliyetini sürdürmeye ve formasını giyen eski bir Selçukspor’lu Zahir Renklibay da yıllardır başkanlık ve antrenörlük yaparak şahsî çabasıyla Selçukspor’u yaşatmaya çalışıyor. Gazi İlkokulu öğretmenlerinden Osman Fatih Kurşun başkanlığında kurulan Selçukspor’un ilk yönetim kurulunda şu isimler yer almıştı:
            Gazi İlkokulu öğretmeni Enver Bey, Tarık Kendi ve Yusuf Ulus, Yeni Ses Gazetesi sahibi Tacettin Cavit Özsoy ve Neşriyat Müdürü Nuri Özkara, Veteriner Münir Oskay, Sanayi Mektebi öğretmeni Celal Bey, Tüccar Hazım Köseleci, memur Mehmet Evre, Emniyet Muhasibi Mahmut Sural, gazeteci Afif Evren ve Kunduracı Vehbi Altınçizme.
            Sarı Lacivert renklerle Sanatkârlargücü adıyla kurulan, sonra Konya Spor Kulübü adını alan ve sonunda tescili Selçukspor olarak yapılan kulüp, İş Bankası’nın yerindeki Yusuf Şar’a ait eski belediye binası ile Tekel Müdürlüğü arasında bulunan iki katlı bahçeli binanın bir odasında faaliyet göstermeye başladığında kadrosunda şu futbolcular yer alıyordu: Enver, Cevdet, Kâzım Özbay, Solak Süleyman (Uludağ), Mercan, Halil, Nebi, Nevzat, Fuat, Zeki, Reşat, Nuri, Muammer, Nihat, İhsan, Fincani, Selim ve Recai.
            Hâkimiyet-i Milliye, Gazi Mustafa Kemal ve İsmetpaşa ilkokullarını inşa eden Alman firmasının Zinger isimli başmühendisi Selçukspor’u çalıştırarak, Konya’da antrenörlük yapan ilk spor adamı oldu. Takımın güçlenmesi için Gençlerbirliği, Kâzım Özbay ve kaleci Cevdet’i, İdmanyurdu da terzi Solak Süleyman ve Rıfkı Mendi’yi takviye olarak Selçukspor’a verdi. Fenerbahçe’den esinlenerek Sarı Lacivert renkleri alan kulübün bir de B takımı vardı.
            SELÇUK SPOR, DOLAV’IN SEMBOLÜ İDİ
            Selçukspor; yetiştirdiği futbolcularla yıllarca altyapı görevi yaptığı Gençlerbirliği ve İdmanyurdu’nun gölgesinde kalmaktan kurtulamadı. Öğretmenler, memurlar, gazeteciler ve şehrin tanınmış eşraf tarafından kurulan ve maddî açıdan sıkıntı çekmeyen Sarı Lacivertli takım ilk yıllarında iki rakibiyle çetin mücadeleler yapmasına rağmen, ne yazık ki lig şampiyonluğu için alternatif olamayıp, sâdece 1949’da “Vali Kupası” nı kazanmakla yetindi. İdmanyurdu sahasında Stadspor’u 5-2 yenen kadroda kaleci Pırlo Muzaffer, Hamdi Yorulmaz, Püllüm Nuri Yüksel, Cömen Halil, Karga Teyfik, Yusuf, Durmuş, Galip, Nihat, Emin Ormancı, Asker Ali, Mahir, Seyit Şen, Saffet Demirok, Terzi Orhan, Abdullah yer aldı. Gençlerbirliği’nin Konyaspor ismini alması, İdmanyurdu’nun da Konyaspor’la birleşmesi üzerine şu anda Konya’nın en eski kulübü özelliğini taşıyan 81 yıllık Selçukspor, bu zaman z arfında barınabileceği bir mülke sahip olamadı.
            Taraftarlarının yoğun olduğu 40’lı yıllarda Dolav semtinin sembolü haline gelen Selçukspor; Mehmet Köseler, Teyfik Türkkan, Cömen Halil, Karga Teyfik, İzzet Kanarya, Nihat, Pırlo Muzaffer, Nuri Örge, Kemal Erkut, Abdullah Büyükkoşucu, Seyit Şen, Hamdi Yorulmaz, Püllüm Nuri Yüksel, Asker Ali Göksu ve Saffet Demirok gibi futbolcuları Gençlerbirliği, İdmanyurdu, Sümerspor ve yeni kurulan Yolspor’a geçince Selçukspor gücünü kaybetmesine rağmen 1. Kümede yoluna devam etti. Ancak, kadro ve yönetim değişikliğine uğrayan Sarı Lacivertli kulüp bir süre sahipsiz kaldıktan sonra, 1950’den itibaren yıllarca Terzi Lütfi Göksu, Yılmaz Yemeniciler ve Yılmaz Onarıcıoğlu gibi birkaç yöneticinin sahip çıkmasıyla ayakta kalabildi.
            Bir ara 1952’de kurulan ve 1964’te Çimentospor’la birleşen Yeşil Sarılı Konyaspor ile birlikte Elektrik Şirketi ve Belediye Nikâh Salonu’nun da bulunduğu Mevlâna Çarşısı’nın yerindeki binanın üst katında ve stadyumda kapalı tribünlerin altındaki bir odada, Alâeddin Caddesi’nde sokak içinde bir dükkânda, bir yıl İş Bankası’nın arkasındaki apartmanının bodrum katında faaliyet gösteren Selçukspor’un; Valilik Kupası, birkaç fotoğrafı, kuruculardan ve eski başkanlardan Vehbi Altınçizme’nin çerçeveli bir resminin buralarda bir süre muhafaza edildiğini hatırlıyorum. Daha sonra ne olduysa geçmişten kalan tek hatıra olan kupa ve fotoğraflar da kayboldu. 15 yıldır kulübü tek başına yaşatmaya çalışan Zahir Renklibay, benden kurulduğu yılki ilk kadrosunu ve arşivimdeki birkaç tarihi fotoğrafı isteyip, büyütüp çerçeveletip, kulübü yönettiği de yönettiği işyerine astı.
            Renklibay; A takımı ve altyapıdaki futbolcuları çalıştırıyor, takımı kendisine ait otobüsüle deplasmanlara götürüyor. Ben buradan Selçukspor formasını giymiş, yöneticilik yapmış kişileri bu tarihî kulübe sahip çıkarak, yaşatmaya davet ediyorum.
            SELÇUK SPOR’DAN YETİŞEN ŞÖHRETLER
            Yıllarca iki takıma altyapı görevi yapan Selçukspor’dan birçok futbolcu yetişti. Üçler Mezarlığı ile Arslanlı Kışla arasındaki bir zamanlar Belediye Otobüsleri’nin garajı olan geniş alan 40’lı yıllardan itibaren Sarı Lacivertli kulübün antrenman sahası idi. Selçukspor’dan yetişenlerden Gençlerbirliği forması giyen, sonra millî hakem olan Hasan Yorulmaz ve Hamdi Yorulmaz, İdmanyurdu ve Ankara Galatasaray’da oynayan terzi Solak Süleyman Ulutaş, Yolspor’da oynayıp, sonra millî hakem olan Nedim Tuncel, Sümerspor ve Şekerspor’da oynayan Tat İzzet (Kanarya), Gençlerbirliği formasını giyen Abdullah Büyükkoşucu, Ali Temel ve Cömen Halil, Gençlerbirliği ve Yolspor’da oynayan Saffet Demirok, Püllüm Nuri (Yüksel), Raif Savaş (İdmanyurdu, Gençlerbirliği), İdmanyurdu’nda oynayan kaptan Teyfik Türkkan, Karga Teyfik, Seyit Şen, terzi Orhan Gürsel, Nuri Örge ve kaleci Pırlo Muzaffer (Yolspor-Şekerspor), kaleci Sıdık ve kardeşi Mustafa Saldı (İdmanyurdu), Sümerspor ve Şekerspor’da yer alan kaptan Mehmet Köseler ve kardeşi Mustafa Köseler (Yolspor), Kemal Erkut (İdmanyurdu, İstanbulspor, Aydınspor ve Toprakspor), Hüseyin İnal (Uşak Gençlerbirliği ve Ceyhanspor), İdmanyurdu başkanı Mehmet Şan, Hidayet Dirik (Gençlerbirliği), Fevzi Sözmen (Şekerspor), kaleci Talât Öncel (Sümerspor, Şekerspor, Konyaspor), Doç Hüseyin Durur (Gençlerbirliği, Karagücü, Mersin Çukurova İdmanyurdu, Yolspor), İbrahim Uğuröz (Meramspor, Yolspor), Ahmet Özbaş (Şekerspor, Aydınspor, Konyaspor), Çimentospor ve Şekerspor’da yer alan Seyit Güneş’in yanısıra Konya Şekerspor, Ceyhanspor, Adanaspor, Ankaragücü ve İdmanyurdu forması giyen Ali Osman Renklibay, Yolspor, Konyaspor ve Ankara Gençlerbirliği’nde oynayan ağabeyi Naci Renklibay, milli hakem kaleci Şefik Tarhan, Demirspor ve Konyaspor kaptanı Nuri Mehtap ile kaleci Cemalettin Aksekibilgin’i (Konyaspor) sayabiliriz.
            Başka kulüplere geçmeden, yıllarca Sarı Lacivertli formayı taşıyıp, kaptanlığını yapan sembol futbolcular Ahmet Tosun, Emin Ormancı ve Ali İhsan Özkadif ise Konya karmasında da yer aldılar. Selçukspor’un yanısıra 1985’te kurulan Araplarspor ve 2000’li yılların başında faaliyete geçen Karatay Belediyespor kulüpleri de günümüzde Karatay’ın temsilcisi konumundalar.
            FUTBOLCU FABRİKASI RENKLİBAY VE KÖSELER
            Konya ve Türk futboluna 30’dan fazla futbolcu kazandıran Renklibay ve Köseler ailelerinin Dolav semti ve Konya spor tarihinde çok önemli ve ayrı bir yerleri var. Kırılması güç bir rekorun sahibi olan akraba bu iki ailenin Ay Yıldızlı formayı giymiş, gol kralı olmuş, şampiyonluklar yaşamış çocukları adlarını Türk spor tarihine yazdırdı. Spor çevreleri Renklibayları Naci ve Ali Osman’la, Köseler’i de “Kaptan” lâkaplı Mehmet Köseler ile tanıdı. Dolav semtinde doğup büyüyen merhum Bayram Renklibay, Selçukspor’da bir süre oynadıktan sonra evlenip, geçim derdine düşünce meşin topa devam edemedi ve Karayolları Bölge Müdürlüğü’nde işe girip, oradan emekli oldu, ancak altı oğlu da futbolda isim yaptılar.
            Bayram Renklibay’ın büyük oğlu Naci, Selçukspor’da futbola başlayıp, bir sezon Başhüyükspor’da tecrübe kazandıktan ve Yolspor’da devam ettikten sonra profesyonelliği seçerek Konyaspor formasını giydi, iki yıl Ankara Gençlerbirliği’nde oynayıp, döndüğü Konyaspor’da nokta koydu. Naci, Konya 1. Kümesinde üç ve Gençlerbirliği’nde iki sezon 2. Lig gol kralı olarak, ünlü golcüler arasına girdi. Askerde yer aldığı İzmir Karagücü’nde 28 golle gol kralı olup, Cihat Arman tarafından amatör millî takıma çağrıldı, fakat asker olduğu için gidemedi. Konyaspor’da iken İstanbul’da Eyüp’ü 2-1 yendikleri maçta seyreden Gündüz Kılıç, antrenörü olduğu Beşiktaş’a istedi. Ayrıca askerde iken Göztepe, Altay, Karşıyaka, Aydın, Vefa ve İzmirspor’dan teklif aldı, ancak babası Konya’dan ayrılmasına izin vermedi. Konyaspor’da antrenörlük yaptı. Kalecilerin korkulu rüyası olan Naci Renklibay’ın oğullarından Serkan ve fizik mühendisi olan Mustafa, Konyaspor genç takımı ve Selçukspor’da, torunu Melihcan Selçukspor ve Tarım Kredispor’da oynadılar.
            Baba Bayram’ın ikinci oğlu Ali Osman Renklibay da şöhret oldu. Futbola Selçukspor’da adım attıktan sonra Konya Şekerspor’da sivrilip, İdmanyurdu’na tranfer yaptı. İzmir’de bir maçta seyreden Altay antrenörü Gündüz Kılıç beğendi, idareciler Konya’ya gelip İzmir’e götürdü. Spor Yazarları Turnuvası’nda Altay’da oynadı, fakat üniversite tahsili ile futbolu bir arada yürütemeyince Konya’ya döndü. Tahsiline bir yıl ara verip, Çukurova Üniversitesi’ni kazanınca Ceyhanspor’la anlaştı, iki sezon 2. Lig’de gol kralı oldu. 1971’de İzmir’de yapılan Akdeniz Oyunları’na katılan amatör milli takıma seçildi, bu arada Beşiktaş’tan teklif aldı, fakat Akdeniz Oyunları sebebiyle amatör milli takım futbolcularının transferi dondurulduğu için gidemedi. Amatör milliler Akdeniz Oyunları’ndaki ilk maçta Suriye’yi 2-1 yenerken, ilk golü atan Ali Osman, Atatürk Stadı’nda gol atan ilk Türk futbolcusu oldu. Futbol Federasyonu eski Başkanı Orhan Şeref Apak, Ali Osman’ı genel koordinatör olduğu Adanaspor’a aldı. 1. Lig’deki Adanaspor’da ilk yıl 17 golle, 19 gol atan Eskişehirli Fethi Heper’in peşinden ikinci oldu. Ümit milli takımına seçilerek Polonya, Almanya ve İspanya’ya karşı oynadı.
            Adanaspor’daki ikinci yılında Ankaragücü’nü 5-1 yendikleri maçta Mehmet Aktan ve Erman Toroğlu’na karşı oynayıp, 4 gol atınca yapılan teklifi kabul ederek Ankaragücü’ne geçti ve 17 golle Türkiye ligi gol kralı oldu, ancak Ankaragücü 2. Lig’e düştü. Ertesi yıl 25 gol attı, Ankaragücü 1. Lig’e çıktı. 1976’da İran’daki RCD Kupası’nda İran ve Pakistan’a karşı A milli takımda yer aldı ve futbol hayatında 500’den fazla gol attı. “Kral” lâkabı ile anılan A. Osman, parasını alamayınca Ankaragücü ile tekrar anlaşma yapmayıp, Konya İdmanyurdu’na geldi ve birinci yarı maçlarında oynadıktan sonra yedek subaya giderek, futbol hayatını noktaladı. Makine mühendisi olan A. Osman Renklibay; Ankaragücü, Konyaspor, Vanspor ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor’da teknik direktörlük yaptı. Beden eğitimi öğretmeni oğlu Seçkin, Ankaragücü genç takımı, İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Keçiörengücü’nde futbol oynadı.
            Bayram Renklibay’ın üçüncü oğlu Abdülkadir Renklibay; Sanat Enstitüsü, Selçukspor ve Elazığspor’da oynadı. Konya Karayolları Bölge Müdür yardımcılığı, Kastamonu ve Trabzon Karayolları Müdürlüğü ve Konya Yolspor başkanlığı yaptı. Halen Genel Müdürlük müfettişi. Oğlu Murat da masa tenisini tercih etti.
            Dördüncü kardeş Mahmut Renklibay, Konyaspor genç takımı ile Demirspor’da futbol oynadı, basketbol hakemliği yaptı, beden eğitimi öğretmeni oldu. Halen Bahçeşehir Koleji’nde görevli. Oğulları Umut ve Salih yüzücü, Umut ayrıca hentbol oynuyor.
            Beşinci Renklibay olan Zahir, Konyaspor genç takımı, Beyşehirspor, Selçukspor ve Yolspor’da forma giydi. Şu anda yıllardanberi başkanlık, idarecilik ve gerektiğinde antrenörlük yaparak Selçukspor’u yaşatmak için gayret ediyor. Oğullarından Onur ve Kadir, yüzmeyi seçerken, Uğur Selçukspor genç takımında futbolla tanıştı. Ayrıca, halen Konya Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu Başkan yardımcısı olarak görev yapıyor.
            Renklibay kardeşlerin en küçüğü olan Habib de Konya genç karmasında futbol oynayıp, iş hayatına atıldı, ancak 1996 yılında genç yaşta vefat etti. Dedesinin adını taşıyan oğlu Bayram, Selçukspor formasını genç takımda giydi.
            Bayram Renklibay’ın kardeşi; Naci, Ali Osman, Abdülkadir, Mahmut, Zahir ve Habib’in amcaları Kemal Renklibay da sivrildiği Selçukspor A takımında, Konya genç karmasında ve Şekerspor’da oynadı. Torunu Kemal de Seydişehir Eti Alüminyumspor’da yer aldı.
            Renklibay kardeşlerin dayıları olan Köseler de beşkardeş. Emekli Hava Astsubayı olan ağabey Hüseyin Köseler, Selçukspor’da top koşturan ilk isim. Askerde iken Diyarbakır ve İzmir Havagüçlerinde oynayıp, emekli olduktan sonra Yolspor’u çalıştırdı. İstanbul’a yerleşen Hüseyin Köseler’in iki oğlu Erdal ve Erol da futbola Selçukspor genç takımında başladı, aile İstanbul’a yerleşince Fenerbahçe genç takımında devam ettiler. Erdal; diş hekimi, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitiren Erol da özel sektörde idareci. Kız kardeşleri Zuhal ise beden eğitimi öğretmeni.
            Ailenin en meşhuru Mehmet Köseler, 1944’te Gençlerbirliği genç takımında futbola başlayıp, bir yıl sonra 17 yaşında oynamaya başladığı Selçukspor’da parlayıp, Ereğli Sümerspor’a transfer olunca ün kazandı. 1952’de bir ara İdmanyurdu’na geldi, fakat Ereğli’de nişanlandığı için Sümerspor’da kaldı. Daha sonra Şekerspor’a transfer oldu. Sağbekte 12 numaralı forma ile şöhret yaptı. 40 yaşına kadar kaptanlık bandını taşıdı. Kayseri’de Sümersporlar arasında yapılan maçları seyreden Gündüz Kılıç teklif yaptı, fakat ailevi nedenlerle Galatasaray’a gidemedi. Ayrıca Bursa Merinos ve Hacettepe de istedi. Avusturya’nın Sturm Graz ve Belçika’nın Charleroi takımlarına karşı Konya karması’nda yer aldı. Şekerspor’da, Türkiye Şeker Fabrikaları şampiyonluğu ve iki defa lig Şampiyonluğu sevinci yaşadı. Futbolu bıraktıktan sonra hakemlik, Selçukspor ve Demirspor’da da antrenörlük yaptı, çalıştırdığı Konyaspor genç takımı şampiyon oldu.
