KADINHANI İLÇESİ VE TOPBAŞ AİLESİ

Sarayönü ilçeleri ile Ilgın’a bağlı bazı köyleri de içine almaktadır. Konya ve civarının fethi esnasında büyük başarılar gösteren Said adındaki bir beyin tasarrufuna verildiği için, Saideli ismini almıştır[1]. Said Bey, kendi adını verdiği Said Karyesi’ne yerleşerek, bölgeyi idare etmiştir. Arşiv vesikaları da, Saideli’ne bağlı Said Karyesi’nin varlığını doğrulamaktadır[2].
Kadınhanı (Hatun Köyü), başlangıçta Saideli’ne bağlı bir köydür. İsmini, Danişmendoğullarından Muzafferüddin Mahmud’un kızı ve Selçuklu Hükümdarlarından Keykâvus ve Keykûbat’ın anneleri olduğu tahmin edilen Râziye Hatun’un, 1230 yılında yaptırdığı kışlık kervansaraydan almıştır. Zamanla Kervansarayın çevresine yerleşen Oğuzların Kınık, Bayat, Savur, Afşar ve Çavundur boyları, “Kadınhanı”nı oluşturmuştur[3]. Bu nedenle Kadınhanı için başlangıcından bugüne Türkmen yerleşim merkezidir denilmektedir.

Kadınhanı’nın bugünkü etnik yapısı, esasen 1722 yılında gerçekleşmiştir. Osmanlı, bölgenin zamanla harap olması ve nüfusun dağılması dolayısıyla, Karaman Livası dahilinde bulunan Bozulus Türkmenlerinden Oğulbeyli’nin Hacılu, Karamanlu, Abdurrahmanlu, Dirinlü ve Karasarnık Cemaati reayalarını Kadınhanı’na yerleştirerek, bölgeyi ihya etmiştir[4]. Bu çerçevede Saideli kazasına tabi Kuyucak, Ortaviran, Kara İsmail, Çeltik, Kızılcagöl mezraları, harap ve hâlî (boş) olup sahiplerine menfaati olmadığından, yeniden imar ve iskanı yapılmış ve Kadınhanı’ndaki Oğulbeyli cemaatinin ziraatlerine tahsis edilmiştir[5].

Türkmen iskânı, bina ve cami-i şerif yapılması suretiyle imar edilen Kadınhanı, Konya’ya bağlı nahiye iken, aynı yıl müstakil ilçe yapılmıştır[6]. İlçe olduğu dönemde dış desteğe ihtiyacı olduğu anlaşıldığından, beş yıl sonra tekrar Konya sancağına bağlı nahiye olmuştur. Bu sefer de, yöre insanını tanımayan Konya Sancağı’nda görevli kişilerin, zaman zaman halka zulümleri dolayısıyla, 1780 yılında tekrar müstakil ilçe yapılmıştır[7].

Bugünün Kadınhanı’na baktığımızda Türkmen iskânın izlerini açıkça görebiliriz. Karamanlı, Dirinli, Tekkenişin, Çavundur, Karahalilli, Hacıpirli, Hacı Mehmetli, Hacı Muratlı, Hacı Velili, Karahisarlı gibi Türkmen menşeli mahalle isimleri, bugün hala bilinmekte ve kullanılmaktadır[8].

Burada Kadınhanı tarihi açısından büyük önem arzeden şu hususun altını çizmekte de fayda vardır: Kadınhanı, hac ve ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde bulunması sebebiyle bölgenin güvenliği büyük önem arzetmiş ve bu itibarla, bir taraftan îmar ve iskânına ehemmiyet verilirken, diğer taraftan da buraya yerleştirilen cemaatlere “Derbendcilik” vazifesi verilmiştir.

“Derbendlik müessesesi”, Osmanlı Devleti’nde seyahat emniyetinin sağlanması için oluşturulmuş bir güvenlik birimidir. Âdeta mahallî karakol vazifesi görmüştür. Bu sebeple, derbendcilik vazifesi verilecek kişiler, mahallinde oluşturulan eşrâf ve görevlilerden oluşan komisyonlar vasıtasıyla, belli kriterler aranarak hususi bir itina ile seçilmişlerdir. Böylelikle bu vazifeyi taşıyamayacak nitelikteki insanlar, derbendlerde barındırılmamıştır.

Derbendlerin diğer önemli bir rolü de ıssız yerlerin şenlendirilmesi, yani iskana açılmasında vasıta olmasıdır[9].

