10 Ekim 2016 Pazartesi

HAFIZ OLMAK İSTİYORUM


 

Evet, ben Hafız olmak istiyorum…

Yaratanımızın bize göndermiş olduğu bu kılavuzu, bir hayat pusulası olarak hafızama yerleştirmek istiyorum. Onunla bir bütün olmak, onu yaşayabilmek ve yaşantımla örnek olmak istiyorum. Ben hafız olmak istiyorum. Hani o dünkü hafızlık programında 45 yaşında olan Halime ablamız vardı ya, işte aynen onun gibi. Yaş geçti artık, bundan sonra ne kafam alır ne de zamanım olur diyenlere inat, ben hafız olmak istiyorum.

Bu istek ve arzu, gönlümde coşkun ırmaklar oluşturuyordu, Kur’an’a özlemimi artırıyor ve ben ruhumun hasreti olan O İlahi Kelamla vuslatımı istiyordum. Hafız olma hayali bile kendimi o huzur verici atmosferinde dolaşmaktan alıkoyamıyor ve bundan da çok mutlu oluyordum. Gecem gündüzüm hep bununla geçiyordu. Ellerimi  Kuran sayfalarının üzerinde gezdiriyor, onları seviyordum. Artık bir adım atmanın vakti gelmişti, en yakın bir kursa kaydolmak için evden çıktım. Sanki yürümüyor, ayaklarım yere basmıyordu. Dilimde bir şükür, Elhamdülillah…

Yarab!!! O “doğru yol” dediğin yoldan emin olarak yürümek ne güzel….

Ve sonunda kursa ulaşmıştım. Kursun kapısını daha açtığım anda, kendimi bambaşka bir dünya da buldum. Güler yüzlü kızlar, anneler, ablalar sanki hepsi birer Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Fatıma gibi mütevazı, sevecen ve İlahi kelam aşığı.

Sınıfta arı uğultusunu andıran bir ses. Evet, Arıların çiçekten çiçeğe konup o çiçeğin özünü aldığı gibi hafız olmaya ya da öğrenmeye çalışanlardaki çaba ve gayret aynısıydı. Her ayette konup kalkan ve onun özünü anlamaya çalışan hummalı bir çalışmanın sesiydi bu.

Aman Allah’ım sana ne kadar şükretsem azdır. Beni böyle bir ortamda böylesine kıymetli kullarının arasında cem ettiğin için, sayılı nefesimi buralarda tüketmeme izin verdiğin için sana şükürler olsun. Çünkü biliyorum ki, şuan aldığım nefeslerin ve geçirdiğim zamanın hesabını çok kolay verecem.

Kendimi cennet bahçesinde hissediyordum artık. Zaten de öyle değil miydi? Peygamber Efendimiz (sav) ashabına;

 “ Gidin, cennet bahçesinden derin, bir şeyler alın durmayın” diye buyurduğunda, Ashabı;

 “ Ya Rasulallah, dünyada cenneti nerede bulalım da derelim?” derler. Rasulallah (sav) de;

 “İlim yuvaları birer cennet bahçesidir” diye buyurur.

Evet, artık bir cennet bahçesinin tam da ortasındaydım. Ve çok da mutluydum. Gözlerim Kuranı kendilerine dert edinen, İlahi Kelam âşıklarını hayranlıkla izliyor ve onlara imreniyordum. Bir taraftan da kapıya bakıyor hocanın gelmesini bekliyordum. Çok heyecanlıydım aldığım karar hem bu dünyamı hem diğer dünyamı şekillendirecekti. Derken, kapı aralanıp Allah’ın selamıyla hocamız sınıfa girmişti. Güler yüzlü bir şekilde;

 “Ooo, yeni bir misafirimiz mi var? Hoş geldiniz” dedi.

Hemen yerimden fırlayıp, “Hoş bulduk hocam” diyerek, sarıldıktan sonra “Hocam beni bu cennet bahçesinde misafir olarak görmeyin. Kabul ederseniz, ben yerlisi olmaya geldim”. Tatlı bir tebessümle “Ne demek, Rabbim seni bu ilim yuvasında nasiplendirecekse kabul etmemek ne haddimize”.

Masa da karşılıklı oturduk. Hocam gözlerimin içindeki heyecanı görmüş olacak ki, buyurun sizi dinliyorum demesiyle, uzun zamandır içimde beslediğim bu çağlayanı durduramadım ve yaşlı gözlerle:

“Hocam, ben hafız olmak istiyorum” dedim ve daha da konuşamadım.

Sakinleşmemi bekleyen hocam da duygulanmıştı. Biraz sakinleştikten sonra; “Hocam, ben istemesine istiyorum ama Rabbim bu günahkâr kuluna hafızlık gibi bir şerefi bahşedip Kur’an’ı başımın üzerinde taşımama izin verir mi?” deyince, benimle birlikte gözleri dolu dolu olan hocam gülümseyerek biraz da esprili bir şekilde:

-         “Canım benim, işte bu yüzden beynimizi en yüksekte olan başımıza yerleştirmiş ya Rabbim. O mübarek ayetleri hıfz ettikten sonra başımızın üzerinde taşıtmıyor mu? Biz kıymet verdiğimiz bir şeye başımızın üstünde yeri var demez miyiz? Evet, ezberledikten sonra gerçekten de başımızın üstünde yeri var. Sende bu aşk varken, sen onu bir adım yaklaşmışken, O’nun sana on adım yaklaşacağına, Rahmet ve Merhamet kapılarını açacağına emin olabilirsin” deyince, Hocam, hemen bugün eve gitmeden burada temeli atıp, her gün geldiğimde bir tuğla koymak istiyorum. Hangi sureyle başlayabilirim? dedim.