            Mehmet Köseler’in büyük oğlu Mehmet Ali; babasının çalıştırdığı Konyaspor genç takımında başladığı futbolu Demirspor, Şekerspor, Ceyhanspor, Ankara Şekerspor, Selçukspor ve Teksinspor’da sürdürdü. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi olan oğlu Mehmet Tarık, yüzme ve basketbolla, İstanbul’da görev yapan kızı Çevre Mühendisi Didem de yüzme ve jimnastik ile ilgilendiler. Mehmet Köseler’in diğer oğlu Muammer’de futbolla babasının antrenör olduğu Konyaspor genç takımında tanışıp, Demirspor, Yolspor ve Selçukspor formalarını giydi. THY’nda pilot olan kız kardeşleri Mine Kandilli’nin oğullarından Tolga Batur Kuleli Askeri Lisesi’nde, Mert Ali de ortaokulda ve Yeşilyurt kulübü futbol okulunda oynadılar.
            Köseler ailesinin üçüncü ferdi Mustafa da Selçukspor’da yetiştikten sonra Karayolları’nda işe girip, yer aldığı Yolspor’da futbola veda etti. Mustafa Köseler’in büyük oğlu İbrahim Köseler, Konyaspor genç takımında başladığı futbolu Demirspor, Şekerspor, Yolspor ve Kadınhanıspor’da sürdürdü. İkinci oğlu Metin Köseler de Konyaspor genç takımında başladığı futbola Meramspor, Selçukspor ve Kadınhanıspor’da devam etti. Küçük oğlu Selim Köseler; Yolspor, Meramspor ve Köy Hizmetleri formalarını giydi. Kızı Gülseren’in oğullarından Mustafa; Tümosan, Şekerspor ve Karamanspor’da top koştururken, Hamdi Tümosanspor’lu oldu.
            Köseler ailesinin diğer oğlu Selçukspor’un kaptanlarından Ekrem Köseler’in babası olan Osman Köseler gibi oğulları Orhan, Ekrem, Ahmet, Hüseyin ve Burhan Köseler Selçukspor sevgisiyle büyüdüler, Ekrem yıllarca taşıdığı Sarı Lacivert formadan başkasını giymedi ve futbola bu kulüpte kaptan olarak veda etti. Burhan ise, Konyaspor genç ve amatör takımlarında oynadı.
            Fiziksel engelli olan beşinci kardeş İsmail Köseler, futbol oynayamadı, ancak koyu bir Selçukspor taraftarı idi. Sarı Lacivertlilerin hiçbir maçını, hatta antrenmanlarını kaçırmazdı. Maç olmadığı günlerde onu Arslanlı Kışla civarındaki arsada futbol oynayanların yanında görebilirdiniz. Futbolcu olan oğullarından Mehmet Kültürspor’da, Hasan Demirspor’da, Kırşehir’de beden eğitimi öğretmenliği yapan Yasin ise Medaş Tek Meramspor ve Demirspor’da yer aldı.
            Bu arada Türk futbolunda eşine rastlanmayacak bir sporcu kaynağına isterseniz; spora atletizmle başlayan, Demirspor’da futbol oynayan, Konyaspor altyapısı ve profesyonel takımı, Demirspor, Üniversitespor, Tek Meramspor, Aksarayspor gibi takımları çalıştıran, Köseler ailesinin dayılarının oğlu Ömer Zengin’i de dâhil edelim. Geçmişte İngiltere’de bazı takımlarda asistanlık yapan Zengin’in kardeşi Kerim, Demirspor ve İzmir Havagücü’nde oynarken, oğlu Erdinç de basketbolu seçti.
            Görüldüğü gibi, Selçukspor denilince akıllara Dolav semti, günümüzde değişik yerlerde yaşıyor olsalar da Renklibay ve Köseler aileleri geliyor, 65 yıldır birlikte anılıyor, özdeş hâle gelmiş bulunuyorlar. Bunun için belediyelerin Konya futbolunun çınarı futbolcu menbaı Selçukspor’la birlikte, 64 yıllık Stadspor ve 53 yıllık Meramspor gibi pür amatör kulüpleri destek vererek, yaşatmaları gerekir.
            KARATAYLI MİLLİ VE PROFESYONEL FUTBOLCULAR
            Karatay ilçesi sınırları içinde yer alan semt ve mahallelerde dünyaya gelmiş, ya da ikamet etmiş olanlar arasında milli formayı giymiş, ya da profesyonel takımlarda oynamış futbolcular var. Bunların başında dokuz yılda Beşiktaş’ta oynadığı 350 maçta 290 gol atan, 18 defa milli takımda yer alan Şevket Yorulmaz gelir. Güllükbaşı civarında Çifte Merdiven Mahallesi’nde doğan, Konya’da hiçbir takımda oynayamadan 18 yaşında askere giden Yorulmaz, Antakya Jandarma Alayı’nda bölükler arasında yapılan karşılaşmalarda oynarken komutanı tarafından Ankara Jandarmagücü’ne gönderilmiş. Aynı takımda Konyalı Ali Pekatılır ile birlikte forma giymiş ve 1946’da terhis olunca Jandarma Genel Komutan yardımcısı Fevzi Rahmi Aydın Paşa onu Beşiktaş’a götürmüş. 10 takımla oynanan, takımların sadece 18’er maç yaptığı İstanbul liginde 1950-1951 sezonunda 23 ve 1951-1952 sezonunda 19 golle iki defa gol krallığını kazanan, eski başkanlardan Süleyman Seba’ın sağaçık, Hakkı Yeten’in sağiç, Çengel Hüseyin’in (Saygun) soliç ve Şükrü Güles in’in solaçık’ta yer aldığı Beşiktaş’ta santrfor oynadıktan sonra, Bursa Merinos’ta antrenör-futbolcu olarak beş yıl oynayıp, 1960’ta futbolu bırakarak, 1978’e kadar takımı çalıştıran Şevket Yorulmaz, İstanbul’a dönerek vefat edinceye kadar Beşiktaş’ın müdürlüğünü yaptı.
            Konyaspor’da futbol oynayıp, 3 dönem başkanlık yaparak unutulmayan isimler arasında yer alan Mehmet Oktut, 15 yaşında genç takımda futbola başladı. Karakayış Mahallesi’nde evleri olan Oktut, 1971’de 17 yaşında ilk defa giydiği A takım formasını 1976’ya kadar taşıdı. Bu arada 1971’de Konya’daki genç takım maçlarını seyreden Gündüz Tekin Onay, onu genç milli takıma aldı ve Antalya’da Bulgaristan’a karşı oynadı. Sonra Doğan Andaç tarafından amatör milli takıma seçilerek, Atina’da Yunanistan’a, İzmir’de Bulgaristan’a ve Kıbrıs’ta Almanya’ya, askerde iken de Ordu takımına seçilerek Pakistan’a karşı oynadı. Beşiktaş, Eskişehir, Bursaspor ve Zonguldak’tan teklif almasına rağmen, Ankara İTİA’de yüksek tahsilde iken askerliğini de düşünerek A. Osman Renklibay’ın israrıyla Ankaragücü ile anlaşıp, 1980 sonuna kadar unutulmaz maçlar oynadıktan sonra Konya’ya dönerek ticarete atılıp, 27 yaşında futbola veda etti.
            Niğde’de 1955’te doğan, ancak ailesi ile birlikte bir yaşında geldiği şehrimizde eski garaj civarında Pir Esat (Pisili Sultan) türbe ve mescidi’nin karşısındaki evde büyüyen Kâmil Köprülü, futbola 1969’da Konyaspor genç takımında başladı. İdmanlara devam ederken bir yıl sonra İdmanyurdu genç takımına geçti ve 1972’de Stadspor’a transfer olarak iki yıl oynadı. Askerde Muhafızgücü formasını giydi, dönüşünde Stadspor’un son maçlarında yer aldıktan sonra genç takımdan ayrıldığı İdmanyurdu’nun profesyonel takımına dönüş yaptı. İdmanyurdu’nda oynarken Galatasaray, Adanaspor, Eskişehir ve Göztepe’den teklif aldı, oynayamam diye Galatasaray’a gitmeyip, Adanaspor’la anlaştı. Adanaspor ikinci yıl l. Ligi ikinci bitirerek UEFA kupasına katılma hakkını kazandı. Ancak, Kâmil Köprülü yoğun özel işleri nedeniyle Konya’ya dönünce UEFA maçlarında oynayamadı ve 26 yaşında sahalardan erken ayrıldı.
            Yolspor’da yetişip, Seydişehir Etibank Alüminyumspor’da parlayan, Ümit millî takımda oynarken dikkati çekerek transfer olduğu 1. Lig’deki Karabükspor’da başarılı maçlar çıkaran Fikret Bademci de Karatay’ın ün yapmış futbolcularından birisi. Emin Cankurtaran’ın başkanlığı sırasında Fenerbahçe’ye transferi de sözkonusu olan Bademci, daha sonra Kırıkkalespor’a geçerek, futbolu bırakınca bu takıma antrenör oldu. Karabük’ten önce Konyaspor’un almak istediği, ancak anlaşamadığı Fikret Bademci, halen Kırıkkale’de öğretmenlik yapıyor.
            Karakayışlı futbolculardan birisi olan Serpil Pilgir, futbola 1958’de Karma Ortaokul’un son sınıfında iken Sadettin Temeller’in çalıştırdığı Gençlerbirliği genç takımında başladı ve 1959’da A takımın çalışmalarına alındı. Siyah beyazlı formayı 2-0 yendikleri Kıbrıs Türkgücü ile yapılan özel maçta giydi. 1960’ta ise 1-1 berabere biten Karagücü müsabakasında ilk resmi maçını oynadı. 1963-1964 sezonlarında şampiyonluk sevinci yaşadı. Kaptan Çetin Taşpınar bir yıl ceza alınca kaptanlık yaptığı 1964 sonunda yüksek tahsil için İstanbul’a gitti ve Gençlerbirliği Konyaspor ismini alıp, 2. Lig’e girince üç bin liraya profesyonel olarak maçlara gelip gitmeye başladı. Bu arada Karamanlı İzzet, oynadığı Göztepe’ye götürmek istedi İki sezon sonunda Kimya Mühendisliği Yüksek Okulu’nda dersler ile futbol birarada yürümeyince bir yıl sahalardan uzak kalıp, 1968’de transfer olduğu Beylerbeyi ile Konya’da Konyaspor’a karşı oynadı. 1968-1969 sezonu sonunda Beylerbeyi
3. Lige düşüp, laboratuvar çalışmaları da aksayınca futbolu bıraktı. 1972 yılında yedek subayda Balıkesir Karagücü’nde tekrar futbola döndü, 1. Ordu Karmasında yer aldı, ancak askerden sonra futbolu bıraktı.
            Topraklık’ta Koyunoğlu Müzesi’nin karşısındaki Hacı Hasan Büyük Cami yanındaki sokakta evleri olan Şükrü Tellioğlu, mahalle takımında top peşinde koşarken, 1951’de kaydolduğu İmam Hatip Okulu’nun lise kısmında takıma girince maçları seyreden Gençlerbirliği idarecisi merhum Nuri Yenal, genç takıma almak istedi, ancak aynı sokakta oturan Nuri Küçükköylü, Şükrü’yü İdmanyurdu’na götürdü. İdmanlara çıkıp, A takıma karşı çift kalede genç takımda oynarken Karayolları’nda çalışan dayısı Necati Termiyeci, onu Yolspor’a götürerek kaptan Ali Pekatılır ile tanıştırdı. Böylece 1956’da Yolsporlu oldu ve ilk maçında Gençlerbirliği’ne karşı oynadı. Nuri Yenal’ın “Sana siyah beyaz forma giydiremedim, fakat bu forma da yakışmış” dediğini bugün bile hatırlıyor.
            Yedek subayda Polatlı Topçu Okulu’nda ve kıt’a hizmetinde Erzurum Karagücü’nde kaptanlık yaptı. 3. Ordu karmasında oynadı. 1962’de Konya’ya dönüp, Karayolları’nda işe girerek, Yolspor’da yer almaya başladı. 1964’te Mehmet Cur’dan kaptanlığı devraldı. 1958-1959’da Konya genç karmasında, 1962-1966 arasında Konya karmasında yer aldı. 1965’te Gençlerbirliği istedi, fakat Karayolları Bölge Müdürü Hilmi Nalbantoğlu, Yolspor şampiyon olmadan gitmesine izin vermedi. 1965-1966’da Yolspor şampiyon olunca Konyaspor’a transfer olarak iki sezon Siyah Beyazlı formayı giydikten sonra 1969-1970 sezonunda Yolspor şampiyon olunca futbolu bıraktı. Tellioğlu, daha sonra üç yıl hakemlik, 1980’e kadar gözlemcilik yaptı.
            Konyaspor’da Beşiktaşlı Güvenç Kurtar’la yanyana oynayan Sami Ot, futbola babasının Karayolları’nda görevli olduğu Akşehir’de semt takımı Zaferspor’da başladı, babası tayin olunca yerleştikleri Topraklık’ta da semt takımı Ümitspor’da devam etti. 1970’te katıldıkları turnuvada göz doldurarak Kültürspor’a girip, üç sezon oynadı. 1973-74 sezonunda Demirspor’da parladı ve sezon sonunda maddî sıkıntı sebebiyle dış transfer yapamayan Konyaspor’la anlaşarak, 1977-1978 sezonu sonuna kadar siyah beyazlı takımda forma giydi. 1978-1979 sezonunda amatörlüğe ve Demirspor’a döndü, ancak işlerinin yoğunluğu sebebiyle dört yıl ara vererek, 1984’te askere gidip, Erzincan Karagücü’nde futbola dönüş yaptı. Terhisinde 1985-1986’da Selçukspor’a transfer oldu ve 1. Kümeye çıkınca yarım sezon oynayıp, futbola veda etti.
            Konya’da dünyaya gelen Mehmet Güntan, 3-4 aylık iken ailesi Ankara’ya yerleşince Atatürk İlkokulu’nda öğrenci iken komşuları Avni Bulduk’un başkanı olduğu Güneşspor’un Hergele Meydanı’nda idman yapan futbolcularını seyrederek futbola heveslenmiş. Dokuz yaşında Konya’ya dönerek eski garaj civarına yerleşince kaydolduğu Hâkimiyet İlkokulu’nun bahçesinde Kâmil Köprülü, Mehmet Çumralı ve Kenan Köprülü ile birlikte mahalle maçları yaparken, İdmanyurdu genç takım antrenörü merhum İsmail Doğan, çalışmalara katılmaya çağırmış. 1963’te idmanlara çıkmaya başlamış ve 1965’te Konyaspor’un sezon açılışından önce genç takımların yapacağı maçtan önce arkadaşları Mehmet Çumralı, Mustafa Şener, Sinan Yılmazoğlu ve Kenan Köprülü, Konyaspor’da oynamasını isteyip, idareci Nami Hıdır da beğenince Konyasporlu olmuş. Şener, Çumralı ve Sinan’la birlikte A takımın idmanlarına çıkarmaya başlamışlar, 1966’da Kütahyaspor’la oynanan özel maçta da ilk defa Konyaspor profesyonel takımında yer almış.
            Dört yıl amatör oynayan Güntan, 1970’te profesyonel oldu, Adanaspor antrenörü Nazım Koka’dan transfer teklifi aldı, ancak forma sevgisi ağır basınca Konyaspor’dan ayrılmadı. 1972’de askere giderek Ankara Karagücü’nde oynadı, dönüşte Konyaspor’la anlaşamayınca işveren Şekerspor’a transfer oldu ve 1982-1983 sezonunda şampiyon olan Yeşil Beyazlı takımda futbol hayatını noktaladı.
            Sırçalı Mescit mahallesinde doğan Ahmet Özbaş, kaleci Talât ve kardeşi İhsan Öncel’in de yer aldıkları “Kartalspor” isimli semt takımında top peşinde koşmaya başlamış. Eniştesi İdmanyurtlu Teyfik Türkkan, onu Yarbay Refet Çağlar’ın çalıştırdığı İdmanyurdu genç takımına götürmüş, bir yıl burada idman yaptıktan sonra çırak olarak çalıştığı terzi dükkânının bitişiğinde terzi olan Selçukspor Başkanı Lütfi Göksu, lisans çıkarmış ve Ahmet Özbaş, 1955-1956 sezonunda bu takımda oynamış. 1957 başında Yolspor’a geçmiş ve aynı zamanda ilk defa kurulan Galatasaraylı Musa Sezer’in çalıştırdığı Konya genç karmasına seçilmiş. 1957’de Yolspor’da hiç oynamadan Selçuksporlu Doç Hüseyin Durur ile birlikte İzmir’e gidip, Altınordu ile konuşmuş, ancak anlaşamamışlar. Oradan Aydın’a geçen Özbaş, Esnafspor’la anlaşarak 1957-1958 sezonunda bu takımda oynamış, Konya’ya dönünce de Şekerspor’a transfer olarak işe girmiş, 1958-1959 sezonu sonunda Siirt’e askere gitmiş. Futbolcu olduğu için gönderdikleri Ankara Jandarmagücü’nde iki yıl yer aldıktan sonra, terhis olunca akrabası antrenör İsmet Arıkan onu Ankaragücü’ne götürmüş. Antrenör Sabri Kiraz, idmanlara çıkarıp beğenmiş, fakat memleket hasreti çekince Konya’ya dönerek yeniden işe girip, Şekerspor’da oynamaya başlamış.
            Gençlerbirliği, 1965’te Konyaspor adıyla 2. Lig’e girince üç bin liraya profesyonel olan Özbaş, 1968-1969 sezonu sonunda Konyaspor’un ilk antrenörü olan Orhan Sözeren’in isteğiyle Aydınspor’a geçerek, burada iki sezon geçirdi. Bu defa Şekerspor’da antrenörü olan Toros Adnan (Türkkan), çağırınca Amasyaspor’a gitti ve iki sezon bu takımın formasını giydi. Konya’ya dönerek, kapandığı için 1973-1974 sezonunda 2. Kümeden başlayan Şekerspor’da yer aldı ve takım 1. Kümeye çıkınca da futbola veda etti. Ahmet Özbaş, daha sonra çeşitli takımlarda antrenörlük yaptı.
            Çukurmektep civarında dünyaya gelen, ilkokula Mahmut Şevketpaşa’da başlayıp, Sedirlerde bitiren Sabri Demir, gazetelerde resmini gördüğü Lefter ve diğer şöhretli futbolculara heveslenip, iple bağladıkları bez topla mahallede top oynamaya başlamış. 1954’te girdiği Sanat Okulu’nda atletizm, basketbol, voleybol ve futbolla meşgûl olarak Şekersporlu Cahit, Yolsporlu Akgün ve Sertaç’la birlikte okul takımında oynarken 1955-1956 ve 1957-1958’de iki defa Konya şampiyonluk kazanmışlar.1956’da Hara’da top oynarken gören idareci Ali Çiçek, onu 1952’de kurulan ve 1964’te Çimentospor’a iltihak ederek tarihe karışan yeşil sarılı Konyaspor’a götürdü. Bu takımda 1956-1957 ve 1958-1959’da iki defa gol kralı oldu. Bu defa Nuri Yenal, beğenerek idareci Mehmet Ulukoç’u gönderip, 1960 yılında Sabri Demir’i Gençlerbirliği’ne aldı. 1963’te askere gitti ve dört maç eksik oynadığı hâlde 1962-1963 sezonunda üçüncü defa gol krallığını kazandı.