Şer’iyye sicillerindeki kayıtlarda yer alan Sultan II. Mahmud (1808-1839)’un “hatt-ı humâyunu”ndan (10 Rebiu’l-evvel­ 1224­/­1809) anlaşıldığına göre, Kadınhanı, Sultan III. Ahmet (1703-1730)’ten itibaren sürekli gündemde tutulan önemli bir derbenddir[10]. Bu bilgiler ışığında denilebilir ki, 1722 yılında Kadınhanı’na iskan edilen Oğulbeyli cemaatine, bu iskânla birlikte, derbendcilik vazifesi de tevdi edilmiştir. Bu vazife gereği, bölgenin güvenliğini temin etmek, kervanların ve hac kafilelerinin sâlimen geçişini sağlamak karşılığında vergiden de muaf tutulmuşlardır. Bu görev verilirken, Kadınhanı’nda ikamet eden ahali içerisinde “meçhul” (kim olduğu bilinmeyen) ve “sû-i hal” (karakter ve şahsiyet zaafı) olanlar tespit edilmiş ve kefili olmayanlar bölgeden ihraç edilmiştir[11]. Bu tarihten sonra Kadınhanı, Osmanlının son dönemlerine kadar “Kadınhanı Derbendi” olarak bilinegelmiştir.

Topbaş ailesi ecdadından kendisi hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en büyük kişi, Topbaşzade Mustafa Efendi’dir. Mustafa Efendi, sû-i hâli görülenlerin Kadınhanı derbendinden çıkarıldığı dönemde, hüsn-i hâliyle meşhur olmuş önemli bir şahsiyettir. Hicrî 1255, mîlâdî 1839 tarihinde vefat etmiş ve tapusu kendisine ait olan Ilgın yolu üzerindeki kabristana defnedilmiştir. Mezar taşında hüsn-i hâline işâret edilmiştir.

Topbaşzâde Mustafa Efendi’nin mezar taşı kitabesi şöyledir:

Fî 10 Receb sene 1255

1. satır: Bu merhumun hüsn-ı ahlakını …(silik okunamadı)

2. satır: ki rahmet kıl ana ………(silik okunamadı)

3. satır: ve hüve’l-hallâku’l-bâkî el-merhûm el-mağfûr Topbaşzade

4. satır: Mustafa Efendi ruhuna el-fatiha.

Topbaşzâde Mustafa Efendinin mahdûmu, el-Hâc eş-Şeyh Ahmed Kudsî Efendi, Osmanlı dönemi ulemâ ve meşâyıhından meşhur bir zattır. 1817 yılında Konya’ya bağlı Kadınhanı ilçesinde doğmuş ve ilk tahsilini de burada yapmıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, memleketinde tahsilini tamamladıktan sonra Hicaza gitti. Orada Mekke müftüsü Muhammed b. Hüseyin el-Kutbî (v. 1280/1864)’den fıkıh, hadis ve tefsir; meşhur muhaddis ve sûfî es-Seyyid Muhammed b. Ali eş-Şilefî es-Sünûsî (v. 1276/1859)’den de hadis ilmi tahsil etti.

Hicazda belli bir seviyeye eriştiğine kanaat getirince, memleketine döndü. Bir gün rüyasında “Civarımıza gel, civarımıza gel!” davetiyle Hz. Mevlana’nın hususi iltifatına nail oldu. Bu olaydan sonra, Konya’ya Mevlânâ dergâhının yanında bir eve[12] yerleşerek uzun yıllar tedris ve irşad işleriyle meşgul oldu.

Hadis ilmine karşı ileri derecede bir ilgisi vardı. Hatta 40 bin kadar hadis-i şerif ezberinde olduğu için kendisine “Seyyidü’l-muhaddisîn” ünvanı verilmişti.

Hat sanatında da üstün bir kabiliyeti vardı. Bu istidâdını, Alanyalı Hacı Abdülkadir isimli bir hattattan aldığı derslerle geliştirdi. Bir çok risale ve 5 ayrı Mushaf yazmıştır.

Tasavvuf ilmini ise o civarda Memiş Efendi diye tanınan Bozkırlı Muhammed Kudsî Efendiden (v. 1269/1852) tahsil etti ve ondan hilâfet (şeyhlik icâzeti) aldı[13].

Ahmed Kudsî Efendi, ömrünün sonlarına doğru 29 Zilkâde 1292/27 Aralık 1875 tarihli beratla “Mecidiye” ismiyle bilinen “Yeğenağa Medresesi”ne müderris olarak tayin edildi[14]. Tayin beratında “Seyyid Hacı Ahmed Kudsî Efendi” namıyla anılmıştır ki, buradaki “Seyyid” ifadesi, Mûsâ Topbaş Efendinin de beyanına göre muhtemelen hürmet için kullanılmıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, bu medresedeki müderrislik vazifesini 1887’de kendi isteğiyle bırakmıştır. Vazifeyi bırakmasında son zamanlarda artan rahatsızlıklarının etkili olduğu söylenebilir.

Ahmed Kudsî Efendinin “Hidâyetü’l-Mürtâb Fî Fezâili’l-Ashâb” isimli Arapça eseri, 1875 yılında İstanbul’da basılmıştır. Bu kitap, daha sonra “Peygamberimiz ve Ashâbı” adıyla Erkam Yayınları tarafından da tercüme ettirilip yayınlanmıştır (1986). Müellifin daha başka eserlerinin de olduğu ifade edilmiş ise de bunların nüshalarına ulaşılamamıştır.