Hocam elimi eline alıp diğer eliyle sımsıkı tutarak, gözlerini gözlerime kilitleyerek:

-         “Canım benim, hafızlık SABIR ister. Hafızlık AZİM ister. Hafızlık ZAMAN ister. 24 saatte 48 saat çalışma ister. Dünyalık arzu ve heveslerden, gezmelerden tozmalardan feragat ister. Bu mübarek kendini sana bahşetti mi senin de tamamen O’nun olmanı ister. Eğer sen sabır ve azimle bu işe baş koymuşsan emin ol ki, Rabbim zamanını bollaştıracak ve 24 saat içinde 48 saat bereketi yaşamanı sağlayacaktır”.

-         Hocam, ben sabır ve azimle sarılırsam Rabbimin zamanımı ve mekânımı bollaştırdığı gibi sabır ve azmimi de artıracağını biliyorum.

-          Sen bu işi bitirmişsin. Başlamak bitirmenin yarısıdır derler. Kararlı olman ne güzel.

Arkadaşlarımı göstererek;

-         “Hocam, ben hala hangi sure ile başlayacağımı öğrenemedim. Onların daldığı deryaya hemen dalmak istiyorum.”

Tebessümlü hocam, eline aldığı Kur’an’ı bana uzatarak

-         “Bu Mübareğin bir anahtarı bir de kalbi var ilk önce onları elde etmen lazım” deyince anladım ki, hocam benden Fatiha ve Yasin surelerini istiyordu.

Hemen kalktım ve sırama oturdum ve artık bende dalmıştım o deryaya, bereketini arayan bir arıda ben olmuştum.

Rabbim dünya meşgalesinden uzak, gerçek bir arkadaş vermişti bana. Kur’an…

Kelamına muhatap etmişti. Artık hafızlık yolunda ilerken eve dönüşte gördüğüm nar ağaçları beni tefekküre yönlendiriyordu. Nar çiçeği açardı. Kalbini Kur’an’a açtığın gibi. O çiçek kocaman bir nar olacak, dalda biraz biraz büyüyecekti. Dal ince, nar büyük. Dala öyle sarılırdı ki nar düşmeyeyim diye; işte Kur’an’a, hafızlığa böyle sıkı sarılmak lazımdı. Çünkü, nasıl her dalda birden fazla nar ve her narda yüzlerce bereket varsa, her sayfa da birden fazla ayet ve her ayette de yüzlerce bereket vardı. Her harfine on sevap verilen bir ilahi kelam da bu bereket nasıl olmazdı? Artık nar dala ağır geliyor, dal yere eğiliyordu. Nar dala ağır geldiği gibi bana da ağır geliyordu ayetler. Ama, Rabbim o dala taşıma gücünü verdiği gibi bana da verecekti.

Bakıyordum ağacın sahibi dalların altına destek koymuş. O destek benim için, hocam, eşim ve evlatlarımdı. En ufak sıkıntımızda hocam bizim için yeri geldiğinde anne, yeri geldiğinde abla ve yeri geldiğinde de doktorumuz oluyordu. Gönül doktoru! Dersimiz olmadığında çekip kenara, “Neden ders yok?” demeden “Seni engelleyen neydi?” diye sorar ve eğer gerçekten çalışıp da yapamamışsak;

-         “Hafızım, hafızın gecesi olmazsa gündüzü olmaz. Gece teheccütte Rabbe ıslak dilekçe gönder ve namazlarına da çok dikkat et” derdi.

Ve bu bizim birinci silahımızdı. İşe de yarıyordu hani. Ne zaman gözyaşıyla azim, sabır ve zihin açıklığı dilesem kabul ediliyordu. Hocam bizi çok iyi anlıyordu.

Nasrettin hoca düşünce başına gelip geçmiş olsun diyenlere, bana düşeni getirin diye boşuna dememişti. Hocam bu yollarda nasıl düşülür, nasıl kalkılır, nasıl dik ve kararlı durup bu yolda ilerlenir bilir ve hepimizle tek tek görüşüp kaldırabileceğimiz kadar yükler ve bir de moral çorbası içirerek yerimize gönderirdi. Bize o içtiğimiz moral çorbası epey idare ederdi, gerektiğinde de takviyesini alırdık. Daha da olmadı mı annelerimizi çağırıp hafızlık tek başına zor zanaattır, yardımınız gerek, desteğinize ihtiyacımız var deyip etrafımızdakilerden de bize yardımcı olmalarını isterdi.

Belki şu an olgunlaşan narlar hasat edildi. Ama ben heyecanla bekliyorum, sabrediyorum. İçi çürük olmayan, hıfz ettiğim ayetten şek ve şüphe olmaksızın bütün kalbimle iman edip tasdik eden, içi dolu, ruhu dolu etrafına faydalı bir insan, öyle bir hafızlık ki dinleyenlerin hoşuna giden, tat alan bıkkınlık vermeyen, rengi ve görünümü Kur’an’dan alan, Kur’an’a boyanan, Kur’an’ın ahlakı ile ahlaklanan ve O’nun nuru ile aydınlanan bir hafız olacağım günü bekliyorum.

Hocamız bizi açılmamış otuz yapraklı bir gonca olarak gördüğünü ve her bir dönüşte bir yaprağın açılacağını ve hafızlıkla tam bir gül halini alacağımızı söylerdi. İşte ben gül olacağım o günü bekliyorum.

Allah bizi bu yolda yürürken gururdan, kibirden, gösterişten, riyadan, benlikten, bencillikten, bıkkınlıktan, unutmaktan ve yaşayamamaktan korusun… AMİN

Yorum Gönder

BAHNAME

                                                                                           Haz: Bekir ŞAHİN Aslında, Batı dünyasınd...