            Askerde 1. Ordu karmasına seçildi ve İzmit Karagücü kadrosuna girdi. Lisansı Gençlerbirliği’nde olduğu için dönüşte siyah beyazlıların 1964-1965 sezonundaki son maçlarında oynayıp, takım Konyaspor adını alınca 11 bin liraya profesyonel oldu. Ancak, kadro değişip fazla oynama şansı bulamayınca 1957’de Yolspor’a transfer oldu ve 1970-1971 sezonu sonunda 15 yılda 200’ün üzerinde gol atarak futbola nokta koydu. Konya’da açılan hakem kursuna katılıp, 14 yıl hakemlik, yedi yıl Federasyon gözlemciliği yaptı. Milli hakemliğe yükseldi. 1983-1984 sezonunda 19 profesyonel maçta görev alarak rekor kırdı.
            Genç takımdan yetişerek hem amatör, hem de profesyonellik dönemlerinde İdmanyurdu’nda oynayan futbolcular arasında Beysokağı’ndan Fahrettin Ay ve Çukurmektep civarından Mehmet Karabağ da vardı. Daha sonra Fahrettin Ispartaspor forması giyerken, Karabağ da Yolspor’a geçerek futbolu orada bıraktı.
            KARATAYLI FUTBOLCULARDAN BİR DEMET
            Feritpaşa İlkokulu arkasında oturan Konyaspor genç ve amatör takım kalecisi, Derbentspor’da oynarken Türkiye’de ilk defa UNESCO tarafından dünyada yılın Fair Play centilmenlik ödülü verilen, Konyaspor PAF takımı, Demirspor, Çatalhüyük Çumra Belediyespor, Konya Şekerspor ve bazı takımları çalıştıran, halen Konyaspor altyapı teknik sorumlusu olan İsmet Karababa’nın antrenörlüğünü yaptığı Konyaspor da üç yıl kırmızı kart görmeyip UNESCO’nun Fair Play ödülüne lâyık görüldü. Kardeşi Mehmet Karabağ da siyah beyazlı genç ve amatör takımda forma giydi.
            Karatay kökenli futbolculardan Konyaspor ve Demirspor’da oynamış olan İsmet Demir, Kültürsporlu Kara Mehmet Türkoğlu, Topraklık’tan Kültürspor, Konyaspor profesyonel takımı ve Yolspor’da kalecilik yapan Ahmet Selçuk, Meramspor ve İdmanyurdu forması giyen Dolavlı Ferhat Özbekoğlu, İdmanyurdu genç takımı kalecisi Dr. Mustafa Koyuncu, İdmanyurdu ve Yolsporlu Hüseyin Soğancı, İdmanyurdu ve Şekersporlu İbrahim Kavun, Yolsporlu merhum Osman Subaşı, Stadspor, Gençlerbirliği ve Zaferspor’da oynayan Köprübaşı’ndan Recep Özmeral, Etbalık ve Şekersporlu Arslanlı Kışla’dan Kadir Buşgut, Ahmet Dede Yediler’den eski Konyaspor ve Meramspor’da top koşturan Mehmet Tuna, Konyaspor genç takımı ve Kadınhanısporlu Köprübaşı’ndan Fatih Karakurt, Yolspor forması giyen, sonra İdmanyurdu’nda masa tenisi ve voleybol oynayıp, atletizm yapan ve 75 yaşında olduğu hâlde veteranlar tenis klasmanında kendi yaş katagorisinde yıllarda Türkiye şampiyonu olan, veteranlar millî takımı kaptanı olarak Dünya şampiyonalarında raket sallayan İsmail Serim de aslen Çifte Merdiven Mahalleli.
            Etbalıkspor’da oynayan, Araplarspor antrenörü Araplarlı Lütfi Sürücü, aynı semtten Selçuksporlu Şükrü Dölekçap ve kardeşi İbrahim Dölekçap, Çukur Mahalle’den Etibank ve Mobilyacılar Sitespor’da oynayan Basri Sargın, İşgalamanlı Etbalıkspor, Konyaspor amatör, Şekerspor ve Yolspor’da oynayıp, Demirspor ve Yolspor’u çalıştıran Mehmet Gül, Akçeşme’den Ali Sargın, Selçukspor, Beyşehirspor, İdmanyurdu ve Köy Hizmetleri’nde oynayan merhum İsmail Baş, İdmanyurtlu Hüseyin Baş, Sedirler’den Selçuksporlu Rifat Tankut, Kromsporlu Recep Çınar, İdmanyurdu, Karagücü, Etibank ve Köy Hizmetleri’nde oynayan Ethem Köse, eski garaj civarında yetişen Konyaspor, Stadspor ve Yolsporlu kaptan Mehmet Çumralı, Stadsporlu Alaaddin Yıldırım, Selçukspor’da yetişerek Meramspor’da oynayan gazeteci Orhan Berk, Mevlâna Türbesi civarından olan merhum Meramspor kalecisi ve Konyaspor idarecisi Aziz Aydınoğlu, Stadspor ve Gençlerbirliği formalarını giyerek 2 defa gol kralı olan Ali Büyüközmen, Kültürspor ve İdmanyurdu kaptanı Mehmet Boncuk, Topraklık Kerimler Caddesi üzerinde yıllarca oturan Selçukspor, Etibank, Şekerspor ve Köy Hizmetleri’nde top koşturan Hasan Karpuzcu, Karakayış kökenli olanlardan Konyaspor amatör takımı ve Şekerspor’da forma giyen Reşat İplikçi, Meramspor ve Köy Hizmetleri’nde oynayan Mustafa Topbasanlar, Araplarspor’da oynayan Araplarlı Kadir Kavut, Kromspor, Derespor ve Araplarsporlu Ese Hançerli, İsmilspor ve Selçuksporlu Remzi Ay, Stadspor ve Meramspor’da oynayan Dolavlı merhum Cafer Tayyar Karababa, Sedirler’den İdmanyurdu kalecisi Veli Ünverdi, eski Konyaspor ve Meramspor’da forma giyen Osman Özdemir, Hacı Ömerler Sokağı’ndan yeşil sarı formalı Konyaspor ve Meramspor’da top koşturan Muammer Çeşmeci, Gençlerbirliği’nde oynayan merhum Yılmaz Akyüz, Kadınhanı Doğanspor kalecisi Mehmet Ulutaş, Civar mahalleli Yolspor’da oynayan milli hakem İbrahim Çanak, Topraklık Cami sokakta büyüyen Zafersporlu Nail ve kardeşi Selçuksporlu Osman Tellioğlu ile Kerimler Caddesi çıkmaz sokakta oturan Mahir, Dolavlı Terzi İlyas ve Şakir Büyükkoşucu’da tesbit ettiğimiz Karatay kökenli diğer sporcular.
            JANDARMA ALİ VE DEVRE ARKADAŞLARI
            Halen hayatta olan, askerde Ankara Jandarmagücü’nde oynayan Beşiktaş’tan teklif alan ve Yolspor’un ilk kaptanı olan Ali Pekatılır’a ayrı bir paragraf açmak gerekir. Belçika’da yapılan askeri pentatlonda sekiz bin metre koşuda Avrupa rekortmeni İsviçreli rakibini geçerek Dünya Birincisi olan, spora atletizmle başlayıp Yolspor’da 40 yaşına kadar kaleci dâhil her mevkide oynayan, aslen Tercüman mahallesi’nden olan 1922 doğumlu Pekatılır, spor sahalarında “Jandarma Ali” lâkabıyla anıldı. Futbolu bıraktıktan sonra Yolspor’u çalıştıran, ayrıca yıllarca futbol, güreş ve voleybol hakemliği yapan, Ankara’da ikamet ettiği sırada birçok maç yöneten Ali Pekatılır, futbol ve voleybol il temsilciliği de yaptı. İlgilendiği spor branşlarında başarılı olan, 1942’de Kütahya’da kır koşusu grup ve yıllarca yol koşusu il birinciliğini kazanan, futbola askerde başlayıp, Beşiktaş’ın Konyalı milli santrforu Şevket Yorulmaz ve Vefalı milli futbolcu İsmet Yamanoğlu ile Jandarmagücü’nde birlikte oynayan Pekatılır, Yolspor kaptanlığı bandını Mehmet Cur’a teslim etti.
            Balkanlardan gelip, Güllükbaşı ve civarına yerleşerek 1920’li yıllardan itibaren futbol oynamaya başlayan Türk, Pomak ve Boşnak asıllı insanlar Konyalı gençler için spora karşı özendirici unsur oldular. Şevket ve kardeşi Şevki Yorulmaz, Kâzım Özbay, Şükrü Sümer, Hasan ve Hamdi Yorulmaz, Yandan Arif ve kardeşi “Pırasa” lâkaplı Osman Sevinç, Harun Doğan, Yaşar Boydaş, Mustafa ve Ali Temel, Gençlerbirliği’nin eski kalecilerinden Pomak Mehmet, Selçuksporlu Ahmet Tosun, 40’lı yıllarda Gençlerbirliği’nde oynayan Adem, Dondurmacı Şaban Demirölmez, boksör İsmail Karakocaoğlu, Cemal Erkök ve ağabeyi Güreş Federasyonu eski başkanlarından Reşat Erkök ve Türkistan asıllı Rahmetullah Şimşek bunlardan bazıları.
            Nüfus kütüğü Karatay’da olanlardan Hasan ve Hamdi Yorulmaz, Selçukspor’da yetişerek Gençlerbirliği formasını giydi. Şükrü Sümer ve Beşiktaşlı Şevket’in kardeşi Şevki Yorulmaz, Gençlerbirliği’nde solaçık oynadılar. Çifte Merdiven mahallesinden İsmail Karakocaoğlu, hem Gençlerbirliği hem İdmanyurdu’nda futbol oynadı, hem de 1947’de Türkiye ikincisi ve Konya’da boksu yerleştiren isim oldu. Güllükbaşı semtinde oturup, yakındaki İdmanyurdu sahasında futbola tanışanlardan Yaşar Boydaş Gençlerbirliği’nde sağaçık, Dişçi Mustafa Arslan da sağ ve solbek oynadı. Güllükbaşı civarındaki gençlerin büyük bölümü Gençlerbirliği formasını giydiler. Mustafa Temel santrfor, Ali Temel solaçık idi. Zenburi mahallesi’nden Vedat Gençlerbirliği’nde sağiç, Güllübaşı’ndan Şahabettin Şengöz de santrfor olarak yer aldılar.
            GENÇLER VE YURTLU “NURİ AĞABEYLER”
            Spor camiasında aradan geçen uzun yıllara rağmen anılmaya devam eden ve adeta sporla özdeş hale gelen spor adamlarımız mevcut. Bunlardan Karatay ilçesi kütüğünde adı yazılı olan ve hiçbir maddî menfaat beklemeden kendilerini spora adamış olan Gençlerbirliği ve İdmanyurdu’nun “Nuri Ağabeyler”ini genç kuşak öğrensin istedim.
            Zenburi Mahallesi’nde oturan ve Kapı Camii’nin karşısında manifaturacılık yapan Ahmet Ağa’nın oğlu olan 1908 doğumlu Nuri Yenal, Gençlerbirliği’nin sembol isimlerinin başında gelir ve aradan geçen uzun yıllara rağmen rahmetle yadedilir. Spor camiasında yaşamı boyunca “Gençlerbirliği’nin Nuri Ağabeyi” olarak saygı gören, Gençlerbirliği B takımında futbola başlayan Nuri Yenal, aynı zamanda 1920’li yıllarda Konya’nın ilk bisiklet sporcularından birisi idi ve 1932’de yol yarışında Türkiye ikincisi olmuştu. 1930’lu yılların ortasına kadar siyah beyazlı takımda ve Konya karmasında oynayıp, kaptanlık yapan Nuri Yenal, 1931’de idarecilerle arasında soğukluk meydana gelince İdmanyurdu’na geçmiş, ancak 2-3 ay sonra siyah beyaz formaya geri dönmüştü.
            Çok yönlü bir spor adamı olan Nuri Yenal, futbolu bıraktıktan sonra Gençlerbirliği ve Konya karmasının idareci ve antrenörlüğünü, hem de 1955’e kadar bisiklet ajanlığı görevini üstlendi. Gençlerbirliği’ne Saim Kıyıcı, Recep Küçüksarvan, İhsan Vatankurtar, Necati Doruk, Fethi Elberk ve Hasan Göçel’in yer aldığı bisiklet takımı kurup, İdmanyurdu ile rekabet ederek Konya bisikletine katkıda bulunmuştu. 1956’da Ankara’da düzenlenen turnuvada “Cumhuriyet Kupası”nı kazanan Konya Karması’nın idarecisi olan Nuri Ağabey, memuriyet hayatında Adliye Başkâtipliği, Karaman ve Konya Cezaevi Müdürlüğü yaptı. Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’la şahsi dostluğu bulunan Nuri Yenal, Gençlerbirliği’nin Konyaspor adını alarak 2. Lige girmesinde büyük pay sahibi oldu.
            1950’ye kadar Topraklık’ta Koyunoğlu Müzesi karşısında Hacı Hasan Büyük Cami’nin sokağındaki evde oturan 1914 doğumlu “İdmanyurdu’nun Nuri Ağabeyi” Mehmet Nuri Küçükköylü, futbola 1931 yılında yaşça büyük Hasan Dayı (Güngör), Kadıların Cemal Sürmeli, Necati Kaşıkçı, Nail Tok, kaleci Mustafa Asım gibi futbolcuları seyrederek “Yandan Arif” lâkaplı Arif Sevinç ile birlikte başladı. 1930’lu yıllarda Konya karmasında ve 16 yıl İdmanyurdu’nda oynadı. 1946’da İdmanyurdu’nun Kasımpaşa’yı 4-2 yendiği maçta Nuri Ağabeyi solbek olarak seyretmiştim. Kendisinden altı yaş büyük olan Nuri Yenal ile birlikte Konya futboluna sporcu, idareci ve başkan olarak önemli katkıda bulundu. İdmanyurdu sahasının İmam Hatip Lisesi’ne satılıp, Zafer’deki çarşının yerindeki üç katlı binanın satın alınarak, İdmanyurdu’na mülk kazandırılmasında ve yeşil beyazlı takımın 3. Lig’e girmesine öncülük etti.
            SAHALARDAN GELİP GEÇEN ŞÖHRETLİ FUTBOLCULAR
            Geçmişte ve günümüzde Karatay ilçesi kütüğünde kayıtlı, ancak milli ve profesyonel olmayan futbolcu sayısı da hayli fazla. Bunları da 1912’de doğup, Köprübaşı’nda Darülirfan’da okurken topa heveslenen, 1928’de Lise’de iken arkadaşlarıyla İdmanyurdu’na giren “Pomak” lâkaplı Sadık Özer ile başlayalım:
            Nuri Yenal’ın 1929’da Gençlerbirliği’ne götürdüğü Sadık Özer, Liseyi bitirdikten sonra özel maçlarda beğenilip, takım arkadaşı Ressam Suavi ile birlikte Adana’ya transfer olarak sekiz ay Adana İdmanyurdu, Suavi de Torosspor’da oynamışlar. Özer 1936’da İstanbul’da yedek subay olarak askerliğini yaptıktan sonra tekrar Gençlerbirliği’nde futbola devam etmiş, bu arada İnhisarlar İdaresi’nde (Tekel) tütün eksperi olarak İstanbul’a tayin edilince Vefa’da oynamış, ancak görevi gereği sık sık İstanbul dışına gittiği için 1939’da 27 yaşında futbolu bırakmak zorunda kalmış. Sadık Özer’in kardeşleri Ahmet, Hüsnü ve Enver Özer de Gençlerbirliği’nde oynadılar. Türk futbol tarihinde bir ilk olan 4 kardeşten Toprak Mahsulleri Ofisi memuru Enver Özer’i ben seyrettim. En son sağbek Enver Özer, 1952’de yerini Dişçi Mustafa’ya bırakıp, Tahsin Par, Mehmet Ortaer, Abdullah Büyükkoşucu, Saffet Demirok, Yaşar Boydaş, Ankaralı Abdullah, Nazmi Meriç, Cömen Halil, İsmail Karakocaoğlu ve Şahabettin Şengöz’lü takımdan ayrıldı.
            Ahibaba Camii karşısında evi bulunan Kadıların Cemal Sürmeli, İdmanyurdu’nun ilk futbolcularındandı. 1920’li yılların ortasından 30’lu yılların başına kadar Hasan Güngör ve Necati Kaşıkçı ile yeşil beyaz takımın haf hattını teşkil ediyorlardı. Sürmeli ve Güngör, aynı zamanda tenis oynayan, Cemal Sürmeli ayrıca boks yapan ilk sporculardandı. Sporculuk dışında da arkadaş olan ve ticaretle uğraşan bu üçlü İdmanyurdu’nda başkanlık da yaptı. Konya’nın tanınmış eşrafından olan Kadıların Cemal, Kapı Camii’nin kıblesinde Tevfikiye Caddesi’ne çıkan köşede manifaturacılık yapıyordu.
            Karatay ilçesi nüfus kütüğünde kayıtlı futbolcular arasında 1930’lu yıllarda futbolun yanısıra boks yapan, bisiklet yarışlarına katılan Dağcılık İl Temsilcisi Recai Kıcıkoğlu’nun babası Tolluoğlu Mahallesi’nde oturan Mehmet Kıcıkoğlu, Köprübaşı’nda evleri olan Ali Baba (Köse) ve kardeşi Veli ile İdmanyurdu, Altınordu ve Ankara Gençlerbirliği’nde oynayan İhsan Batu, Durakfakı’da oturan İdmanyurtlu “Kolcu” Rıfkı Mendi, İdmanyurdu’nda oynayıp başkanlık yapan, Konyaspor ile birleşildikten sonra başkan olan Köprübaşı’ndan Halis Ünal, Tekke mahallesi’nden Gençlerbirliği kalecisi Hidayet Dirik, Gençlerbirliği sağbeki Feyzi Duyuldu, futboldan sonra yıllarca tenis şampiyonu olan Yunusoğlu mahallesi’nden Şevket Büyükışıkgil, ağabeyi Sanat Okulu öğretmeni Hasan Büyükışıkgil, santrfor Önder Tozkoparan, ağabeyi Mustafa Tozkoparan, Gençlerbirliği, Yolspor, İdmanyurdu ve Merinos’da oynayan Ovaloğlu sokağı’ndan Ali Galip Uğurel, Türbeönü’nde dükkânı olan 40’lı yılların İdmanyurdu kalecisi Mevlüt Tanju, Dolav’dan Selçuksporlu Mehmet Dalkıran, Selçukspor’da oynayan ve günümüzde antrenörlük yapan oğlu Ahmet Dalkıran, Çukurmektep sokağı’ndan İdmanyurdu kalecisi kunduracı Esat Aksekibilgin, Durakfakı’dan İdmanyurdu kalecisi Selahattin İzbudak, İdmanyurdu ve Beşiktaş kalesini koruyan Şems mahallesi’nden kaleci Bursalı Ergun Karatay kökenli şöhretlerdi.
            KARATAY KÖKENLİ ŞAMPİYONLAR