Ahmed Kudsî Efendi, 14 Zilhicce 1306/1888’de Mevlana türbesi yakınındaki evinde vefat etmiş ve Mevlânâ dergâhının bahçesine defnedilmiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan yeni düzenlemeler esnasında, mezar taşı Sırçalı Medresesine kaldırılmıştır[15]. Mezar taşı kitabesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

Huve’l-bâkî

Sultânu’l-ârifin

Senedu’l-muhaddisin

Sâdât-ı meşâyıh-ı Nakşiyyeden

Es-Seyyid el-Hac Ahmed el-Kudsî

El-Halidî rahimehullahu

Teâla rahmeten vâsiaten

Sene zilhicce 1306

Vefâtıyla ilgili o zamanın mahallî basınında çıkan şu haberler de onun faziletini beyan eder mahiyettedir:

“…Konyamızın vesile-i tefeyyüz ve mübâhâtı sayılan, ulemâ-i benâm ve fuzalâ-i izâmdan, şerefyâb-ı intisâbı bulunduğu tarikat-i âliye-i Nakşibendiyyenin mertebe-i hilâfetini ihrâz etmiş, aşk-ı Mevlâ ve zühd ile muttasıf olmuş meşâyıh-ı zevi’l-ihtirâmdan Topbaşzâde Hacı Ahmed Kudsî Efendi, sinn-i muazzezleri yetmişi mütecaviz bulunduğu hâlde, mübtelâ oldukları habs-i bevl keyifsizliğinden şifâyâb olamayarak şehr-i hâlin 14. Salı günü akşama karib saat 11 raddelerinde tâir-i rûhu, cihân-ı fânî, lâne-i mihnet-firâşını terk ile sûy-i gülşen-i Kudsiyâna tayerân ve makam-ı illiyyîni kendisine âşiyân etmiştir.

Merhum müşârun ileyh ahlâk-ı hamîde ve hisâl-ı bergüzide ashâbından, harikulâde bir hafızaya mâlik, her fende bâhusus fenn-i hadiste mahâret-i kâmile kesbetmiş ilim ve kemal erbabından bir zat-ı muhteremdir[16].

Ahmed Kudsî Efendi’nin bizim bilebildiğimiz dört çocuğu olmuştur. Mehmed Hulusi, Mustafa İsmet, Mûsâ İzzet ve Ümmühan Afife. Bugün Topbaş soyadını taşıyan aile, Mehmed Hulusi Efendi’nin, Büyüktopbaş soyadını taşıyan aile de Mustafa İsmet Efendi’nin soyundan gelmektedir[17].

Mehmed Hulusi Efendi, Mûsâ Topbaş Efendinin baba tarafından dedesidir. Mûsâ Efendi ise anne tarafından dedesidir. Bu durumda Mûsâ Efendi, Mûsâ Topbaş Hazretlerinin hem büyük amcası, hem de dedesi olmaktadır. Muhtemelen kendilerine Mûsâ isminin verilmesine sebep de, annesi Âdile Hanımefendinin kendi babasının ismini yaşatma arzusudur. Ahmed Kudsî’nin kızı Ümmühan Afife Hanım ise, Turgutoğlu Ömer Tekkesi sernâzırı Osman Efendi ile evli olduğundan, vefatında Tekke Camii haziresine defnedilmiştir.

Hacı Mehmed Hulusi Efendi, 1848 yılında Kadınhanı’nda dünyaya gelmiştir. Babasından aldığı terbiye ile yeterli bir dînî bilgiye sahiptir. Dinini güzel yaşamaya çalışan ve özellikle hafızlara karşı hususî bir muhabbet besleyen sâlih bir kimsedir. Hatta kızı Zâhide Hanıma 15 yaşına kadar Kur’an öğretemeyince, mânen mes’ul olurum endişesine düşerek, onu Keçebaşzâde Hafız Mustafa Efendi’ye[18] nikâhlamış ve kızına Kur’ân-ı Kerim öğretmesini kendisinden istemiştir. Yöre halkı tarafından çok sevilen ve sayılan bir zattır. Fakir ve kimsesizleri koruyan, varlıklı ve oldukça cömert bir kişiliğe sahiptir. Yaşadığı dönemde içme suyu sıkıntısı çeken Kadınhanı’na[19] 14 km uzaklıktaki bir mesafeden her gün yüz adam çalıştırarak yaptırdığı kanalla su getirmiş ve beş mahalleye yaptırdığı beş ayrı çeşmeyle büyük bir hizmet sunmuştur. Sadece bu iş için malvarlığının yarısını harcadığı rivayet edilmektedir[20]. Bu çeşmelerden birisi, hâlâ Hacı Muratlı Mahallesinde bulunan Topbaşzâdelerin evlerinin bulunduğu sokaktadır. Çeşme üzerindeki kitabelerde şu bilgilere yer verilmektedir:

Sağdaki ifade: Nusret-i İlahiye

Soldaki ifade: Çeşme-i Nûriye sene 1304 (1888)

Ammerahû el-Hac Mehmed Nuri bin Ahmed Kudsî ufiye anhuma[21].