            Nüfus kütüklerinde “Karatay” yazan tesbit edebildiğim çok sayıda sporcu bulunuyor. Bunlar arasında Dünya, Avrupa ve Balkan Şampiyonaları ile uluslararası yarışmalarda şeref kürsüsüne çıkan, Olimpiyada katılanlar var. Hapishane Caddesi’nden giderken Araplar ve Yediler’e doğru sola sapınca “Mevlâna Spor Salonu” levhası görülür. Türk sporuna şampiyonlar kazandıran Taekwondo milli takımı antrenörlerinden Sedirler Hacı Cemil Mahallesi kökenli Osman Boyalı, sahibi olduğu bu salonda gençleri yetiştiriyor. Boyalı’nın yetiştirdiği ilk sporcu olan kardeşi Ekrem Boyalı, 1988 ve 1995 Avrupa Şampiyonu, 1992 ve 1996 Avrupa ikincisi, 1991, 1994 ve 1997 Dünya ikincisi, 1996 ve 1997 Balkan Şampiyonu oldu. 1987-97 yılları arasında dokuz defa Türkiye ve 2005’te Dünya Üniversiteler şampiyonluğunu kazanan, 1988’de Seul Olimpiyadı’na katılan, 1998’de faal spor hayatını kapatan Dr. Ekrem Boyalı, halen Selçuk Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi. Osman Boyalı; milli takıma kazandırdığı diğer kardeşi Türkiye Şampiyonu Ramazan ile Türkiye ve 2005 Dünya Üniversiteler Şampiyonu oğlu Murat Boyalı’yı da yetiştirdi.
            Ulusoy İşhanı’nın altındaki Altınkemer Spor Salonu’nun sahibi Sedirler kökenli Ahmet Gündüz’ün spor hayatı da başarılarla dolu. Kick boks ve muay thai milli takımlarının antrenörü ve Federasyon teknik kurul başkan yardımcısı olan Gündüz, taekwondo ve kick boks’ta 6. Dan, 5. kademe, boks ve full contack 3. kademe, muay thai 15 khan ve Wushu 2. Dan teknik direktör diplomalarına sahip. Kick boks’ta Dünya ve Avrupa üçüncülüğü, yurtdışındaki uluslararası müsabakalarda birçok birincilik kazanan Ahmet Gündüz, 2003’te ABD’de Dünya kick boks şampiyonasında beş altın madalya alan milli takımın antrenörü olarak Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan tarafından onur belgesi ve şilt ile ödüllendirildi.
            Ahmet Gündüz’ün yetiştirdiği şampiyon sporcuların başında Moskova’da kick boks 2005 Dünya ikincisi, Bankok’ta muay thai 2005 Dünya Şampiyonu, Bulgaristan’da kick boks 2008 Vako Avrupa şampiyonu olan birçok uluslararası turnuva şampiyonluğu bulunan ve 2008 Dünya Üniversiteler Wushu Sanda ikinciliğini kazanıp, tam 11 defa Türkiye şampiyonu olan İşgalaman kütüğüne kayıtlı Zeliha Doğrugüneş gelir. İki çocuk annesi, Selçuk Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu 3. sınıf öğrencisi, 39 yaşındaki Doğrugüneş, aynı zamanda bayan boks millî takımı antrenörü, 2. kademe muay thai, 1. kademe Wushu, taekwondo ve kick boks antrenör diplomalarına sahip.
            Mengene Caddesi’nde dünyaya gelen Karataylı şampiyon bir sporcu da 1972 yılında İtalya’da düzenlenen Ordulararası Dünya Şampiyonası’nda Altın Madalya kazanan milli boksör Nuri Eroğlu’dur. 1971 yılında da Ordulararası Dünya ikincisi ve gelmiş geçmiş en teknik boksörlerden olan Eroğlu, 51 kiloda 1968’de grup ve Türkiye birinciliğini kazandı, 1974’de Almanya’ya giden Konya takımında yer aldı. Yolspor’da dövüşen Nuri Eroğlu, daha sonra Ankara Emniyet takımına transfer olarak polislik mesleğine intisap etti ve komiserliğe kadar yükseldi.
            Karakayış Mahallesi nüfusuna kayıtlı olan, 1972 Münih ve 1976 Montreal Olimpiyadına katılan milli bisikletçi Erol Küçükbakırcı da 1973’te İstanbul’da düzenlenen Balkan ülkeleri yol yarışında Türkiye’ye Balkan Şampiyonluğu kazandıran ilk sporcu oldu. Suudi Arabistan ve Mısır Turlarını kazanan, 1971, 1975 ve 1979 Akdeniz Oyunları’nda yarışan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Libya turlarında etap birincilikleri kazanan Küçükbakırcı, Avrupa’nın önde gelen İsviçre, Fransa, Almanya, Prag-Berlin-Varşova turlarında pedal çevirdi. Yol ve pistte birçok Türkiye Şampiyonluğu aldı. Bisiklete 1969’da Demirspor’da başlayıp, Şekerspor, Muhafızgücü ve Meriç Tekstil formalarını giydi, 1975 yılından sporu bıraktığı 1980’e kadar milli takım kaptanlığı yaptı. Pistte 1 ve 4 km rekor kırdı, üç dönem Federasyonda görev yaptı.
            Karataylı 18 yaşındaki millî halterci Ayşegül Çoban, genç yaşına rağmen spor hayatının baharında Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 2005’ten bu yana rekorlar kırarak Türkiye yıldız ve gençler şampiyonu olduktan başka 2007’de İtalya’nın Pavio şehrinde katıldığı ilk uluslararası yarışmada yıldızlar Avrupa ikinciliği, 2008’de Fransa’nın Amies şehrinde yıldızlar ve 2009’da İsveç’te gençler Avrupa şampiyonluğu kazanarak dört altın madalya aldı. Bir ay sonra İsrail’de yıldızlar Avrupa şampiyonası’ndan da iki altın bir gümüş madalya ile şampiyon olarak döndü. Gelecek için büyük istikbâl vadeden Ayşegül Çoban, Selçuk Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu öğrencisi.
            Karatay kökenli milli boksör Soner Karaöz, 1991’de Atina’da ve 1997’de İtalya’da Akdeniz Oyunları Şampiyonu oldu, 1997’de Budapeşte’de yapılan Dünya Şampiyonası’nda Kübalı rakibine yenilerek bronz madalya aldı. Spora 1985’te başlayıp, 1998’de bırakan Karaöz, Türkiye Şampiyonlukları kazandı.
            Küçük Kumköprü’de oturan judocu Ayşe Mutlu da Balkan Şampiyonasında birincilik kürsüsüne çıkarak ülkemize altın madalya kazandırdı, ayrıca Avrupa şampiyonasında 5. sırayı aldı.
            MİLLÎ BİSİKLETÇİ HARMANI KARATAY
            Düz arazi yapısı sebebiyle halkın önemli taşıt aracı olan 100 binden fazla bisikletin şehir merkezinde seyir hâlinde olduğu Konya, bu branşın başkenti olarak kabul edilir. 1920’li yıllara kadar uzanan parlak bir geçmişe sahip olan Konya bisikleti, 1961-1990 arasında 20 defa Türkiye Şampiyonu olarak kırılması güç bir rekor tesis etmiştir. 1960’tan itibaren tecrübesiz gençler arasında düzenlenen yarışlarda seçilen Nusret Ergül, Rifat Çalışkan, Ertan Tezer ve kaptan Nezir Sonakın’dan kurulu Konya takımı, aynı zamanda millî takımı da teşkil etmeye başladığından günümüze kadar 125’den fazla Konyalı bisikletçi Ay Yıldızlı forma giymiş bulunuyor. Bu arada, Çimenlik’teki bağ evlerinde doğup büyüyen Necati, İsmail, Ali ve Muammer Doruk kardeşler çeşitli yıllarda bisiklet sporu yaparak, Türkiye’de ilginç bir ilkin sahibi oldular. 1952’de Konya veledromunun açılışında Londra Olimpiyadı’nda yarışan millî bisikletçilerin de katılımıyla yapılan pist sürat yarışında üçüncü olan İsmail Doruk’a bisiklet hediye edilmişti. Yıllardır Avustralya’da yaşayan İsmail Doruk’un dışındaki üç kardeş aramızdan ayrılmış bulunuyor.
            Büyükkumköprü’de Fatih Kur’an Kursu karşısında ikamet eden Seyit Kırmızı, bisiklete 1968’de başladı. 1973 ve 1975’te Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Türkiye Turlarını kazandı. Etbalıkspor, Şekerspor ve Meriç Tekstil kulüplerinde yarışan Kırmızı, 1972’de Münih Olimpiyadı’na katılan milli takımda yer aldı. Cezayir, Macaristan, İsviçre, Bulgaristan ve Çekoslovakya turları ile 1973 ve 1975 Balkan Şampiyonasına katılan millî bisikletçi, sporu bıraktıktan sonra Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde kadrolu antrenör olarak görev yaptı, ayrıca Şekerspor, TEK Meramspor, Marshallspor ve Köy Hizmetleri takımlarını çalıştırarak, millî sporcular yetiştirdi.
            İstanbul Caddesi’nde doğup büyüyen Sadık Keleş ile Aymanas’ta oturan Mustafa Cengiz, 1963’te spora başlayıp, 1968 yılında İspanya’nın San Sebastian şehrinde yapılan Dünya Bisiklet Şampiyonası’na katılan milli takımımızda yer aldılar. Pistte birçok Türkiye birinciliği kazanan Sadık Keleş ve yolda başarılı bir şekilde mücadele eden Mustafa Cengiz, defalarca Ay Yıldızlı forma ile Cumhurbaşkanlığı Türkiye Turu, çeşitli ülkelerde uluslararası turlar ve Akdeniz Oyunları’nda pedal çevirdiler. Sadık Keleş, ayrıca uzun yıllar millî takım antrenörlüğü yaptığı gibi, Bisiklet Federasyonu Asbaşkanlığı görevinde bulundu.
            Bisiklete 1968 yılında başlayan Erol Öztorun, Yugoslavya, Bulgaristan, İran ve Romanya turlarında milli takımda yarışarak, Türkiye Turu’nda etap kazanıp, İran Turu’nda iki etapta birinci olarak Sarı Formayı giydi. Şekerspor, Ankara Jandarmagücü ve Etbalıkspor’da yarışan Öztorun, işini ön plana alarak, 1974’te Etbalık’ta sporu bıraktı.
            Mengene caddesinde ikamet eden Saim Kıyıcı, 1952’de şehrimizde yapılan Türkiye Birinciliği’nde pist sürat ve mukavemet ile yol yarışında birinciliği kazanarak, Türkiye şampiyonluğuna adını yazdıran ilk Konyalı bisikletçi oldu. Sedirler semtinden Özmen Akkese, 1954’te Ankara-İzmir etaplı yarışında birinci olarak hediye bisiklet kazandı. Uluırmaklı Muammer İbalı, 1963’te ilk Marmara Turu’nda yarışan Konya takımında yer aldı. Bir süre önce kaybettiğimiz Mustafa Mest, 36 turluk pist mukavemet yarışlarında birçok birincilik aldı. 55 yıl öncesinin sporcularından Sarıyakup Caddesi’nde oturan Ahmet Yağcıoğlu da yıllarca Konya takımında yarıştı. Piriesat mahallesine kayıtlı olan gazeteci İhsan Kayseri de geçmişte bisiklet sporu yaptı. Dört defa üstüste pist ve yol Türkiye Şampiyonu olan ve çeşitli uluslararası turlara ve Balkan Şampiyonasına katılan Teyfik Erdoğdu, Ay Yıldızlı formayı giyen Nurettin Kirpiksiz, Mehmet Büyükbekâr, Yusuf Ecevit, Kerim Demirbağ, Balkan yol üçüncüsü Mehmet Küçükçerezci, Adnan Tam ve Ünver Karagözcüler’in yanısıra Halil Köstek, Nurettin Ün, Mustafa Tam, Ali Tam, Ali Erbil, Ali Çelik, Türkiye ikincisi Salih Türkdoğru, Mahmut Kavak, Mehmet Aydın, Ahmet Dağlı, Fazlı Meral, Sıtkı Turan, Hasan Özdengül gibi bisikletçiler de Karatay ilçesindeki semt ve mahallelerin nüfus kütüklerinde kayıtlı bulunuyor.
            DİĞER BRANŞLARIN KARATAYLILARI
            Karatay; futbol ve bisiklet dışındaki branşlarda da çok sayıda başarılı sporcu çıkarmış bulunuyor. Bunların başında Cıvıloğlu’ndan Tekke Mahallesi’ne giren sokakta 1942’de dünyaya gelen milli basketbolcu Halil Dağlı gelir. 40 yaşına kadar tam 27 yıl basketbol oynayarak, kırılması güç bir rekorun sahibi olan Dağlı, 1955’te daha sonra Demirspor adını alan İstasyon Birlikspor’da basketbola başlayıp, 1957’de 17 yaşında Fenerbahçe’ye giderek aynı yıl milli takıma girdi ve Ay Yıldızlı formayı 1975’e kadar 66 maçta giydi. 1982 yılında basketbolu bırakan Halil Dağlı, iki yıl İstasyon Birlikspor, 23 yıl Fenerbahçe ve iki yıl da İzmir Altınordu’da oynayıp, salonlarda “Konyalı Halil” olarak iz bıraktı. Ağabeyi Naim Dağlı da Konya’nın en uzun basketbolcusu idi, İstanbul’a giderek çeşitli takımlarda oynadı.
            Akçeşme mahallesi kütüğünde kayıtlı Nizamettin Yetişen, yıllarca İdmanyurdu basketbol takımında forma giydi, sporu bırakınca hakem olarak Türkiye Lig’inde maçlar yönetti ve il temsilciliği yaptı. Piri Esat’ta kayıtlı olan merhum Hasan Çavuşoğlu da İdmanyurdu ve Yolspor’da basketbol oynadı, hakemlik yaptı. Basketbolcu Osman Küçükkök de Karataylı idi.
            Güreşçi Mehmet Aslandağ ve boksör Hamdi Yiğit, Balkan ikincisi olarak kürsüye çıktılar. Akçeşme’de oturan Ömer Güldağ, boks milli takımında yer aldı. Karataylı diğer boksörler ise; Sabahattin Telek, Ayhan Gelmez, Harun Adanır, Ahmet Helvacı, Ali Kocatraşlı, Mustafa Özeken, Yakup Karataş, Osman Vuruşkan, Celal Karataş, İsmet Özelçi ve Bahattin Yeşil.
            Uluırmak Saka Mahallesi nüfusuna kayıtlı atlet Zekeriya Akdoğan, 1984’de millî takıma girdi. 1985’te Romanya’da Balkan gençler kros şampiyonası’nda ikinci oldu. Aynı yıl gençler Dünya kros ve Avrupa pist şampiyonaları’nda ülkemizi temsil etti. 1986’da İstanbul Güneş Sigorta’ya transfer oldu. 1987’de orta gençler Balkan kros şampiyonası’nda üçüncü sırayı aldı. 1990’da İstanbul Şişe Cam’a geçerek üç kez Avrupa Kulüpler Şampiyonası’nda yarıştı, 1995’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile anlaşarak, Avrupa Kulüpler Şampiyonası’nda dört ve beşinci oldu. 30 defa Ay Yıldızlı formayı taşıdı.
            Süt Tekkesi sokağında oturup, Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğü Spor Şube Müdürlüğü’nden emekli olan Mustafa Sılay da atletizm millî takımında yer alarak, üç bin metre engellide yarıştı. Şekerspor kulübü’nün formasını taşıyan Sılay; atletizm il temsilciliği, Balkan Şampiyonası’nda hakemlik ve millî takım kafile başkanlığı yaptı. Bisiklet Federasyonu merkez hakem kurulu’nda yer alan Mustafa Sılay, Türkiye Turu ve birçok yarışta hakemlik ve yarış komiserliğini üstlendi. Tahsil hayatı sırasında Cıvıloğlu’nda ikamet eden aynı kulübün atletlerinden Mustafa Yavuz da gençler ve liselerarası pist ve kros Türkiye Birincilikleri’nde çeşitli dereceler aldı. Spor hayatı Topraklık’ta geçen Cafer Söğüt atletizm yaparken, Akçeşme’de evleri olan Ertuğrul Mutlusoy da Gençlerbirliği atletizm takımında gülle ve cirit attı.
            KARATAY’DA UZAKDOĞU SPORLARINA İLGİ
            Karatay’da ikamet eden ailelerin çocuklarının boks ve futbol kadar, taekwondo, kick boks, karate ve judo gibi uzakdoğu sporlarına da ilgilerinin yoğun olduğu görülüyor. Uluslararası şampiyonalarda derece alan ve millî olan sporcuların yanısıra Türkiye Şampiyonaları ve çeşitli turnuvalarda başarı gösteren Karataylı sporculardan bazılarını da şöyle sıralayabiliriz:
            Taekwondo: Bu branşın ilk sporcularından merhum Hanefi Kökçınar, Memduh Selvi, İlker Boyalı, Murat Evkaya, İbrahim Yıldız, Muhammed Ali Durukanlıcan, Şevket Altun, Hasan Adam, Şakir Uyar, Mahmut Gündüz, Hacı Çelikel, İbrahim Nokta, Yaşar Hallaç, Mustafa Seyit Hallaç, Behçet Pekkoyuncu, İmdat Ertürk (Kick boks), Ali Erdem ve Davut Helvacı (Kick boks, Wushu)
Karate: Abdullah Demirci, Mustafa Demirci, İhsan Taş, Elif Taş, Sedat Akdeniz, Bünyamin Çakır, Asiye Yayla, Halit Özütemiz, H. İbrahim Erdal ve Süleyman Erdoğan.
            Judo: Ece Taşkara (Yıldızlar Balkan üçüncüsü), Mehmet Korkmaz (Milli), Abdülcelil Erbayram (Milli), Muhammed Şahin (Milli) Güreş: Kumköprü’den Sanat Okulu talebesi Necati İrtem, Topraklık cami sokaktan merhum Ömer Faruk Kısasaçlılar, halen antrenörlük yapan Mustafa Şahin, Mehmet Dişçi ve Mehmet Kiraz ile Musa Şahin. Halter: Tuba Aslanhan (Milli), Sedef Okan ve Mustafa Uygun.
            KARATAYLI SPOR ADAMLARI
            Reşat Erkök (Güreş Federasyonu eski başkanı), Sami Özsu (Milli sporcu ve milli takım antrenörü), Talât Ünlü (Milli sporcu ve milli takım antrenörü), Hikmet Yanartaş (Karate Federasyonu Asbaşkanı), Cemal Erkök (Boksör ve boks il temsilcisi), Recai Kıcıkoğlu (Eski atlet, Dağcılık il temsilcisi), Mehmet Nevzat Bezeyen (Karate antrenörü), Yılmaz Güney (Karate antrenörü), Nail Bülbül (Bisiklet Federasyonu Merkez Hakem Kurulu Başkanı, Uluslararası atletizm ve millî bisiklet hakemi).










CİRİT OYUNU*
            Cirit oyunu, her ne kadar Orta Asya Türklerinin bir ata sporu olarak biliniyorsa da; kökeni avcılık, atların ve binicilerinin süvari savaşı öncesi “hamlık atmak için” yaptıkları talim ve idmanlara dayanmaktadır.
            Cirit oyunu Anadolu’nun birçok yerinde çavgan ya da çevgen olarak da bilinir. Cirit değneklerine benzerliklerinden dolayı bazı baston modellerine de Konya’da çevgen denilmektedir.
            Cirit XVI. yüzyılda Osmanlı’da bir savaş oyunu olarak kabul edilmiş, tehlikesinden dolayı bir ara yasaklanmışsa da ciritten vazgeçilmemiştir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı sarayının gözde savaş talimi, gösteri sanatı ve sporu olarak ilgi görmüştür.
             Osmanlının son dönemi ile cumhuriyetin ilk otuz-kırk yılında Konya’daki paralı ailelerine düğünlerine Sille’den efe giysili seğmenler getirilir; evin önünde uygun boş arazi varsa seğmenler burada cirit oynarlardı. Para karşılığı düğüne katılan seğmenlerin ve ciritçilerin çokluğu ile övünülürdü. Düğün evinin önünde uygun ve boş arazi olmazsa; ciritçi seğmenler at üstünde kısa gösteriler yaparak gelin alayı içine katılırlardı.
    Karatay ilçesi sınırları içine giren bölge bu yönden diğer merkez ilçelere göre daha şanslıydı. Çünkü cirit için uygun boş arazileri fazlaydı. Hatta şimdiki hara önündeki dönümlerce boş alanda; yüzlerce kez bu düğünlere katılan seğmenlerin cirit oyunları yapılmıştı. Düğünlerin yanı sıra; sünnet düğünlerinde, asker, hacı uğurlama ve karşılamalarında, ulusal bayramlarda seğmenlere ve ciritçilere çok işler düşerdi. Çok çeşitli nedenlerden dolayı bu gelenek unutulunca, yeterli ilgi de kalmadığından;  1972 yılında Konya Turizm Derneği; Feyzi Halıcı önderliği, dernek üyesi Muhlis Özdemir’in teknik organizesiyle geniş katılımlı ve halka açık olarak aslına uygun bir şekilde Bayburt ve Erzurum ciritçilerinin katıldığı bir cirit oyunu şenliği düzenledi. Bu cirit oyunları gerek izleyenlerin, gerekse yaygın basın yayın organlarının çok ilgisini çekti. Konya’da cirit oyunları Konya Turizm Derneği tarafından sonraki yıllarda da yapıldı.
CİRİT ATLARINININ SEÇİMİ VE KOŞUMLARININ ÖZELLİKLERİ
     Her binek atı ve koşum ile cirit oynanmaz. Koşu atlarıyla da cirit oynanmaz. Bir koşu atı en az iki yıl eğitildikten sonra cirit atı olabilir.
     Cirit atları; çevik, anlık hareket ve manevralar yapabilen, üstündeki ciritçinin vücut hareketine göre hareket edebilen atlardan seçilerek eğitilirlerdi. Cirit atları; gem ve dizginle değil, üstündeki ciritçinin vücudunu bir tarafa eğip, bacağıyla atın karnına bastırmasıyla yönlendirilirlerdi. Cirit atı koşarak rakibine yaklaşmayı, rakibinden kaçmayı, duracağı yeri kendisi bilir ve bu alışkanlığından dolayı ciritçinin fazla bir müdahalesine gerek kalmazdı.
     Cirit atı önce renkli püskül, nazar boncuğu, ayna gibi nesnelerle süslenirdi. Ciride çıkarılacak atın beline keçe konulup üstü eyerlenirdi. Cirit atının eyer kaşı normalden yüksek olur ki ciritçi öne eğildiğinde karnına destek olsun. Eyeri bağlayıp sıkıştıran kantarma; çok sağlam ve iki yanlı çubuk kantarma olurdu. Cirit alanı çamurluysa atların kuyrukları düğümlenip bağlanırdı.
     Bütün bunların yanında ciritçinin de iyi yetişmiş olması gerekli idi. Aksi halde sakatlanma ya da ölüm gibi durumların ortaya çıkma riski artardı.
CİRİT ATININ HAZIRLANMASI
     Daha önce idman görerek “hamlığını atan”  cirit atına yem ve su verilmezdi. Cirit oyunu başlamadan önce bir iki saat koşturulur ve teri alınır, kaşağı ve gebre ile masajı yapılıp kasları rahatlatılırdı. Atın üstüne rehavet çökmemesi için biraz dolaştırıldıktan sonra cirit oyununa hazır hale getirilirdi.
CİRİT SOPALARININ ÖZELLİKLERİ
     Cirit oyununda rakibin üstüne fırlatılan ince daldan yapılmış sopalar, yörelere göre; cirit, çavgan, çevgen, değnek gibi isimler alırlardı. Bu sopaların özellikleri de yörelere göre değişebilirdi. Uzunluğu 70-100-110 cm boyunda olmak üzere üç çeşitti. En çok kullanılanı ve standart sayılabilecek geçerli ölçü 100 cm uzunluğu olandı. Kavak, meşe, hurma ağacının; kuturu 2-3 cm olan düzgün dallarından kesilir ve kabukları soyulup kurutulduktan sonra, yaralanma riskini azaltmak için uçların sivrilikleri alınarak yuvarlatılırdı.
     Cirit sopasının en ideal ve en az tehlikelisi kavak dalından yapılandı. Meşe ve hurma dalından yapılan cirit sopaları iyi uçar, nişan alınıp atılması daha kolay ve rakibi vurma şansı yüksekti. Bu üstünlüklerine karşın rakip ciritçiyi yaralama ya da sakat bırakma riski yüksekti.
CİRİT ALANI, TAKIMLAR VE OYUNUN KURALLARI
     Cirit alanlarının genişliği takımlardaki at sayısına uygun olarak ayarlanırdı. Belli bir standart ölçü olmamakla birlikte genellikle 120 x 140 m ölçüsünde düz bir alan taş, çakıl gibi engellerden temizlenerek hazırlanırdı. Uç kısımlarda 6 m’lik boşluk “yedek alan” ve 6 m’lik bir boşluk da “alay durağı” olarak ayrılırdı.
Birbirine rakip olan iki takım ciride katılan at sayısına göre; altışar, sekizer, onikişer ciritçi olarak atlarına binip alanın iki ucunda karşılıklı sıralanırlardı. Sağ ellerinde rakibe atacakları cirit vardı. Bazı yörelerde sol ele de yedek ciritler alınırdı. Ama genellikle tek elle ve tek ciritle oynanmakta idi. Çok usta bazı ciritçilerin daha rahat cirit atabilmeleri için sol ellerini arkaya bağladıkları da görülürdü.
     Meydan davulu ve zurna eşliğinde güreşte olduğu gibi; bir cazgır tarafından cirit takımları ve ciritçiler tanıtılarak her birine övgüler düzülürdü. Oyun içinde de davul zurna oyuncuları ve izleyenleri motife etmek için “cirit havaları” çalar.
     Cirit oyunu bütün bu hazırlıklardan sonra başlar ve şu şekilde oynanırdı: İki takımın birinden bir atlı öne çıkar, karşı takımın önüne 30-40 m kadar yaklaşırdı. Karşı tarafın oyuncularından birisinin adını seslenerek meydana davet ederdi. Davet edilen oyuncu meydana çıktığında, davet eden oyuncu sağ elindeki ciridi ona doğru savurur, sonra geri döner, atını kendi takımının olduğu sıraya doğru mahmuzlardı. Karşı tarafın davet edilen oyuncusu hızla onu takip eder, elindeki ciridi geri dönüp kaçan karşı taraf elemanına fırlatırdı. Bu kez ilk oyuncunun çıktığı sıradan diğer bir ciritçi onu karşılardı. İkinci diziden çıkan, sırasındaki yerini almak için süratle yerine dönmeye çalışırdı. Bu defa rakibi onu kovalar ve ciridini atardı. Oyun böylece sürerdi.
     Cirit attıktan sonra geriye kaçmalarda olsun, cirit atacak olandan sakınmak için olsun; oyuncu atının üstünde yanlara yatarak saklanır, hedef küçültmek için atın boynuna yatabilir, atını sağa sola yönlendirmek için ne yöne yönlendirecekse o taraftaki bacağıyla atın karnını sıkıştırıverirdi. Karşılaşmada puan kazanmak için deneyimine ve ustalığına göre daha pek çok hareketler yapabilirdi.
CİRİT OYUNUNDA PUANLAMA, HAKEMLER VE SONUÇ AÇIKLAMA
     Attığı ciridi rakip oyuncuya isabet ettiren puan kazanırdı. Cirit oyuncuya değil de ata değmişse oyuncu puan kaybederdi. Bazı özel durumlarda rakibine cirit atmayıp geri dönen oyuncu bu centilmenliğinden dolayı üç puanla ödüllendirilirdi.
     Cirit oyunlarının üç hakemi bulunurdu. Başhakem; yüksek bir yerden oyunu izleyerek kural dışılıkları saptar, oyunun kavgaya dönüşmesini ya da diğer hakemlerin tarafsız davranmalarını denetlerdi. Diğer iki hakem de alan içinde bulunurlar ve puanlama yaparlardı. Ayrıca bir de eski ciritçilerden oluşan bir danışma ve denetleme kurulu bulunurdu. Bazı tartışmalı durumlarda son kararı bu kurul verirdi.
     Cirit karşılaşmaları her biri 35’er dakika olmak üzere iki devre ve toplam 70 dakikalık bir süre içinde yapılırdı.
     Karşılaşma sona erince hakemler toplanıp kendi aralarında puanları toplarlar, sonucu kararlaştırdıktan sonra danışma ve denetleme kuruluna bildirirlerdi. Kurul hakemlerin sonucunu uygun ve tarafsız bulursa sonuç ilan edilirdi. Herhangi bir tartışmalı durum olursa bu kurul ve hakemler kendi aralarında kesin bir karar verirlerdi.
ÖDÜLLER VE ÖDÜL TÖRENİ
     Karşılaşmanın sonucu açıklanıp, kesinlik kazandıktan sonra ortaya konulan maddi bir ödül varsa; ödül izleyicilerin önünde ve ciritçilerin alınları öpülerek verilirdi. Bu ödüller yerine ve parasal kaynağa göre; madalya, büyükbaş hayvan, tay olabildiği gibi ziyafet de olabilirdi.
     Ortaya konulan ödül yalnızca ziyafetten ibaretse, masrafları yenilen takımın oyuncuları karşılar, bu ziyafet yemeklerini iki takım da ve izleyenlerle birlikte yerlerdi. Bu ödül ve ziyafet masrafları destekleyici olan birisi ya da bir kurum tarafından da karşılanabilirdi.
BAZI GELENEKSEL VE ÖZEL KURALLAR
      Oyuncular arasında rakip takımdaki birisine hasımlığı olan varsa; onların aynı safta yer alması sağlanır ya da onlar cirit karşılaşmasına sokulmazlardı. Cirit oynanırken yaralanan, sakatlanan hatta ölen olursa asla davacı olunmaz. Bilerek kural dışı davranan ve bunu alışkanlık haline getirmeye çalışan ciritçiler gözden düşerler ve takımlar bu kişileri aralarına almak istemezlerdi. Rakibini bilerek ve isteyerek yaralamaya, düşürmeye ve benzer zararlar vermek isteyemeye kalkışanlar; durumuna göre cezalandırılıp belli bir süre hiçbir takımda cirit oynayamazlardı. Bazı durumlarda böyle ciritçilere ömür boyu cirit oynamama cezası da verilebilmekte idi[57].