Hacı Mehmet Hulusi Efendi vefat ettiğinde, veresesine beş hane, onbir dükkan, iki bahçeli ev, iki mağaza, bir arsa, bir bağ ve bir bahçe olmak üzere toplam 22 parça gayrımenkul bırakmıştır. Bunlardan bir hane, bir mağaza ve iki dükkanı kendisi satınalmış, diğerleri tapu kayıtlarının ifadesiyle “eban an ceddin” yani babadan oğula miras yoluyla intikal etmiş mallarıdır[22]. Babası Ahmed Kudsî Efendi’nin sürekli ilim ve irşadla uğraştığı bilinen bir gerçek olduğuna göre, bu malların bir çoğunun dedesi Topbaşzade Mustafa Efendi’den intikal ettiği söylenebilir. Görüldüğü gibi Topbaş ailesi, tasavvuf ehli, dinî ilimlere ve hayır işlerine düşkün, İslami hizmetlere gönül vermiş, ticaretle uğraşan, hem kesesi hem de gönlü zengin bir Türkmen ailedir.

Mehmet Hulusi Efendi, tapu kayıtlarına göre 1320/1904[23], Şeriyye Sicillerine göre 1322/1906[24], mezar taşına göre de 1325/1909 yılında vefat ederek Kadınhanı’na defnedilmiştir.

Mehmed Hulûsi Efendinin Kadınhanı’ndaki mezar taşı kitabesi şöyledir:

Hüve’l-bâkî

Tarîkat-ı Aliyyye-i Nakşibendiyye-i Halidî’den ve Muhaddisînden Topbaşzade el-Hâc Ahmed Kudsî Efendi mahdûmu eşraf ve hanedandan el-Hac Mehmed Hulûsi Efendi rızaen lillah el-fatiha. Sene 1325.

Hacı Mehmed Efendinin varisleri, oğlu Ahmed Hamdi Efendi, kızları Muhlise, Sabire ve Zahide ile, zevceleri Hafize ve Rukiye hanımlardır.

Mehmed Hulûsi Efendinin oğlu ve Mûsâ Topbaş Efendinin babası Ahmed Hamdi Efendi de, âilenin dirâyetli ve ileri görüşlü bir büyüğüdür. 1298/1881 yılında Kadınhanı’nda doğmuştur.

Muhtelif vesilelerle yaptığı evliliklerden sekiz erkek ve sekiz de kızı olmuştur. Bunlardan Ziya ve Abdullah isimli iki oğlu ile, Fatma, Sıddıka ve Hatice isimli üç kızı, çeşitli sebeplerle küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.

Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre, Ahmed Hamdi Efendi, dirâyeti, cömertliği ve ferâsetiyle, çocukları ve aileleri arasında iyi bir ülfet ve saygı oluşturmuştur. Kardeşlerin birbirleri arasındaki sevgi ve saygı da her türlü takdirin üzerindedir. Annelerden hiçbiri, çocuklara karşı üvey evlât muamelesi yapmadığından, onlar da çocuklardan dâima hürmet görmüşlerdir. Hatta Mûsâ Efendi Hazretlerinin üvey annesi Şerife Hanıma karşı gösterdiği ilgi, sevgi ve hürmet, bir çok evlâdın öz annesine karşı yapamayacağı güzelliktedir.

Ahmed Hamdi Efendi, ailesiyle birlikte 1917 yılında Kadınhanı’ndan İstanbul’a göç etmişlerdir. Başlangıçta Aksaray-Lâleli semtine yerleşmiş olmalarına rağmen, daha sonra ahlâkî kaygılar sebebiyle Anadolu yakasında bulunan Erenköy’ü ikâmetgâh edindiler.

O, dindar ve cömert kişiliği ile ün salmış meşhur bir tüccardı. Eminönü Sultanhamamı mevkiinde manifaturacılık yapardı. İş yeri, aynı zamanda vakıf gibi çalışırdı. Hatta özel bir aşçı tutarak sürekli çorba kaynatır, açları ve misafirleri doyururdu.

Tekke ve medreselerin kapanması neticesinde işsiz ve muhtaç duruma düşen ilim ve irfan ehlinin de hâmiliğini üstlenmişti. Onlara her ay düzenli olarak yardımda bulunurdu. Cömertliği ve güzel ahlâkı ile temâyüz etmesi neticesinde, etrafında kendisine karşı ayrı bir sevgi ve hürmet oluşmuştu. Nitekim çocukluk yıllarında zaman zaman kendilerinin yanında bulunan Mehmet Haydaroğlu Bey şunları anlatır:

“Ahmed Hamdi amcamla, dedem Ali Haydaroğlu, birbiriyle çok samimî idiler. Ahmed Hamdi amcamız Konya’ya gelince, dedemlerde kalır, biz de İstanbul’a gidince, onun evine misafir olurduk. Hatta bize özel bir daire tahsis ederdi. Bir defasında Ahmed Hamdi amcamızın Konya’ya geleceğini haber almıştık da bütün bir mahalle olarak ciddi bir hazırlık yapmıştık. Mahalle halkı tüm sokakları süpürmüş ve su ile yıkayıp pırıl pırıl yapmıştı. Herkeste ona karşı sevgi ve saygı vardı”.

Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, babası Ahmed Hamdi Efendinin ciddi bir hayranıydı. Hatta denilebilir ki, Mûsâ Efendi, hayata bakışını, tertip, düzen ve disiplinini büyük oranda babasından tevârüs etmiştir. Buna mukabil, babası da Mûsâ Efendiyi çok severler, hatta yurtdışı seyahatlerinde bile çoğu zaman onu hep yanında götürürlermiş. Bu sevgi ve ilgi sebebiyledir ki Mûsâ Efendi, merhum pederlerinden çok bahsederlerdi. Buyururlardı ki:

“Babam hakikaten çok bilgiliydi. Zâhiren bir mektep diploması yoktu; ama âlimlerle ülfet ede ede bilgi sahibi olmuştu. Bütün ömrü hocalarla geçti. Bir kere dedem Mehmed Hulusi Efendi değerli bir insanmış. Büyük dedem Ahmed Kudsî Efendi öyle. Amcam Mûsâ efendi kuvvetli bir dervişmiş. Babam, onların arasında yoğrulmuş.

Merhum Pederim, ilmiye sınıfı müzakere ve mübâhase ederlerken hep onların yanında bulunur ve onları dinlerdi. Yani zâhiren bir titri yoktu; ama her şeye cevap verebilirdi. Babamın bütün ömrü sıkıntı içinde geçmiş. Mâli vaziyeti fazla iyi değildi. Buna rağmen vazifeden atılan değerli insanlara hep hizmet etmek, onların mali vaziyetini temin etmek için gayret gösterirdi. Onların hepsine maaş bağlamıştı. Her gün sabah, onu tedarik etmek için biz evden saat altıda çıkardık. Babam da bir saat sonra, yedide çıkardı. Bastonuna dayana dayana işe gelirdi. Dönüşte de öyle. Yani şahsî masrafı hiç yoktu meselâ. Taksi bir liraydı; yok ille trenle gelecek. Haydarpaşa’da vapurdan inecek, oradan trenle Erenköy’e gelecek. O kadar da iktisada riayet ederlerdi. Ama para verilmesi icap eden yerde de sel gibi dökerlerdi.

Bütün ömrü hizmetle geçti. Bilhassa misafire hizmet etmekten büyük zevk alırlardı. Bir günde bilmem kaç tane yatak yaparlarmış. Hatta âbimler çoğu zaman babamın yüzünü göremezlermiş. Misafirler zaman zaman babamı evin uşağı zannederlermiş.

Vâlidemle babam arasında edeb, saygı ve sevgi vardı. Babam biraz sert gibi görünüyordu; ama o kadar da yumuşaktı. Cenâb-ı Hak ona bir vakar vermişti. Herkes korkardı. Hâlbuki yumuşak, merhamet deryası bir insandı. Çocuklarına karşı çok şefkatliydi. Ailesine karşı da öyle.

Allah için göz yaşı akıtan üç bahtiyar bilirim. Bunlardan biri de muhterem pederim Hacı Ahmed Efendi idi. Hicaz sülehasından âlim kâmil, Türk muhibbi, sahib-i edep Cafer Fakih Efendiyi her ziyaret ettiğimde hasbihal arasında buyururdu ki:

“Pederinizi çok severdim. Mescid-i Nebevi’ye girer ve çıkıncaya kadar da hep ağlardı, hep ağlardı”.

İlâhî emirlere sımsıkı sarılmaya çalışır ve azimetle amel ederdi. 1943 senesinde, şirpençe çıbanından muztaripti. Sonunda ameliyatla şifaya kavuşması düşünüldü. Erenköy’deki evlerinde bir ikindi vakti, operatör Mehmed Bey, yardımcısı ile bu vazifeyi ifâ ettiler. Bizleri odaya almadılar. Takriben yarım saat ve yahut kırk dakika kadar sonra, odada yüksek sesle konuşmalar oldu. Bizler telâşlandık, acaba beklenilmeyen bir şey mi oldu, diye.

Ameliyat muvaffakıyetle neticelenmiş, fazla kan zayi etmesi bakımından operatör hemen yatıp istirahata çekilmesini istemişti. Buna gönlü razı olmayan merhum pederim, o ıztırabının en şiddetli anında, «Hayır, olamaz; ben ikindi namazımı kılmadan yatamam», diye diretmiş, doktor ne kadar ısrar etse de fayda vermemişti. Sonunda odaya leğen ve ibrik temin edildi. Abdest almış ve namazını kılmıştı. Sonra biz odaya girdiğimizde, o acısının tesiriyle uykuya dalmıştı.