* Bu kısım Melahat ÜRKMEZ tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım H. Ahmet ÖZDEMİR tarafından hazırlanmıştır.
[1] İbn Bîbî Muhammed b. Ali el-Caferi er-Rugadî, el-Evâmirü’l-’alâ’iyye fi’l-umûri’l-’alâ’iyye (Selçuknâme), (çev. Mürsel Öztürk), I-II, Ankara, 1996, II, s. 125.
[2] Ebü’l-Ferec’in eserinin değişik baskılarındaki bilgiler ve değerleri ilerleyen satırlarda tartışılacaktır.
[3] Mesela Ferit M. Uğur-M. Mesud Koman, Selçuk Büyüklerinden Celâlüddin Karatay İle Kardeşlerinin Hayatı ve Eserleri, Konya, 1940, s. 5; İbrahim Hakkı Konyalı, Âbideler ve Kitabeleri ile Konya Tarihi, Konya, 1997, 874; Nejat Kaymaz, Pervane Mu’inü’d-din Süleyman, Ankara, 1970, 47-48; Zeki Atçeken,  Konya’daki Selçuklu Yapılarının Osmanlı Devrinde Bakımı ve Kullanılması, Ankara, 1998, s. 188; Mikail Bayram, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, Konya, 2005, 46; Mehmet Nadir Özdemir, “I. Alâeddin Keykubad Döneminde Saray Hayatında ve Orduda Gulâmlar”, I. Alâeddin Keykubad ve Dönemi Sempozyumu Bildirileri, (ed: Yusuf Küçükdağ-Mustafa Çıpan), Konya, 2010, 110-111.
[4] Gulâmhâne için bk. Erdoğan Merçil, “Gulam”, DİA, XIV, İstanbul, 1996, s, 183-184.
[5] Osman Turan, Selçuklu Devri Vakfiyeleri III, Celaleddin Karatay, Vakıfları ve Vakfiyeleri”, Belleten, XII/45 (Ocak 1948), 83, 133.
[6] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 36. Ayrıca bk. Ali Sevim-Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Ankara, 1995, s. 469.
[7] Mesela bk. Turan, aynı makale,  s.18-19.
[8] Gregory Abû’l-Farac (Bar Hanbraeus) Yuhanna İbnü’l-İbrî, Abû’l-Farac Tarihi, (çev. Ömer Rıza Doğrul), II, Ankara, 1987, s. 549.
[9] Gregory Abû’l Faraj, the Son of Aaron, the Hebrew Physcian, Commonly Known as Bar Hebraeus; The Chronicle of Gregory Abû’l Faraj, New Jersey, 2003, s. 413.
[10] Metnin orijinali: “And there was in KÂNYÂ (GÛNYÂ?) a certain noble, an old slave of Sultân ‘ALÂ-AD-DÎN, whose name was JALÂL AD-DÎN KÂRÂTAI...”
[11] Gregorius Ebü’l-Ferec b. Ahron et-Tabib el-Malati, Târîhu muhtasari’düvel, (nşr. Antuan Salihani el-Yesû’î), Lübnan, 1415/1994, s. 447. Metnin orijinali: اصله رومي وهو من مماليك السلطان علاءالدين و تربي
[12] Gregurius Ebü’l-Ferec, Târîhu’z-zemân, (nşr. İshak Ermele), Beyrut, 1986, 292. Metnin orijinali: شيخ من اقطاب السلطان علاءالدين اسمه جلال الدين
[13] Gregurius Ebü’l-Ferec, Târîhu’z-zemân, (nşr. İshak Ermele), Beyrut, 1986, s. 292. Metnin orijinali: شيخ من اقطاب السلطان علاءالدين اسمه جلال الدين
[14] Uğur - Koman da (s. 38-39) Huart’ın fikrine katılmaktadırlar. Huart’ın Karatay’ın Türk aileden geldiğine dair iddiasının tutarsızlığı ve eleştirel bir yaklaşım için bk. Turan, aynı makale,  s. 20.
[15] Wittek, BatıDillerinde Osmanlı Tarihi, (çev. Güzin Yalter), VI, İstanbul, 1938, s. 19.
[16] Hâlbuki kaynaklar ittifakla Celaleddin Karatay’ın ne kadar samimi bir Müslüman olduğunu dile getirmektedirler. Nitekim söz konusu hakikat araştırmacıların dikkatinden kaçmamıştır.

[17] Yunanca “kara” anlamına gelmektedir.

[18] Turan, aynı makale,  s. 20.
[19] Jr. Speros Vryonis, The decline of medieval Hellenism in Asia Minor and the process of Islamization from the eleventh through the fifteenth century, London, 1971, s. 352, 533; aynı yazar, “Selçuklu Gulâmları ve Osmanlı Devsirmeleri”, (çev. Tuncay Birkan), Cogito, S. 29 (Güz 2001), s. 96, 100. Vryonis görüşlerini büyük oranda İbn Bîbî ve Eflâkî’ye dayandırır.
[20] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler,( çev. Yıldız Moran), İstanbul, 1984, s. 266.

[21] John Ash, A Byzantine Journey, New York, 2006, s. 164-165.

[22] Konyalı, aynı eser, s. 874-875.
[23] Turan, aynı makale, s. 20-56.
[24] Ömer Evin, “Selçuklu Devlet Adamlarından Celaleddin Karatay’ın Türk Eğitim Sistemine Katkıları ve Eserleri”, (S. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya, 2010, s. 10.
[25] İbn Bîbî, bizzat Celaleddin Karatay’ın ağzından onun 18 yıl sultana hizmet ettiğine ilişkin ifadelerine yer vermekte ve Alâeddin Keykubad hakkındaki kanaatlerini eserine kaydetmektedir. Bk. Aynı eser, I, s. 244.
[26] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 252.