Kendilerinin bu sağlam imânları neticesi pederim Hacı Ahmed Efendi, memleketi olan Kadınhanı’nda namaz içinde âhirete intikal etmiştir”[25].

Ahmed Hamdi Efendi, tasavvufa da ilgi duyardı. Zeynelâbidîn isminde Konya’da ikâmet eden bir zata intisap etmişti. İstanbul’a gelince de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi devrin ileri gelen âlimleri ile tanışmış ve onlarla dost olmuştu. Hatta Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi ve Yozgatlı Müderris İhsan Efendi[26] ile de arkadaşlık derecesinde bir yakınlıkları vardı. Nitekim merhum Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi, yayınlanan hatırâtında bu konuya geniş bir şekilde yer vermiştir[27].

Ahmed Hamdi Efendi, memleket meselelerine karşı da duyarlı bir insandı. İttihatçıları pek sevmezdi. Bu sebeple İttihatçılar tarafından ciddi bir şekilde takibe alınmıştır. O da belli bir süre (bir buçuk yıl kadar) Almanya’da bulunmak sûretiyle ortamın yatışmasını beklemiş, sonra da ülkeye geri dönmüştür. 1944 yılının Eylül ayında da 63 yaşında iken Kadınhanı’nda vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Mezar taşı kitâbesini, meşhur müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın kardeşi Hattat Mahmud Yazır Efendi yazmıştır.

Mezar taşı kitabesi şöyledir:

Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî

Topbaşzade el-Hac Muhammed Hulusi Efendi mahdumu ashâb-ı birr u ihsandan Hacı Ahmed Hamdi Efendi ruhuna rızaen lillahi el-fatiha.

Doğum tarihi 1297

Vefat tarihi 30 eylül 1360

Ketebehu Mahmud Yazır gufire lehu

Mûsâ Efendi Hazretleri geniş bir akraba çevresine sahiptir. Sâbire, Zâhide ve Muhlise adında üç halası vardır. Veysi ağabeyi genç yaşta vefat ettiğinden (1936) onunla fazla bir beraberliği oluşmamıştır. Ancak Nûri ve Hulûsî ağabeyleri ile uzun yıllar birlikte olmuş ve onların güzel hâllerini daima gıpta ile yâdetmiştir. Kendilerini, babasından sonra baba vekili olarak görmüş ve onlara daima sevgi ve hürmet göstermiştir. Zaman zaman ağabeyleri Nuri ve Hulûsi Beylerin cömertliklerinden, ibâdet hayatlarından ve hassasiyetlerinden bahsederler ve onların bu güzel hâllerinin güzel bir son nefese vesile olduğunu şöyle anlatırlardı:

“Ağabeyim Nûri Bey, Eyub Sultan Camii’nde Cuma namazı kılınırken dünyaya veda etmiştir. Diğer ağabeyim Hulûsi Bey ise evinde kelime-i tevhid getirerek dünyasını değiştirmiş, ebedîyet âlemine göç etmiştir”[28].

Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, Aliye Aydın, Sıddıka Çallı ve Fatma Keçebaş ablalarını da sık sık ziyaret eder, hâl ve hatırlarını sorardı. Anne-baba bir Müşerref Çelebi ablasını da hiç ihmal etmezdi. Bu ablası, iki çocuk annesi iken hafız olmuş, Cumhuriyet döneminin ilk “kadın hattat”ı olma şerefine nail olmuş yetişkin bir hanımefendi idi. Üç kızı ile birlikte birçok kimseye ömrünün sonuna kadar bu sanatı öğretmiştir. Osmanlı konak geleneğini, kocası Nazif Çelebi ile birlikte itinâ ile sürdürmüşlerdir. 2007 yılında 92 yaşında iken vefat etmiştir[29].

Mûsâ Efendi yine anne-baba bir kardeşi olan Muammer Topbaş Bey’i de çok sever ve takdir ederlerdi. Muammer Efendi, özellikle son zamanlarında Mûsâ ağabeyine karşı ayrı bir muhabbetle bağlanmıştı. Uzun yıllar birlikte iş yapmışlardı. Başta “İlim Yayma Cemiyeti” olmak üzere pek çok hayır kuruluşunda hizmette bulundu. 1965’ten sonra yaklaşık iki yıl süre ile “Bâbıâli’de Sabah” isimli gazeteyi çıkardı. İlim ve irfan ehlini çok sever, sık sık evinde ikramlarda bulunurdu. Gözü yaşlı ve yufka yürekliydi. Sohbetten, yârenlikten ve dostluktan çok hoşlanırdı. Mûsâ Efendi Hazretlerinin “Ailede en sehavetlimiz Muammerdir” iltifatına mazhar olacak kadar cömertti.

Ali Ulvi Kurucu Bey’in anlattığına göre, Muammer Bey’in 1975 yılında işi bozulduğunda, İlim Yayma Cemiyeti’nden arkadaşı olan Fehmi Bilge Bey’in kendisi hakkında söyledikleri, onun cömert kişiliğine en güzel bir şekilde şahitlik etmektedir. Fehmi Bey, vefatına yakın felç olmuştu. Oğlu Mustafa Bilge anlatıyor:

“Bir akşam eve geldim. Babamı ağlar buldum. Üzüldüm.