[27] İbn Bîbî, aynı eser, I, 291; II, 36. Yine İbn Bîbî onun sırasıyla Emir-i Devat, Taştdar ve nihayet Hazine-i Darlık göreviyle birlikte Niyabet’i üstlendiğini belirtir. Bk. Aynı eser, II, s. 103.
[28] İbn Bîbî, aynı eser, s. 456-457.

[29] Taneri, aynı eser, s. 251.
[30] Cahen, aynı eser, s. 266.
[31] Aksaraylı Mehmed oğlu Kerimüddin Mahmud, Müsâmeretü’l-ahbâr: Moğollar Zamanında Türkiye Selçukluları, (nşr. Osman Turan), Ankara, 1999, 37; aynı yazar, Müsameretü’l-ahbar, (çev. Mürsel Öztürk), Ankara, 2000, s. 28.
[32] Eyyubi Melikesinin hayatı ve acı sonu hakkında geniş bilgi için bk. Süleyman Özbek, “Türkiye Selçukluları-Eyyubiler Arası Siyasi Münasebetler Üzerine (1175-1250)”, Prof. Dr. İsmail Aka Armağanı, İzmir, 1999, s. 446.
[33] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 454.

[34] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1999, s. 390.
[35] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 454.
[36] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 457.
[37] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 22-36.

[38] Turan, aynı eser, s. 413.
[39] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 36.

[40] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 64-72; Ebü’l-Ferec, aynı eser, II, s. 541-542; İbnü’d-Devâdârî, VII, 349; Târîhu’l İslâm ve tabakâtu’l-meşâhîr ve’l-’a’lâm, (thk. Ömer Abdüsselâm Tedmûr), 641-650; 651-660, Beyrut, 1998, 641-650, s. 7; Ebû Hafs Zeynüddîn Ömer b. Muzaffer b. Ömer İbnü’l-Verdi, Târîhu İbni’l-Verdi, II, Beyrut, 1996, 252-253; Takıyyuddîn Ahmed b. Ali el-Makrizi, Kitâbu’s-sülûk li-ma’rifeti düveli’l-mülûk, (nşr.  Muhammed Mustafâ Ziyâde), I, Kahire, 1936, s. 312; Ebü’l-Felah Abdülhay b. Ahmed b. Muhammed, İbn İmad, Şezerâtü’z-zeheb fî ahbâri men zeheb, (thk. Abdülkâdir Arna’ûd-Mahmûd Arna’ûd), VII, Beyrut, 1991, s. 363. Ayrıca bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı, I, Ankara, 1982-1983, 10. Kösedağ Savaşı Ermeni kaynaklarının da ilgisini çekmiştir. Bk. Kiragos, “Ermeni Müverrihine Göre Moğollar, Edouard Dulaurier Tarafından Mütûn-ı Asliyye’den Mütercem Parçalar”, (Fransızca çev. M. Edouard Dulaurier), Türkiyat Mecmuası, II (1926), s. 178-179.
[41] Turan’a göre adı geçen devlet adamları II. Gıyaseddin’in arzusuna değil, örfe göre hareket etmeyi yeğlemişlerdir. Aynı eser, s. 458.
[42] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 89.

[43] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 12.
[44] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 95. Olayın detayları ve yorumu için bk. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 463.
[45] Türkçe “yarlık (yarlıg, yarlığ)”, Moğolca “carlık”, daha çok diplomatik yazışmalarda kullanılan bir tabirdir. Fakat diğer ülkelerin hükümdarlarına gönderilen emirnameler yanında tebaanın bir kısmına veya her hangi bir şahsa verilen imtiyaz beratına da yarlıg denilmektedir. Geniş bilgi için bk. A. N. Kurat, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Altın Ordu, Kırım ve Türkistan Hanlarına Ait Yarlık ve Bitikler, İstanbul, 1940, s.3 vd.; A. M. Özyetgin, Altın Ordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Ankara ,1996, s.73 vd.  Ayrıca bk. Pelliot, “T’oung-pao”, 1930, 292 (Grousset, 273’ten) Yarlığ hakkında Câmi u’t-tevârîh’in Arapça nüshasında (Ebü'l-Fazl b. Ebi'l-Hayr Reşîdüddîn Fazlullah-i Hemedânî, Câmi‘u’t-tevârîh, nşr. Muhammed Sadık Neş’et, Muhammed Musa Hindavi, Fuad Abdülmuti Sayyad, Yahya el-Haşşab, Daru İhya’i’l-kütübi’l-arabiyye, Kahire, trs., II, 247) 2 no.lu dipnotta şu bilgilere rastlıyoruz: Hüküm, karar veya emir anlamına Moğolca bir kelimedir. Daha sonra doğrudan Han tarafından mümtaz şahıslara yayımlanan emir ve ferman için kullanılmıştır.
[46] İbn Bîbî, aynı eser, II, 13, 117, 120, 121; Turan, aynı eser, s. 467-469; Taneri, aynı eser, s. 251-252.
[47] İbn Bîbî, aynı eser, II, 125 vd. Gelişmeler hakkında güzel bir özet için bk. Turan, aynı eser, s. 469-470.
[48] İbn Bîbî, aynı eser, I, s. 244.
[49] İbn Bîbî, aynı eser, II, s. 103.
[50] Eflâki, aynı eser, I, Ârifî Ahmed Eflaki, Âriflerin Menkıbeleri, (çev. Tahsin Yazıcı), I, İstanbul 1973, s.261-262.
[51] Eflâki, aynı eser, I, s. 459.
[52] Aksarayi (Turan), s. 37; aynı yazar, (Öztürk), s. 28.

[53] Ebü’l-Ferec (Doğrul), II, s. 549; aynı yazar, (Ermele), s. 292; aynı yazar, (Antuan Salihani), s. 447.

[54] Mesela Babâî tehlikesini ilk görenlerden birisidir. İlk başta olayın mahiyetini kavramaya çalışmış, sonuca ulaştıktan sonra kanaatlerini yetkililere iletmekten geri durmamıştır.

[55] Cahen, aynı eser, s. 267.

[56] Cahen, aynı eser, s. 269.

* Bu kısım Yusuf KÜÇÜKDAĞ tarafından hazırlanmıştır.

* Bu kısım Yusuf KÜÇÜKDAĞ tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Hasan ÖZÖNDER tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım M. Ali UZ tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Mustafa CAN tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Caner ARABACI tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Caner ARABACI tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Muammer GÜL tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Bekir ŞAHİN tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Nail BÜLBÜL tarafından hazırlanmıştır.
* Bu kısım Mehmet K. GÜNDOĞDU tarafından hazırlanmıştır.
[57] Kaynak kişi olan Muhlis Özdemir. 1932, Erzurum doğumlu olup Konya’da büyümüş, 1947’den bu yana koşu atı yetiştiriciliği yapmaktadır. Konya Turizm Derneği tarafından yapılan cirit oyunlarında teknik organizatörlük yapmıştır. Karatay Sedirler Mahallesi’nde Yanık Cami yanında oturmaktadır.


Yorumlar

Popüler Yayınlar