«−Babacığım, ağrıların, acıların çok mu arttı?”» diye sordum. Babam dedi ki:

«−Hayır oğlum, kendime ve acılarıma ağlamıyorum. Muammer Bey’in işi bozulmuş ona ağlıyorum. Çünkü analar bir Muammer daha doğuramaz. Biz onunla yirmi yıldan fazla İlim-Yayma’da çalıştık. O en çok verenimizdi, en az konuşanımızdı ve kapıya en yakın oturanımızdı. Böylesi bulunur mu?»

Muammer Topbaş Efendi, 18 Temmuz 1994 Pazartesi günü, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur[30].

Mûsâ Efendi Hazretlerinin en küçük kardeşi ise Abidin Topbaş Bey’dir. Bugün Topbaş ailesinin hayatta olan biricik amcasıdır. Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, özellikle son zamanlarında kendisiyle hem güzel bir kardeşlik, hem de bir dostluk ilişkisi içindeydi. Hemen her gün kendisiyle görüşmek isterdi. Abidin Bey de ona hem bir baba, hem bir dost, hem de bir mürşid-i kâmil olarak bağlanmıştı. Âilenin bu muhterem büyüğüne Yüce Rabbimizden sıhhat ve afiyet içinde uzun ömürler niyaz ederiz.

Ali Ulvi Kurucu Hocaefendinin, büyük âlim ve müderris Yozgatlı İhsan Efendiden naklettiği şu sözlerle konuyu bitirmek istiyoruz:

“Ahmed Hamdi Topbaş ve ailesi, oğulları Nuri, Hulusi, Mûsâ, Muammer ve Abidin Beyler; dua almış bir ailedir. Böyle, erkeği, kadını, büyüğü küçüğü Allah yolunda olan namazlı, abdestli, zekâtlı, faziletli bir aile zor bulunur. Birçok asil aileler var­dır da, amelin, takvânın, İslâm terbiyesinin kesilmeden devam etmesi, ailelerde zor oluyor. Bunlarda ise devam ediyor. Bunlar, Avrupa’ya gitmekten çok, Hicaz’a, Harem-i Şerif’e gelmeyi sever­ler. Her sene de gelirler...”[31]

[1].       Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. 25.

[2].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5888, s. 107; MF: 5820, s. 210.

[3].       Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. 25-26.

[4].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5936, s.53, 141.

[5].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5926, s.16.

[6].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5926, s.17.

[7].       Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5938, s.24.

[8].       Kadınhanı’nın eski ve yeni mahalle isimleri için bkz: Konya Şer’iyye Sicilleri, MF: 5936, s.44; MF: 5937, Poz:47 ; Osman Keser, Tarihi Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Kadınhanı, s. .33-34.

[9].       “Derbend” hakkında bilgi için bkz. Yusuf Halacoğlu, “Derbend”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), IX, sh. 162-164.

[10].      Bkz. Konya Şer’iyye Sicilleri Defter No: 102 MF: 5976, sh. 142.

[11].      Konya Şer’iyye Sicilleri, MF:5936, s.141. Bu sicildeki ifadeleri aynen aktarıyoruz: “Hân-ı mezkûrda sâkin olan kesândan bazıları, meçhul ve sû-i hâl ile ma’ruf iken, bu makûle derbende teskîn olanların iskanlarında itaati ve kefili olmayanların kefilleri alınıp, kefili olmayıp itaat üzere olmayanları hân-ı mezkûrdan ihrac olunmak üzere mukayyed olmakdan nâşi, cemaat-i mezbûre reayaları öteden berü mefruzü’l-kalem maktû’ü’l-kadem min külli’l-vücuh serbest olup…”

[12].      Bu ev, şu anda Mevlana Müzesi bahçesindeki Ahmet Eflaki Dede Türbesi olarak bilinen yerdedir. Bilgi için bkz. Prof. Dr. F. Nafiz Uzluk, “XIV. Yüzyıl Mevlevi Şairlerinden Eflaki Dede’nin 600. ölüm yıldönümü dolayısıyla Ahmet Eflaki Dede”,Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları: 188, 1961, s. 283-284.

[13].      Memiş Efendi, Mevlânâ Halidî Bağdâdî’nin halifelerinden olup Şam’da medfun bulunmaktadır.

[14].      Vakıflar Genel Müdürlüğü, 149. Şahsiyet Defteri, s. 104, sıra 914’de Ahmed Kudsi Efendinin h. 1292, milâdî 1875 yılında “Kurt” nam mahalde vaki “Yeğenoğlu Medresesi”ne (Yeğenağa Medresesi olarak da biliniyor) müderris olarak tayin edildiği ve daha sonra da bu görevi kendi isteğiyle bıraktığı kayıtlıdır.

[15].      Hayatı için bkz. İsmâil Paşa el-Bağdâdî, Hidâyetü’l-Ârifîn, V, 193; Ömer Rızâ Kehhâle, Mu’cemü’l-Müellifîn, II, 179; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 250 (İstanbul-1333 Matbaa-i Âmire); Caner Arabacı, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri 1900-1924, sh. 409-410 (Konya 1998); İsmail Lütfi Çakan, “Ahmed Kudsî Kadınhanî”, DİA, II, 97; Vakıflar Genel Müdürlüğü, 149. Şahsiyet Defteri, s. 104, sıra 914; Mehmet Ali Uz,Baha Veled’den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Mayıs 1993, s.108.

[16].      “Konyamızın feyz ve iftihar vesilesi sayılan, meşhur âlim ve yüksek şahsiyetlerinden, Nakşibendiyye tarikatında hilâfet makamını elde etmiş, aşk-ı ilâhî ve zühd hasletleri içinde hayatını geçirmiş mânevî büyüklerimizden Topbaşzade Ahmed Kudsî Efendi, 70 yaşın üstünde bir ömür sürmüş ve prostat rahatsızlığından şifâya kavuşamadığından, içinde bulunduğumuz ayın 14’ünde bir Salı günü akşam vaktine yakın (o gün kullanılan saate göre) saat 11 civarında onun ruh kuşu, fânî âlemin keder ve sıkıntı dolu yuvasını terk ederek, kudsîlerin gül bahçesinin tarafına doğru uçmuş ve yüce ruhların makamını (makâm-ı illiyyin) kendine mesken edinmiştir. Merhum, güzel ahlâk ve üstün meziyet sahibi kimselerdendi. Harikulâde bir hafızası vardı. Her ilim dalında ve özellikle de hadis ilmi sahasında kemâle ermiş bir zât-ı muhteremdi”. (Bkz. Ahmed Kudsî Kadınhânî, Peygamberimiz ve Ashâbı (Ter. Erol Ayyıldız), Yayınevinin kitap ve müellif hakkındaki takdim yazısı.)

[17].      1904 Kadınhanı Nüfus Kütügü, s. 130, Hacı Muratlı Mahallesi 1 ve 2 no’lu haneler.

[18].      Ahmet Hamdi Efendinin eniştesi olan Keçebaşzade Hafız Mustafa Efendi, ölmeden önce Topbaşzade Mustafa Efendi’nin yanına gömülmesini vasiyet etmiş ve oraya defnedilmiştir.

[19].      Kadınhanı, belli aralıklarla içme suyu sıkıntısı çekmiştir. Konya Şer’iyye Sicilleri,MF:5940, s. 91’de H.1196 yılında Kadınhanı Ağası es-Seyyid Hasan Efendiye, içme suyu sıkıntısı çeken Kadınhanı’na Kestel nam mahalden içme suyu getirmek için bütün masrafları üstlenmesi şartıyla emr-i şerif verildiğinden bahsedilmektedir.

[20].      Bu bilgi, yöre halkı ve aile içinde birçok kimse tarafından rivayet edilegelmektedir.

[21].      Bu ifade, «Bu çeşmeyi Ahmed Kudsî Efendinin mahdûmu Hacı Mehmed Nûri yaptırmıştır –Her ikisi de ilâhî affa mazhar olsunlar!-» anlamındadır. Bu bilgiden öğrendiğimize göre Mehmed Hulusi Efendi’ye yakınları ve sevenleri tarafından «Nûrî» lakabı da verilmiştir.

[22].      Kadınhanı İlçe Tapu Müdürlüğü, 6 no’lu Tapu zabıt defteri, s.55-57.

[23].      Kadınhanı ilçe Tapu Müdürlüğü, , 6 no’lu Tapu zabıt defteri, s.56.

[24].      Konya Şer’iyye Sicilleri, MF:5990, s.123.

[25].      Bkz. Allah Dostunun Dünyasından Hacı Mûsâ Topbaş Efendi İle Sohbetler (Hazırlayan: Erkam Yayınları) sh. 33-36; Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 73-74; Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 131-132;

[26].      Yozgatlı İhsan Efendi, 1925 yılında Mısıra gidip orada yetişen ve birçok öğrenci yetiştiren âlim bir zattır. Bugün İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu Bey’in de babasıdır. Hakkında geniş bilgi için bkz. M. Ertuğrul Düzdağ, Üstaz Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1, sh. 329-393.

[27].      Bkz. M. Ertuğrul Düzdağ,Üstaz ALİ ULVİ KURUCU Hatıralar 2, s. 29-36.

[28].      Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 132.

[29].      Bkz. Zaman Gazetesi AİLEM Eki, 8 Haziran 2007, sh. 14-19.

[30].      Bkz. Altınoluk Dergisi, Ağustos 1994, sh. 32.

[31].      M. Ertuğrul Düzdağ, Üstaz Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, sh. 35.
KAYNAK:http://www.musatopbas.com/index.php/hayat/kadinhani-ilcesi-menu/91-kadinhan-ilcesi
Yorum Gönder

Popüler Yayınlar